İŞLETME YÖNETİMİ KİTABI

1

İNSAN GEREKSİNMELERİ

1.GİRİŞ

İnsanın beyni, onu diğer canlılara egemen yapan en belirgin üstünlüğüdür. Güncel ileri eğitime, tekniğe ve kültüre karşın, insan, beyninin bütün yeteneklerini hala kullanamamaktadır. Gri renkte ve 1.300 gram ağırlığındaki insan beyninde bulunan milyarlarca yedek hücre, hiç kullanılmadan bomboş beklemektedir. Beynin bilgi depolama yeteneğinin (milyon x milyar = 1.000.000.000.000.000) olduğu hesaplanmıştır. İnsan beyninin yerine getirdiği bütün işlevleri yapacak bir bilgisayar ya da yapay zeka, hayal bile edilememektedir. İnsan, beynini kullanma oranında, doğaya ve diğer İnsanlara üstün olabilmektedir.

İnsan yeryüzünde olmasaydı, evrendeki varlıklar belirli bir anlam kazanamazdı. Öteki canlılardan farklı olarak insan, aklını kullanarak, hem öteki canlılara hem de bir ölçüde, doğaya karşı kendini savunabilmektedir. Bilimleri, kuramları, kavramları ve insan yaşamını kolaylaştıran bütün araç ve yöntemleri, insanlar bulup geliştirmektedir. Bunların hepsi, insanlar olduğu için vardır. İnsanların bilimle, sanatla, kuramlarla, kavramlarla ve tekniklerle uğraşmalarının nedeni, yaşamlarını daha da kolaylaştırmaktır. Aslında, tüm bilimlerin en son amacı, insanları daha da mutlu bir yaşam biçimine ulaştırmaktır.

İnsanlar, ancak ve yalnızca, gereksinmeleri karşılandığı zaman mutlu olurlar. Bu saptamanın tersi de doğrudur. Gereksinmeleri karşılanmayan insanlar, mutsuz olurlar. İnsanların temel amacı, en şiddetlisinden başlayarak, gereksinmelerini karşılamaktır. Bunu başaramayan insanlar, moral çöküntüye uğrayıp gerilime (stres) girerler. Sonunda da, duruma göre, bazı tepkilerde bulunurlar. Örneğin, içine kapanma, önemsememe, boş verme, hayal kurma, saldırganlık ve benzerleri, bu tür tepkilerden bazılarıdır. İşin kötüsü, gereksinmeleri karşılanmayan İnsanlardan oluşan toplum da, giderek moral çöküntüye uğrayıp gerilime girer. Bazı durumlarda toplum da içine kapanır, umursamaz, ilgi göstermez ya da içeriye veya dış ülkelere karşı saldırgan bir tutum gösterebilir. Gereksinmeleri yeterince karşılanmayan insanlardan oluşan bir ülkede terör, anarşi, kargaşa, kaos ortamı gündeme gelir, bazen de iç ve dış savaşlar çıkarabilir.

Buraya kadar yapılan kısa açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, çağdaşlığın en önemli boyutlarından birisi, dünyadaki bütün insanların çeşitli gereksinmelerinin, belirli ölçülerde karşılanabileceği bir dünya düzeninin kurulmasıdır. Değilse, yeryüzünde çok büyük mutsuzluk ve acılara neden olan çatışmalar sürüp gidecektir.

2. GEREKSİNME KAVRAMI

Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi büyük dinlere göre insan, her istediğini, arzuladığı anda karşısında bulduğu Cennet’ten çıkarılınca, kendisini, çalışıp çabalayarak isteklerinin ancak bir kısmını elde edebileceği bir dünyada bulmuştur. Öyle bir dünya ki, insan için gerekli olan her bileşenin özü içinde saklı. Öyle bir dünya ki, içinde olmayan bir element var edilemez, var olan bir madde de yok edilemez. Bununla beraber, dünyada var olan maddelerin çok büyük bir kısmı da, insan gereksinmelerini kendiliğinden giderici bir nitelikte değildir. Bu dünyada, canlılığın olmazsa olmaz koşulu olan yalnızca şu dört öğe, bütün canlılara yetecek kadar bol ve bedavadır:

  • Hava
  • Su
  • Isı
  • Toprak

Bu dört temel yaşam kaynağını, doğal fabrikalar üretmeyip de girişimciler üretseydi, diğer insanlar ya köle olmaya razı olurlar ya da özgürce ölürlerdi. Gerçekten de, fotosentez olgusu, bir dakika eksikliği ölüm demek olan havayı sıfır maliyetle, en iyi kalitede, bedava olarak tüketime hazır ve gereksinmeleri kendiliğinden giderici nitelikte, otomatik olarak üretmektedir. Aynı şekilde, buharlaşma-bulut olma-yoğunlaşma-yağış olma olgusu, yokluğu ölüm demek olan suyu sıfır maliyetle, en iyi kalitede, bedava olarak tüketime hazır ve gereksinmeleri kendiliğinden giderici nitelikte, otomatik olarak üretmektedir. Yine, Güneşteki nükleer olgular, eksikliği ölüm demek olan ısıyı sıfır maliyetle, en iyi kalitede, bedava olarak tüketime hazır ve gereksinmeleri kendiliğinden giderici nitelikte, otomatik olarak üretmektedir. Son olarak, içine atılan tohum ısı, ışık ve nemle karşılaşınca gıdaya dönüştüren toprak da sıfır maliyetle, gıda vermeye hazır olarak, milyonlarca yıllık süreçte, otomatik olarak üretilmiştir.

Hava, su, ısı ve toprak dışındaki diğer maddeler, ancak, belirli bir dönüşüm sürecinden geçirildikten sonra, insan gereksinmelerini karşılayabilir bir nitelik kazanır. İleride ayrıca değinileceği gibi, bu dönüşüm sürecine üretim adı verilir. Hangi üretim olursa olsun, kıt olduğu için bir maliyeti ve dolayısıyla bir fiyatı vardır. Başka deyişle, insanların hava, su, ısı ve toprak dışındaki sonsuz sayıda diğer ihtiyaçları mal, hizmet ve bilgi üretimiyle ve belirli bir fiyatla karşılanır.

İnsanların, yeryüzünde göründüğü günden bu tarafa, belirli aralıklarla acıkıp duran karınlarını doyurmak için, nasıl çalışıp çabaladıklarını, tarih derslerinden bilmekteyiz. Yontma taş devrinde avlarını, yontulmuş taşlarla olağanüstü ilkel, cilalı taş devrinde sivriltilip cilalanmış taşlarla biraz daha  kolay, maden devrinde çok daha kolay, günümüzde ise akıllara durgunluk verecek kadar gelişmiş olarak avladıklar söylenebilir. Bu uzun arada değişmeyen tek gerçek, insan karnının acıkıp durmasıdır. Değişenler ise, acıkan karınları doyurmak için kullanılan araçlar ve yöntemlerdir. İlk araç ve yöntemler ilkel iken, aradaki araç ve yöntemler biraz daha uygarca, günümüzdeki araç ve yöntemler ise, son derece ileridir. Örneğin, İnsan karnını doyurmak amacıyla kullanılan ilk araç ve yöntemler, belki de yalnızca insan emeği, bir taş parçası, çiğ et, işlenmemiş meyve ve sebzelerdi. İnsan zamanla aklını kullanmaya başladıkça, aynı karnı doyurmak için, bir yay ve ok, pişmiş et, üretilmiş ve işlenmiş meyve ve sebzeler kullanılmıştır. Günümüzde ise, aynı karınlar, evcil hayvanların etlerini, elektrikle işleyen makinelerle işleyerek, üretilmiş bitki, sebze ve meyvelerle değişik oranlarda karıştırıp, değişik ocak ve fırınlarda pişirerek ve değişik kaplarda sunularak, çatal, kaşık ve bıçaklarla doyurulmaktadır.

Görüldüğü gibi, insan, bir yönüyle başlangıçtan günümüze kadar hiç değişmemiştir. İnsanın bu yönü, karın doyurma, barınma, korunma, sosyal ilişkilerde bulunma ve benzeri gereksinmelerinin olmasıdır. İnsanın bu gereksinmelerini, şu veya bu şekilde giderme isteği ve bunun için çalışıp çabalaması da hiç değişmemiştir. Değişenler, yalnızca, gereksinmelerin karşılanma yolları, yaklaşımları, yöntem ve araçlarıdır.

İnsanların amaçlı olarak yaptıkları eylemlere “iş” adını verirsek, yemek yapma işinde amacın karın doyurmak olduğu anlaşılır. Buna göre, insanların değişik tür amaçlarının arkasında değişik tür gereksinmelerinin yattığını söylemekte bir sakınca yoktur. Başka deyişle, tüm insan davranışlarının nedeni, onların değişik tür ve nitelikteki gereksinmeleridir.

Gereksinme, insan organizmasının duyduğu bir eksikliktir. Organizma su eksikliği duyarsa, su içme gereksinmesi vardır. Aynı şekilde, insan saygı eksikliği duyarsa, saygı gereksinmesi vardır. İnsan organizmasında veya ruhunda bir eksiklik olduğu zaman, bu eksikliği gidererek doymak ister. Bunun için de amaçlı eylemlerde bulunur. Bütün amaçlı eylemler, gereksinme gidermeye yöneliktir. Gereksinme-eylem-amaç süreci, bütün insanlarda aynıdır. Ancak, söz konusu gereksinme, eylem ve amaçların çeşidi ve şiddeti, insandan insana değişmektedir. Bazı insanlarda bazı gereksinme türleri öncelik taşırken, bazı insanlarda da öteki bazı gereksinme türleri öncelik taşıyabilir. Örneğin, bazı insanlar birinci derecede iyi beslenmeye öncelik verirken, bazı insanlar da önceliği iyi giyinmeye verebilir. Benzer biçimde, insanların eğlenme gereksinmesi vardır. Bazı insanlar, bu gereksinmesini, tiyatroya giderek doyururken, bazı insanlar da maç seyrederek doyurma yolunu seçebilirler.

Gereksinmeler ve bunların doyumu, İinsan eylem ve davranışlarının itici gücünü oluşturur. İçimizdeki kuramsal itici güçlerin her birine, gereksinme demekte bir sakınca yoktur. Söz konusu gereksinmeler olmasaydı ya da var olmakla beraber Cennet’teki gibi karşılansaydı, insanlar üretim çabalarında bulunmayacaklardı.

Yukarıda da değinildiği gibi, doğada yalnızca su, ısı, hava ve toprak bol ve tüketime hazır olarak verilmiştir. Başka bir değişle, yokluğu insanın ölümü demek olan bu öğeler, doğa tarafından otomatik olarak üretilmekte ve insanın yaşamına doğrudan doğruya ve bol miktarda sunulmaktadırlar. Eğer su, hava, toprak ve ısıyı da insanlar üretseydi, bunları, bazı insanlar, kolayca tekel altına alabilirler ve insanların yaşamı tehlikeye girerdi. Örneğin, bütün su üretimini kendi tekili altına alabilen insanlar, bir yudum su karşılığında, diğer insanlara, her istediklerini yaptırma yoluna gidebilirler, onları köleleştirebilirlerdi.

Doğadaki birkaç serbest madde dışındaki bütün gereksinme giderici mal, hizmet ve bilgiler, insanlar tarafından üretilmek durumundadır. Örneğin, ev, makine, otomobil, pastırma, helva, giysi gibi mallar veya tiyatro saç kesme, pazarlama, ulaşım, sigorta gibi hizmetler ya da elektrik, ekonomi, tıp, hukuk, yazılım gibi bilgiler, insanlar tarafından üretilmek durumundadır.

Bilim, bir bakıma, yalnızca sınıflandırma yapar. Daha sonra da, her sınıfın belirgin özelliklerini tanımlar. Konuya bu açıdan bakıldığında, insanların çeşitli mal, hizmet ve bilgilerle giderilebilen, sonsuz gereksinmeleri de bilimsel açıdan sınıflandırılır.

3. İNSAN GEREKSİNMELERİNİN SINIFLANDIRILMASI

İnsanların, hem fiziksel hem de ruhsal açıdan doyum gereksinmesi vardır. Bugüne kadar, birçok gereksinme sınıflandırması çalışmaları yapılmıştır. Bunların en önemlileri, şu şekilde sıralanabilir:

Temel ve Sosyal Gereksinmeler Kuramı

Abraham H. Maslow’un Gereksinmeler Boylandırması Kuramı

McClelland’ın Başarı Gereksinmesi Kuramı

Herzberg’in Çift Faktör Gereksinme Kuramı

Eşitlik Kuramı

Beklenti Kuramı

 Belirtilen gereksinme kuramlarının, kendine özgü, kuramsal bazı üstünlük ve sakıncaları vardır. Ancak, bu sınıflandırmalar içinde, Amerikan yazarlarından Abraham H. Maslow’un yaptığı sınıflandırma, hem kuramda hem de uygulamada oldukça büyük bir kabul görmüştür. Maslow’a göre, insan gereksinmeleri, beş temel grup içinde toplanabilir. Şekil-1’de görülen Maslow’un gereksinme boylandırması, gereksinmelerin, en temelinden yukarılardaki en karmaşığına kadar, nasıl basamaklandırıldığını göstermektedir.

Şekil-1: En Temelden İdeale Doğru Gereksinme Aşamaları

Şekil’den de izlenebileceği gibi, Maslow açısından insanlarda gereksinmeler, belirli aşamalar sonunda ortaya çıkarlar. Dolayısıyla, ilk aşamadaki gereksinmeler, ikinci ve daha üst aşamalardaki gereksinmeler belirmeden önce doyurulmalıdır. Başka bir deyişle, birinci basamaktaki fizyolojik gereksinme doyurulduktan sonra, ikinci basamaktaki güvenlik gereksinmesinin doyurulması önem kazanır. Alt basamaklardaki gereksinmelerin doyumu sorun olmaktan çıktıkça, bir üst basamaktaki gereksinmelerin doyumu sorun olmaya başlar. Bütün gereksinmeler doyurulsa bile, yine de insan, devamlı yeni doyumlar, yeni arayışlar ya da yaratıcılıklar gereksinmesinin etkisinde birtakım çabalarda bulunur durur.

3.1. Fizyolojik Gereksinmeler

Bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için, belirli aralıklarla acıkan karnını doyurması gerekir. İnsan organizması ancak, hava, su, protein, kalsiyum, şeker, tuz ve benzeri maddelerin vücuda alınmasıyla dengede tutulabilir. Organizmayı dengede tutmaya hizmet eden temel fizyolojik gereksinmeler doyurulmadıkça, merdivenin diğer basamaklarında yer alan gereksinme türleri önem ve öncelik kazanmaz. Açlıktan ölmek üzere olan bir insan için ev, silah, sevgi, aşk, özgürlük, felsefe, sanat gibi konular, pek bir anlam ifade etmez. Aç insan için birinci derecede önemli ve öncelikli olan konu, karnının doyurulmasıdır. Bu nedenle, fizyolojik gereksinmeler, gereksinmeler merdivenin birinci basamağında yer almıştır.

Özellikle gelişmiş ülkelerin insanları, fizyolojik gereksinmelerini yeterince karşılayabilecek bir gelir düzeyine ulaşmıştır. Bu nedenle, söz konusu toplumların insanları, gereksinmeler sürecinin daha üst basamaklarına doğru tırmanmaktadır. Bu durum, az gelişmiş ülkelerin insanları için pek geçerli değildir. Az gelişmiş ülke insanlarının büyük bir kısmının, temel fizyolojik gereksinme düzeyinde olduğunu söylemek pek yanlış olmayacaktır.

Türkiye, hızla gelişen bir ülkedir. Dünyada, kendi ürettiği tarım ürünleriyle kendi nüfusunu doyurabilen birkaç ülkeden birisidir. Bugün için Türk insanının başta gelen sorunu, gelecekte aç kalma korkusu değildir. Ülkemiz insanları için, fizyolojik gereksinmelerin karşılanması, sorun olmaktan çıkmıştır. Akrabalık ilişkileri ve geleneksel yardım severlik yaklaşımlarıyla, aç insanlar doyurulmaktadır. Fizyolojik gereksinmeler için hesaplanan asgari ücret düzeyinde gelir elde eden insanların sayısı, her geçen gün daha da azalmaktadır. Ayrıca, devlet ve belediyeler de, Türkiye’de aç insan bırakmayacak önlemleri almıştır. Parasız aş evleri ve fakir fukara fonları kurulmuş, hemen herkes sosyal sigorta olanaklarından yararlandırılmıştır.

Seçim önceleri politikacıların oy toplayabilmek için, seçmene, yiyecek yerine başka ümitler sunmaları da, Türk İnsanının büyük bir çoğunluğunun birinci basamağı aştığının diğer bir kanıtı sayılmalıdır. Eğer, Türkiye nüfusunun çoğunluğu fizyolojik ihtiyaçlar basamağında olsaydı, seçim propagandalarında seçmene, bol yiyecek ve içecek (aş) ümitleri verilirdi. Oysa, son dönemlerdeki seçim propagandalarında, aş değil de, daha çok güvenlik, aidiyet, saygınlık ümitleri verilmeye başlamıştır.

3.2. Güvenlik Gereksinmesi

Fizyolojik gereksinmelerini kolayca karşılayabilecek kadar bir geliri güvence altına  alan insanlar için, fizyolojik temelli itici güçler, önem ve önceliğini yitirmeye başlar. Bunun yerine, merdivenin ikinci basamağında yer alan güvenlik konuları önem ve öncelik kazanır. Yeri ve zamanı geldiğinde, güvenlik gereksinmesi de, fizyolojik gereksinmeler kadar şiddetli karşılanma arzusu doğurur. Örneğin, can ve mal güvenliği olmayan bir insan için, “güvenlik arama” gereksinmesi, birinci derecede önem kazanır. Birden bire destekten yoksun kalmak ya da hastalanıvermek gibi alışılagelmişin dışındaki durumlarda, çocukların gösterdiği güçlü tepki, güvenlik gereksinmesinden kaynaklanır. Yetişkin insanların güvenlik gereksinmeleri, bir konut sahibi olma, iş güvenliği arama, sosyal güvenlik önlemlerini genişletme, evde kendini savunacak bir silah bulundurma gibi arzularla kendini gösterir. İnsanların günlük, haftalık veya aylık faaliyetlerini önceden planlamaya çalışmaları da, güvenlik gereksinmesinin bir başka görünümüdür. Ayrıca, beklenmeyen durumlarla karşılaşmamak için insanların gelenek, görenek, yasa ve diğer kurallara sıkı sıkıya bağlı kalmak istemeleri de, güvenlik gereksinmesinin bir sonucudur.

Türkiye insanları için fizyolojik gereksinmelerin karşılanması, önemli bir sorun olarak görünmezken, güvenlik gereksinmelerinin karşılanması, bugün için, çok önemli ve öncelikli konular arasındadır. Güvenlik arzusu, özellikle alt ve orta tabaka insanlarını, devamlı olarak rahatsız etmekte ve peşinden koşturmaktadır. Türkiye’de hemen herkes, can, mal ve yarın güvencesi peşinde koşmaktadır. Türkiye’de insanların büyük bir kısmı için, bir konut sahibi olma, sosyal güvence, emeklilik ve iş güvenliği sağlama, can ve mal güvenliğini garanti altına alma, birinci derecede gereksinmeler arasında yer almaktadır. Diğer taraftan, can, mal ve yarın güvencesini kısmen de olsa bulabilen insanların bu ümidini, bir türlü doğal sınırlarına çekilemeyen pahalılık, işsizlik ve yüksek faiz oranları, giderek azaltmaktadır. Emeklilerin aldığı ücretler, çeşitli gereksinmelerini karşılamaya yetmeyecek kadar düşük kalmaktadır. Seçmenler, politikacılardan, her şeyden önce bu konuların çözüme kavuşturulmasını istemektedir. Oylarını, bu sorunları çözümlemeyi vaat eden ve inandıran partilere vermektedir.

3.3. Ait Olma ve Sevgi Gereksinmesi

Fizyolojik ve güvenlik gereksinmelerinin karşılanmasını güvence altına alabilen insanlar, yeni bir gereksinme türünün baskısı altına girerler. Bu türün adı, sürecin üçüncü aşamasında yer alan ait olma gereksinmesidir. Bu gereksinme, insan ilişkilerinin toplumsal yönünü oluşturur. Fizyolojik ve güvenlik gereksinmeleri, İnsan organizmasında herhangi bir uyumsuzluk ya da dengesizlik olmasın diye doyurulmaya çalışılırken, ait olma ve sevgi gereksinmesi de, aynı organizmanın ruhsal sağlığı için doyurulmaya çalışılır. Her insanın bir arkadaşa, bir sevgiliye, bir eşe, bir aileye, bir gruba, bir spor kulübüne, bir kuruma, bir dine, bir vatana, bir devlete gereksinmesi vardır. Başka bir değişle, insan, kendisince kutsal olan bazı birimlere ait olmak, sevmek ve sevilmek ister. İnanıp sevdiği bazı kişi, grup ve kurumlara ait olmak, onlara bağlanmak, onların üyesi olup, onlara hizmet etmek ve onlar tarafından da sevilmek ister. Bu ihtiyaçlarını tatmin edemeyen insanlar, kendilerini dışlanmış ve yalnız hissederek mutsuz olurlar. Vatansız insanların, bir vatana kavuşabilmek için verdiği savaşlar göz önünde bulundurulursa, ait olma ihtiyacının ne kadar güçlü bir güdü olduğu daha iyi anlaşılmış olur. İnsanların ait oldukları sevgili, aile, din, vatan ve devlet için, bazen canlarını bile ortaya koyduğu sık karşılaşılan olaylardandır. Ait olma ve sevgi ihtiyacının dürtüsüyle hemen her insan, bir spor kulübünü, bir siyasi partiyi, bir derneği ve benzerlerini destekler.

