EKONOMİNİN ÖZETİ

1. EKONOMİK EYLEMLER

İnsanlar, yaşamlarını sürdürmek için çalışmak durumundadırlar. Bu amaçla mal, hizmet ve bilgi üretirler. Mısır, buğday, süt gibi mallar çiftliklerde; kağıt, araba, buz dolabı gibi mallar fabrikalarda üretilir. Hizmetler okul, hastane, berber gibi ekonomik birimlerden sağlanır. Bilgi ise, üniversitelerden veya işletmelerin araştırma ve geliştirme bölümlerinden elde edilir.

Bazı insanlar malları, bazıları hizmetleri ve bazıları da bilgileri üretip pazarın beğenisine sunarlar. Bazıları ise, her üçünü birden üretip pazara sunarlar. Örneğin, araba satış yerlerinde, hem araba satın alınır, hem araba konusunda bilgi sağlanır, hem de arabanın bakım-onarımı yaptırılır.

İnsanların gelir elde etmek amacıyla yaptıkları işe, ekonomik faaliyet denir. Ekonomik faaliyetler, bir kasabanın, bir şehrin, bir ülkenin veya bütünüyle dünyanın ekonomik sistemini oluşturur. Ekonomik sistem, İnsanların yaptıklarının ve istediklerinin toplamıdır. Gerçekten de insanlar, ya gereksinmelerini kendi üretimleriyle ya da başkalarının üretimlerini parayla satın alarak karşılarlar. Aslında, insanların büyük bir kısmı mal, hizmet veya bilgi satın alabilmek için, yeterli miktarda parayı kazanmaya çalışırlar. Kazandıkları parayla hem mal hizmet ve bilgi gibi zorunlu gereksinmeler satın alırlar, hem de çocuk oyuncağı, sinema bileti veya kitap gibi zorunlu olmayan, ancak kişiye özgü ruhsal doygunluk sağlayan tercihler satın alırlar.

2. EKONOMİ BİLİMİ

Ekonomi, bir bilim dalıdır. Bu bilim dalı, insanların günlük yaşamlarındaki parasal olaylar üzerinde araştırmalar yapıp, genellemelerde bulunur. Başka deyişle, ekonomi, insanların günlük yaşamlarını ve bu yaşamı etkileyen bütünleşik sistemi inceler. Ekonomistler, içinde yaşadığımız ekonomik olayları tanımlamaya çalışırlar. Sistemin nasıl işlediğini açıklarlar. Ekonomistlerin tanımlarının, genellemelerinin, açıklamalarının ve önerilerinin inandırıcı olabilmesi için, bilimsel yöntemlerinin yansız (objektif) olması gerekir.

İnsanların yiyeceğe, giyeceğe ve barınağa gereksinmeleri vardır. Eğer bunlar bedava elde edilebilirse, insanların çalışmayacakları söylenebilir. Ancak, yiyecek, giyecek ve barınağın bedava karşılanması, insanların sorunlarını tek başına çözümlemez. Nedeni, insanların söz konusu zorunlu gereksinmelerinin yanında radyo, DVD, bilgisayar, oyuncak gibi yaşamı daha da güzelleştirecek ürünlere gereksinmeleri vardır. Ekonomi bilimi, insanların hem maddi istek arzu ve gereksinmeleriyle, hem de duygusal istek arzu ve gereksinmeleriyle ilgilenir. İnsanoğlunun, çok geniş (bir bakıma sonsuz) ve çok karmaşık istek, arzu ve gereksinmeleri vardır. Ekonomi bilimi, dünyadaki sınırlı kaynaklarla bunların nasıl karşılanacağının yol ve yöntemlerini araştırır.

Ekonomik sistemlerin tümü, aynı değildir. Özellikle 1990’lı yıllardan önceki 70 yıllık bir dönemde, Sovyetler Birliğinin ekonomik sistemi ile Amerika Birleşik Devletlerinin ekonomik sistemleri, birbirinin tamamen tersiydi. Amerikanın ekonomik sistemi, özel işletmelerden oluşurken, Sovyetlerinki Karl Marx’ın ilkelerine dayanmaktaydı. Karl Marx, 19.yüzyılda yaşamış bir politik ekonomistti. 1990’lardan önce, bir uçta kapitalist Amerikan sistemi, bir uçta da komünist Rusya sistemi vardı. Bu iki aşırı ucun bir yerlerinde de İngiltere, Fransa, İtalya, Türkiye gibi sistemler sıralanmıştı. Bu ülkelerde, ekonomik sistem, hem özel kişi işletmelerinden, hem de devlet işletmelerinden oluşmuştu.

Komünist sistemden uzaklaştıkça, kişiler, özgürce mal, servet, sermaye ve üretim faktörü sahibi olurlar. Ancak, bu özgürlüğünde bazı sınırları vardır. Kapitalizme yakın veya kapitalist sistemdeki kişiler, yasalara uymak koşuluyla zamanlarını, paralarını ve servetlerini diledikleri gibi kullanabilirler. Gerçekten de kapitalist ekonomik sistem, özel kişilerin sermayelerini yatırarak kurdukları özel işletmelere dayanır.

Kapitalist sistemde, kişilerin ekonomik kararlarında tamamen özgür olmalarına izin verilmez. Bütünüyle ekonomik özgür davranışlar, çok büyük güçlüklere ve çatışmalara neden olur. Eğer, vatandaşlar bütünüyle özgür olurlarsa, bazı arsa ve arazi sahipleri, diğer vatandaşlar için uygun olmayan yerlere fabrikalar kurabilirler. Ya da bazı fabrika sahipleri, işgörenlerini,  her gün ve çok uzun süre çalıştırabilirler. Aynı şekilde, bazı işgörenler de, diledikleri zaman işe gelip diledikleri zaman gelmeyebilirler. Bu tür ekonomik özgürlük; anarşi, işsizlik, üretim kaybı, kriz gibi ekonomik dengesizliklere neden olur.