Türkiye insanlarının ait olma ve sevgi gereksinmesinin bir kısmı, çok iyi karşılanırken, bazılarını yeteri kadar doyuracak gelenekler henüz oluşmamıştır. Örneğin, Türkiye’de aile bağları, arkadaşlık bağları, komşuluk ve aynı yörelik bağları, çok sıkı bir çıkarcılığa dayansa da, insanları doyuma ulaştırabilmektedir. Oysa, özellikle bir derneğe üyelik, bir siyasi partiye üyelik, bir şirkete ortaklık, bir spor kulübüne üyelik, bir üniversiteye ya da benzeri kurumlara üyelik için, aynı yargıya varmak çok zordur. Bu son sayılanlar ve benzerleri, ait olma ve sevgi ihtiyacını yeteri kadar doyuramamakta ve sık kopmalar olmaktadır. Ayrıca, Türkiye’de son günlerde, vatana karşı ihanetlerin de artmakta olduğu söylenebilir. Bu olumsuz gidişi önlemek için, artık Türkiye’de de insanların özgürce örgütlenebileceği, demokratik ve açık bir toplum düzeni kurulmalıdır. Her insan, istediği kuruma korkusuzca katılabilmeli, fikirlerini özgürce söyleyebilmeli, kendi ülküleri doğrultusunda rahatça çaba gösterebilmelidir.

3.4. Saygı Gereksinmesi

Fizyolojik, güvenlik, ait olma ve sevgi gereksinmelerini doyurabilen insanlar, yeni bir itici gücün etkisi altına girerler. Bu itici güç, saygı görme gereksinmesinden kaynaklanır. İnsanlar, belirli bir yaşam düzeyine ulaştıktan sonra, hem kendine karşı hem de başkalarına karşı, önemli görünme gereksinmesi duyarlar. Bu aşamada, artık, kişinin saygınlığı söz konusudur. Saygı görme gereksinme düzeyine ulaşan İnsanlar, oturdukları konutlara, konutların bulunduğu seçkin mahalle veya caddelere, konutlarının iç mimarisine, kullandıkları arabalara, konuştukları ve dostluk kurdukları insanlara, yaptıkları spor faaliyetlerine, sanat eserlerine ve sanat faaliyetlerine özel bir özen gösterirler. Toplumda saygınlık çağrışımı yapan özel statü ve unvanlara, sahip olmaya çalışırlar. Genel müdür, müsteşar, doktor, profesör, daire başkanı, milletvekili, bakan gibi unvanların uyandırdığı saygıdan yararlanma yollarını ararlar.

İnsanların saygınlık gereksinmesinden yararlanarak, onları daha verimli çalışmaya yöneltmek için, toplumsal ve ekonomik yaşamda çeşitli statü ve unvanlar oluşturulmuştur. Bu ihtiyaç baskısı altında olan insanlar, duruma göre şef, müdür yardımcısı, müdür, genel müdür, müsteşar, bakan, başbakan ve benzeri unvanları elde edebilmek için, bu unvanların gereği olan nitelikleri kendilerinde toplama yönünde büyük çaba gösterirler.

3.5. İdeali Gerçekleştirme (yaratma) Gereksinmesi

Gereksinmeler sürecinin ilk dört aşamasındaki istek , arzu ve gereksinmelerini yeteri kadar karşılayarak doyuma ulaşan insanlar, artık en iyiyi yaratma gereksinmesinin etkisi altına girerler. Böylece, kendi ideallerini gerçekleştirmeye çalışırlar. Bu insanlar, daha önce, her türlü fizyolojik ve sosyolojik doyumları tatmışlar ve yeni arayışlar içine girmişlerdir. Toplumda, isteyen ve koşullarını hazırlayan herkes öğretmen, doktor, hakim, yazar, profesör, sanatkar, iş adamı, yönetici, bakan, devlet başkanı, anne, baba ve benzerlerini olabilir. Ancak, kendi idealini gerçekleştirme ihtiyaç düzeyine ulaşabilmiş bazı ender kişilerde, oynadığı rolü veya üstlendiği görevi, en iyi şekilde gerçekleştirme (ideale ulaşma) güdüsü ön plana çıkar. Bu insanların arzusu, ideal anne, baba, öğretmen, doktor, yönetici vb. olmaktır. Kendini gerçekleştirme ya da yaratma ihtiyacının itici gücüyle, tarihe mal olacak romanlar, şiirler, besteler, heykeller, resimler, bilimsel buluşlar, yeni üretim yöntemleri, yeni rekabet biçimleri, yeni savaş stratejileri ve benzeri eserler çıkmaya başlar. Kişi, kendi ideallerini gerçekleştirmek için, bütün yeteneklerini ve zamanını, üzerinde çalıştığı konuya ayırmaktan kaçınmaz. Onu, ideallerini gerçekleştirmenin dışında hiçbir şey mutlu edemez. Yalnızca kendi özel konusuyla uğraşmaktan zevk alır.

Çoğu durumda, kendini gerçekleştirme gereksinmesinin dürtüsüyle ortaya konulan eserleri, bu eserleri yaratan insanların çağdaşları pek anlayamazlar. Ancak, gelecekteki ileri kuşaklar tarafından takdir görürler. Gerçekten de insanlık tarihi, birçok bilim adamının, sanatkarın, ressamın, romancının, mucidin, devlet adamının, kendi çağında pek anlaşılıp değerinin bilinmediğinin, daha sonraki çağlarda ise, büyük taktir topladığının örnekleriyle doludur.

Aslında, bu gereksinme düzeyine gelebilmiş az sayıda insan, çok daha önceleri de ideal eserlerini ve davranış biçimlerini ortaya koyabilecek yetenektedirler. Ancak, geçim koşulları, para kazanma gereksinmeleri ya da emir aldıkları üstlerin anlayışsızlığı ve benzeri nedenlerle, yaratıcılıkları baskı altında kalmıştır. Oysa, son aşamada, artık bu nedenler ortadan kalktığı için, özlemini çektikleri ideallerini gerçekleştirme ortamına kavuşmuşlardır.

Kendini gerçekleştirme gereksinmesine, bazen, “yaratma” ya da “kendini aşma” gereksinmesi de denir. Bu gereksinme düzeyine ulaşmış insanları, parayla, lüks yiyecek giyeceklerle, lüks konutlarla, büyük unvanlarla ya da herhangi bir maddi ödülle güdüleme pek mümkün olmaz. Çünkü bu aşamadaki insanlar, “gölge etme başka ihsan istemem” ya da “mal da yalan mülk de yalan git biraz da sen oyalan” gibi sözler söyleyebilirler. Başka deyişle, bu gereksinme düzeyindeki insanlar, diğer sıradan insanların düzeyini ve bir anlamda da kendilerini aşmışlardır. Artık bütünüyle orijinal eserler, fikirler, icatlar, yöntemler, besteler, tablolar yaratmanın peşine düşmüşlerdir. Ülkemizde Büyük Atatürk, bütün mallarını Devletine bağışlamış, idealindeki devleti ve devlet yönetimini gerçekleştirmiş, idealindeki devrimlerin tümünü en sağlıklı bir biçimde yapmıştır.

Başta Japonya ve Amerika olmak üzere gelişmiş ülkelerde, kendini gerçekleştirme gereksinme düzeyine ulaşmış insanlar, belirli bir politikaya göre desteklenir ve teşvik edilir. Onlara, duruma göre, devlet veya bağlı oldukları kurum ve işletmeler; laboratuar, stüdyo, kütüphane, özgürce çalışma ortamı, araç ve gereç gibi her türlü olanağı sağlar. Böylece, onların yaratıcı güçleri harekete geçirilerek, başta kendi ülkeleri olmak üzere bütün insanlığın yararına hizmet edecek yeniliklerin ortaya konulması sağlanır. Ülkemizde de, gerek kamu ve gerekse özel kesimdeki bazı ender yetişmiş insanlar, belirli bir yaşa gelince emekliye ayırma yerine, onların bilgi, beceri ve yeteneklerini kullanarak daha ileri buluşlar yapmalarını sağlayacak bir ortama kavuşturulmaları gerekir. Diğer taraftan, ileride yaratıcılık yapabilecek genç insanlar veya bugün yaratıcı olan yetişmiş insanlar, gelişmiş ülkeler tarafından “beyin göçü” olarak alınıp götürülmektedir. Türkiye, bir bakıma, çok büyük eğitim ve öğretim masrafları yaparak gelişmiş ülkelere bedava yaratıcı beyinler üreten bir ülke durumuna gelmiştir. Türkiye, bir yolunu bulup bu yaratıcı beyinleri ülkede tutabilmelidir. Değilse, ülke, kötülerin iyileri ile yönetilmeye devam edecektir.

4. GEREKSİNMELERİN KARŞILANMASI

İnsanlar, çok sayıda ve çok karmaşık olan gereksinmelerinin çok azını parasız, çok büyük kısmını da parayla karşılarlar. Parasız karşılananlara, ekonomik olmayan gereksinmeler denirken, parayla karşılanabilenlere de, ekonomik gereksinmeler adı verilir.

4.1. Ekonomik Olmayan Gereksinmelerin Karşılanması

Bilindiği gibi, sonsuz insan gereksinmesi vardır. Bu gereksinmelerin bir kısmı, yeryüzünde herkese yetecek kadar bol miktarda bulunan varlıklarla karşılanır. Örneğin, hava, kaynak suları, güneş ışığı, yağmur, kar ve benzerleri, yeryüzünde herkese yetecek kadar boldur. Dolayısıyla, henüz bunlar parayla satılmazlar. Eksikliği veya yokluğu, yaşamın sonu demek olan bu maddeleri, dünyamızda bol ve kullanılmaya hazır olarak bulabilmekteyiz. Bu tür çok ve kullanılmaya hazır maddelere “ekonomi dışı maddeler” adı verilir. Ekonomik olmayan maddeler, parayla alınıp satılmazlar. Ekonomi dışı maddeler, herhangi bir nedenle kıtlaşırsa, birden bire ekonomik madde durumuna geliverirler. Örneğin büyük yerleşim merkezlerinde, içme suyu kıtlaşırsa, parayla alınıp satılmaya başlar ve ekonomik madde niteliği kazanır.

Diğer taraftan, komşuluk, arkadaşlık, dertleşme, selamlaşma ve benzeri gereksinmelerimiz de, para ile karşılanmaz. Bunlar gelenek, görenek ve diğer sosyal baskılar sonucu, parasız olarak doyuma ulaştırılır. Dolayısıyla, değişik türdeki toplumsal ve psikolojik gereksinmeleri karşılayan ve değeri para ile ölçülemeyen olgulara, “ekonomi dışı hizmetler” adı verilir. Bazı çok gelişmiş ülkelerde, dert dinleyen insanların sayısı azalınca, dert dinleme de, ekonomik hizmet durumuna gelmekte ve bu işleri meslek edinen psikologlar ya da dert dinleyiciler, hizmetleri karşılığında büyük paralar kazanmaktadırlar.

Ekonomi dışı maddeler ve hizmetlerle dengelenebilen İnsan gereksinmeleri, İktisadi ve İdari bilimlerin konusu değildir. Dolayısıyla, bu tür gereksinmelerin dengelenmesinde herhangi bir sorun çıkarsa, bundan, başka bilimler sorumlu olur. İktisadi ve İdari bilimler alanında çalışanlar, ekonomik varlık, ürün ve hizmetler ile karşılanabilen gereksinmelerin doyumundan sorumludurlar.

4.2. Ekonomik Gereksinmelerin Karşılanması

Bazı ayrıcalıklar dışında, günlük yaşamda, hemen her insan gereksinmesinin parayla karşılandığı düşünülürse, gereksinmelerin büyük bir kısmının ekonomik kökenli olduğu anlaşılır. Gerçekten de, günümüz koşullarında, parası olmayan İnsanlar, bir bakıma gereksinmelerini karşılayamazlar. Dolayısıyla, her insan, şu veya bu yolla bir miktar para ele geçirmek ve bu parayı gereksinmelerini dengeleyecek biçimde harcamak zorundadır.

Gereksinme, bir eksikliğin, bu eksikliği giderme isteğiyle birlikte duyulmasıdır. Ayrıca, Yeryüzünde, sonsuz olan insan gereksinmelerini karşılayacak kadar bol mal ve hizmet bulunmamaktadır. Bu durum, gereksinmelerle, bu gereksinmeleri karşılayacak mal ve hizmetler arasında bir dengesizlik yaratmaktadır. Ekonomi bilimi, sonsuz olan insan gereksinmeleri ile kıt olan mal ve hizmetler arasında, belirli bir denge kurmaya çalışır. Aslında, ekonomi bilimi, insan ve topluma, en az çabayla en çok doyumu sağlamayı gösteren yöntemler kuramı olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ekonomi biliminin amacı, insan ve toplum düzeyindeki ekonomik olayları açıklamak, ekonominin kendine özgü yasalarını saptamak ve uygulamaya yönelik akılcı önerilerde bulunmaktır. Ekonomi bilimi, insanların akılcı davranacağı varsayımı üzerine kurulmuştur. İnsanlar akılcı davranabilirlerse, gereksinmelerini doyuma ulaştırmada bir ölçüde başarılı olabilirler.

Her türlü ekonomik olayın temelinde, kıtlık vardır. Bu kıtlığın ortaya koyduğu dengesizliği azaltmak için, insanlar, akıllarını kullanarak, ekonomik süreçte, başlıca üç aşamadan geçerler:

  • Ekonomik (akılcı) seçenekler geliştirme
  • Seçenekleri birbiriyle karşılaştırma
  • En çok doyuma ulaştıracak seçeneği veya seçenekler karmasını belirleyip uygulamaya koyma

İnsanlar, günlük yaşamda aldıkları her ekonomik kararda, bilinçli veya bilinçsiz olarak, belirtilen üç aşamadan geçerler. Örneğin, cebinde 30 YTL’si bulunan bir öğrenci, bu parayı nereye veya nerelere harcayabileceği konusunda seçenekler geliştirir. Kitap almak, öğle yemeği yemek, sinemaya gitmek, maça gitmek, okey oynamak gibi seçenekleri birbiriyle karşılaştırır. Bunlardan hangisi veya hangileri, onu, o andaki koşullarda en fazla doyuma ulaştıracaksa, parasını o seçeneklere harcayarak, belirli bir dengeyi gerçekleştirmiş olur. Aynı şekilde, açıkta 500 bin YTL’si olan bir iş adamı, bu parasını yatırabileceği bazı yatırım seçenekleri belirler. Bu yatırım alanlarından elde edebileceği çıkarları karşılaştırır. Daha sonra da parasını, en çok çıkar sağlayacak alana yatırır.

İnsanların ekonomik kökenli gereksinmeleri, mal ve hizmetlerle doyuma ulaştırılır. Mal ve hizmetlerin en büyük özelliği, insanların gereksinmelerini karşılayacak sayı ve özellikte doğada hazır bulunmamasıdır. Mal ve hizmetler, doğada kıt olarak bulunan üretim kaynaklarının belirli bir süreçten geçirilmesi sonucu ortaya konurlar. Başka bir deyişle, mal ve hizmetler, üretilmek durumundadır.

5. ÜRETİM

Doğal kaynaklara, insan emeği ve teknoloji uygulayarak, insanların gereksinmelerini karşılayacak mal, hizmet ve bilginin ortaya konması ve tüketicilere sunulması işlemlerine, üretim adı verilir. Örneğin, toprak bir doğal kaynaktır. Tek başına buğday vermez. Ancak, insan emeği ile toprağı sürüp eken makine (teknoloji) birleştirilebilirse, buğday üretilmiş olur. Doğal kaynak, emek ve teknolojinin değişik oran, yer ve zamanda birleştirilmesiyle ortaya çıkan her yeni varlığa üretim denilemez. Bu yolla ortaya çıkan varlığa üretim denilebilmesi için, bunun insan gereksinmelerini doyuma ulaştırma niteliği de olmalıdır. Başka deyişle, ortaya konulan yeni varlık yararlı olmalıdır.

Üretilen mal veya hizmetin, insan gereksinmelerini doyuma ulaştırma niteliğine ve düzeyine yarar (fayda) adı verilir. Buna göre, az yararlı mal ve hizmetler ucuz, yararlı mal ve hizmetler pahalı, çok yararlı mal ve hizmetler ise, çok pahalı olacaktır.

Mal ve hizmetlerin yararları, insandan insana değişir. Gerçekten de, insan gereksinmeleri ve bu gereksinmelerin baskı ve şiddeti, insanların aile durumlarına, yetişme tarzlarına, sosyal statülerine, yaşlarına, kültürlerine, ruhsal yapılarına, alışkanlıklarına ve amaçlarına bağlıdır. Mal ve hizmetlerin yararları ve buna bağlı olarak da fiyatları ne olursa olsun, bunların hepsi, belirli bir üretim sürecinden geçirilerek ortaya konur. Mal ve hizmetlerin bu özelliğinden yararlanarak, yeni bir üretim tanımı daha yapılabilir:

İnsan gereksinmelerini doyuma ulaştıracak mal ve hizmetleri ortaya koymak ve tüketicilere sunmak amacıyla yapılan her türlü çabaya, üretim adı verilir.

Tanıma göre, üretimin amacı, insan gereksinmelerini doyuma ulaştırmaktır. Dolayısıyla, mal ve hizmetlerin fiziksel olarak üretilmesi, depolanması, taşınması ve satılması da, insan gereksinmelerini karşılamaya yönelik olduğu için, üretim sayılacaktır. Gerçekten de, malların depolanması, taşınması ve satılması, birer hizmet üretimidir. Dar anlamda fiziksel üretimle bir şekil yararı; malların bol bulundukları zamanlarda depolanarak kıt bulundukları zamanlarda ortaya çıkarılmasıyla bir zaman yararı; çok bulundukları yerlerden az bulundukları yerlere taşınmasıyla bir yer yararı; satılarak ihtiyaç sahiplerine kazandırılmasıyla da bir sahiplik yararı yaratılmış olur.

Mal ve hizmetlerin insan ihtiyaçlarını karşılama niteliğine yarar adı verildiğine göre; şekil, zaman, yer ve sahiplik yararı yaratan üretim, depolama, taşıma ve satma çabalarının tümü birden geniş anlamda üretim kavramı içine girer. Başka deyişle, ekonomik yaşamdaki üretim, stoklama, taşıma, ticaret ya da pazarlama çabalarının hepsi, mal ve hizmet üretimi olarak nitelendirilir. Gerçekten de, pazarlama hizmeti olmasaydı, fiziksel olarak ortaya konulan mal ve hizmetler, tüketicilere ulaşamaz ve onların gereksinmeleri giderilemezdi.

6. ÜRETİM KANAKLARI (ÜRETİM BİLEŞENLERİ)

Amerikan yazınında, üretim öğeleri (üretim kaynakları, bileşenleri veya faktörleri), 4M sembolüyle simgelenir. Material (malzeme), menpower (insan gücü), machine (makine) ve method (yöntem) sözcüklerinin baş harflerinden anımsansın diye, üretim faktörleri 4M ile kısaltılmıştır. Gerçekten de, insanlara yarar sağlayacak bir mal, hizmet veya bilgi ortaya koyabilmek için, malzemeye (hammadde, yardımcı madde, parça); insan gücüne (işçi, yönetici, girişimci); makineye (araç, gereç, donanım, otomasyon, uzman sistem, yapay zeka) ve yönteme (üretme biçimi = knowhow) gereksinme vardır. Bu dört temel üretim öğesi bir araya gelmedikçe üretim gerçekleşemez.

Ekonomi bilimi açısından temel üretim öğeleri, şu şekilde sıralanır:

  • Emek
  • Doğal kaynaklar
  • Sermaye

Girişimci

İşletme bilimi ise, emeği kendi içinde girişimci, yönetici ve işgören olarak sınıflandır. Sermayeyi de kendi içinde nakit kaynaklar, doğal kaynaklar, teknolojik kaynaklar ve bilgi (know-how) kaynakları olarak sınıflandırır. Bu gruplandırmalara göre, üretimin olmazsa olmazları (üretim bileşenleri) şu başlıklar altında sıralanır:

İnsan kaynakları

                            Girişimci

                            Yönetici

                            İşgören

Sermaye kaynakları

                            Nakit kaynaklar

                            Doğal kaynaklar

                            Teknolojik kaynaklar

                            Bilgi (know-how) kaynakları

6.1. İnsan Kaynakları

Son yıllardaki hızlı değişim, geleneksel ekonomi biliminde emek olarak görülen ve küçümsenen insanın, kaynak olarak görülmesini sağlamıştır. Sermaye kaynaklarını bulan ve harekete geçiren bu devingen (aktif) üretim kaynağı, işlevlerine göre girişimci, yönetici ve işgören olarak sınıflandırılır.