Yasalar, toplumun düzenini sağlamak için değişik düzenlemeler yapar. Örneğin, işgörenlerin sağlık, tatil, emeklilik, ücret ve ücret benzeri haklarını güvence altına alır. Bir taraftan işveren ile işgören arasındaki iş sözleşmelerinin temel koşullarını belirlerken, diğer taraftan da, işletmelerin kuruluş yerlerinin koşullarını sıralar. Kısaca belirtmek gerekirse, yasalar bazı durumlarda işverenlerin çıkarlarını güvence altına alırken, bazı durumlarda da işgörenlerin çıkarlarını güvence altına alır.

İşverenlere ve işgörenlere ilişkin yasal düzenlemeler, genellikle, devletin izlediği ekonomik politika doğrultusunda olur. Bu politika, bazı ülkelerde, daha çok sermaye birikimine artırma yönünde olurken, bazı ülkelerde de işgörenlerin sorunlarını çözme yönünde olur. Örneğin, gerçek anlamada sosyal demokratların iktidarda olduğu ülkelerde işgören çıkarları, sağ eğilimli politikacıların iktidarda olduğu ülkelerde ise işveren çıkarları ön planda tutulur.

3. MERKEZİ EKONOMİK PLANLAMA

Devlet işletmeciliğine ağırlık veren ülkelerde, özel mülkiyet ve özel işletmecilik en az düzeye indirilir. Bu ülkelerde, özel mülkiyete ve özel işletmelere, az da olsa izin verilir. Ancak, bunlar, tüm ekonomiye oranla çok küçük bir alan oluşturur.

Karl Marks, içinde hiçbir özel mülkiyetin olmadığı bir dünya hayal etmişti. Kuramsal anlamdaki bir komünizmde mülkiyet, bütünüyle devlete aittir. Tarihi Sovyetler Birliği uygulamada ise, vatandaşlara, belirli bir ölçüde de olsa, kişisel mülkiyet sahibi olma izni verilmiştir. Bununla beraber, komünist sistemde en önemli kurum, merkezi planlamadır.

Merkezi planlama anlayışına göre, ülkedeki insanların tüm ekonomik eylemlerini devlet organize eder. Merkezi planlama denilen bir otorite, tam yetkili olarak, hangi malların ve hizmetlerin üretileceğine karar verir. Söz konusu otorite, hangi kalitede ne kadar mal üretileceğini, üretilen malların dağıtımının nasıl yapılacağını ve hangi fiyattan satılacağını, önceden kesin olarak belirler. Komünist devlette, vatandaşların gereksinme duyduğu hizmetlerin hemen hepsini devlet sağlar. Örneğin, ulaştırma, sağlık, eğitim ve benzeri hizmetlerin tümünü devlet yapar.

Merkezi ekonomik denetim sisteminde devlet, ekonomiden sorumludur. Bu nedenle, üretim yöntemlerini, üretim miktarını, üretim kalitesini, ürün fiyatını, ürün dağıtımını ve benzeri ekonomik işlevleri bütünüyle devlet planlar. Devletin ekonomik planları, milli ekonominin uzun, orta ve kısa dönemlerinin tümünü kapsar.

Marksist bir ekonomi, kuramına uygun olarak, devlet tarafından planlanmalıdır. Ekonomik sistem, özel kişilerin istek arzu ve gereksinmelerine göre değil, tam tersine bir bütün olarak tün devletin istek, arzu ve gereksinmesine göre kurulmalı ve işlemelidir. Bu sistemde ağırlık, kişisel çabaya değil kolektif çabaya verilir. Bu nedenle, kolektif yapıdaki devletin gereksinmelerine göre, halkın gereksinmeleri ikincil bir öneme sahiptir.

4. KARMA EKONOMİ

Hiçbir devlet, bütünüyle komünist veya bütünüyle kapitalist olamaz. Bazı ülkelerin ekonomik sistemi komünizme daha yakınken, bazıları da kapitalizme daha yakındır. Bazılarının ise, iki uçtan hangisine daha yakın olduğunu anlamak oldukça zordur.

Çoğu ülkede, ulusal ekonomik koşulları denetlemek veya düzenlemek zorunlu bulunmuştur. Öyle ki, Amerika Birleşik Devletleri gibi dünyada özel girişime örnek gösterilen bir ülkede bile, bazı koşullarda ekonominin düzenlenmesi gereksinme haline gelir.

Oysa, Dünyanın birçok gelişmekte olan ülkesinde, ekonominin düzenlenmesi ve uzun dönemli ekonomik planlamaların yapılması, bir zorunluluk olarak görünür. Hindistan, Türkiye gibi ülkelerde, devlet tarafından ekonomik kalkınma planları hazırlanır ve kısa, orta ve uzun dönem olarak uygulamaya konur. Bu ülkeler, ekonomilerini, bir tarafta Kamu Sektörü, diğer tarafta da Özel Sektör olarak farklılaştırırlar. Kamu ve özel sektörlü böyle sistemler, ne komünist ne de kapitalist oldukları için, Karma Ekonomi olarak adlandırılırlar. Bu anlamda Türkiye, kesin olarak bir karma ekonomi örneğidir. Nedeni, Türk ekonomisinde ekonomik mülkiyetin yaklaşık yarısı devlette yarısı da özel kişilerdedir. Devlet Demir Yoları, Türk Hava Yolları, Devlet Bankaları, Hazine arazileri ve daha birçokları kamu sektörü örnekleridir.  Koç Holdinge bağlı işletmeler, Sabancı Holdinge Bağlı İletmeler, Küçük ve Orta Ölçekli işletmeler ve benzerleri ise, özel sektör örnekleridir.

Türkiye, 1960’lı yılların başında, Ulusal Ekonomik Politikaları belirlemek için, Devlet Planlama Teşkilatı’nı kurmuştur. Devlet Planlama Teşkilatının hazırladığı 5 yıllık kalkınma planları ve yıllık programlar, devlet işletmeleri için uyulması zorunlu, özel işletmeler için yol gösterici bir niteliktedir. Devlet Planlama Teşkilatının en temel işlevi, 5 yıllık dönemler olarak ülkenin kalkınma hedeflerini belirlemek, yıllık olarak da devlet işletmelerini bu hedef doğrultusunda yükümlü tutmak, özel işletmeleri ise aynı hedefler doğrultusunda özendirmektir.

Karma bir ekonomide, ülkenin geleceğini planlamak, olağanüstü zor bir konudur. Sıkı ve emredici bir ekonomik planlama ve denetimle olsa bile, kesin bir belirlilikle geleceği planlama olasılığı yoktur. Nedeni, doğal afetler, politik değişiklikler, küresel değişiklikler ve diğer denetlenemez etkenler, kalkınma planlarını beklenmedik bir biçimde etkiler. Oysa, özel işletmeler, devlet işletmelerine oranla, söz konusu değişikliklere kolayca uyum gösterebilmektedirler. Bu nedenle, 1990’lı yılların başında komünist Sovyetler birliği dağılmış ve bağımsız kalan ülkeler hızla devlet işletmelerini özelleştirmeye başlamışlardır. Daha 1970’li yıllarda İngiltere, İtalya, Fransa, Almanya, Japonya gibi karma ekonomiye sahip ülkeler, devlet işletmelerini özelleştirmeye başlamış ve bugün neredeyse bu işlemi tamamlayarak rahatlamışlardır.

Türkiye, birçok nedenle, dünyadaki özelleştirme akımına ayak uyduramamış ve karma ekonomi niteliğini sürdürmeye devam etmiştir. Bu başarısızlık, Türkiye’nin ekonomik kaynaklarının israfı anlamına gelmektedir. Bir iki ayrıcalık dışında Devlet işletmelerinin tümü, yaklaşık yarım yüzyıldır zarar etmektedir. Bu tutum, Türkiye’yi IMF (Uluslar arası Para Fonu), Dünya Bankası, ABD; AB gibi dış kurum, ülke ve birliklere muhtaç duruma getirmiştir.

5. FAYDA VE FİYAT İLİŞKİSİ

Temel gereksinmelerimiz basit, buna karşılık uzantı bireysel isteklerimiz oldukça karmaşıktır. Değişik tür ürünler, değişik tür gereksinmelerimizi, değişik biçimlerde doyuma ulaştırır. Bonfile, aspirin, kitap, viski, bilgisayar ve benzerleri, çok değişik gereksinmeleri doyurur. Muzun doygunluğu, kitabın doygunluğuyla aynı değildir. Bir ürünün bir isteği doygunluğa ulaştırma özelliğine, o ürünün “faydası”adı verilir. Fayda kavramını, “faydalılık” kavramı ile karıştırmamak gerekir. Örneğin, bir denizaltı, barış günlerinde hem faydalı hem de faydasız olabilir. Ancak, denizaltı, kesinlikle bir isteği karşılar ve dolayısıyla bir fayda sağlar. Buna göre, bir ürün bir isteği karşılıyorsa, o üründe fayda özelliği var, ancak, o üründe faydalılık özelliği olabilir de olmayabilir de. Birçok ülke, denizaltına sahip olmak ister. O halde denizaltıda fayda özelliği vardır. Ancak, denizaltı, barış zamanında değil, savaş zamanında faydalı olur. Ekonomistler, faydanın bir ürün ile bir tüketici arasındaki ilişkiyi belirlediğini söylerler.

Fayda, değişik ülkelere ve değişik insanlara göre, büyük değişiklikler gösterir. Örneğin, bir etyemez, et istemez; ancak, muza çok büyük fayda değeri verebilir. Buna karşılık, bir et yiyici de, bifteğe yüksek değer biçebilir. İsviçre gibi dağlık ülkeler, denizaltıya pek ilgi göstermezken, denize açık ülkeler denizaltıya çok daha yüksek değer verirler.

Fayda, yalnızca coğrafik durumlara ve bireysel hazlara göre değil, aynı zamanda, zamana göre de duyarlıdır. Savaş günlerinde, piyanonun faydası düşükken, bombanın faydası çok yüksektir. Özellikle merkezden planlanan bir ekonomi için, faydanın, üretimdeki öncelik kararlarıyla birebir ilişkisi vardır. Savaş zamanlarında piyona üretimi şiddetle düşer.

Bir ürünün faydası, tüketicinin yeterli miktarda bulabilmesiyle de ilişkilidir. Eğer pazarda yeterli miktarda kağıt varsa, insanlar, fazla kağıt satın almayı düşünmezler. Başka değişle, pazarda kağıtfazlalılığı varsa, kağıdın göreceli talebi düşer. Bu nedenle, bir ürünün müşterideki stoku arttıkça, o ürünün faydasının azaldığı söylenir.

Çoğu ekonomik sistemlerde, mal ve hizmetlerin fiyatları, kısa dönemde değişmez. Bazı az gelişmiş ülke ekonomik sistemlerinde ise,  müşterilerin fiyatlar üzerinde pazarlık yapmaları olağan durumlardandır. Başka deyişle, bu ülkelerde fiyatlar sabit değil, pazarlığa tabidir. Gelişmiş ülkelerde ise, bireyler, satın almak istedikleri ürünlerin fiyatlarını değiştiremezler. İleri ülkelerde, kişiler harcama bütçelerini planlarken, söz konusu sabit fiyatı esas alırlar. Aynı şekilde, kişi hangi miktarda alırsa alsın (ister az ister çok) hiç fark etmez fiyat hep aynı olur.

Müşteri, doygunluk sağladığı sürece, muz satın almaya devam edecektir. Müşterinin satın almaya devam etmesi, parasının azalmasından duyacağı hoşnutsuzluktan daha fazla bir hoşnutluk duymakta olduğunu gösterir. Bununla birlikte, birbirini izleyen her satın almanın doygunluğu, giderek harcadığı paranın üzüntüsünü telafi edemez duruma gelecektir. Başka deyişle, bir süre sonra, satın alma hazzı, para harcama üzüntüsü ile eşit duruma gelecektir.

Belirli bir noktada, parasal fedakarlık, muz yemenin doygunluğundan daha büyük duruma gelir. Bu durumda, tüketici, belirli bir fiyattan muz almayı durduracaktır. Muz değişmemiştir. Aynı muzdur. Daha önceki muzdan ne daha kötü, ne de daha iyidir. Ancak, tüketici açısından muzun marjinal faydasıdeğişmiştir. Eğer fiyatı yükselseydi, tüketici daha az muz alacaktı. Buna karşılık, eğer fiyatı düşseydi, bu kez de daha çok satın alacaktı.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, ürün yapısı aynı kalırken, faydası değişir. Bu değişme, bir taraftan mal ve hizmetler arasında, diğer taraftan da müşteri ile parası arasında özel bir ilişki olduğunu gösterir. Müşterinin belirli bir ürüne karşı arzusu, o üründen aldığı birim arttıkça azalmaya başlar. Ekonomistler, bu eğilime “Azalan Marjinal Fayda Yasası” adını verirler.