6.1.1. Girişimci

Türkiye’de üretim ve buna bağlı olan ekonomik gelişme, nedense hep nicel veriler açısından ele alınıp değerlendirilmiştir. Oysa, gelişme denilen anlamlı sürecin girişimci boyutu, son derecede büyük önem taşır. Üretim olgusunun, yaratıcılığın, yeniliğin, ekonomik gelişmişliğin arkasında, gerçek girişimciler vardır. Türkiye’deki Kamu Yatırımlarının (KİT) girişimcisi, bir tüzel kişi sayılan Devlet’tir. Devlet girişimciliği beceremediği için, bugünün gündeminde, devlet girişimlerini, gerçek kişilerden oluşan girişimcilere devretme (özelleştirme-yeniden yapılanma) konusu vardır.

Halk dilinde iş adamı, iş bilen, becerikli, atılgan, tuttuğu işi koparan, girişken kimselere girişimci denir. İşletme bilimi açısından, belirli bir mal veya hizmeti üretmek, üretip pazarlamak veya yalnızca pazarlamak için, kendi parasını veya başkalarından topladığı parayı, diğer üretim kaynaklarına yatıran, böylece kar veya zarar olasılığını üstlenen kişilere girişimci denir.

Girişimci, çok önemli bir üretim kaynağıdır. Girişimci, ekonomideki gelişmeleri ve gelecekteki fırsatları sezinler, kar elde etmek amacıyla, diğer üretim kaynaklarını (sermayeyi, yöneticileri ve işgörenleri) bir araya getirip mal veya hizmet üretir. Bir toplumda, girişimcilik yetenek ve deneyimine sahip kişilerin çoğalması, o toplumda yeni yatırımların artması, işsizliğin azalması, ekonomik gelişmenin ilerlemesi ve dış pazarlara açılma ve küresel standartlara ulaşma anlamına gelir.

Ülkelerde doğal kaynaklar, işgücü ve sermaye bulunabilir. Ancak, riski üstlenerek bunları bir araya toplayıp üretime dönüştürebilecek girişimcilerin sayısı azsa, o ülkede işsizlik, üretim yetersizliği, ekonomik durgunluk ve ekonomik aksaklıklar olur. Az gelişmiş ülkelerin niçin bir türlü kalkınamadıklarını araştıran ekonomistler, bu ülkelerde girişimcilere gereken değerin verilmediğini ve girişimci ruhlu insanların az olduğunu saptamışlardır. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğunda esnaf, tüccar ve sanayici gibi üretken sınıflara çok fazla saygı gösterilmediği için, ekonomik yaşam, genellikle Türk olmayanlar tarafından yürütülmüştür. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti’nde, girişimciliğin önemi anlaşılmış, gerek özel kesimde gerekse kamu kesiminde, girişimciliği destekleme politikaları izlenmiş ve çok da başarılı olunmuştur.

Çağımızda girişimcilik, bir yaşam biçimi olarak algılanır. Girişimcilik, sistemli bir eğitim, uygulamaya yönelik bilgi birikimi, sınırsız bir kendine güven ve başarma tutkusu isteyen, çok saygın ve paralı bir meslektir. Türkiye’nin ekonomik geleceği, özel kesimde bilgili ve yetenekli girişimcilerin artmasına, bunların dış pazarlarda rekabet edecek çağdaş ve büyük işletmeler kurup işletmelerine bağlıdır. Avrupa Gümrük Birliğine, Avrupa Birliğine, Ortadoğu Pazarlarına, yeni Türki Pazarlarına ve bütün küresel pazarlara girilmesi ve oralarda sürekli kalınması, ancak, Türk girişimcilerinin girişimleriyle gerçekleşecektir. Son yıllarda, Türk girişimcileri, bazı Balkan ülkelerinde, Rusya’da ve daha birkaç ülkede başarılı yatırımlar yapmışlardır. Ayrıca, yine Türk girişimcileri, turizmde, inşaatta, tekstilde, şişe-camda, seramikte ve daha bazı alanlarda dünya markası olmaya başlamışlardır.

Girişimciler, sürekli olarak pazarları gözlemler, yeni pazarlar bulur, talep açıkları yakalar, yeni talepler yaratır, talepteki değişmeleri herkesten önce görür, yeni hammadde kaynakları ve yeni finansman kaynakları bulur, yeni üretim yöntemleri geliştirir, yeni örgütlenmeler yapar. Girişimciler, böylece, ekonomik gelişmenin öncülüğünü üstlenmiş olurlar. Girişimcilik, yalnızca para kazanmak değildir. Başarılı ve gerçek girişimciler, köşe dönme amacıyla ve vur kaç ilkesine göre para kazanmayı hedeflemezler. Bunun yerine, çeşitli risklere girerek işletmeler kurmayı, markalar yaratmayı, üretim yaparak gerçek ekonomik değerler yaratmayı, küreselleşen dünyanın küresel pazarında, saygın bir üye olmayı amaçlarlar.

6.1.1.1. Girişimcinin İşlevleri

Girişimcilik, özellikle günümüz koşullarında, çok yapısal (stratejik) bir üretim kaynağı olarak kabul edilmiştir. Geçmişte, bir bakıma, girişimci olabilmek için, para sahibi olmak önemli bir koşul sayılırken, bugün çok daha başka yetenekler ön planda gelmektedir. Gerçekten de, işletme kuran bazı paralı kimseler, girişimcilik niteliklerine sahip olmadıkları için, zamanla iş yaşamından çekilip gitmişlerdir. Girişimcilerin ekonomik yaşamda başarılı olabilmeleri, girişimcilik işlevlerinin birini, birkaçını, en iyisi de tümünü, diğer girişimcilerden (rakiplerden) daha iyi yapabilecek bir düzeyde olmalarına bağlıdır.

Ekonomide, gerçek anlamda bir girişimcide bulunması gereken yeteneklere, girişimcinin işlevleri adı verilir. Girişimcinin işlevleri, olmazsa olmaz koşullardır. Başka değişle, aşağıda sıralananlar bir girişimcide yoksa, o kimse gerçek anlamda bir girişimci değil, girişimcilik taklidi yapan bir kimse durumundadır. Girişimcinin başlıca geleneksel işlevleri, şu biçimde sıralanabilir:

  • Pazara yeni mal ve hizmetler sunmak veya bilinen mal ve hizmetlerin kalitesini yükseltmek
  • Mal ve hizmetlerin üretiminde, ileri üretim yöntemleri uygulamak
  • Yeni örgütlenmeler gerçekleştirmek
  • Yeni pazarlar bulmak
  • Yeni hammadde kaynakları bulmak
  • Pazara yeni mal ve hizmetler sunmak veya bilinen mal ve hizmetlerin kalitesini yükseltmek

Pazara yeni mal ve hizmetler sunmak veya bilinen mal ve hizmetlerin kalitesini yükseltmek: Pazarlardaki mal ve hizmetler, zamanla, tüketiciler açısından duygusal bir aşınmaya uğrar. Başka değişle, tüketiciler zamanla, pazardaki mal ve hizmetlerden bıkmaya başlar. Tam bu aşamada, girişimciler, aynı gereksinmeyi karşılamakla birlikte, eskisine oranla daha işlevsel yeni mal ve hizmetler üretip pazara sürebilirlerse, bu konuda geç kalan rakiplere oranla çok büyük karlar elde ederler.

Ekonomik yaşamda, birçok mal ve hizmet, modaya bağlı olarak üretilir. Modayı herkesten önce yakalayan girişimciler ya da kendisi modanın öncülüğünü yapan girişimciler, büyük üstünlük sağlamış olurlar. Önemli değişiklikler, eski malın biçiminde, görünümünde, renginde ve diğer işlevlerinde yapılabileceği gibi, o malın kalitesini yükseltme biçiminde de olabilir. Daha öncü girişimciler ise, pazardaki eski mal ve hizmetlerle ilgilenme yerine, pazarın hiç tanımadığı yepyeni mal ve hizmet tasarımları yaparak, rakiplerine üstünlük sağlama yolunu tercih edebilirler.

Gerçekten de, eski zamanlarda ve son çağlarda pazara çıkan mal ve hizmetlerin büyük bir kısmı, bu tür girişimcilerin eserleridir. Örneğin, ilk ses kayıt araçları, ilk naylon giyecekler, ilk otomobiller, ilk bilgisayarlar, ilk hazır yiyecekler, ilk güzellik salonları, ilk tükenmez kalemler, ilk otomatik çamaşır makineleri, ilk çelik tava ve tencereler, ilk cep telefonları ve benzerleri, bu tür girişimcilik işlevleridir. Girişimcilerin yeni tasarımlardaki amaçları, rakipleri kendilerini taklit edinceye kadar geçecek sürede, pazarın kaymağını alarak büyük karlar elde etmektir.

Girişimciler, yeni mal ve hizmetler üretmek yerine, bazen, aynı mal ve hizmetlerin üretimini, daha gelişmiş teknolojilerle gerçekleştirme yolunu tercih edebilirler. Böylece, pazara, daha ucuz ve daha kaliteli mal ve hizmetler sunarak, rakiplerine üstünlük sağlamış olurlar. Örneğin, 1770 de Cugnot isimli Fransızın ürettiği otomobili, Amerikalı Henry Ford, daha seri biçimde üretmenin yolunu bularak, çok büyük karlar sağlamıştır. Aynı şekilde, bina yapımında hazır beton blokların montajı yöntemine geçilmesi de, inşaat alanında bir yenilik sayılır.

Girişimcinin ileri üretim yöntemleri konusundaki yaratıcılığı, yalnızca üretim yöntemiyle sınırlı değildir. Bunun yanında, mal ve hizmetin pazara sürülüş yöntemlerinde de değişiklikler yapılabilir. Örneğin, McDanold, hızlı yiyecek pazarlamasında yeni bir yöntem geliştirmiş ve bütün dünyada rakiplerine oranla üstünlük sağlamıştır. Aynı şekilde, para pazarlamasında geliştirilen “ATM-bankamatik” sistemleri, yemek pazarlamasında geliştirilen “pişir-ye” veya “self-servis” sistemleri, “makinede satış” sistemleri, “postayla satış”, e-ticaret sistemleri, Internet’te Satış sistemleri ve benzerleri, aynı amaca yönelik girişimcilik tasarımlarıdır.

Yeni örgütlenmeler gerçekleştirmek: Girişimciler, iş yaşamındaki yerlerini sağlamlaştırmak amacıyla, ekonomik alanda yeni yapılanmalara giderler. Ekonomide birden bire bir tekelin belirivermesi, yeni konsorsiyum, kartel, tröst ve holdinglerin kurulması, şirket evlenmeleri, yapısal işbirlikleri, bu durumun örnekleridir.

Diğer taraftan, girişimciler, kar olanaklarını güvence altına almak ve çeşitli çıkarlarını daha iyi korumak amacıyla, başka bazı örgütler de kurarlar. Örneğin, işveren sendikaları, ticaret ve sanayi odaları, odalar birliği, Türk Sanayici ve İşadamları Derneği, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu gibi örgütlenmelere giderler.

Yeni pazarlar bulmak: Girişimcilerin diğer bir işlevi, yurt içinde ve yurt dışında yeni pazarlar bularak, pazar paylarını (satışlarını) artırmaktır. Geçmişte uygulanan sömürgecilik ve kapitülasyon akımları, devletlerin de desteklediği pazar genişletme politikalarıdır. Günümüzde, pazar paylarını genişletmek için, daha dolaylı yollar bulunmuştur. Avrupa Birliği (AB), Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Nafta (North American Free Trade Agreement) ve diğer ekonomik anlaşmaların temel amacı, üye ülkelerin pazarlarını genişletmektir. Son yıllarda, Türk girişimcileri de, dış pazarlara açılmada büyük başarılar göstermeye başlamışlardır. Bu başarının devamlı olabilmesi için, girişimcilerimizin devamlı olarak desteklenmesi gerekir.

Yeni hammadde kaynakları bulmak: Girişimciler, rakiplerine karşı üstünlük sağlayabilmek için, bir taraftan geleneksel hammadde kaynaklarını kontrol altına almaya, diğer taraftan da yepyeni hammaddeler geliştirmeye çalışırlar. Örneğin, petrolü ve petrol ürünlerini, demir madenlerini ve çelik ürünlerini, diğer madenleri, ele geçirme çabasında bulunurlar. Hammadde kaynaklarını kontrolleri altına aldıkları için de, büyük tekel karlarına kavuşmuş olurlar.

Ayrıca, girişimciler, birtakım bilimsel araştırmalar yaparak veya yaptırarak ya da üniversite-sanayi işbirliğini yaşama geçirerek, ekonomiye yepyeni hammaddeler sürerler. Naylon, plastik, yapay ipek, yonga levha (sunta), pimapen ve benzerlerini girişimciler geliştirmişlerdir.

6.1.1.2 Dünya’da Girişimcilik

İnsanlar, yeryüzünde görünmeye başladıkları günden beri, gereksinmelerini, şu veya bu biçimde karşılamışlardır. Ancak, söz konusu gereksinme karşılayış biçimleri, genellikle kişi, aile, yöre, bölge ya da sömürge ölçeğinde ve dar boyutlarda olmuştur. O günkü insanların çok çeşitli gereksinmeleri, yukarıda başlıca işlevlerine değinilen gerçek anlamda girişimciler tarafından, doyurucu biçimde karşılanamamıştır. 1900’lü yıllardan İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar, yeryüzünde F. Taylor’un geleneksel (klasik) girişimcilik işlevleri geçerli olmuştur.

Yönetim ve organizasyon derslerinde de değinileceği gibi, işletme yönetiminin gelişme sürecinde, F. Taylor, bilimsel yöneticiliğin ilk temellerini atan kişidir. Başka değişle, F. Taylor, düşünce ve uygulamalarıyla, 1900’lü yılların ilk çeğreğinde, işletme yönetiminde bir devrim gerçekleştirerek, bilimsel yönetim uygulamasını başlatmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonlarına kadar, işletme yönetiminde ve girişimcilik işlevlerinde F. Taylor’un geleneksel görüşleri egemen olmuştur. Bilimsel yönetim uygulamalarının temelini, komuta ve kontrol kavramları oluşturmuş, girişimcilik ve yöneticilik bir anlamda tek kişide bütünleştirilmiş, girişimciliğe yeni işlevler kazandırılmamıştır.

İkinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda girişimcilik kavramı, hızla gelişmeye ve yeni boyutlar kazanmaya başlamıştır. Girişimcilikte ikinci aşamayı gerçekleştiren kişi, bir bakıma, Edwars Deming’tir. Deming, kendi ülkesi olan Amerika Birleşik Devletlerinde düşüncelerini uygulama olanağı bulamayınca,  tasarılarını Japonya’da gerçekleştirmeye çalışmıştır. Deming, girişimcilik alanındaki tasarım, karar, uygulama ve denetimlere, çalışanların katılımını sağlayacak ortamlara önem vermiştir. Bu amaçla, Kalite Kontrol Çemberleri kuramını geliştirmiştir. M. Juran ise, Deming’in kalite kontrol çemberleri kuramını, Kanban adıyla çalışanların eğitimine ve yönetimine uyarlamıştır. Böylece, dünya ölçüsünde girişimcilik işlevleri biçimlenmeye başlamıştır.

Girişimcilikte üçüncü aşamayı, P. Drucker (2005 yılında 99 yaşında yaşayan bir gelecek bilimci) başlatmıştır. Drucker, girişimcilere, başlıca dört yenilik önermiştir:

  • işgörenlere, bir maliyet öğesi olarak değil, girişimciği başarıya götüren dinamik insan kaynağı olarak bakılmalıdır
  • İşgörenler, ortak grup amacı doğrultusunda bağımsız çalışabilecek, yaratıcı kişiliklerini ve yeteneklerini geliştirebilecek biçimde örgütlenmelidir
  • Bir girişim, ancak, iyi biçimlenmiş bir yapısalla (stratejiyle) başarıya ulaşabilir
  • Bir girişim, ancak kendi pazarını üretebildiği oranda yaşayıp gelişebilir

Drucker’e göre, girişimcinin oluşturacağı örgüt, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya, her yönüyle, yenilik yaratacak bir ortam olarak düşünülmelidir. Drucker, yeniliğin ürün ya da teknoloji geliştirme olmadığını özellikle vurgulamaktadır. O’na göre yenilik, işyerini ve işyeri ortamını ve bu ortamın devingen öğesi olan insan kaynağını, yeni düşünceler üretecek biçimde geliştirmektir. Bu başarılabilirse, yeni tasarımlar, yeni ürünler, yeni üretim yöntemleri, yeni pazarlar, yeni örgütlenmeler, yeni kaynaklar kendiliğinden gelişecek ve uygulama alanı bulacaktır. Drucker’le birlikte toplumsal yenilik, teknik yeniliğin önüne geçmiştir. Bu yaklaşımda hedef, özellikle örgütteki insan kaynağını geliştirmektir.

Görüldüğü gibi, çağdaş girişimcilikte, yenilikçi insan karakteri ve bu insanı yetiştiren yenilikçi örgütsel ortam, büyük önem taşımaktadır. Yenilikçi girişimcilik, artık, pazarda lider olmak için ne yapmalıyız, bunun için hangi yeni ürünler gerekir gibi soruların yanıtlanmasından önce, pazarın istediği hizmetleri sunabilmek için, çalışanlara ne kadar yatırım yaparak onları  yenilikçi yeteneklere dönüştürmeliyiz  gibi sorulara yanıtlar aranmaya başlamıştır.

Günümüzde, bir yıldan diğerine görülen baş döndürücü yenilikleri, çağdaş yaklaşımla eğitilip geliştirilen yenilikçi girişimci ve yenilikçi insan kaynakları gerçekleştirmektedir. Bio-teknolojik gelişmeler, paranın elektronikleşmesi, bilgisayar ve iletişim tekniklerinin birbirine yaklaşması, uzayın derinliklerine yolculuk yapılması, Mars Gezegeni’ne yapay araç indirilmesi, yapay beyinin üretilmesi, gen teknolojisi sonucu aile yapısının değişmesi ve ömrün uzaması, DNA’nın ayrıştırılması ve benzeri hızlı gelişmeler, iyi eğitilmiş ve yaşam boyu gelişmeyi benimsemiş insan kaynaklarıyla mümkün olmaktadır.

Artık, doğanın paket programının yapılabileceği yeni bir çağ başlamıştır. Paranın, rakiplerden önce yapılacak değişikliklerden kazanılacağı bir döneme girilmiştir. Dünün sanayi toplumu, bugünün bilgi toplumuna; dünün geleneksel teknolojisi, bugünün ileri teknolojisine; dünün ulusal ekonomisi, bugünün küresel ekonomisine; dünün kısa dönemli bakışı, bugünün uzun dönemli bakışına; dünün merkezden yönetimi, bugünün yerinden yönetimine; dünün temsili demokrasisi, bugünün katılımcı demokrasisine; dünün hiyerarşik yönetim düzeni, bugünün proje yönetimine; dünün doğrusal düşüncesi, bugünün küresel düşüncesine; dünün tekli çözümleri, bugünün çoklu çözümlerine dönüşmüştür.

Özetle belirtmek gerekirse, günümüz girişimcileri, geleneksel girişimcilik işlevlerinden çok daha önemli olan yeni işlevler üstlenmek durumunda kalmıştır. Bu yeni girişimcilik işlevlerinin en başında, yenilikçi insan tipini yaratacak ve bu devingen kaynağı devamlı geliştirecek bir toplumsal ve örgütsel ortam oluşturmak gelir. Eskilere ek diğer çağdaş girişimcilik işlevleri ise; yenilik yaratma, zamana değer verme, uzak görüşlü (vizyon sahibi) olma, matris (proje) yönetimini benimseme, çalışan insanlara sorumluluk ve gelişme olanağı verme, küreselliği yakalama ve küresel davranmadır.

6.1.1.3. Türkiye’de Girişimciliğin Gelişmesi

Yukarıda ana çizgileri belirtilen çağdaş girişimcilik düzeyine, gelişmiş ülkeler, bir bakıma yeniden yapılanma anlamına gelen rönesans ve reformlarını, 1500’lü yıllarda gerçekleştirerek gelebilmişlerdir. Türkiye’nin yeniden yapılanma süreci ise, yetmiş seksen yıllık bir geçmişi olan Genç Cumhuriyetle başlamıştır.

1927 yılı Genel İşyeri Sayımı Sonuçlarına göre, toplam 65.245 işyerinin % 79’u 4 kişiden az İnsan çalıştırmaktadır. 100 kişiden çok işçi çalıştıran işletme sayısı ise, yalnızca 155’dir. Bütün devlet teşviklerine karşın, 1923-1926 yılları arasında 201 anonim şirket kurulabilmiştir. Bunların 31’banka, 29’u ise ticaret şirketidir.

Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, özel kişilerde belirli bir girişimcilik deneyimi ve daha da önemlisi,  girişimde bulunabilecek yeterli özel kaynak bulunmamaktaydı. Bu nedenle, girişimcilik işlevini devlet üstlenmiştir. Devletin girişimlerine, bugünkü adıyla KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) denilmiştir. KİT’ler kurulduğu yıllarda, işlevlerini başarıyla yerine getirmişler ve Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunmuşlardır. 1950’li yıllardan sonra, çok değişik nedenlerle KİT’lerde verimlilik düşmeye başlamış, bugün ise, KİT verimsizlikleri, ekonomik kaynakların atıl durması veya kötü kullanılması olarak tanımlanır olmuştur.