6. ARZ VE TALEP İLİŞKİSİ

Muz, çabuk bozulur ürünlerin en tipik örneğidir. “Çabuk bozulur” kavramı, stoklanırsa kısa bir süre sonra kötüleşip yenilmez/içilmez duruma gelen ürünler için kullanılır. Yiyeceklerin çoğu, çabuk bozulur mallar sınıfına girer. Bu tür mallar, mümkün olduğu kadar hızlı bir biçimde satışa sunulur. Belirli bir zamandaki çabuk bozulur mal arzı, genellikle aynı miktardadır. Örneğin Türkiye koşullarında, domates, salatalık, marul gibi tarım ürünleri, temmuz veya ağustos ayları esas alınırsa aynı miktar olarak düşünülebilir.

Bu durum kömür, çelik, otomobil gibi kolayca bozulamaz nitelikteki dayanıklı mallar için geçerli değildir. Pazardaki otomobil arzı, fabrikadaki gerçek otomobil stokuyla aynı olmayabilir. Fabrika, ürettiği otomobilleri, dilediği zaman pazara sunar dilediği zaman stokta tutabilir. Ekonomistler, “Arz Yasası” tanımı yapmışlardır. Bu tanıma göre, herhangi bir ürünün fiyatındaki bir artış, arzını da artırıcı bir etki yapar.  Aynı şekilde, bir ürünün fiyatında bir düşme, arzının da azalmasına neden olur. Eğer belirli bir ürünün fiyatı yükselirse, bu yükseliş, üreticileri, o maldan daha fazla miktarda üretme yönünde özendirecektir. Diğer taraftan, malın yerel veya dünya ölçeğinde fiyatı düşerse, üreticiler üretimi azaltacaklardır. Arz yasası, çoğu üretici için, çok kötü sonuçlar doğurabilir. Öyle ki, planlarını fiyatın aynı kalacağı veya artacağı varsayımına göre yapan üreticiler, beklemedikleri bir fiyat düşmesi sonunda iflas ederek, işletmecilik dışında kalabilirler. Herhangi bir ürünün aşırı üretimi de, sorunlar yaratabilir. Nedeni, pazarda ürün bolluğu, fiyatın şiddetle düşmesine neden olur.

Birçok ürünün arzı, genel olarak, pazar koşullarına göre ayarlanır. Başka deyişle, belirli bir ürünün pazar fiyatındaki değişmeler, tüketicilerin o maldan satın alma miktarlarında da değişmelere yol açar. Ev eşyaları ve mobilyalar, bu gruba giren mallara örnek olarak gösterilebilir. Böyle durumlarda, arzın “elastik=esnek”  olduğu söylenir. Nedeni, arzı esnek olan ürünler, pazar fiyatlarına göre, çok hızlı biçimde artma veya azalma yönünde karşılık verirler.

Fiyattaki değişmelere hızla karılık verme olarak tanımlanan arz esnekliği, taleple ilişkilidir. Ekonomistler, karşılığını ödeme niyetiyle desteklenen müşteri arzu veya isteğine “Talep” adını verirler. Başka deyişle, bir müşteri, belirli bir mal veya hizmete sahip olmak için para ödemeye hazırsa, talep vardır. Müşterinin para ödemeye niyeti yoksa, ürüne sahip olmaya ne kadar arzulu olursa olsun, talepten söz edilemez. Aslında, paranın kendisi ne yenir ne içilir, başka deyişle, özünde hiçbir değeri yoktur. Ancak, insanlar için değerli olan ürünlerin değişimini sağlayan bir araç olarak hizmet görür.

Dünyada pek az insan, istediği her şeye sahiptir. İnsanlar, genellikle, gelirlerini nasıl harcayacakları konusunda, çok dikkatli karar vermek mecburiyetindedir. Gerçekten de, hemen her insanın, bir kişisel öncelik sıralaması yaptığı görülür. Ürün talebi, bu tercih edilen sıralamaya göre olur. Öncelik sıralamasında; yiyecek, giyecek, barınak, sağlık harcamaları gibi temel mal ve hizmetler, ilk sırada yer alır. Telefon, özel mobilya, sigorta gibi rahatlık sağlayan lüks mal ve hizmetler, tercihte ikinci sırayı oluşturur. Sıranın en sonunda ise, tatil ve turistik gezi, parti verme, tiyatro veya konsere gitme, çikolata gibi zorunlu olmayan, ancak, insanlara kişisel zevk veya keyif veren harcamalar yer alır. İnsanlar için birinci, kinci ve üçüncü sırada yer alan mal ve hizmetlerin tümü önemli olabilir. Ancak, bunların gerçek önemi, yaşamda kalmaya katkıda bulunma derecesine göre ölçülebilir. Örneğin, lüks mobilyalar kullanmadan yaşanabilirken, yiyeceksiz yaşanamaz. İnsanların kararları, tercih sıralamalarını ve dolayısıyla da önceliklerini gösterir.

Talep esnekliği, bir malın satın alınma miktarındaki değişmenin ölçüsüdür. Talepteki değişme, fiyattaki değişmenin sonucu olarak gerçekleşir. Ürüne temel gereksinme olarak bakıldığında, talebin esnek olmadığı söylenir. Buna karşılık, özellikle zorunlu olmayan ürünlerin talebi esnektir. Gerçekten de, insanlar, temel gereksinmelerini, fiyatlar dik olarak yükselse bile, yine de satın alırlar. Oysa, yaşamda kalmaya yaramayan diğer mal ve hizmetler ise, yalnızca ucuz oldukları veya fiyatları tüketicinin gelirine uygun olduğu zaman satın alınırlar.

7.  BAZI EKONOMİK YASALAR

Temel insan gereksinmeleri basittir. Buna karşılık, hemen her insanın, bazen çok karmaşık nitelikte olabilen uzantı kişisel istekleri vardır. Bu karmaşık bireysel istekler, değişik nesneler veya kavramlar tarafından değişik biçimlerde doyurulur. Araba, bir şişe viski, gazete değişik istekleri karşılar. Ancak, araba gereksinmesini, bir şişe viski ile gidermek olası değildir. Başka deyişle, viski ile araba birbirinin yerine konulamayan (ikame edilemeyen) ürünlerdir.  Bir isteği doyuma ulaştırmanın bu özel karakterine, ekonomide, ekonomide “fayda” adı verildiğine daha önce değinilmişti. Aynı şekilde, faydanın “faydalılık” kavramıyla aynı anlama gelmediğine de değinilmişti. Anımsanacağı gibi, örneğin denizaltı, barış zamanında faydalı veya faydasız olabilir. Ancak, yine de bir isteği karşılar. Birçok ülke, denizaltıya sahip olmak ister. Ekonomistler, bu tür faydayı, “bir tüketici ile bir ürün arasındaki ilişki”olarak tanımlarlar.

Fayda, değişik ülkelere ve değişik insanlara göre değişik anlamlara gelir. İsviçre gibi dağlık ülkeler denizaltıları faydalı bulmazken, deniz ülkeleri çok faydalı bulabilir. Aynı şekilde, bir et yemez, et yerine muzu olağanüstü faydalı bulabilir. Fayda, zamana göre de değişebilir. Savaş zamanında, bombaları faydası çok yüksek olurken, piyanoların faydası düşük olur. Bu nedenle fayda, insanların ve ülkelerin öncelik tercihleriyle ilgili bir kavramdır. Bir ürünün faydası, aynı zamanda tüketicinin elinde bulunan miktarıyla da ilgilidir. Eğer bir kimse, çok miktarda kağıt alırsa, artık daha fazla kağıt almayı düşünmeyecektir. Ya da tersine, çölde susuz kalmış bir insan, bir şişe suya çok fazla para ödemeyi göze alacaktır. Birinci örnekte kağıt talebi düşerken, ikinci örnekte su talebi artacaktır. Buna göre, sonuç olarak, tüketicinin stoku artarken ürünün faydası azalır.

Birçok ekonomik sistemde,  birçok mal ve hizmetin fiyatları sabittir. Bireyler, istedikleri ürünlerin fiyatlarını değiştiremezler. İnsanlar, harcamalarını planlarken, söz konusu bu fiyatları değişmez olarak kabul ederler. Tiryakiler, fayda biçtikleri sigarayı, doyumları sürdüğü sürece almaya devam ederler. Eğer bir tiryaki, pazardaki fiyatı ödemeyi sürdürürse, bu tiryakinin doygunluğunun finansal fedakarlığından daha büyük olduğu var sayılır. Pazar fiyatı aynı iken, tiryakinin satın aldığı her sigara paketinin doyuruculuğu azalır. Eğer, tüketicini para arzı sınırlıysa, öyle bir nokta gelir ki, finansal fedakarlık, sigara içmenin doygunluğundan daha büyük olmaya başlar. Bu noktada, tiryaki, sigara satın almayı durdurur. Sigara aynıdır, ancak, faydası değişmiştir. Eğer, fiyat yükselirse, tiryaki daha az, düşerse daha çok satın alacaktır.

Bu örnek, sigaranın yapısı aynı kalırken, faydasının değiştiğini gösterir. Gerçektende, bir taraftan, mal ve hizmetler arasında, diğer taraftan da, tüketici ile parası arasında özel bir ilişki vardır. Tüketici, belirli bir üründen, daha fazla birim satın aldıkça, tüketicinin o ürüne karşı arzusu giderek azalma eğilimi gösterir. Bu eğilime, “Azalan Marjinal Fayda Yasası” denir.

Fayda, hiç kuşkusuz, “Arz ve Talep Yasası” ile ilgili bir ekonomik kavramdır. Arz yasasına göre, belirli bir ürünün fiyatındaki yükselme, o ürünün arzını artırır.  Aynı şekilde, belirli bir ürünün fiyatındaki düşme, o ürünün arzını azaltır. Talep yasasına göre ise, belirli bir ürünün fiyatındaki düşme, o ürünün talebini artırır. Aynı şekilde, belirli bir ürünün fiyatındaki bir yükselme, o ürünün talebini azaltır. Hangi ekonomik koşulda olursa olsun, tüketici, belirli bir ürünü, yalnızca, o ürünün kendisine özel bir faydası olduğuna inandığı zaman satın alır.

Eğer bir bütün olarak ekonomide belirli bir ürünün fiyatı yükselirse, bu yükselme, doğal olarak, o ürününü üreticilerini, daha fazla miktarda üretmeye özendirecektir. Diğer taraftan, eğer yerel veya küresel ölçekte belirli bir ürünün fiyatı düşerse, üreticiler üretimi azaltacaklardır. Buna göre, birçok ürünün arzı, genel olarak, pazar koşullarına uyacak biçimde ayarlanır. Pazar fiyatlarındaki değişmeler, tüketicilerin satın almak istediği ürün miktarını da değiştirir. Böyle durumlarda, arzın esnek olduğu söylenir. Nedeni, arzın azalıp çoğalarak, pazar koşullarına hızlı bir uyum göstermesidir.

İlke olarak esneklik, hem arz alanında hem de talep alanında işler. İnsanların her istediklerine sahip oldukları, pek görülen olaylardan değildir. Dolayısıyla bireyler, paralarını nasıl harcayacaklarını, çok dikkatli olarak seçmek mecburiyetindedirler. Bu seçimde deney sahibi oldukça, kişisel öncelikleri doğrultusunda hareket ederler. Kişiler, ilk sırada özel önceliklerini yiyecek, giyecek, ev gibi en başta gelen gereksinmelerine verirler. Kişilerin ikinci sıradaki önceliği telefon, araba, sigorta gibi konfor veya rahatlık sağlayan ürünlere yöneliktir. Tercih sıralamasının en altında, turistik gezi, tiyatroya gitme, uzaya çıkma, kumar oynama gibi zorunlu olmayan hizmetler gelir. Kişilerin zorunlu olmayan ürünlere yönelmesi, yaşamın önemli bir parçasıdır. Ancak, yiyecek, giysi barınak gibi gereksinme karşılayıcılarıyla asla karşılaştırılamaz. İnsanlar, yaşamı sürdürmeye yarayan bu zorunlu ürünleri, gelirlerinin tümünü harcamak pahasına da olsa satın alırlar. Böyle durumlarda, talep esnek değildir. Oysa, zorunlu olmayan ürünlerde talep esnektir. Nedeni, zorunlu olmayan mal ve hizmetlerin talebi, fiyatlarındaki değişmeye göre değişir.