Türkiye’de, 1950’li yıllardan sonra, özel girişimcilerin sayısı hızla artmaya başlamıştır. Bugün gelinen noktada, Türkiye’nin bir yılda ürettiği bütün mal ve hizmetlerin yaklaşık yarısı KİT’ler, yarısı da özel girişimciler tarafından gerçekleştirilmektedir. Özel kesimin gerçekleştirdiği üretimin yaklaşık % 75’ini ise, Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler yapmaktadır. Buna göre, Türkiye özel kesim girişimcilerinin yaklaşık % 75’nin küçük ve orta büyüklükte girişimci olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. Bunların da, büyük bir kısmı aile işletmesi biçiminde örgütlenmiştir.

Yukarıda, küresel dünyada, girişimciliğin ulaştığı düzeye değinilmişti. Henüz küresel girişimcilik standartlarını yakalamaktan oldukça uzak olan çok sayıda aile girişimciliğiyle Türkiye’nin, girişimcilikte, çağdaş ekonomik düzeye ne zaman ulaşacağını bugünden kestirmek olanaksızdır. Bununla birlikte, bazı Türk girişimcilerinin yurt içinde ve yurt dışında göstermeye başladıkları bazı başarılara bakınca, Türkiye’nin de girişimcilikte, yakın bir gelecekte, küresel standartları yakalayacağı ümit edilebilir.

Devletin iyi bir girişimci olamayacağı, özellikle 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla kesin olarak kanıtlanmış bulunmaktadır. Bugün, eski Sovyetler Birliğini oluşturan ülkeler, özel girişimciliğe ve serbest piyasa ekonomisine geçmeye çalışmaktadırlar. Türkiye, KİT’leri özelleştirerek, bu girişimleri, özel girişimcilere devretmekte çok gecikmiştir. Başta Japonya olmak üzere pek çok gelişmiş ülke, yeniden yapılanmasını gerçekleştirerek, devleti ekonomik yaşamdan çıkarmıştır. Türkiye’nin de, hiç zaman yitirmeden bu değişimi başarması gerekmektedir. Devletin ekonomik kaynakları verimli kullanamadığı, Ekonomi Biliminin kesin bulgularından birisidir.

6.1.2. Yönetici

İnsan kaynaklarının ikincisi, yöneticidir. Bilindiği gibi, girişimci; (1) kar elde etmek amacıyla zarar etme olasılığını üzerine alır, (2) diğer üretim faktörlerini bulur ve bunları belirli bir gereksinmeyi karşılama amacına yöneltir. Girişimcinin ikinci işlevi, aynı zamanda bir yönetim işlevidir. Dolayısıyla her girişimci, aynı zamanda bir yöneticidir. Oysa, her yönetici, bir girişimci değildir. Girişimci, işin kar ve zararını kendi üzerine alan, girişimi kendi adına yürüten bir yöneticidir. Dördüncü üretim faktörü olarak nitelendirilen yönetici ise, işin kar ve zararını üstüne almadan, işi, girişimci veya girişimciler adına yürüten, yöneten kimsedir. İşler iyi gitse de, gitmese de yönetici, ücret ve artısını alır.

Mal ve hizmet üretiminde, çok değişik nitelikli üretim aşamaları yer alır. Her üretim aşamasında da, birçok iş ve bu işleri yapacak değişik yetenekte işgören, donanım, araç-gereç ve makine bulunur. Üretimde hangi aşamaların olacağını, bu aşamalarda hangi işlerin yapılacağını, işleri hangi işgörenlerin hangi araç-gereç ve makinelerle yapacağını, yöneticiler belirler. Başka deyişle, yöneticiler, işleri, işgörenleri, araç-gereç ve makineleri planlar, organize eder, harekete geçirir, koordine ve kontrol eder.

Herhangi bir üretim biriminde (işletmede), her zaman şu üç bileşen (öğe) bulunur:

  • İşler
  • İnsanlar
  • Eşyalar

İşler, insanlar ve eşyalar arasında kurulan ve en ince ayrıntılarına kadar tanımlanan ilişkilere, biçimsel örgüt (organizasyon) denir. Her örgütün bir amacı vardır ve bu amacı gerçekleştirmesi gerekir. Ancak, örgütler, kendiliğinden kurulup amaçlarına ulaşamazlar. Örgütleri; yöneticiler tasarlar, yöneticiler kurar, yöneticiler, harekete geçirir, yöneticiler denetler ve yöneticiler amacına ulaştırır. İster büyük ister küçük olsun, her örgütün amacına ulaşabilmesi için, yöneticiye veya yöneticilere gereksinmesi vardır. Dolayısıyla, mal ve hizmet üretiminde yönetici, çok kritik ve stratejik bir üretim faktörüdür.

Yönetici olmanın birkaç yolu vardır. Bunlardan birisi, girişimcinin veya girişimci tarafından atanan bir baş yöneticinin atamasıdır. Bu atamada, genellikle, kişinin, atanacağı alana ilişkin özel bilgisi, yeteneği ve deneyimi ön planda tutulur.

Türkiye’de az görülmekle beraber, yönetici olmanın ikinci yolu, yönetilecek kişiler tarafından seçilmektir. Bu durumda, yönetilecek kişiler, belirli zamanlarda bir araya gelerek, kendilerini belirli bir süre için yönetecek kişiyi, dışardan veya kendi aralarından seçerler.

Özellikle az gelişmiş ülkelerde ve askeri darbelere maruz kalan ülkelerde, yönetici olmanın bir diğer yolu da, en güçlü kişi tarafından yönetici olarak atanmaktır. Bu en sağlıksız yönetici olma yolu, gelişmiş örgütlerde hemen hiç görünmez.

Gelişmiş ülkelerde ve örgütlerde, demokratik katılımcılık yoluyla yönetici seçimi yönünde, hızlı bir eğilim görülmektedir.

6.1.3. İşgören

İşletmecilik Bilgisi açısından bir başka devingen üretim kaynağı da, işgörendir. İşgören kavramı yerine çalışan, personel, eleman veya işçi sözcükleri de kullanılır. İşgörenin işlevi, işletmedeki çeşitli işleri yapmaktır. Ancak, işletmecilikteki iş kavramı ile fizik bilimindeki iş kavramını karıştırmamak gerekir. Bilindiği gibi, Fizik Biliminde iş, aşağıdaki denklemle tanımlanmıştır:

İş = Kuvvet * Yol

Bu tanım, yalnızca fizikte geçerlidir. Gerçekten de, bir makineye, istenirse günde yirmi dört saat iş yaptırılabilir. Oysa, bazı ayrıcalıklar dışında, insanları devamlı çalıştırmak mümkün değildir. İnsanların, belirli bir süre çalıştıktan sonra, dinlenmeleri gerekir. İş, belirli bir ölçüyü geçtikten sonra, insan için bir yorgunluk, bir bıkkınlık ve bir isteksizlik yaratmaya başlar. Dolayısıyla, iş saatleri arasına belirli bir boş zaman konularak, hem iş verimliliği artırılır hem de insan öğesi göz önüne alınmış olur.

Mal ve hizmet üretiminde insanın işlevine, iş adı verilir. İnsanlar, iş yaparken fiziki veya düşünsel anlamda emek harcarlar. Bu emeklerinin karşılığını da almak isterler. Bu durumda, ekonomik anlamda işi şu şekilde tanımlamak mümkündür:

İnsanların gelir elde etmek amacıyla yaptıkları bedensel ve düşünsel çabalara iş denir.

Oyun oynarken veya eğlenirken de, bedensel veya düşünsel emek harcanır. Ancak, buradaki amaç, gelir elde etmek olmadığı için, ekonomik anlamda iş sayılmaz. Oysa, bir futbol takımında profesyonel olarak top oynayan kimsenin amacı gelir elde etmek olduğu için, bu kimsenin gösterdiği çaba, iş kavramı kapsamına girer.

Bilindiği gibi, İşletmecilik Bilgisi açısından girişimci, sermaye, işgören ve yönetici olarak sıralanan üretim kaynaklarından, yalnızca sermayede insan öğesi yoktur. Diğerleri, bütünüyle insanlardan oluşur. Mal ve hizmet üretiminde, insanların oynadığı roller, birbirinden oldukça farklı olduğu için, bazılarına girişimci, bazılarına yönetici, büyük bir çoğunluğa da işgören denilmiştir.

Bir işletmede, bireysel iş sözleşmesiyle veya toplu iş sözleşmesiyle görev yapan her insan, işgören kavramı kapsamına girer. Başka değişle, bir üretim biriminde, girişimci ve yöneticiler dışındaki bütün görevliler, işgören olarak nitelendirilir.

Üretimde emeği temsil eden işgörenler, girişimcilerin ve yöneticilerin yaptıkları işleri yapmazlar. İşgören kavramı kapsamına giren emek sahipleri, yalnızca yöneticilerinin kendilerine tanımladıkları işleri yaparlar ve bu çabalarının karşılığında da, belirli bir ücreti almaya hak kazanmış olurlar. Dolayısıyla, çalışanın üretimdeki payına ücret denirken, girişimcinin üretimdeki payına kar, yöneticinin üretimdeki payına ‘ücret ve artısı (prim, kardan hisse, makam ücreti vb.), sermayenin üretimdeki payına ise “faiz” denir.

Çalışanların, işleriyle ilgili olarak bir takım psikolojik, sosyal ve ekonomik sorunları olur. Çalışanlarda devamlı bir çalışma isteği uyandırmak, kıvamlı bir çalışma temposu tutturmak, üretilen mal ve hizmetlerin zamanında, yeteri kadar, ucuz ve kaliteli olmasını sağlamak için, çalışanların sorunlarını çözümlemek gerekir. İşin iyi organize edilmesi, pek çok sorunu kendiliğinden ortadan kaldırır. Üretimde işgücünün ve işin organizasyonunu, diğer devingen üretim faktörü olan yönetici üstlenmiştir.

6.2. Sermaye Kaynakları

Bilindiği gibi, işletmecilik açısından ikinci ana grup üretim kaynağı, sermaye kaynaklarıdır. Sermaye kavramına, her anabilim dalı veya bilim dalı, birbirinden farklı açılardan bakmaktadır. Aşağıdaki örnek bilançodan da yararlanılarak sermayenin değişik açılardan tanımları yapılacaktır.

ÖRNEK BİLANÇO  
VARLIKLAR    
1. DÖNEN VARLIKLAR  
  Hazır değerler 84.685
  Menkul değerler 128
  Ticari alacaklar 356.462
  Stoklar 697.955
  Gelecek dönem giderleri 75.294
  Diğer dönen varlıklar 83.264
DÖNEN VARLIKLAR TOPLAMI 1.297.788
2. DURAN VARLIKLAR  
  Uzun dönemli ticari alacaklar 3
  Finansal duran varlıklar 1
  Maddi duran varlıklar 440.706
  Haklar 38
  Diğer duran varlıklar 5.137
DURAN VARLIKLAR TOPLAMI 445.855
VARLIKLAR TOPLAMI 1.743.643
     
KAYNAKLAR  
  Finansal borçlar 25.000
  Ticari borçlar 413.311
  Diğer borçlar 110
  Vergi ve yükümlülükler 62
  Gider karşılıkları 80
  Diğer kısa dönemli yabancı kaynaklar 53
  Ödenmiş sermaye 775.274
  Sermaye yedekleri 217.735
  Kar yedekleri 311.840
  Net kar 178
KAYNAKLAR TOPLAMI 1.743.643

Ekonomi Bilimi Açısından Sermaye: Ekonomi bilimine göre, insanlar yeryüzünde ilk göründüğünde, doğada ne varsa tümü, serbest (ekonomi dışı) mal sayılır. Bu ilk durumda insanlar, emeklerini doğaya uygulayarak, temel gereksinmelerini karşılamaya çalışmışlardır. Örneğin, karınlarını doyurmak için avlarının peşinden koşmuşlar, büyük emek harcamışlar ve sonunda çok yorularak avlarını yakalayabilmişlerdir. Ancak, kısa zaman sonra, biraz deneyim kazanılınca, insan aklı devreye girmiştir. Bu aşamada, insanoğlu, örneğin, bir gün süreyle hiç avlanmamış, yalnızca taş yontmaya çalışmıştır. Başka deyişle, emeğini yontulmuş taşa çevirmiştir. Ertesi gün, yakınından geçen bir ava, bu yontulmuş taşı fırlatarak avını yere devirmiş ve karnını daha az emek harcayarak doyurmayı başarmıştır. Bu durumda, yontma taş devrindeki insanın ilk sermayesi, yalnızca yontulmuş bir taştır. Daha sonraki devirlerde, gereksinme gidermeyi kolaylaştırmak ya da emeği doğaya uygularken tasarruf sağlamak için, birçok üretilmiş üretim aracı geliştirilmiştir.

Ekonomik açıdan, üretimde kullanılan her türlü donanım, araç-gereç ve makine, sermaye olarak nitelendirilir. Örneğin, marangozdaki testere, bakkaldaki buzdolabı, kasaptaki kıyma makinesi, çiftçideki traktör, bankadaki bilgisayar, atölyedeki torna tezgahı, üretimi kolaylaştırdığı için, birer sermayedir. Oysa, evlerdeki buzdolapları, kıyma makineleri, bilgisayarlar ve benzerleri, tüketim amacıyla kullanıldıkları için, sermaye değil, birer dayanıklı tüketim malıdırlar. Yukarıda verilen örnek bilançoda, ekonomik açıdan sermaye, bilançonun varlıklar (aktif) tarafında görünen “maddi duran varlıklar = 440.706 YTL.” olmaktadır. İşletme, bu maddi duran varlıkların (bina, makine, araç, gereç, vb…) yardımıyla dönen varlıkları işleyerek üretime dönüştürmektedir.

Muhasebe Açısından Sermaye: Muhasebe açısından sermaye, yalnızca pasif bir hesaptır. Girişimci veya girişimcilerin işletmeye koydukları para miktarı, işletme bilançosunun kaynaklar (pasif) tarafında gösterilir. Bu miktar, işletmenin, girişimcisine veya ortaklarına borcunu simgeler. Gerçekten de, ortaklar, işletmeye para veya benzeri ekonomik değerler yatırmakla, işletmeden alacaklı duruma geçmiş olurlar. Muhasebe açısından sermaye, işletmenin ortaklarına ne kadar borçlu olduğunu gösteren bir kavramdır.

Yeni kurulan bir işletmeye, girişimciler tarafından, yalnızca nakit para konulmuşsa, muhasebe açısından durum şu şekilde olacaktır:

Nakit varlığı = Öz Sermaye

İşletmenin paradan başka, araçları, malları, arazisi ve benzer ekonomik değerleri varsa, durum aşağıdaki gibi gösterilecektir:

Varlıklar = Öz Sermaye

İşletme varlıklarının bir kısmı borç para ile (kredili) alınmışsa, sermaye şöyle hesaplanacaktır:

Varlıklar – Borçlar = Öz Sermaye

İşletmenin hem varlıkları, hem borcu, hem de iç ve dış çevrelerden bazı alacakları varsa, sermaye aşağıdaki gibi hesaplanacaktır:

(Varlıklar + Alacaklar) – Borçlar = Öz Sermaye

Varlıklar + Alacaklar = Öz Sermaye + Borçlar

Muhasebede, yukarıdaki eşitliklerin sol tarafına aktif, sağ tarafına da pasif adı verilir. Eşitliklerden de görüldüğü gibi, muhasebe açısından sermaye, her zaman, pasif taraf olan sağda gösterilir.

Yukarıdaki örnek bilançoya göre, işletmenin öz sermayesi şu biçimde hesaplanacaktır:

Varlıklar  – Borçlar = Sermaye

1.743.643438.616 = 1.305.027 YTL.

Bu hesaplamaya göre, işletmenin muhasebe açısından öz sermayesinin 1.305.027 YTL. olduğu anlaşılmaktadır.

İşletme Finansmanı Açısından Sermaye: Bir işletmenin kurulabilmesi ve işleyebilmesi için, bir takım ödemeler için para çıkışları ve bir takım kaynaklardan para girişleri olması gerekir. İşletme finansmanının temel amacı, para çıkış ve girişlerini dengelemektir. Bu denge sağlanırken, para kaynaklarının değerlendirilmesi ve en düşük maliyetle gerekli olan paranın bulunması gerekir. Bulunan paranın da, en verimli alanlara yatırılması ön planda gelir. Kısaca özetlemek gerekirse; işletme finansmanı, en düşük maliyetle para bulma ve bulunan parayı, en ekonomik olarak kullanma amacındadır.

İşletme finansmanında sermaye, bilançonun pasif tarafında gösterilir. Ancak, muhasebedeki yaklaşımdan farklı olarak, bu kısımda hem girişimci veya ortakların işletmeye koyduğu para hem, hem dış kaynaklardan sağladığı borç, hem de işletmenin işlerken yarattığı karşılıklar, kardan ayırdığı yedekler ve dağıtmadığı karlar gösterilir. Buna göre, finansman açısından sermaye başlıca şu öğelerden oluşur:

  • Ödenmiş sermaye
  • Sermaye yedekleri
  • Kar yedekleri
  • Net Kar
  • Dış kaynaklardan sağladığı borç

Yukarıdaki örnek bilançoya göre, işletme finansmanı açısından sermaye, işletmenin öz ve yabancı kaynaklarının toplamı(bilançonun pasifi) olan 1.743.643 YTL. dır.

Görüldüğü gibi, muhasebe ve finansman açısından sermaye farklı kavramlardır. Muhasebede, işletmenin ortaklarına borcu sermaye kabul edilirken, işletme finansmanında işletmenin hem ortaklarına hem de başkalarına borcu, sermaye kabul edilir.

İşletmecilik Açısından Sermaye: Bilindiği gibi, Ekonomi Biliminde, üretim amacıyla kullanılan araç-gereç ve makineler, sermaye olarak nitelendirilirken; muhasebe ve finansman açısından sermaye, bilançonun sağ tarafında pasif bir hesap olarak kabul edilir. Oysa, işletmecilik açısından konuya bakılınca, sermaye, bilançonun sol tarafındaki aktif bir hesap olarak düşünülür. Aslında, sırf bu yüzden, işletmecilikte sermaye terimi yerine bazen “sermaye malları” veya “işletme varlıkları” terimi kullanılır. Gerçekten de, işletmenin bilançosunda sermaye, varlıkların (aktif değerlerin) toplamı olarak görülür ve dönen varlıklar (dönen sermaye), duran varlıklar (duran sermaye) biçiminde ikiye ayrılmış olarak belirtilir.

İşletmecilikte sermaye terimiyle, üretimde kullanılan her türlü maddi ve maddi olmayan ekonomik değerler belirtilmek istenir. Bu değerlerin içinde, işletmede bir yıllık bir sürede kullanılarak tekrar nakit paraya dönüşen ekonomik değerlere dönen sermaye adı verilir. Örneğin; işletme kasası veya bankadaki paralar, hammaddeler, mamul maddeler, kısa süreli alacaklar, başka işletmelerin borsaya kayıtlı hisse senetleri ve tahvilleri, birer dönen sermaye öğesidirler. Gerçekten de bu sayılanları, bir yıl içinde paraya dönüştürmek mümkündür. Örneğin, başka işletmelerin hisse senetlerini ve tahvillerini elinde bulunduran işletme, gerektiğinde bunları, kolayca satarak paraya çevirebilir. Aynı şekilde, işletme, mamul mallarını satarak, karşılığını işletmeye döndürebilir. Oysa, işletmenin makineleri, arazileri ve binaları, bir yılda tükenmez ya da kullanılamaz duruma gelmez. Bu tür sermaye öğeleri, her yıl biraz aşınarak çok uzun sürede, kullanılamaz duruma gelirler. İşletmenin makine bina, arazi gibi varlıklarının yararlı ömürleri, bir yıldan çok daha uzun olduğu için, bunlara duran sermaye adı verilir. İşletme duran sermaye öğelerini satın alırken bir para harcadığı için, harcadığı parayı geri almak ister. Dolayısıyla, sattığı her malın maliyetine, belirli bir amortisman yöntemiyle, aşınma ve yıpranma paylarını yansıtır. Böylece, mallar satıldıkça, duran değerlerin yıpranma karşılıkları, malın fiyatının içinde işletmeye geri döner. Örneğin; işletmenin 1.000 YTL.na satın aldığı bir makinenin faydalı    ömrü 10 yıl ise, makinenin her yıl 100 YTL. yıprandığı varsayılabilir. Bu makineyle, her yıl 100 birim ürün üretiliyorsa, bir birim ürünün satış fiyatı içinde 1 YTL. yıpranma payı olacaktır. Her birim mamul satıldıkça, bu miktar işletmeye geri dönmüş olacak ve 10 yıl onunda işletmedeki makinenin değeri sıfıra düşerken, işletmede 1.000 YTL. birikmiş olacaktır.

İşletme bu biriken parayla, isterse hurdaya ayrılan makinelerin yerine yenilerini alabilir.

İşletme açısından sermaye, dönen sermaye ve duran sermaye olarak sınıflandırılabileceği gibi, maddi ve maddi olmayan sermaye olarak da sınıflandırılabilir.

Maddi sermaye, başlıca şu öğelerden oluşur:

  • Arazi
  • Hammaddeler
  • Yardımcı maddeler
  • Malzemeler
  • Yarı mamuller
  • Mamuller
  • Makineler
  • Nakit para
  • Alacaklar

Maddi olmayan sermaye öğeleri, haklar terimi ile de ifade edilir. Bunlar, kolayca elle tutulup gözle görülebilen öğeler olmadıkları için, maddi olmayan sermaye grubu adı altında incelenmesi daha uygun olmaktadır. Örneğin; seçilen üretim yöntemi, belirli bir yabancı veya yerli işletmenin tescil edilmiş buluşu ise, bu buluşu kullanma hakkını satın almak gerekir. Bu amaçla yapılan harcamalar, işletme bilançosunun aktifinde know-how veya lisans olarak muhasebeleştirilir ve tıpkı duran sermaye gibi amortismana tabi tutulur.