8. EMEK VE SERMAYE İLİŞKİSİ

Para yalnızca bir değişim aracı değil, aynı zamanda insan emeğinin değerini ölçme aracıdır da. Ekonomi kuramında “emek”, belirli bir sabit ödeme karşılığında, her hangi bir insanın üstlendiği iştir. Çocuklarına bakmak için bir annenin üstlendiği iş, belki çok  daha zordur, ancak, anneye bu işi karşılığında sabit bir ödeme yapılmaz. Bu nedenle, annenin üstlendiği göreve, ekonomik anlamda iş denmez. Ekonomik anlamda iş, bir gelir elde etmek amacıyla yapılan tanımlı eylemlerdir.

Bir bilim adamı olarak ekonomistler, insanların birbirine verdikleri hizmetlerin ölçümüyle ilgilenirler. Ekonomistler de, insanlar arasında parasal bir karşılık için yapılmayan hizmetlerin var olduğunu bilirler, ancak, bu tür hizmetlerle ilgilenmezler. Ekonomistler, düzenli yapıda veya sabit bir parasal ödemeyle ölçülen hizmetlerle ilgilenirler. Ekonomide, para, hizmet, nesne veya eşyaların değerinin ölçüldüğü bir standarttır. Bu standart, dini veya öznel (subjective) değil, tam tersine, nesnel (objective) ve bilimseldir.

Mallar ve hizmetler, insan emeğiyle üretilir. Bir çiftçi ve hastabakıcının eylemleri, çok farklıdır, ancak, ikisi de karşılığında yapılan ödemeyle ölçülür. Bu anlamda emek, sosyal sınıf farklarıyla ilgili değil, yalnızca işin karşılığı olarak ödenen ücretle ilgilidir. “Ulusal Emek Gücü” denildiğinde, ülkedeki çalışabilir tüm insanlar düşünülmelidir.

Özel işletmelerde istihdam edilen her bir insanın eylemleri için, her zaman sabit bir miktarın ödenmediği de belirtilmelidir. Bazı durumlarda, bazı insanlar serbest çalışırlar ve eylemleri kısmen işveren eylemi, kısmen de işgören eylemidir. Bununla birlikte, eğer serbest çalışan kimse, yardımcı olarak istihdam ettiği bir kimseye sabit bir ücret ödüyorsa, yardımcının ödeme karılığında verdiği hizmet ücret sayılır. Bu durumda, işveren tüm işletmenin gelirinden giderleri çıktıktan sonra geriye kalanı elde ederken, yardımcısı yalnızca ücret elde etmiş olur. Söz konusu “Gelir-Gider” olumlu farkına, serbest çalışmanın ya da özel girişimin ödülü denir. Bu ödülün işletmecilikteki adına ise, “kar denir.

Emek, belirli bir pazarlık süreci sonucu varılan anlaşmaya göre, işveren için yapılan çalışma olurken, kar, verimli bir iş sonucu gerçekleşen birikimlerin toplamı olmaktadır. İşin sahibi ya da işveren, gerekli işletme masraflarını ve işgören ücretlerini ödedikten sonra, geriye kalan birikimi kar olarak almaya hak kazanır. Daha sonra, iş sahibi, elde ettiği kardan, işe başlarken kendisine sermaye sağlayanlara faiz ve ana para ödemesi yapar. Hemen her işletme,  verimli bir işe başlayabilmek için, sermayeye gereksinme duyar. İşletmenin kuruluş yerine yerleşimi, makinelerinin ve diğer donanımlarının satın alınması sermayeden yapılacak harcamalarla gerçekleşir.

Bir sermaye koyarak bir işletmeye başlamanın, her zaman, belirli bir riski (sermayeyi kısmen veya tamamen yitirme olasılığı) vardır. İşletme, dönem sonunda başarısız olursa, işgörenler, söz konusu riske katılmayarak ücretlerini öncelikle alırlar. Oysa , iş ve sermaye sahipleri, riske katlanmak durumundadırlar. Eğer işletme başarılı olursa, riske girmenin doğru bir karar olduğu anlaşılır ve yatırılan sermayenin karşılığı olarak belirli bir kar elde edilir.

Aslında, halkın yeni işletmelerin kurulması için sunduğu sermaye, daha önceki işletme eylemlerinden elde edilen önceki karların harcanmayan kısımlarının toplamıdır. Olaya bu anlamda bakıldığında, “geçmiş geleceğin finansmanında”  kullanılmış olur.  Bu tür sermaye, yeni yatırımlar yapmak için kasıtlı olarak tasarruf politikasının bir sonucu olarak düşünülebilir. Tasarruf politikası, kişisel ve bireysel ya da kamusal ve kolektif olabilir. Dolayısıyla, hem kapitalist ülkelerde hem de komünist ülkelerde uygulanan bir politikadır. Her iki sistemde de, karın belirli bir kısmı, yeni sermaye birikimi yapabilmek için sisteme geri döndürülmeye çalışılır.

Genel olarak belirtmek gerekirse,  sermaye 819 nakit para, hammadde, makine gibi bir üretim faktörü , (2) bir kişi, işletme veya ülke tarafından sahip olunan bir varlık olarak tanımlanabilir. Arazi, bina, hisse senedi ve benzerleri, birer sermaye türüdürler. Olaya devlet açısından bakıldığında,  bütün demir yolları, tersaneler, limanlar, hava alanları ve devlet tahvilleri, milli sermayenin öğeleridirler.