Maddi olmayan sermaye sınıfına giren hakların başlıcaları, patentler, ihtira beraatları, lisanslar, alameti farikalar, imtiyazlar, know-How’lar ve iştiraklerdir.

Yukarıdaki örnek bilançoya göre, işletme açısından sermaye, işletmenin tüm varlıklarının toplamı olan  1.743.643 YTL.dir.

2

İŞLETME

1. İŞLETME KAVRMAMI

Tarihin ilk çağlarında, mal ve hizmetlerin üretildiği tek birimin, ev olduğu varsayılır. “Kapalı Aile Ekonomisi” adı verilen bu üretim döneminde, üretilenlerin tümü evde tüketilir, tüketilenlerin tümü de evde üretilirdi. Örneğin, ilk çağlardaki aileler; giysi, ekmek, peynir, yoğurt gibi ihtiyaçlarını, kendi besledikleri davar, sığır ve benzerlerinden karşılardı. Her türlü giyeceklerini kendileri üretirlerdi. Evlerini kendileri yaparlardı.

Ev ekonomilerinin yürürlükte olduğu çağlarda, ekonomik yaşam da ilkel düzeydeydi. Ekonomik koşulların gelişmesiyle birlikte, ev ekonomileri de niteliklerini değiştirmek zorunda kalmıştır. Her şeyden önce, ev ekonomileri, belirli üretim alanlarında uzmanlaşmaya yönelmişlerdir. Örneğin, bazı aileler halıcılık, hayvancılık, arıcılık gibi alanlarda üretim yeteneği kazanırken, bazı aileler de çanakçılık, çömlekçilik, maden işletmeciliği gibi alanlarda uzmanlaşmışlardır. Bu gelişmenin sonunda da, her aile daha uzman olduğu mal ve hizmetleri üretmeye başlamış ve üretimlerini, başka ailelerin farklı üretimleriyle değişme yoluna gitmiştir. Böylece, ev ekonomisi birimleri arasında karşılıklı mal ve hizmet değişimi başlamıştır. Alış verişte, mal ve hizmetlerin bedelini, başka mal ve hizmetlerle ödemeye değişim ekonomisi denir.

Değişim ekonomisinin giderek gelişmesi, ev ekonomilerinin üretim olanaklarını günden güne azaltmıştır. Bu gelişme sonunda, tıpkı günümüzde olduğu gibi, yalnızca tüketimde bulunan aileler ile yalnızca üretimde bulunan işletmeler, ekonomiyi sürükler olmuştur. Başka değişle, bugünün gelişmiş ekonomilerinde, aileler tüketim birimleri, işletmeler de üretim birimleri durumuna gelmiştir.

İşletmeler, kendileri için mal ve hizmet üreten birimler değil, tam tersine, başkalarının tüketmesi için mal, hizmet ve bilgi üreten ekonomik birimlerdir. İşletmeler, her türlü ekonomik çabanın temelinde bulunan birer hücre gibidirler. İşletmelerin işlemeleri ve diğer ekonomik birimlerle ilişkileri, bugünün ekonomik yaşamını oluşturur.

İşletme gibi gözle görülür, elle tutulur bir varlığın Ekonomi Biliminin konusu olması, araştırma ve yöntem bakımından büyük bir üstünlük sağlamış ve işletmecilik, Ekonomi Biliminin en çok gelişen dallarından birisi olmuştur. Bilindiği gibi, Genel Ekonomi, Kamu Ekonomisi, Büyüme Ekonomisi, Tarım Ekonomisi, Uluslararası Ekonomi ve İşletme Ekonomisi, Ekonomi Biliminin başlıca ana dallarıdır. Çağımızda, İşletme Ekonomisi, çok hızlı bir gelişme göstermiş ve bağımsız bir bilim dalı olmuştur. Bu bilim dalına, İşletme Bilimi, İşletmecilik Bilgisi, İşletme Yönetimi veya İş İdaresi gibi adlar verilmektedir.

İşletme Bilimi; işletmelerin kuruluşunu, finansmanını, yönetim ve örgütlemesini, mal ve hizmetlerin üretilmesini ve pazarlanmasını, işletmelerdeki çeşitli ekonomik olayların kaydedilmesini, sınıflandırılmasını, analiz ve yorumunu inceleyen bir bilim dalıdır. Bu bilimin konusu, çeşitli tür ve nitelikteki işletmelerdir.

İnsanların gereksinmesini karşılamak amacıyla, üretim faktörlerini mal, hizmet veya bilgiye dönüştüren ekonomik birimlere, işletme denir. Günlük dilde, işletme terimi yerine, bazen, girişim (teşebbüs), şirket (ortaklık), firma, örgüt, organizasyon, fabrika, üretim sistemi, üretim birimi, sistem, ekonomik birim, işyeri gibi sözcükler de kullanılmaktadır. Bu sözcüklerle belirtilmek istenen varlık, yukarıdaki işletme tanımına uyuyorsa sorun yoktur. İşletme tanımına uymuyorsa, en sağlıklı iletişim, işletme terimini kullanmak olur.

2. İŞLETMELERİN TARİHİ GELİŞİMİ

İşletmelere ilişkin sorunların önemini yeterli biçimde ortaya koyabilmek için, bu konudaki tartışmaların nasıl başlayıp geliştiğini incelemek gerekir. Burada, yalnızca dört zaman kesiti içinde, işletmelerin durumunu kısaca belirtmekle yetinilecektir.

2.1. Endüstri Devriminden Önceki İşletmeler

Eski Yunanca’da “oikonomia” sözcüğü, ev yönetimi veya evin ekonomisi anlamına gelir. Gerçekten de, eski Yunan ve Roma düşünürleri; devlet, il, belediye ve ev düzeyinde, bazı ekonomik konularla uğraşmışlardır. Orta çağda ise, ekonomik konularla Kilise’nin ilgilendiği görülmekle beraber, işletme konusunda pek önemli bir yayınla karşılaşılmamaktadır.

14, 15 ve 16. yüzyıllarda yazılmış bazı eserlerin, işletmenin yönetimini ve muhasebesini incelediği, ancak, bunların da elde bulunan tek yazılı kaynak olmasına karşın, fazla ayrıntıya girmedikleri saptanmıştır. İşletmelerin, genellikle tarım işletmeleri türünde yoğunlaşması, bu yüzyıllarda gelişmeyi yavaşlatmıştır. 17 ve 18. yüzyıllarda ise, Lonca Sistemine ilişkin konular önem kazanmıştır. Ticaret ve bankacılığın gelişmesiyle birlikte, işletme konularının daha çok gündeme gelmeye başladığı görülür.

2.2. Endüstri Devrimi Ve İşletme

18. yüzyılın sonlarına kadar, üretimde, genel olarak insan emeği, su gücü, rüzgar gücü ve hayvan gücü gibi doğal enerjiler kullanılmıştır. Buhar gücü üreten ve bu güçle jeneratörleri, iş makinelerini, trenleri ve gemileri hareket ettiren makineye, buhar makinesi denir. İlk kullanılabilir buhar makinesi, 1778’de James Watt tarafından geliştirilerek, hizmete sokulmuştur. James Watt’ın bu buluşuyla, ekonomi tarihinde çok büyük gelişmeler olmuş, endüstri çağı başlamıştır. Buhar makinesinin üretimde kullanılmasına, Endüstri Devrimi denilmiştir.

Endüstri devrimiyle birlikte, doğal enerjiyle yapılan küçük ölçekli üretimin yerini, makine ile yapılan büyük ölçekli üretim (kitle üretimi) almıştır. Bu durum, işletmecilik anlayışında ve işletmecilik yöntemlerinde, bir bakıma, büyük devrimler yaratmıştır. Her şeyden önce, işletmelerdeki ilkel üretim yöntemleri hızla bırakılmış, bunların yerine daha bilimsel yöntemler geçmeye başlamıştır. Bu arada, emek yoğun işletmelerin yanında, teknoloji yoğun işletmeler ortaya çıkmıştır. Eskiden daha çok sipariş üzerine üretim yapılırken, ileri teknolojinin getirdiği olanaklardan yararlanarak, tüketicisi önceden belli olmayan pazarlar için üretim yapılmaya başlanmıştır. Başka bir deyişle, Endüstri Devriminden sonra, büyük pazarlar için büyük ölçekli üretim gündeme gelmiştir. Böylece, işletmelerde, kuruluş sorunları, ham ve yardımcı madde bulma sorunları, üretim sorunları, pazarlama sorunları, rekabet sorunları, finansman sorunları, yönetim sorunları, insan kaynağı sorunları, muhasebe sorunları, araştırma-geliştirme ve halkla ilişkiler sorunları, büyük önem kazanmıştır.

Gerektiğinde stoka çalışmak da dahil, büyük ölçekli üretimden kaynaklanan sorunları çözmek için, ekonomistler ve ilk işletmeciler, büyük çabalarda bulunmuşlar ve uygulamaya yönelik çok yararlı yazılar yazmışlardır. Adam Smith, Charles Babbage, Frederick W. Taylor, Frank ve Lillian Gilbreth, F.W.Harris, Walter Shewhart, Henri Fayol gibi işletmecilerin, işletmelerin ve işletme yönetiminin gelişmesinde büyük katkıları olmuştur.

2.3. 1950’li Yıllardan Sonra İşletme

Adam Smith’ten bu yana yaklaşık iki yüz elli yıl süre geçmiştir. O günlerdeki işletmelerin yapı ve işleyişiyle, bugünkü işletmelerin yapı ve işleyişi arasında son derece büyük farklar vardır. Hepsinden önce, günümüzde, buhar makinesi de önemini yitirmiş, onun yerini patlamalı motor, elektrik motoru, doğal gaz ve nükleer enerji almıştır. Bu gelişmeler sonucu, günümüzün işletmeleri, çok büyümüş ve çok daha iyi örgütlenmiştir. İşletmelerdeki verimlilik ve üretkenlik, inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Özellikle gelişmiş ülkelerdeki işletmelerin pazara sürdüğü mal ve hizmetler, günümüz İnsanlarının yaşam düzeyini yükseltmiştir. Hemen her gün, pazara, yeni bir mal veya hizmet sürülmekte ve insanların yeni bir ihtiyacını doyuma ulaştırmaktadır. Uzun işletmecilik uygulamalarının sonucunda kazanılan deneyimlerle, işletmelerde işbölümü, uzmanlaşma ve makineleşme, inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Günümüzde, artık tam otomatik fabrikalar gündeme gelmiştir. Pek yakın bir gelecekte, insanlar üretim sürecinden bütünüyle çekilecek, mal ve hizmet üretimini, otomatik fabrikalarda, robotlar aracılığıyla bilgisayarlar ve yapay zekalar gerçekleştirecektir. Başka deyişle, üretim sürecinde, yalnızca bilgisayarlar, bilgisayarların yönetiminde bir takım robot makineler ve bu robotların işlediği hammaddeler, yardımcı maddeler ve benzeri üretim olanakları bulunacaktır. Bu belirtilen yeni üretim sürecine tam otomasyon adı verilir. Aslında bugün bile, bazı üretim çeşitlerinde otomasyon uygulamaları başlamış ve her geçen gün yaygınlaşmaktadır.

Kapitülasyonlar ve bilinen öteki tarihi nedenlerle Türkiye’de Endüstrileşme, batıya oranla iki üç yüzyıllık bir gecikmeyle başlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin en büyük hedeflerinden birisi, ülkemize çağdaş anlamda işletmeler kazandırmak olmuştur. Bu amaçla, bir taraftan devlet; şeker fabrikaları, dokuma fabrikaları, maden işletmeleri ve daha birçok kamu işletmeleri kurup işletmiş, diğer taraftan da özel kişilerin işletme kurmalarını özendirmiştir. Özellikle 1950’lerden sonra Türkiye’deki ilkel el işçiliğine dayanan özel işletmelerin yerini, çağdaş işletmeler almaya başlamıştır. Bugünlerde, Türkiye Milli Gelirinin yaklaşık yarısını devlet işletmeleri, yarısını da özel işletmeler üretmektedirler. Çağımızın Küreselleşme ve Serbest Ekonomi akımının da etkisiyle, Türkiye’deki Kamu İşletmeleri, belirli bir takvime göre özelleştirilerek, verimlilikleri artırılacaktır.

İşletme dalındaki eğitime büyük önem veren gelişmiş ülkelerin işletmeleri, bugün dünya düzenine yön verecek bir ekonomik güce ulaşmıştır. Ülkemizde de işletmecilik eğitimi, her geçen gün biraz daha gelişmektedir. Hemen her Türk üniversitesinde, bir iktisadi ve idari bilimler fakültesi bulunmaktadır. Bu fakültelerin işletme bölümlerinde, çağdaş işletmecilik dersleri okutulmaktadır. Ayrıca, işletmecilik alanında yüksek lisans ve doktora eğitimi yapan sosyal bilimler enstitülerine,  büyük öğrenci talepleri olmaktadır. Üniversite giriş sınavlarında kaliteli işletmecilik eğitimi veren bölümlere, en yüksek puanlarla girilmeye başlanmıştır. Diğer taraftan, eskiden, Türkiye’nin büyük işletmelerindeki üst yönetim kadroları, genellikle mühendislik kökenli yöneticilerden oluşurken, bugünlerde ağırlık işletmecilik eğitimi görenlere kaymış durumdadır.

Özetle belirtmek gerekirse, çağımızda işletmeler son derece gelişmiş ve bütünüyle bilimsel temelli yönetimlere kavuşmuştur. İşletmeleri gelişmiş ülkelerin İnsanları, diğer ülkelerin İnsanlarına oranla, gereksinmelerini daha iyi karşılamaktadırlar. Ülkemizde ise, hemen her alanda faaliyet gösteren işletmelerin sayısı, her geçen gün biraz daha artmaktadır. Büyük işletmelerimiz, giderek dünya pazarından pay kapmaya başlamışlardır.

2.4. Küreselleşme Sürecinde İşletme

Eski çağların çok büyük bir küre biçimindeki dünyası, son on yıldan bu güne gündeme gelen çok hızlı değişmeler karşısında, küçücük bir gezegen durumuna gelmiştir. Özellikle iletişim olanakları, dünya küresini, bir bakıma, insanın avuçları içine sığabilecek bir ekran büyüklüğüne indirmiştir.

Güncel Internet teknolojisiyle insanlar, aynı anda, ışık hızıyla, dünyanın her yeriyle ilişki kurabilmekte, dünyanın her yerindeki bilgiye ulaşabilmekte, dünyanın her yerinde araştırmalar yapabilmekte ve dünyayı avuçlarının içindeymiş gibi görebilmektedir. Artık dünya, özellikle ekonomik açıdan, birbirinden bağımsız birimlerden değil, tam tersine birbirine bağlı birimlerden oluşan bir bütün görünümündedir. Bu duruma globalleşme  veya  küreselleşme adı verilmektedir.

Ekonomik açıdan küreselleşme, insanların, malların, bilgi ve paranın, dünyada serbestçe dolaşabilmesi, hiçbir engelle karşılaşmaması anlamına gelir. Henüz bir ideal olan bu hedefe ulaşma sürecine girilmiştir. Bu küreselleşme sürecinde, başta gelişmiş ülkelerin işletmeleri olmak üzere dünyadaki bütün işletmeler, bir yeniden yapılanma gereksinmesi duymuştur. Küreselleşen dünyanın koşullarına uyabilecek bir yapılanma gerçekleştirebilen işletmeler, yaşamların sürdürmekte, gerçekleştiremeyenler ise, yok olup gitmektedir.

Hızla bütünleşen dünyada işletmeler; üretimde, pazarlamada, finansmanda, insan kaynaklarında, muhasebede, halkla ilişkilerde, araştırma-geliştirmede, yatırımda ve diğer işletme işlevlerinde, dünya standartlarını tutturmak zorundadır. Başka deyişle, bugünün küçük veya büyük tüm işletmeleri, küresel düşünüp küresel davranmak durumundadırlar.

Bugün için küresel hedef, mal, hizmet ve bilgi kalitesiyle tanımlanmaktadır. Başka deyişle, günün küresel tüketicisi, kaliteden asla ödün vermemektedir. Kalitede dünya standartlarına ulaşamayan işletmelerin, hızla pazar yitirdikleri gözlenmektedir. Küreselleşme sürecinde her türlü dolaşım serbest olacağına göre, herhangi bir ülkede kalite standartlarını tutturamayan işletmelerin yerini veya pazarını, kalite öncüsü olan çeşitli ülkelerin işletmeleri devralacaktır.

Bir işletmenin yöneticileri ve işgörenleri küresel boyutta kaliteliyse, o işletmeden kalitesiz mal ve hizmet değil, tam tersine, küresel standartlara uygun kaliteli mal ve hizmet beklenir. Olaya bu açıdan bakıldığında, işletmeler yaşamlarını sürdürebilmek için, örgütlerinde kalitesiz yöneticiler ve kalitesiz işgören bulundurmayacaktır. Gerçekten de, küresel standartlara sıkı sıkıya bağlı işletmeler, artık yönetici ve işgören seçiminde çok titiz davranmakta, seçtiği işgöreni sürekli hizmet içi eğitime tabi tutmakta, çalışanların başarı düzeylerini devamlı artırma yolları aramaktadır.

Türkiye, başta devlet yönetimi ve KİT’lerin yönetimi olmak üzere, küreselleşme sürecine ve standartlarına uygun bir yeniden yapılanmayı, henüz gerçekleştirememiştir. Özellikle devlet hizmetlerinde ve KİT’lerin sunduğu mal ve hizmetlerde kalite düzeyi, küresel dünya standartlarının çok aşağılarında kalmaktadır. Devletin yönetici ve işgören yetiştirme ve atamalarında sorumsuz kalması, ayrıcalıklar dışında kadroların kalitesiz insanlarla dolması sonucunu doğurmuştur. Eğer, devlet ve KİT kadroları küresel standartlara sahip kaliteli insan kaynağıyla doldurulmuş olsaydı, devletin sunduğu mal ve hizmetlerin kalitesinden bu kadar büyük ölçüde yakınılmazdı. Daha kötüsü, küresel standartlara uygun bir yeniden yapılanmayı, söz konusu kalitesiz kadroların yapıyor olması, Türkiye’nin küreselleşme sürecinde de, matbaada olduğu gibi çağının çok gerisinde kalacağının işareti sayılmalıdır.

Türkiye’de, kaliteli işgören politikasına önem veren bazı özel Türk işletmelerinin, dünya kalite oskarı sayılan bazı yarışmalarda, birincilik ya da derece aldıkları görülmektedir. Küreselliğe inanan Türk özel işletmeleri, gelecekte, yurt içi pazarlarını kuruyacak ve dünya pazarlarında başarı sağlayacaklardır.

3. POSTMODERN İŞLETME

Geleneksel ve çağdaş koşullanmalar (paradigmalar), geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Yaşamakta olduğumuz post modern koşullarda, ışık hızına yaklaşan değişim, bütünüyle yeni olguları ve kabullenmeleri gündeme getirmiştir. Geleneksel ve çağdaş değerler, tanımlar, varsayımlar ve kurumlar yeni kuşakların gereksinmelerini karşılayamayınca, ortaya bir takım çalkantılar, karmaşıklıklar, krizler, fırsatlar, tehlikeler, riskler ve belirsizlikler çıkmıştır. Gündemdeki yeni arayışlar, bilinen ne varsa tümünü sorgulamaktadır.

Post modern sorgulamada, işletmecilik ve işletme yönetimi de, payını almaktadır. İşletmecilik ve işletme yönetimi konusunda bu güne kadar bilinen ne varsa tümü; küresellik, sınırsızlık, hız, zaman ve yer bağımsızlığı öğeleriyle bütünleşerek yeniden tanımlanmaktadır. Örneğin, eski işletmecilikte birbirinden bağımsız olarak düşünülen birimler, bugün küresel ölçekte tedarikçi-üretici-tüketici zinciri olarak tek halka durumuna dönüşmüştür.

Özetle belirtmek gerekirse, işletmecilik ve işletme yönetimi, diğer bütün alanlarda olduğu gibi,  bugün sil baştan yeniden yapılanmaktadır. Dönüşüm o kadar hızlıdır ki, en sağlam sanılan yapılar bile yıkılmakta ve post modern açıdan yeniden kurulma  yoluna gidilmektedir.

3.1. Postmodernizm

Bilindiği gibi, “modernite” kavramı, ilk olarak bürokratik yönetimin babası ünlüMax Weber tarafından ortaya atılmıştır. Weber’e göre modernite, ortaçağdan ve feodal dönemden sonra, aklın öncelik aldığı tarihsel dönemi ifade etmektedir. Bu döneme, “Aydınlanma Çağı” denildiği bilinmektedir. Aydınlanma çağı, gerçekten aydın (entelektüel) insanların, toplumları aydınlattığı bir tarih dönemidir. Söz konusu  gerçek aydınlar, modernite çağının kavramsal öncülleridir. Modernite çağında insanlar, aklı ve bilimi kullanarak evrene egemen olacaklarını ve evrenin bir parçası olan toplumu da akla uygun olarak düzenleyebileceklerini anlamışlardır. Bugünün ileri aydınları (postmodernleri) ise, insan gereksinmelerinin karşılanmasına engel olan ne varsa tümüne karşı çıkmaktadır. Örneğin, eskinin genel kabulleri, koşullanmaları, kurumları, bu arada da ulus-devlet modelleri, her türlü kutsallıkları ve değerleri, çoğunluğun gereksinmelerini karşılamıyorsa, onların doyumunu ve mutluluğunu engelliyorsa, amansız bir eleştiriye tabi tutulmakta ve yok sayılmaktadır.

Özellikle düşün ve sanat alanında olmak üzere her alandaki yeni yaklaşım, tasarım, tanım ve uygulamalar, genel olarak İngilizce, Fransızca, Almanca gibi batı dillerinde “Sonrası” anlamına gelen “Post” sözcüğü ile ifade edilir. Aydınlanma döneminde oluşan modern  paradigmalar, bugünün kuşaklarını tatmin edemediğine göre, bunların bir sonrası ya da ötesi olması gerekir. Postmodernizm, hem toplum bilim kuram­larını hem de kuram anlayışlarını,  köklü bir eleştiriye tabi tutmuştur. Böylesine köklü ve kapsamlı bir eleştiri, doğal olarak, çıkarı bozulan egemenleri karşı atağa geçirmiştir. Postmodernizm karşıtı olan bu tutucu odaklar, bütün güçleriyle eski değerleri savunmakta ve eski tezlerin doğruluğunu kanıtlamaya çalışmaktadır.

Diğer taraftan, tarihin akışı içinde, önce gerçeklerle alay edilir, sonra gerçekleri dile getirenlere şiddetli itirazlarda bulunulur, en sonunda çok doğalmış gibi gerçekler herkes tarafından kabul edilir. Bunun en güzel örneği, ünlü Galileo’nun “dünya yuvarlaktır ve hem kendi etrafında hem de Güneş’in etrafında dönüyor” demesi, kendisiyle alay edilmesi, muhakeme yoluyla idama mahkum edilmesi ve sonrada herkes tarafından fikrin kabul edilmesi. Post modern gerçekler için de aynı durum geçerli olacaktır. Modenizm tezi ile postmodernizm tezi, yeni bir oluş meydana getirecek ve küresel vatandaşlar, düne oranla yarın daha mutlu olacaklardır.

Aslında postmodernizm, ne herhangi bir kuram ne de bir ilkeler bütünüdür. Postmodernizm, olsa olsa bir “aşırı aydınlanma (hiperentelektüelizm)” dir. Bazı düşünürler, postmodernizmi, yeni toplumsal oluşumlar ve yeni politik kimlikler yaklaşımı, yeni bir özgürleştirme süreci olarak yorumla­maktadır. Bazı düşünürler ise, gelişmelere tam tersi açıdan bakarak, postmodernizm modasını, umutsuzluğun ve toplumsal çare­sizliğin doğurduğunu ileri sürerek,  farklı eğilim ve yaklaşımların sınırları belli olmayan gidişine postmodernizm demektedirler. Bu karmaşa ve belirsizlik, post modern söylemin etkinliğini ve popülaritesini artırmaktadır.

Postmodernizm, son yılların birbirinden çok farklı, birbirine çok karşıt görüş ve yaklaşımlarından oluşan bir söylemler bütünü, bir yeni arayışlar olgusudur. Ancak, bu yeni söylemler ve sorgulamalar, modernite olarak tanımlanan dönemin kesin olarak sona erdiğini ve onu izleyen yeni bir dönemin başladığını açık olarak göstermektedir.

Ünlü ve yaşlı vizyonist Peter Drucker, post modern kavramı ile sa­nayi sonrası toplum yapısını ve özelliklerini ifade eder. Drucker’a göre, ileri endüstri ülkeleri,  bilgi ve öğreti­min olağanüstü yaygınlaştığı bir post modern dünyaya doğ­ru yol almaktadır. Post modern dünyanın gerçekleşmesi, geriliğin, yoksulluğun, bilgisizliğin ve cehaletin ortadan kalkması anlamına gelir.

3.2.  Postmodern Dönüşümler

Modern-post modern diyalektiği, tarihte benzeri görülmemiş bir değişimi ve dönüşümü tetiklemiştir. “Karşıtların mücadelesi” başka bir deyişle “tez”ve “antitez”, “sentez” ya da yeni oluşlar yaratmakta ve insanlık daha da ilerlemektedir. Bu alt başlıkta, ekonomi ve işletme ağırlıklı bazı çarpıcı dönüşümler gösterilmeye çalışılacaktır.

3.2.1. Kol Gücü Yerine  Beyin Gücü

Modern dönemde, kol gücü (bedensel emek), birinci derecede önemli bir üretim faktörüydü. Geleneksel, davranışsal ve çağdaş yönetim yaklaşımlarında, kol gücüyle çalışanların verimliliğinin nasıl artırılacağı konusunda bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Taylor, Fayol, Weber, Maslow, McGregor, Simon ve diğer bütün modern yazarlar, işçi verimliliğine ilişkin birçok ilke, kural ve kuram geliştirmiştir. Kendi dönemlerinde geçerli olan bu çalışmalar, bugün geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiştir.

Bugün post modern bir şirkette, kol gücüyle çalışan insanların yaptıklarının yüzde 75-85’i, zihinsel yoldan yapılmaktadır. Belirleyici üretim faktörü ise, kol gücü değil, tam tersine, 1,3 kilogram ağırlığında insan beynidir. Laboratuar araştırmaları, beynin onda dokuzunun çıkarılması halinde bile çalışmaya devam ettiğini göstermektedir. İnsanoğlu, hala en güçlü bilgisayardır. Beyin performans bakımından, erişilmez bir doğal oluşumdur.Yapay zekalar, insan beyninin başarı düzeyine yaklaşmaktan henüz çok uzaklardadır.

Beyin, iyi veya kötü yönde de olsa, ancak bireyin kendisi tarafından kullanılır ve denetlenir. Başkalarının beynimizi kullanması ve denetlemesi, bir bakıma, mümkün değildir. Bugünkü post modern dönemde, insan beyni, modern üretim araçları olan hammadde, bedensel emek ve sermayeye egemen olmuş durumdadır. Şu anda, kas gücü ağırlıklı başarılı bir işletme gösterme olanağı yoktur. Örneğin, pazara sunulan yeni bir otomobilin değerinin yüzde 70’i, yaratıcı beyin gücünden oluşmaktadır. Modern üretim döneminde ünlü Henry Ford, “ne zaman bir çift el istesem yanında bir de insan geliyor” diye dert yanmıştı. Post modern dünyanın otomobil üreticileri ise, “kime el gerekli ki?” diye sormaktadır.

Post modern küresel dünyada kollar değil, beyinler çarpışmaktadır. Beyinlerin savaşını kaybeden şirket; imajını, şanını, şöhretini, her şeyini kaybetmektedir. Örneğin, 2001’de dev şirket “Enron Corp.”, Temmuz 2002’de de ABD’nin ikinci büyük telekom şirketi WorldCom Inc.dünyanın en büyük iflaslarını gerçekleştirerek yok olmuşlardır.

3.2.2. Bilanço Varlıkları Yerine Bilgi (Entelektüel Sermaye)

Bilanço varlıkları (aktifleri) açısından dünyanın en büyük şirketi bile olsa, entelektüel sermayeye (bilgili) yatırım yapılmamışsa, o şirketin rekabet şansı hiç kalmamış demektir. Doğal kaynakların, emeğin ve sermayenin önemi hızla azalmaktadır. Rekabet üstünlüğü için tek güç, post modern dünyada bilgidir. Modern dönemin “soğuk savaş” kavramının yerini, post modern dönemde “soğuk bilgi savaşı” kavramı almıştır. Başta ABD başkanları ve AB devlet yöneticileri olmak üzere vizyon sahibi herkes, beyin tüketimi yerine beyin kazanımını kolaylaştırıcı koşulları ve politikaları geliştirmeye çalışmaktadır.

Modern dönemde “Para (varlıklar) İktidardır” inancının yerini, post modern dönemde “Bilgi İktidardır” inancı almıştır.  Yönetim gücü ne olursa olsun; ister tehdit ister ikna, ister yasak ister serbesti, ister otokrat ister demokrat, daha zeki beyinler karşısında yenilgi kaçınılmazdır. Örneğin, “ATATÜRK”, “BİLL GATE”, “İkiz Kuleler’i yerle bir eden USAME BİN LADİN” ve benzerleri, maddi güç bakımdan olağanüstü güçlü rakiplerini yenmişlerdir.

Tarihte Birinci Bilgi Devrimi, 1455 yılında Johan Gutenberg’in baskı makinesini icat etmesiyle; İkinci Bilgi Devrimi, Gutenberg’ten 500 yıl sonra radyo ve televizyonun günlük yaşama girmesiyle gerçekleşmiştir. Ama asıl post modern dönüşüm yaratan Üçüncü Bilgi Devrimi ise, Time Dergisinin de belirttiği gibi, 1995 ‘den itibaren 500 TV kanalı yerine milyarlarca WEB sitesinin geçmesiyle başlamıştır. Post modern düşüncelerin dünya ölçeğinde egemen olmasını, internetin hızı, bilgi teknolojisinin üstünlüğü, yer ve zaman bağımsızlığı gibi ileri oluşumlar sağlamıştır.

Yaldızlı söylenişiyle entelektüel sermaye, bilimsel deyişiyle bilgi; ülkelerin, kurumların, işletmelerin ve bireylerin post modern savaş alanıdır. World Wide WEB, bilgi tekellerini yerle bir etmiştir. Ne devlet sırrı, ne askeri sır, ne şirket sırrı, ne de kurum sırrı kalmıştır. Yetiştir üstün beyinli “Hacker”lerini, istediğin sırı deşifre et. Bir tıklamayla WEB’lere girmenin günlük yaşamın vazgeçilmez gereksinimi olması, bilginin tüm dünya ölçeğinde ışık hızıyla yayılmasını ve kullanılmasını sağlamıştır. Bireyler, ülkeler, kurumlar ve işletmeler, bir taraftan başkalarının ürettiği bilgilere sıfır maliyetle ulaşırken, bir taraftan da devamlı yeni bilgi üretimi yarışına girmişlerdir.  Bu yarış sonucu, hiyerarşik örgütlenme yerine proje temelli örgütlenmeler, kırtasiyecilik yerine ofis mimarisi, kağıt dosya ve klasörler yerine veri bankaları ve benzer post modern dönüşümler olmaktadır. Özetle belirtmek gerekirse, tek rekabet üstünlüğü aracı olan bilgi, daha üretilir üretilmez, tıpkı bir virüs gibi dünya ölçeğinde yayılıvermektedir. Tek çözüm, yeni bilgi üretecek beyinleri geliştirmek ve elde tutmaya çalışmaktır.

3.2..3. Yerelliğin Yerine Küresellik

Değişime yön veren bir aç-kapa düğmesi yoktur. Değişim, kendi dinamiği içinde, süreklilik arz eder. Post modern devrim; şu anda hiperaydınların, gençlerin, üniversite öğrencilerinin, dönüşümcü liderlerin, düşünen herkesin zihninde sürüyor. Bu zihinsel gerçek, hayal edilenden de büyüktür. Toplumların, ekonomilerin, sektörlerin, şirketlerin, işlerin ve bireysel yaşamın doğası, kökünden değişmektedir.Yaşamakta olduğumuz post modern devrim, geçmişin dev kurallarını, yasaklarını ve doğrularını, bir tarafa atıvermiştir. Geleneksel roller, stratejiler, politikalar, sınırlar, işler, beceriler, iş görme tarzları, tutum ve davranışlar, yaşamı sürdürmeye yetmemektedir.

Post modernizmin getirdiği en köklü gerçek “uluslararasılaşma”dır. Bu olguya “globalleşme” veya Türkçe deyimiyle “küreselleşme” adı verilmiştir. Küreselleşme öyle bir dayatmıştır ki, alışılagelmiş devlet adamlığı ve iş adamlığı sökmemektedir artık. Alışılmamış, şaşırtıcı, buluşcu devlet ve iş adamlığına yönelmek gerekmektedir.

Küreselleşme, her türlü sınırı zorlamaktadır. Luciano Pavarotti, Tarkan, Modanno ve benzerleri sınır tanımıyor. Ford için, ulus devlet kaygısı yoktur. Ford, işine geliyorsa, dünyanın her yerinde faaliyet gösterir. Terör de uluslararasılaşmıştır. AB’yi de ABD’yi de vurabilir.

Küreselleşmenin işletmecileri ilgilendiren yönü, ekonomiye olan etkileridir. Son yıllarda uluslararası ticaret, 40 yıl önceye oranla 1500 kat artmıştır. Gümrük vergileri ortalama olarak, yüzde 50’lerden yüzde 5’lere inmiştir. Hindistan’ın Bangolar şehri, yazılım açısından dünyanın ikinci büyük yerleşim yeridir. Burada, tam 140.000 bilgi teknolojisi mühendisi, aylık 900-1000 dolara çalışmaktadır. Aynı yeteneğe sahip gelişmiş ülke mühendisleri ise, bu ücretin en az iki katına çalışmaktadır. Novell, Siemens, Ericsson gibi Fortune 500 şirketlerinin yüzde yirmisi, İsveç, Almanya, Fransa ve ABD gibi kendi ülkelerinde değil, Bangalor’da iş kurmuşlardır.

Ford’un Eskort modelini oluşturan parçalar, 15 ayrı ülkeden tedarik edilmektedir. Başka bir deyişle, Ford, yalnız Eskort otomobil yapımında, dünya ölçeğinde tam 15 ülkedeki yan sanayi ve tedarikçi ağından parça ve otomobil sistemleri satın almaktadır. Ayrıca, söz konusu arabaların montajı, biri Britanya’da diğeri de Almanya’da kurulu iki farklı dünya coğrafyasında yapılıyor.

Daha 2000’li yılların başında, dünyadaki hemen herkes, birbiriyle rekabet içinde olmaya başlamıştır. Ülkeler, kurumlar, işletmeler, yöneticiler, futbolcular ve bireyler, dünya ölçüsünde amansız bir rekabet içindedir. Küresellik; daha kaliteli hizmet, yaşam tarzı, üretim, pazar, öğrenim, yargı, insan hakları ve benzeri yarışlar dünyasıdır. Küresellikte, rekabeti azaltmanın veya önlemenin olasılığı yoktur. Daha fazla rekabet, küresel yaşamın bir dayatmasıdır.

3.2.4. Aynılığın Yerine Buluşculuk

Girişimlerin, rekabet üstünlüğü sağlamak için, dünyanın henüz görmediği farklı bir ürün, hizmet veya teknoloji yapmaları gerekir. Para, farklılıktan kazanılır. Beyinsel yeteneğiyle dünyanın ilk zengini sayılan Bill Gate, farklı yazılım ürünleri ortaya koyduğu için, geleneksel zenginlik kaynaklarını değiştirmiştir. Küresellikte farklı olmak, farklı görünmek ve yeni tarzda çalışmak zorunluluğu vardır.

3.2..5. Amirliğin Yerine Dönüştürücü Liderlik

Post modern dönemde, pazara, hız ve yetenek sunulmaktadır. Beyin hızıyla çalışan yetenekli insanları işletmeye çekmede, işletmede tutmada ve güdülemede, modern yönetim ve liderliğin yerini, post modern katılımcı yönetim ve dönüştürücü liderlik almıştır. Her konuyu daha iyi bildiğini öne süren ve her zaman haklı olan amir veya patron, ebediyen ölmüş ve fosil olmuştur. Göreve, korkuya, kurallara, ilkelere ve sayılara dayanan yönetim hiçbir işe yaramamakta, kendisiyle birlikte tüm çevresini iflasa sürüklemektedir. Yönetimin özü insandır ve insanlar kendi kendini yönetebilir. Dönüştürücü bir lider, katılımcı yönetim tarzı uygulayarak, insanlardaki yönetim yeteneğinin gelişmesine, bir ölçüde yardımcı olabilir. Daha fazlasını, post modern düşünceye sahip beyinler yapar.

Post modern işletmede, bir elemanın, ömür boyu çalışarak emekli olma şansı, hemen hemen hiç kalmamıştır. Yeni kariyer anlayışı, projeye katılma, proje gerçekleşince de yeni bir projeye katılma biçiminde değişmektedir. Başka bir deyişle, çalışma, bir dizi yetenekle bir projeye katılma olarak görülmeye başlamıştır. Modern dönemde, bu arada da Türkiye’de, birey 20-30 yılda tek bir beceri elde ediyor ve bu beceriyle emekli oluncaya kadar idare ediyordu. Post modern dönemde ise, her yıl, her ay, her gün ve her saat, yeni bir beceri edinmek gerekiyor. Küresel girişimler, bu becerileri anında görmekte ve daha iyi imkanlarla işe çağırmaktadır. Tıpkı futbol dünyasında olduğu gibi.

Bugünün, beyin işçisi özgürdür. Bu özgür insan zihni yönetilebilirse, rekabet üstünlüğü ya da ekonomik iktidar sağlanmış olur. Katılımcı yönetime inanmış post modern liderlere sahip olmayan işletmeler, ne yeni beyinler ve yetenekler geliştirebilir, ne de başkalarının geliştirdiklerini elde tutabilir. Küresel post modern koşullar, patronları değil, gerçek yetenekleri egemen kılmıştır.

3.2.6. Geleceğin Kestirimi Yerine Geleceğin Yaratılması

Modern yaklaşımda, genellikle olayların akışı bir süre seyredilir, daha sonra da tarihi veriler, bazı istatistik yöntemlerle işlenerek gelecek kestirilmeye çalışılırdı. Post modern anlayışa göre, gelecek kestirilemez, tam tersine geleceğin yaratılması gerekir. Post modern dönüşüm, doğru veya yanlış değildir, vardır ve yaşanmaktadır. Gelecek ise, var olan bir şey olmadığı gibi, iyi veya kötü de değildir. Ekonomik anlamda, girişim nasıl yaparsa, gelecek öyle olur.

Aslında geleceğe, modern dönemde olduğu gibi yanıtlar değil, sorular yön verir. Eğer, bir girişimde rakiplerden daha hızlı, daha zekice ve daha özgün sorular sorulması özendirilirse, rekabet yarışında bir anda olsa öne geçilmiş olur. Ancak bu yolla belirli belirsiz, beklenmeyen de beklenebilir duruma gelir. Örneğin, bugüne kadar rakiplerce hiç sorulmamış zekice ve özgün soru şu olsun: “Tüketicinin düşünceleri okunabilir mi?” Böyle bir soru, bugüne kadar kesin olarak bilinenleri belirsiz duruma getirir. Ancak, bugüne kadar hiç beklenmeyen bir durumu da beklenir hale koyar. Artık, girişimdeki beyin işçileri, bildikleriyle yetinmez, yeni soru için harekete geçerler. Bir çok kuramsal deneyler yaparak, geleceği yaratma yoluna girerler. Düşünceye uyarlı bir “chip”i, sattıkları ürüne yerleştirirler. Daha sonra da chip, tüketicinin ürün hakkındaki düşüncelerini algılar ve işletmeye aktarır

3.2.7. Teknolojiler Yerine İleri Teknolojiler

Tom Peters “Kaçıklar kazandı” diyerek, post modern teknolojiyi yaratanları yüceltmiştir. Daktilo, kağıt dosya, klasör, katiplik, postacılık, faksçılık, disketçilik, grafikerlik, çamaşırcılık, bulaşıkçılık, daha akla ne gelirse tümü tarih olmuştur. Sözkonusu eski teknolojilerin yerini, post modern “Biyoteknoloji, “Bilgi (enformasyon) Teknolojisi”, ulaşım teknolojisi ve diğer teknolojiler almaktadır.

20-30 yıl önceki teknolojilerle bugünkü teknolojileri karşılaştırınca, arada inanılmaz bir fark olduğu görülür. Dünyanın tarih boyunca yetiştirdiği bilim adamlarının yüzde doksanının, şu anda hayatta olduğu biliniyor. İnsanlık,  post modern teknolojiyi,  bu kaçıklara borçludur. İleri teknoloji yarışının durması mümkün değildir.

Teknolojinin post modern anlamdaki dersimizi ilgilendiren asıl boyutu, bilgi teknolojileri yönüdür. Tek bir CD-ROM’a, 360.000 sayfa metin sığıyor. 360 bin sayfalık bir kitap ile kitabın bir sayfası kadar CD’yi karşılaştırmak bile olası değildir. Post modernliğin getirdiği dijitalleşme akımı, ülkeleri, kurumları, girişimleri, işletmeleri ve tüm dünya bireylerini etkilemiştir. Tüm birimler sanal dünyanın bir yerlerinde, kendi amaçları doğrultusunda sörf yapmaktadır.

Bilim adamları, post modern bilgi teknolojisinin yarattığı yarara “Artan Getiriler Yasası” adını vermiştir. Gerçekten de, ne kadar çok kurum ve kişi kullanırsa, cep telefonu, internet, web sitesi gibi teknolojilerin değeri de, o kadar çok artmaktadır. Başka bir deyişle, mümkünse, bu teknolojileri bedavaya kullandırmalıdır ki, rakipler özenip rahatsız etmesin, saf dışı kalsınlar.

Özetle belirtmek gerekirse, bilgi teknolojisindeki ilerlemeler, zaman ve yer bağımlılığını ortadan kaldırıyor; saydamlık sağlıyor; pazarları kusursuzlaştırıyor.