9. TAM REKABET PAZARI VE TEKEL

Ekonomik anlamda “Pazar” terimi, eski çağlarda, halkın birbirinden mal alıp satmak için toplandıkları yer fikrinin bugünlere ulaşmış biçimidir. Eski zamanlarda, kasabanın veya şehrin bir alanı, Pazar olarak veya Pazar yeri olarak ayrılırdı. Halk, bu özel Pazar gününde, çeşitli ürünler alıp satmak için, kilometrelerce uzaklardan gelirler ve günün sonunda da geri dönerlerdi.  Bugün ise dünya şeker, altın, pamuk, hisse senedi pazarı gibi adlar alarak, sabit bir coğrafi alan kalıbından çıkmıştır. Çağdaş anlamıyla Pazar, alıcılar ve satıcıların birlikte çalışabilmelerine olanak sağlayan koşullar bütünüdür.

Serbest pazarda, aynı ürünlerin satıcıları ve alıcılar arasında gerçek bir rekabet olur. Bu rekabet,  pazardaki fiyatları etkileyerek bir denge fiyatının oluşmasını sağlar. Fiyatlar, serbest pazarda, kesinlikle bir dalgalanma gösterir. Bu fiyat dalgalanmalarının nedeni, pazardaki arz ve talep durumudur. Pazarda ürün çok, alıcı az ise fiyatlar düşer, tersine ürün az alıcı çok ise fiyatlar yükselir.

Ürün satmaya istekli olanlar, o ürünü almaya istekli olanlarla herhangi bir şekilde ilişki kurunca, Pazar yaratılmış olur. Alıcılar ve satıcılar; şahsen, mektupla, telefonla, acente aracılığıyla, internetle veya başka yollarla iletişimde bulunarak pazarı oluşturabilirler. Böyle bir gerçek pazarda, iletişim kolay, alıcı ve satıcı sayısı çok ve rekabet her açıdan serbesttir. Kusursuz işleyen bir pazarda, belirli bir ürün için yalnızca bir tek fiyat vardır.  Bu, satıcıların satmaya razı olduğu en düşük, alıcıların da ödemeyi kabul ettiği en yüksek fiyattır. İdealinde böyle tanımlanmış olsa da, gerçek ekonomi dünyasında kusursuz hiçbir Pazar yoktur. Hemen her ürünün pazarı, bazı özel koşullara bağlıdır. Bununla beraber, herhangi bir pazarda geçerli olan fiyatın, arz ve talebin dengelendiği nokta olduğu söylenebilir.

Her ne kadar, kusursuz bir Pazar arzulanırsa da, gerçekte bazen alıcı sayısı, bazen satıcı sayısı, bazen rekabet sınırlı olmaktadır. Bazı pazarlarda, ya yalnızca bir satıcı ya da birkaç satıcı vardır. Böyle bir durum, “tekel” olarak adlandırılır. Değişik nedenlerle, değişik tekel türleri ortaya çıkar. Uygulamada, başlıca dört tür tekel kurma olanağı vardır. Bunlar; Devlet Tekeli, Doğal Tekel, Yasal Tekel ve Kartel Tekelidir.

Devlet Tekeli; içki, sigara, çelik, doğal gaz, benzin, şeker gibi ürünler üzerinde devletin bilerek ve isteyerek kurduğu tekel türüdür. Devlet, değişik nedenlerle ve özellikle de ekonomiyi kontrol altına almak veya vergi dışı kolay kaynak sağlamak için, halk için bazı önemli mal ve hizmetler üzerine tekel koyar. Bu arada, bazı ülkelerde, bugün bile posta hizmetleri tekel koşullarında verilmektedir.

Doğal Tekel, bütün dünyayı ilgilendiren önemli ekonomik kaynakların veya hizmetlerin, yalnızca bazı bölgelerde bulunmasının yarattığı bir tekel türüdür. Örneğin, nikel madeninin Kanada’da olması, Süveyş kanalı’nın da Mısır’da olması, bu ülkelere tekel kurdurmuştur. Doğal tekellerin bir adı da coğrafya tekelidir.

Yasal Tekel, yasaların yazarlara, mucitlere, bestecilere, buluşçulara, yaratıcılara ve benzeri telif sahiplerine, ürünlerinin satılması veya üretilmesi üzerinde tekel kurma hakkı vermesidir. Örneğin, Coca-cola  içkisini, izin almadan dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse üretemez ve satamaz. Aynı şekilde, Sezen Aksu’nun bestelediği bir müzik parçasını, kendisinin izni olmadan hiç kimse çoğaltamaz ve profesyonel amaçla okuyamaz.

Kartel (veya cornering the market), belirli işletme ya da holding şirketlerin, rekabet yasalarına aykırı olarak gerçekleştirdikleri gizli anlaşmalar gereği kurulur. Örneğin, aynı ürünü veya hizmeti üreten, üretip satan veya yalnızca satan girişimler, aralarında gizlice anlaşarak üretimi kısabilirler, bölgeleri paylaşabilirler, devlet ihalelerini paylaşabilirler, belirli bir fiyatın altında satmama kararı alabilirler ve benzeri tekel koşullarını oluşturabilirler. 1800’lü yılların sonlarında, Amerika Birleşik Devletlerinde, bu tür tekellere karşı, antitröst (anti-trust) yasalar çıkarılarak, kurulmaları önlenmeye çalışılmıştır. Türkiye Jargonunda, kartel terimi yerine, genellikle halk arasında “Mafya” denilmektedir. İhale mafyası, park mafyası, Beyaz Kadın Ticareti Mafyası, Uyuşturucu mafyası, yaş sebze ve meyve mafyası ve benzerleri, yasal olmayan örgütleri belirtmek için halkın yarattığı değimlerdir. Bu arada yine Türkiye otomobil sektöründe, beyaz eşya sektöründe, bankacılık sektöründe ve daha birçok sektörde kartel türü tekeller kurulmuş olduğu hissedilmektedir.