3.2.8. Kurumlar Yerine Yeni Kurumlar

Post modern gidiş; şirket, siyasal parti, aile, evlilik, ulus-devlet, uluslar arası organlar gibi kurumları da dönüştürmektedir. Örneğin, kapitalizm kurumu, eski yapısını yıkarak, kendisini yeniden yaratmaya başlamıştır. İnsanlık, ulus-devlet kalıplarından sıyrılarak, dünya vatandaşlığına doğru yol almaktadır. Siyasal partiler, eski yapılarıyla yok olacaklarını görerek, yeni oluşumlara açılmaktadırlar. Bürokratik yapıdaki girişim ve işletmeler, ömrünü tamamlamıştır. Artık girişimler, yeni post modern çizgilerle yeniden yapılanmaktadırlar.

Post modern dönemde, evlilik dahil tüm kurumlar, post modern açıdan sorgulanmaya başlamıştır. İnsana mutluluk vermeyen hangi kurum varsa, o kurum topa tutulmaktadır. Post modern görüşe göre, herhangi bir kurum, mutluluk verdiği sürece kullanılır, mutluluk vermez duruma gelince de, kullanılıp atılmış veya yaşanmış ve bitmiş olur.

3.2.9. Değerler Yerine Yeni Değerler

Bireylerin kendileriyle,  iş yaşamıyla, teknolojiyle ve diğer insanlarla ilişki kurma tarzını belirleyen modern dönemin değerleri de, çok hızlı bir şekilde değişmektedir. Değerler, özellikle post modern düşüncelerin etkisiyle, coğrafi kısıtlamalardan kurtulmuştur. Geleneksel doğu ve batı değer sistemleri, hızla birbirine yaklaşmakta ve yeni bir kültür ve ahlak sistemi oluşmaktadır.

Post modern dönemde, değişik kültürler, damak zevkleri ve deneyimler, bir değerler bolluğu yaratmıştır. Küresel vatandaşların önünde, sosuz seçenek var artık. İster camiye, ister kiliseye, ister havraya, isterse hiçbir yere gitmez. Kimse kimseye dayatma yapmaz. İsteyen, domuz, isteyen inek, isteyen salyangoz eti yer. Bugün, “post modern melez değerler” çağı yaşanmaktadır. Eski koşullanmalar, kabullenmeler, dayatmalar ve varsayımlar, bir tarafa bırakılmıştır. Herkesin kendi doğrusu yanlışı, iyisi kötüsü var artık.

Post modern düşünceler, bu arada, bireylerde manevi bir boşluk da yaratmıştır. İnsanlar, inanç açısından, yeni arayışlar içine girmiştir. Sanki dinlerin sonu gelmiş gibidir ya da dinler post modern açıdan bir sorgulamaya tabi tutulmaktadır. Ne kiliseye, ne camiye, ne havraya ne de başka bir tapınağa giden var. Belirli bir ideolojik bağımlılık da kalmamıştır. Post Modernlik Cini, şişeden çıkmış bir kere, tekrar şişeye kapatılamıyor. Modern dönem değerlerine geri götürmeye çalışanların çabaları boşunadır. Geriye gidiş yok artık. Bir kişiye veya bir işletmeye körü körüne sadakat ölmüştür. Post modern zamandan önce, aileler, okullar, dini kurumlar, diğer kurumlar ve işletmeler, bireylerin oynayacağı rolü gösteren tarihi senaryoyu, başka deyişle yasa, tüzük, yönetmelik ve iş emirlerini, hazır olarak verirlerdi. Post modern bireyler, kendi oynayacakları senaryoları kendileri, hiçbir değere bağlı kalmaksızın özgürce yazmakta ve oynamaktadırlar.

3.3. Postmodern Ekonomik Sonuçlar

İnsanların, bugün yaşamlarını sürdürmeye çalıştıkları ekonomik dünya, 10-15 yıl önceki dünya değildir artık. Bu ekonomik dünya, coğrafya olarak, toplum olarak, birey olarak, teknoloji olarak, kültür olarak, iletişim ve ulaşım olarak bambaşka bir dünyadır. Bu alt bölümde, post modern ekonomik dünyadaki çarpıcı bazı özellikler belirtilecektir.

3.3.1. Seçenek Bolluğu

Post modern ekonomik dünyada, seçenek bolluğu vardır. Nüfusu 4,5 milyon olan Norveç’te 200 gazete, 1000 haftalık dergi ve 20 TV kanalı vardır. Nufusu 9 milyon olan İsveç’te, tam 350 bira çeşidi vardır. ABD’de temel tüketim malları 1981’de 2700 çeşitken, bugün 20.000’nin üzerine çıkmıştır. 1980’lerde Türkiye’de, bir tek televizyon yayını izlenebilirken, bugün 50’nin üzerinde kanal izlenmektedir. Seiko, 5000 çeşit saat üretmektedir. Sony, yılda 6000 yeni ürün çıkarabilmektedir.

3.3.2. Pazar Genişlemesi

Ticaretin serbestleşmesi, gümrük duvarlarının aşınması, gümrük birliklerinin çoğalması, AB türü birliklerin yaygınlaşması, devlet düzenlemelerinin kaldırılması, geleneksel kısıtlı pazarları, olağanüstü ölçüde genişletmiştir. Sermayede, bilgide, bazı teknoloji ve mallarda küreselliğe ulaşılmış olsa bile, henüz emek pazarında küreselliğe yaklaşılamamıştır. Örneğin, dünya işgücünün ancak yüzde 1,5’u anayurdunun dışında çalışmaktadır.  Koskoca Avrupa Birliğinde, anayurdu dışında çalışanların oranı yüzde 2’dir. Ancak, yakın bir gelecekte, bu durumun da küreselleşeceği açıktır.

Post modern dünyada, akla gelebilecek her şeyin pazarı, giderek genişliyor. Dünya ölçüsünde insan organı pazarı, her türlü seks pazarı, uyuşturucu pazarı, kumar pazarı, bahis pazarı, içki pazarı, bilgi pazarı, yetenekli eleman pazarı ve daha bir sürü en uç pazar vardır. Post modern dünya vatandaşları, web’den de yararlanarak, bu pazarlardaki gelişmeleri günü gününe izlemektedir.

3.3.3. Arzın Talepten Fazla Olması

Modern dönemlerde, aşırı bir talep vardı. Bu talebi karşılamak için işletmeler parça başı ücret, akort ücreti, primli ücret gibi yöntemlerle talebi karşılamaya  çalışırlardı.  Post modern dönemde ise, global arz, global talebi aşmaya başlamıştır. Örneğin, otomobilde yüzde 40, çelikte yüzde 50, bilgisayarda yüzde 140, dökme kimyasallarda yüzde 100  kapasite fazlası hesaplanmıştır.

Post modern girişimler, bu olağanüstü atıl kapasite sorununu aşmak ve ayakta kalabilmek için, yeni arayışlar içine girmiştir. Bazıları daha şimdiden, küçülerek büyüme, stratejik iş birlikleri kurma veya esnek üretim sistemleri kurma yoluna gitmektedirler.

3.3.4. İletişim Maliyetlerinin Sıfırlanması

Post modern buluşlar, bilgi ve iletişim teknolojileri, iletişim maliyetlerini, neredeyse ortadan kaldırmıştır. Michael Dell, “İnterneti ancak telepati geçebilir” demiştir. Gerçekten de, 40 sayfalık bir belgeyi Los Angeles’tan Washington’a göndermenin maliyeti faksla 9 dolar, postayla 3 dolar olurken, e-postayla 9 sent olmaktadır. Olay, bununla da sınırlı değildir. İnternet, aracısız e-tiareti, e-işi ve B2B’yi mümkün kılarak, ürün maliyetlerini de ucuzlatmıştır.

3.3..5. Küresel Ölçekte Tam Rekabet

Tüketici veya müşteri, tarihin hiçbir döneminde, post modern dönemdeki kadar egemen olamamıştı. Pazarların kusursuzlaşması, küresel ölçüde, amansız bir tam rekabet ortamı yaratmıştır. Arz  fazlası ve ileri bilgi ve iletişim teknolojisi, müşteriyi, kraldan da öte bir konuma yükseltmiştir.  İnternet, tüketicilerin dünya ölçüsünde el ele verip, tüketici birlikleri kurmalarını sağlamıştır. Tüm dünyanın tüketicileri, birleşme ve birlikte hareket etme sürecine girmiştir.

Hiçbir ülke, kurum, kuruluş, girişim ve işletme, dünya ölçeğindeki bu birleşik tüketim gücünün karşısında, eski üstün rolünü oynayamayacaktır. Birleşmiş müşterinin isteğini yerine getiremeyen birim, kim olursa olsun, çok kısa bir süre sonra,  iş hayatının dışına itilecektir. Aynı durum üniversiteler, otomotiv şirketleri, şarkıcılar, takı satıcıları ve tüm firmalar için geçerlidir. Tüketici daha kafasında ne istediğini düşünürken, işletmelerin rakipten önce davranıp, bu isteği kusursuz olarak karşılaması gerekiyor.

3.3.6. İmaj ve İlgi Çekme Yarışı

Post modern ekonomik yaşamda girişimler, pazar payı kapma yarışını bırakmışlar, bunun yerine, akıl ve gönül payı kapma yarışına girmişlerdir. Şirketler, tüketici gözünde birkaç saniyelik ilgi çekmek için, büyük reklam paraları ödeyerek, birbiriyle kıyasıya yarışmaktadır. Tüm ekonomik birimler, imajlarıyla, yenilikleriyle, sundukları hizmetlerle fark edilmek istiyor. Yetenekli eleman adaylarının ve paralı tüketicilerin dikkatini çekemeyen, güvenini kazanamayan girişimler, kısa sürede iflas etmektedir.

3.3.7. Gerçek Zamanlı İşletmecilik

Modern dönemlerde, işletmecilik kararları 10 yıl, 5 yıl gibi dönemleri kapsardı.  Post modern dönemde bu süreler; önce 3 yıla, 1 yıla, 6 aya, 3 aya, giderek de 3 gün, 3 saat ve 3 dakika gibi zaman dilimlerine inmiştir. Gerçek zamanlı işletmecilikte, ürün kararları, dağıtım kararları, fiyat kararları ve benzerleri, rakibe göre ne kadar hızlı değişirse, o kadar üstünlük elde edilmektedir.

Zaman, başka deyişle hız, post modern dönemin bir bakıma dini olmuştur. Ekonomiler, işletmeler, tüketiciler ve tüm insanlar, gerçek zamanlı canlı yayında yaşamaktadırlar. Herkesin önünde, internet faresi veya bir uzaktan kumanda aleti var. Uydu aracılığıyla olaylar, olay yerinde anında gözlemleniyor. Bir tıklama, isteyeni istediği yere, ışık hızıyla götürüyor.

Eğer, dünyada hala beş yıllık planlarla, yıllık veya  aylık raporlarla devlet veya işletme yönetmeye kalkanlar varsa, yakında kendi felaketlerini kendi gözleriyle ve kendi tıklamalarıyla göreceklerdir. Küresel ekonomi, herhangi bir yerdeki değişikliklerin, her yerde ve aynı anda kayda geçtiği son derece duyarlı bir sisteme dönüşmüştür. Enerji dağıtımında, hava taşımacılığında, elektronik ve telekomünikasyon sektöründe, turizmde ve diğer alanlarda, gerçek zamanlı fiyatlandırma uygulanmaktadır. Başka bir deyişle, fiyatlar, saniyelik anlarla değişmektedir.

3.4. Bazı İşletmecilik Kavramlarının Postmodern Tanımı

Post modern gelişmeler, ileri teknoloji kullanımı, turizmin yaygınlaşması, insan hakları ve demokrasi alanındaki gelişmeler, eğitim düzeyinin yükselmesi, tüketicilerin bilinçlenmesi ve beklentilerinin değişmesi, çalışanların yönetime katılma istekleri, ekonomik kalkınmanın itici gücü olarak insan kaynağının keşfedilmesi, sosyalizmin çöküşü, değişen demografik yapı, yeni oluşan pazarlar, ekonomik bütünleşmeler, liberal ekonomi egemenliği, rekabet yoğunluğu ve benzeri oluşumlar, bilinen işletme kavramlarının tanımını da değiştirmiştir. Bu alt bölümde, temel işletme kavramları tanımlarının da yeniden yapılmaya başladığı, yalnızca birkaç örnekle belirtilmeye çalışılacaktır.

3.4.1. Post modern Küresel İşletmecilik Döngüsü

Post modern global işletme, yönetim, üretim, finansman, pazarlama, insan kaynağı, araştırma-geliştirme ve diğer işlevlerini, dünya ölçeğinde ve çok yönlü olarak yaygınlaştıran ve bütünleştiren işletmedir.  Post modern küresel işletme, sürekli gelişme döngüsünde anlam bulur. Bu döngüye, Post modern Küresel İşletmecilik Döngüsü adı verilir.

Postmodern küresel işletmecilik döngüsü; kişilerden bağımsız bir yapılanma, süreklilik, rasyonellik, yenilenmeye açıklık, müşteri odaklılık, çalışanların tatmini, şeffaflık, dürüstlük, güvenilirlik, sosyal sorumluluk, çevreye duyarlılık, zaman bilinci, kalite, saygınlık ve benzeri olguları kapsayan etkileşimli (interaktif) bir oluşumdur.

3.4.2. Postmodern Ürün

Post modern dönemde, tek işlevli basit ürünlerin yerini, çok işlevli katma değeri yüksek ürünler almıştır. Müşteri, özel olarak tasarlanmış, geliştirilmiş ve üretilmiş niş ürünler talep eder. Ürünlerin yaşam süreleri çok kısalmış, kullan at durumu yaşanmaktadır. Ürünün rasyonel işlevselliğinin yanında marka değeri de olması gerekir. Marka bağımlılığı son derece artmıştır.

Post modern anlayışta, üründeki dokunulabilir öğelerin önemli bir değeri yoktur. Ürünün değerini, dokunulamaz öğeler yükseltir. Örneğin, Ford Motors’un, satın aldığı Volvo’ya ödediği paranın yalnızca yüzde 4’ü tesis karşılıdır. Geriye kalan yüzde 96’lık kısım olan 6,45 milyar dolar, dukunulamaz varlık olan “Volvo” markasına ödenmiştir. Başka bir deyişle, Ford Motors, Volvo markası, Volvo ilişkileri, Volvo şirketindeki bilgi birikimi, Volvo Konseptleri ve Volvodaki beyin, düşünce ve fikirler için 6,45 milyar dolar ödemiştir.

Aynı şekilde, biraz suya şeker ve karbonat katıp bir teneke kutuya koymanın maliyeti, yaklaşık 25 senttir. Ancak, kutunun üstüne”Coca-Cola” yazılınca, değeri birden bire üç kat artmaktadır.

Nerdeyse yüz yıllık bir kalıbı kullanarak dikilen bir pantolonun maliyeti, yaklaşık 7 dolardır. Ancak, bu pantolonun üstüne “Levis” markası yapıştırılınca, birden bire fiyatı 50 dolara çıkmaktadır.

Post modern dönemde, tıpkı yeni bir ürün yaratılır gibi yeni bir marka yaratılır ve titizlikle korunur. Büyük markaları, büyük beyinler yaratır. Markalar yarışı, bir anlamda,  beyinler yarışıdır. “Microsoft” ve “Oracle” dışında, daha kaç yazılım markası sayılabilir?

3.4.3. Postmodern Üretim Kaynakları

Hammadde, emek, sermaye gibi eski üretim faktörlerinin hiçbir önemi kalmamıştır. Post modern anlamda tek bir üretim kaynağı vardır. “Bilgi” adı verilen bu üretim kaynağı; eğitilmiş, gelişmiş, tasarımcı, yenilikçi, buluşcu insan beynini temsil etmektedir. Entelektüel sermaye de denilen bilgi çalışanları, bilgi üretir ve çok yüksek fiyatlarla bu bilgiyi, geri ve gelişmekte olan ülkelere satarlar; böylece onları, post modern bir yaklaşımla sömürmüş olurlar.

Ericson, Hewlett-Packard, IBM gibi şirketlerde beyin gücü, her gücün üzerindedir. Bu şirketlerin üretimlerinin yüzde 80-90’a yakını, bilgi ve hizmetten oluşmaktadır. Aynı şekilde, Microsoft, 27 bin beyinle, piyasa değeri ve net karı açısından dünyanın en büyük şirketidir. Bu 27 bin beyin işçisi, yalnızca yazılım yapmaktadır. Yazılım için ne hammaddeye, ne kol gücüne dayanan emeğe, ne de sermayeye gereksinme vardır. Microsoft Şirketinin tek üretim kaynağı, 27 bin bilgili beyinden ibarettir.

3.4.4. Postmodern Üretim Yeri

İşletmeler, sınırların olmadığı geniş bir coğrafyada üretimlerini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. “Made in ABD”, “Made in Japan”, “Made in Swaziland”,”Made in England” gibi etiketler anlamsız hale gelmiştir. Örneğin, bir Fin şirketi olan Nokia’nın Almanya, Japonya, İskandinavya, Hong-Kong, Avustralya, İngiltere ve ABD’de laboratuarları vardır. Özellikle post modern genç kuşaklar için, yurtseverlik bir anlam ifade etmemektedir. Genç müşteriler açısından mal ve hizmetlerin nerede üretildiği değil, kim tarafından üretildiği önemlidir. Malın milliyeti yerine, BMW, Nokia, Alessi, Sony gibi markaları taşıması, satın almada ön planda gelmektedir.

Kısaca belirtmek gerekirse, post modern akımda, mal ve hizmetlerin nerede üretildiği değil, kim tarafından üretildiği büyük önem taşımaktadır.

3.5. Post Modern İşletmecilikte Bilgi Yönetimi

Post modern küresel işletmecilik, her şeyden önce, bilgiye dayalı bir olgudur. Nedeni, küreselleşme bilginin sınır tanımazlığını ve bilginin sınırsız dolaşımını zorunlu kılmıştır. Bu arada işletme yönetimi de, bilginin stratejik yönetimi olarak görülmeye başlamıştır. Bilginin stratejik yönetimi; bilginin, rakiplere üstünlük sağlayacak bir varlık haline dönüştürülmesi politikalarının üretilmesi ve uygulanmasıdır.

Bu bağlamda, geliştirilecek olan post modern yönetim stratejileri, üç temel ilkeye dayalı olarak yapılandırılmalıdır:

  • İşletmelerin geliştireceği tüm stratejiler küresel standartlara endekslenmelidir
  • İşletmelerin geliştireceği tüm stratejiler, bilgi teknolojisi üzerinde konumlanmalıdır,
  • İşletmelerin geliştireceği tüm stratejiler, küresel ölçekli müşterinin küresel beklentilerine odaklanılmalıdır. 

Post modern yaklaşımlar ve bilgi teknolojilerindeki gelişmeler, 21.yüzyıl işletmelerini, bilgi işçilerinden, yapay zekalardan, akıllı makinelerden oluşan bir birim haline getirmekte ve bilgi süper otoyollarında faaliyet gösteren iş istasyonlarına dönüştürmektedir.

Peter Drucker’a göre, geleceğin post modern işletmeleri ya da iş yerleri, bilginin temel dayanak olacağı yatay bir bilgisel yapı üzerine kurulu olacaktır. Bilgi üzerine kurulu yatay yapılarda geleneksel kontrol alanı kavramı, geçerliliğini yitirecek ve yerine iletişim alanı kavramı, temel örgütsel yapı taşı olarak geçecektir.  İletişim alanı, bir üste bağlı olmayı ve çevresiyle çok yönlü bir iletişimde bulunma sorumluluğunu kabul eden insanlardan oluşacaktır. Bilgi teknolojilerinin de desteğiyle, bu iletişim alanlarının kısıtlı sayılarla sınırlandırılması gereği ortadan kalkacaktır.

Yönetim bilimci Kevin Kelly, işletmeleri, artık üretim hatları ve operasyonları olan mekanik ve kendine yeterli varlıklar olarak anlamak yerine, organizmalar ekolojisi olarak anlamaya başlamanın gereğini vurgulamaktadır. Buna göre, günümüz işletmeleri, giderek artan şekilde, ağ sistemlerine dahil oluyor ve biyolojik modellerdekine benzer, şirket içi ve şirketler arası bağımlılık ve etkileşim hiyerarşileri oluşmaktadır.

Tek parça, dikey ve homojen şirket yapılarından, merkeziyetçilikten uzaklaşmış, aşırı derecede yayılmış, heterojen ve yalın kurumlar, coğrafi olarak yayılmış bir ağ sistemi oluşturmaya başlamaktadır. Bu yeni kurum türünde, kimin şirketin bir parçası olduğu ve kimin olmadığı konusunda artan bir belirsizlik yaşanmaktadır. Etrafta bir sürü danışman ve alt işveren bulunmaktadır. Bir sürü insan yarı zamanlı çalışmaktadır. Kimi zaman müşteriler bile, şirketin bir parçası olduklarını hissedebilmektedirler.