10. PARA VE BANKA İLİŞKİSİ

Ekonomik sistemdeki tüm değerler, para ölçütüyle ölçülür. Bütün mallar ve hizmetler, para karşılığında satılır ve bu satışlardan elde edilen parayla başka mal ve hizmetler satın alınır. Bu anlamda, para, mala ve hizmetlerin mal ve hizmetlerle değişimini kolaylaştıran bir araçtır. Küçük alışverişler için, bir miktar bozuk para yeterli olur. Ancak, işletme ölçeğinde, kağıt para ve diğer parasallar devreye girer. Aslında, tarihi süreç içinde ve bugün, değişimi kolaylaştıran geniş anlamda “para kavramı” kapsamında pek çok araç kullanılmıştır. İlk orijinalinde bakır, gümüş veya altın, belirli değerleri gösteren para olarak kullanılmıştır. Bugün bile, bütün dünya paralarının kendisine bağlandığı Doların temelinde altın stoku yatmaktadır. Altına, dünya ölçeğinde çok değerli bir maden olarak bakıldığı için, ulusal  para birimleri, çok uzun yıllar boyunca “Altın Standardı” adı verilen bir ölçüte dayandırılmıştır. Bugün ise, genellikle, milli paralar, milli ekonomilerin gücüyle desteklenmektedir. Buna göre, hangi ülkenin ekonomisi güçlü ise, o ülkenin parası daha değerli olmakta ve dünyanın her yerinde geçerli olmaktadır.

Değerli metallerin karşılığı olarak, daha kolay taşınabilen ve saklanabilen kağıt paralar üretilmiştir. Banknot denilen bu kağıt paralar, devlet tarafından veya devletin yetki verdiği merkez bankaları tarafından çıkarılır. Bu tür kağıtlara “yasal para” denir. Çek, senet gibi diğer düzenlemeler, yasal para sayılmazlar. Bunlar, para yerine geçebilen “kredi araçları” olarak işlev görürüler. Krediler, bankaya veya diğer resmi kurumlara sunulduğunda çek ve senedin veya benzerlerinin yasal para gibi işlem göreceğini garanti eden kredi verenler tarafından açılır. Eğer bir kimsenin önemli ölçüde büyük varlıklara sahip olduğuna inanılırsa, bu kimsenin iyi bir krediye sahip olduğu var sayılır. Eğer bir kimsenin varlıklarından kuşku duyulursa, o kimse satın aldığı mal veya hizmeti çekle ödemek istese bile, kendisine büyük miktarda bir kredi açılmaz.

Paranın değeri, satın alma gücüyle ölçülür. Bu satın alma gücü, arz ve talebe bağlıdır. Para talebinin, işletmecilik işlemlerini karşılamaya yeterli miktarda olduğu varsayılır. İşletmecilik işlemleri arttıkça, ekonomideki genel para dolaşımına giren para miktarı da artar. Ancak, para talebi, yalnızca iş hacmiyle değil, aynı zamanda işin hızlı veya yavaş yapılmasıyla da ilgilidir. Diğer taraftan, para arzı, işletme gereksinmelerini karşılamaya yetecek miktarda kağıt para veya bozuk para miktarıdır. Eğer, elde gereğinden fazla para olursa, paranın değeri düşer ve daha önceki yıl, ay veya haftalarda satın aldığı ürün miktarından daha az alır duruma gelir. Bu durum, “enflasyon” olarak bilinir.

Bankalar, ekonominin içine veya dışına doğru para akımıyla çok yakından ilişkili olan kurumlardır. Bu kurumlar, ekonomik dengeyi sağlamak ve enflasyonu önlemek için, devletle işbirliği içinde hareket ederler. Bankalar, işletmelere sermaye sağlamada ve kredi fonları dağıtmada uzmanlaşmışlardır. Orijinalinde, insanlar değerlerini güvenle saklasın diye, belirli bir komisyon karşılığında bankalara koyarlardı. Bugün bile, bazı bankalarda kiralık kasa hizmetleri verilmektedir. Çağdaş dünya bankacılığı, halkın değerli varlıklarını güvenle koruma yanında, daha pek çok işlev yüklenmiştir.

Bankalar, normal olarak, müşterilerinden başlıca iki farklı biçimde para toplar. Bunlardan birisine, bankacılıkta “Cari Hesap”, diğerine de “Borç Hesabı” denir. Cari hesap yönteminde, müşteri, bankadaki hesabına dayanarak, pazardaki ödemelerini çek yazarak yapar. Bu tür cari hesap için banka, hesap sahibine hiçbir faiz ödemez. Borç hesabı yönteminde ise, müşteri parasını belirli bir dönem için bankada bırakmayı kabul ettiği için, banka tarafından kendisine belirli bir faiz ödenir.

Banka, halktan yukarıda değinilen iki yöntemle topladığı paraları, sermaye gereksinmesi duyan müşterilerine, daha yüksek bir faiz oranıyla ödünç verir. Hemen her zaman, bankanın ödünç verdiği paradan aldığı faiz, kendisine para yatıranlara verdiği faizden daha büyük olur. Dolayısıyla, bankanın karı da, normal koşullarda bu iki faiz farkından oluşur.

Bankaların birincil işlevi, ödünç veren tasarruf sahipleri ile sermaye yapmak için ödünç alan yatırımcılar arasında, belirli bir komisyon karşılığında aracılık yapmaktır. Buna göre bankalar, içeriye ve dışarıya doğru para akımı olan para havuzudurlar. Tasarruf sahipleri, bu havuzun bir yerinden para koyarlar, yatırımcılar da bir yerinden para çekerler. Bankalar da bu akıma aracılık yaparak kar elde ederler. Bu nedenle, ekonomistler ve finansmancılar, bu süreci “Para Akımı” veya yalnızca “Likit Para”  olarak ifade ederler. Eğer ekonomide bu akım yaratılmamış olsaydı, sahibi tarafından belirli bir süre için kullanılmayacak küçük paralar, havuz görevi yapan bankalarda toplanıp yatırım yapacaklara gidemeyecekti.

Bankacılık sistemi, bütünüyle “Güven”  temeline dayanır. Sistem, bankerler, borç verenler ve borç alanlar arasındaki sonsuz güven üzerine inşa edilmiştir. Tarafların tümü, birbiriyle ilişkilerinde ve hızlı borç verme ve borç alma dalgalanmalarında, belirli bir önceden öngörülebilirlik konusunda fikir birliği içinde olurlar. Sonuç olarak, paraya, ekonomik olayları ustalıkla düzenleyen “Sihirli Bir El” olarak bakılır. Bu sihirli el sayesinde, iş ve işlemler yapılır, çekler yazılır, ürünler üretilir ve el değiştirir, günlük yaşam ve bir ömür para peşinde koşularak geçirilmiş olur.