Sonuç olarak, modern ve bilgi yönetimine dayanan post modern işletmeler arasındaki temel farklar, bir tablo şeklinde aşağıdaki gibi belirtilebilir:

  ÖZELLİKLER   MODERN İŞLETMELER   POST MODERN   İŞLETMELER
Organizasyon Hiyerarşik Şebeke
Yapı Kendine yeten Birbirine bağımlı
Çalışanların beklentileri Güvenlik Bireysel gelişim
Liderlik Otokratik Paylaşmacı
İşgücü Homojen Kültürel açıdan farklılaşmış
İş yapma yöntemi Bireysel Ekip çalışması
Pazar İç Pazar Global Pazar
Üstünlük Maliyetle Hızla
Odaklılık Kar Müşteri
Kaynak Sermaye Bilgi
Otorite Yönetim komiteleri Ortaklık anlayışı
Kalite İmkan verdiği ölçüde Sınırsız arayış

Bilgi temelli post modern işletmeler, küresel pazarı hedefleyen, bilgi yönetimini içselleştiren, bürokrasinin getirdiği hantallıktan yalınlaşarak kurtulmaya çalışan kurumlar haline gelmektedirler. Başka bir deyişle, post modern işletmeler, daha küçük, daha esnek, daha dinamik, bilgiye dayalı, şebeke ve benzeri ağ sistemleriyle birbirine bağlanmış, ancak bir o kadar da bağımsız ve hızlı hareket edebilen ve geleceğin fotoğrafını bugünden çekecek vizyon yeteneğine sahip işletmeler olmaya başlamıştır. Bu dönüşümü gerçekleştiremeyen örgütler, 21. yüzyılda yok olmaya mahkum görünmektedirler.

4. BİLGİ EKONOMİSİ

Geleneksel ekonomideki otobanların, limanların, hava ve demiryollarının yerini, yeni ekonomide, bilgi alt yapısı almıştır. Bilgi alt yapısı ve işleyişi, rakibe oranla iyi ise rekabet üstünlüğü sağlanmakta, değilse yarış kaybedilmektedir. Bilgi tabanlı ülkeler, katma değeri düşük geleneksel üretimi, geri ülkelere bırakmış, kendileri, katma değeri yüksek mallar, hizmetler ve bilgi üretip pazarlama yolunu seçmiştir. Eski ekonomide, bir ürünün miktarının az olması durumunda değerinin yüksek olması kuralı, yeni ekonomide tam tersine işlemekte ve bir ürünün değeri onunla tamamlayıcı olarak kullanılabilen ürünlerin çokluğu durumunda artış göstermektedir.

Bir başka gelişme, rekabet alanında olmuştur. Rekabet (competition) kavramı, işbirliği (cooperation) kavramıyla bütünleşerek iç içe girmiştir. Bunun güncel anlamı, işletmeler, aynı anda hem birbirine rakip, hem de işbirliği içindedir.

Bilişim sistemlerinin tüm birey, işletme ve kurum yönetimlerinin “olmazsa olmaz” koşulu olduğu, bugün herkes tarafından genel kabul görmüştür. Hızlı teknolojik gelişmeye ayak uyduramayan işletmeler, ileri teknoloji kullanan yarışmacılar karşısında, yenik duruma düşmektedir. Son yıllarda, özellikle bilgisayar bilimlerinde, yazılım ve donanım alanında, çok hızlı gelişmeler olmuştur Bu arada, 1950’li yıllardan bu tarafa, insan gibi gören, duyan, yürüyen, konuşan, hisseden ve düşünen yapay sistemler geliştirme çabaları vardır. 2005’li yıllarda, bu çabalar meyvelerini vermeye başlamıştır. Artık, insan gibi davranan ve tıpkı insanlar gibi belirli alanlarda uzmanlaşan makineler gündemdedir.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) İnsani Gelişme Raporu, Teknoloji ve İnsan konusunu incelemiştir. Bu raporun en önemli yönlerinden birisi, 21.yüzyılda üstünlüğü şu iki alandaki gelişmenin belirleyeceğidir:

  • Bilgi teknolojisi
  • Biyo-teknoloji

Söz konusu rapora göre, bilgi teknolojisi ve Biyo-teknoloji alanlarında geri kalan ülkeler, ekonomik güç dengesinin en altında kalacaklar ve 21.inci yüzyıl dünyasının nimetlerinden yararlanamayacaklardır. Rapor yaşam beklentisi, eğitim düzeyi ve gelir dağılımı açısından 162 ülkeyi sıralamış ve bu sıralamada Türkiye 82. olmuştur.

Aslında bu sıralama, ülkelerin 21.yüzyıla hazırlık düzeyini ölçen bir gösterge olarak da değerlendirilebilir. Sıralama, ülkelerin teknolojik başarılarını, şu ölçütlerle değerlendirmiştir:

  • Ülkede elde edilen patent ve lisans hakları
  • Ülkedeki Internet kullanıcı sayısı
  • Ülkede orta, yüksek ve ileri teknoloji kullanımına dayalı ürün ihracı
  • Ülkedeki telefon hattı düzeyi
  • Ülkedeki elektrik tüketimi
  • Ülkede bu konularda verilen eğitim düzeyi

162 ülke, yukarıdaki altı ölçüt açısından değerlendirilmiş ve 72 ülke teknoloji alanında “olası lider”,lider”,  ve “dinamik sürükleyici lider” olarak sınıflandırılmıştır. Türkiye, her üç gruba da girememiş, diğerlerisınıfına sokulmuştur.

Daha önce de belirtildiği gibi, ev ekonomisi dönemi tarihin derinliklerinde kalmış, işletme ekonomisi de dönemini tamamlamıştır. Gelişmiş ülkeler ise, bilgi ekonomisine geçmiştir. Bilgi ekonomisi, geleneksel ürünlerin üretimini az gelişmiş ülkelere bırakıp, bilgi üretip bilgi satmaktır. Teknik dilde bu sürece, “know-how ekonomisi”  denilmektedir.

Geleneksel ürünlerin katma değeri, “know-how”ın katma değerine oranla çok düşük kalmıştır. Örneğin, 1kilogram demir çelik 1 dolara satılırken 1kilogram HP bilgisayar 1000 dolara satılmaktadır. Bu durum, az gelişmiş ülkelerin, bilgi üretip satan ülkeler tarafından, uygarca sömürülmesi sonucunu doğurmuştur. Bilgiye dayalı ürünü çok pahalıya alan, bilgiye dayanmayan kendi ürünlerini olağanüstü ucuza satan ülkeler, çağı ve değişimi yakalayamamış fakir ülke duruma düşmüştür.

Geleneksel işletmenin başarısı, işletme varlıklarının iyi yönetilmesine, bu arada da, mal stoklarının yüksek devir hızına bağlıdır. Nedeni, dönem sonunda bunların değeri, dönem başına oranla artmışsa, işletme karlı (başarılı) sayılır. Bu gün ise, geleneksel varlık yönetimine, “bilgi yönetimi” adı altında çok önemli bir boyut daha eklenmiştir. Geleneksel “üretim yönetimi” kavramı, çağdaş anlamda ‘bilgi yönetimi’ kavramına dönüşmüştür.

Bilindiği gibi, eski ekonomide girişimci, emek ve tüm bilanço varlıkları, üretim faktörü sayılırdı. İşletme bilançosunda gösterilen tüm varlıklara da, “sermaye” denirdi. Yeni ekonomide, üretimin olmazsa olmaz koşulu bilgidir ve adı da “zihinsel/entelektüel sermaye”dir. Eski ekonomide girişimci ve emek, maddi sermayeyi (bilanço varlıklarını) şu veya bu şekilde değiştirerek kar elde etmeye çalışırdı. Yeni ekonomide bilgi, diğer deyişle entelektüel sermaye olmazsa kar elde edilemez. Bilgiyi ihmal eden işletmeler, kısa sürede yarış dışı kalır.

Çağdaş bilgi ekonomisi,  bilgi yönetiminde, çok önemli bir işleve sahiptir. Tüm gelişmiş bilgi teknolojisi sistemleri, işletme birimlerinde oluşan bilgilerin bilgi kanalına sokulmasını ve kanaldaki bilgi akımının hızlandırılmasını hedefler. Bu bağlamda, uzman sistemler, grup katılım sistemleri, ofis otomasyon sistemleri, bilgi üretim sistemleri ve yapay zeka uygulamaları, bu hedefe ulaşmayı oldukça kolaylaştırmıştır.

Bilgi ekonomisinde (bilgi üretiminde) işletmenin verimliliği, bilgi ve bilişim çalışanlarının verimliliğini artırmaya bağlıdır. Bu nedenle işletmeler, bilgi çalışanlarını desteklemek için, çok büyük oranda teknolojik yatırım yaparlar.  Bilgi teknolojisi yatırımları, Amerika birleşik devletlerinde, tüm yatırımların yüzde 41’i oranındadır. Bu bilgi teknolojisi yatırımlarının çok büyük bir kısmı, ofis otomasyonu ve hizmet sektörüne yapılmaktadır.

Bilgi teknolojisi yatırımları, yalnızca verimlilik artışı sağlamaz. Aynı zamanda, maliyetleri düşürür, mal ve hizmet kalitesini artırır. Bununla birlikte,  bilgi teknolojisinin, verimliliği otomatik olarak artıracağı var sayılmamalıdır. PC, e-posta ve faksın; tasarım, kısa not,  elektronik hesap tablosu ve mesaj gibi uygulamalara olanak vermesi, bürokratik yazışmalar, mürekkep, kağıt, daktilo giderleri gibi harcamaları ortadan kaldırarak verimlilik artışı sağlamıştır.

Bilgi üretimi, her şeyden önce, verinin süreçlenmesi ve bilginin yaratılması aşamalarını içerir. Bilgiyi, bilgi çalışanları üretir. Bilgi çalışanlarını, iki grupta toplamak olurludur: (1)Veri çalışanları, bilişimi ilk olarak gerçekleştiren işletme elemanlarıdır. (2) Bilgi çalışanları ise, bilgiyi ilk olarak üreten işletme elemanlarıdır. Sekreterler, satışçılar, muhasebeciler ve benzerleri veri çalışanlarının örnekleridir. Araştırmacılar, tasarımcılar, yazılımcılar, mimarlar, yazarlar,  değerlemeciler ve benzerleri ise, bilgi çalışanlarının örnekleridir.  Bilgi çalışanlarının öğretim düzeyleri, genellikle, veri çalışanlarına oranla daha yüksektir. Dolayısıyla, veri çalışanları, bilgi çalışanlarının denetiminde işlev görürler. Ayrıca, bilgi çalışanları, işlerini yaparken, veri çalışanlarına oranla daha özgür davranırlar. Veri ve bilgi çalışanlarının her ikisi de, kendilerini destekleyecek farklı bilgi gereksinmelerine ve farklı destek sistemlerine sahiptirler.

Internet, ürünlerin alınıp satılmasına, küresel boyutlar getirmiştir. Coca-Cola Ortaklığının yöneticileri, günlük işlemlerini incelemek için bilgi sistemlerini kullanarak, dünyanın değişik yörelerinde, hangi şişeleme fabrikasının, hangi dağıtım kanalını kullanarak, hangi süper marketlerde kaç milyonlarca şişe sattığını, anında ve kesin olarak öğrenebilmektedir. Depodan en son tüketiciye kadar, girişimin içindeki ve dışındaki bu sayısal bütünleşme, bir tasarım olmaktan çıkarak gerçek olmaya başlamıştır. Öyle ki, artık kitaplara, “Ağ İşletmelerinde Organizasyon ve Teknoloji” veya “Sanal İşletme Organizasyonu” gibi adlar konmaya başlamıştır.

Özellikle internetin yenilikçi ve yaygın kullanımı, birçok yeni işletmecilik fırsatlarına yol açmıştır. Küçük ve büyük birçok işletme, elektronik işletmecilikle daha etkili ve daha verimli olmak ve böylece yarış üstünlüğü sağlamak için, bilgi sistemlerinden ve uluslar arası ağdan yararlanmaya başlamışlardır. Bugününün küresel işletmecilik koşulları, bilgi sistemleri, internet ve diğer küresel ağlar, örgütsel uyumlaştırma ve yenilikler için, yeni olanaklar yaratmıştır. Bilgi sistemleri, işletmeleri uzak yerleşimlere eriştirmekte, yeni ürünler, yeni tür iş ve iş akışları sundurmakta; dahası, işletmenin yönetimini temelinden değiştirmektedir.

5. KÜRESEL EKONOMİK DÖNÜŞÜM VE İŞLETMECİLİKTE DEVRİM

Dünyada kısa sürede gerçekleşen son üç köklü ekonomik dönüşüm, işletme ve işletmecilik koşullarını temelinden değiştirmiştir. Bu son üç köklü ekonomik dönüşüm, şu şekilde sıralanabilir:

  • Ulusal ekonominin küresel ekonomiye dönüşmesi
  • Endüstri ekonomisinin bilgi ekonomisine dönüşmesi
  • Geleneksel somut işletmenin elektronik dijital işletmeye dönüşmesi

5.1. Ulusal Ekonominin Küresel Ekonomiye Dönüşümü

Bilindiği gibi, küreselleşme, yer küredeki üretim kaynaklarının ülkeler arasındaki akışını aksatan tüm engellerin ortadan kalkması çabalarına verilen ortak bir addır. Bu çabalar sonunda, insan kaynağı, bilgi, sermaye, mal ve hizmetler, gelecekte ülke sınırlarında hiçbir engelle karşılaşmadan serbestçe dolaşabileceklerdir. Bugün için, yalnızca sermaye ve patente dayalı olmayan bilgi akışında engelsizlik ideali gerçekleşmiş; insan kaynağı, mal ve hizmet akışında ise, gümrük birlikleri dışında katı engeller sürmektedir.

Küreselleşme süreci, işletmeler için bilginin değerini artırmış ve işletmelere yeni fırsatlar sunmuştur. Gerçekten de, bugün, bilgi sistemleri, küresel ölçekte, yönetim ve pazarlama için, işletmenin gereksinim duyduğu iletişimi ve analizi sağlamaktadır. Zaman ve yer boyutunu aşan işletmeler, günün her saniyesinde açıktır. Dünyanın her yerindeki işletmeler, girdi sunucular, dağıtıcılar ve tüketiciler,  birbiriyle etkileşim içindedir. İşletmeler, bunu, çağdaş iletişim ve bilgi sistemleriyle başarmaktadır.

5.2. Endüstri Ekonomisinin Bilgi Ekonomisine Dönüşümü

Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Almanya ve diğer endüstri devleri, endüstri ekonomisinden bilgi ekonomisine dönüşmüştür. Bu dönüşüm, işletmelerin geleneksel mal üretimini terk ederek, bunun yerine bilgi üretimine geçmeleri anlamına gelir. Geleneksel endüstri malları üretimi ise, giderek artan bir oranda, işçiliğin düşük olduğu ülkelere kaydırılmıştır.

Bilgi ve bilişim, bütünüyle yeni birçok mal ve hizmetin de kaynağı durumuna gelmiştir. Örneğin, üretimi için bilgi ve bilişim öğrenmeyi gerektiren bilgisayar oyunları, Lexis, Dow Jones News Service ve American Online gibi örgütlerde, milyonlarca insan çalışmaktadır. Pek yakın bir gelecekte, otomobil üreticileri, dayanıklı tüketim malları üreticileri ve diğer geleneksel ürün üretenler, yoğun bilgi ve bilişim gereksinmesi duyacak ve düz işçilerin sayısını azaltarak, bunların yerine işletmelerine, çok sayıda bilgisayar uzmanı, iletişim mühendisi ve özellikle de tasarımcı alacaklardır.

Bilgi ve bilişim temelli yeni ekonomik düzende, bilgi teknolojisi, yapısal bir öneme sahiptir. Kredi kartları, gece posta dağıtımı, küresel rezervasyon sistemleri gibi bilgi temelli ve ekonomik değeri yüksek mal ve hizmetler, yeni bilgi teknolojilerine dayanır. Bilgi teknolojileri, finans, sigorta ve sanal mülkiyet gibi hizmet sektörlerinde, yaklaşık %70 oranında bir alt yapı yatırım sermayesi gerektirir.

Bilgi ve iletişim teknolojisi, tüm sektörlerdeki işletmeler ve işletme yöneticileri için, yaşamsal ve yapısal bir işletme varlığı durumuna gelmiştir. Örgütteki bilgi ve bilişim akımını kıvamlaştırmak ve işletmenin bilgi kaynaklarını artırmak için, yönetim bilgi sistemlerine gereksinme vardır. İşgören verimliliğinin çalışanların içinde çalıştığı sistemlerin kalitesine bağlı olması, bilgi teknolojisi konusundaki yönetim kararlarını, işletmenin yaşaması ve başarısı için, temel koşul durumuna getirmiştir.

Bilgi temelli ekonomilerde, bilgi ve bilişim, bolluk yaratmada temel bileşenlerdir. Bilgi ve bilişim ekonomisine, hizmet ekonomisi de denebilir. Günümüzde, gelişmiş ülkelerin insanlarının büyük bir kısmı, ne kırsal kesimde, ne çiftliklerde, ne de fabrikalarda çalışır. İnsanlar, artık geçimlerini, pazarlamadan, e-ticaretten, mobil ticaretten, eğitimden, sağlıktan, bankalardan, sigorta işletmelerinden, hukuk kurumlarından, bilgisayar yazılımlarından, kopyalamalardan, gen araştırmalarından, ürün dağıtımlarından ve benzerlerinden sağlamaktadır. Sayılan işlerin tümü, yeni bilgi ve bilişim yaratma, dağıtma ve tasarlamayla ilgilidir. 2005 yılı verilerine göre, Amerika Birleşik Devletleri Milli Gelirinin % 65 i bilgi ve bilişim alanındaki üretimden oluşmakta ve yine aynı ülke işgücünün % 58’i bilgi ve bilişim alanında çalışmaktadır.

Bille Gates’in bilgi üretiminden elde ettiği kişisel serveti, Portekiz’in Milli Gelirine eşittir. Aynı şekilde Bille Gates İşletmelerinde çalışan 35 bin kişinin ürettikleri ürünlerin bir yıllık tutarı, 660 milyar dolardır. Oysa 70 milyon kişinin yaşadığı Türkiye’de bir yılda üretilen bütün ürünlerin tutarı, 220 milyar doların altındadır. Bille Gates Şirketleri bilgi üreterek Türkiye’nin 3 katı gelir elde etmektedir. Dünyanın bilgi ürünleri üretip pazarlayan en büyük 200 girişimi, saniyede 500 dolar daha büyümektedir. General Motors, geleneksel üretimini terk ederek, bilgi ve hizmet üretimine yöneltmiştir. General Motors’un bir yıllık cirosu, Danimarka’nın ve Türkiye’nin Milli Gelirine eşittir.

Dünyada saatte bir milyon adet Coca-Cola satılıyor. Bu satıştan bir saatte 1 milyon YTL. ya da bir saatte 600 milyon dolar veya bir günde 14 milyar dolar satış geliri elde edilmektedir. Coca-Cola patente, başka bir değişle, değerli bilgiye dayalı bir üründür. Aynı şekilde, bilgiye dayanmayan bir kilogram buğdayın fiyatı 0,13 dolardır; oysa bilgiye dayalı bir kilogram Viyagra hapının fiyatı 92 milyon dolardır. Dünyada peynir ekmek gibi satılan bu bilgiye dayalı Viyegra da, patente tabidir.

Amerikan şirketi Intel, İrlanda’da 2 milyar dolarlık yatırımı gerçekleştirmiştir. Bu rakam, Türkiye’de son üç yılda yapılan bütün yabancı sermaye yatırımına eşittir.  İrlanda üretiminin ya da milli gelirinin %50’si, ihracatının ise %80’ni yapancı sermaye şirketlerinden kaynaklanmaktadır. Amerikan Şirketleri tarafından AB’ye elektronik sektöründeki yeni yatırımların % 40’ı İrlanda’ya yapılmıştır. Avrupa’da satılan bilgisayarların % 33’ü İrlanda’da üretilmektedir. İrlanda Amerika’yı geçerek dünyanın en büyük bilgisayar yazılımı (software) ihracatçısı olmuştur. Dünyadaki en büyük 10 ilaç üreticisinden dokuzunun, İrlanda’da fabrikası vardır.

İrlanda’nın başarısının temelinde, çağdaş eğitime verdiği önem vardır. İrlanda, AB’den aldığı büyük yardımların hemen hepsini eğitimin çağdaşlaştırılmasına harcamıştır. Broşürlerde İrlanda’nın üstünlükleri sayılırken, en başa “insan becerisi (people skills)” yer almaktadır. Gençliğini bilgi toplumu koşullarına göre yetiştiren İrlanda, kişi başına milli geliri en yüksek olan 10 ülkeden biridir. İrlanda’da kişi başına gelir 25 000 dolar, Türkiye’de ise 3000 doların altındadır.

Giderek artan bir oranda, artık, ülkelerin yerini küresel bilgi ve hizmet şirketleri almaya başlamıştır. Pek yakın bir gelecekte, insanlar bir ülkenin vatandaşı olmayacak, markaların topraklarında ikamet edecektir. Artık insanlar Microsoftya’da, General Motorsya’da, Coca-Colanya’da, IBMya’da veya McDonaldistan’da yaşayacak ya da Intel’li, Nokia’lı, Dell Computer’li,  Ford’lu, Disney’li, AT&T’li olacaktır. Amerikan Business Week dergisi, küresellik ve dış satış açısından dünyanın en başta gelen 10 değerli markasını ya da şirketini şu şekilde sıralamıştır:

DÜNYANIN EN DEĞERLİ 10 MARKASI
       Marka Değer (Dolar) Ülke
1- Coca-Cola $6.895.000.000.000 ABD
2- Microsoft $6.507.000.000.000 ABD
3- IBM $5.275.000.000.000 ABD
4- GE $4.240.000.000.000 ABD
5- Nokia $3.635.000.000.000 Finlandiya
6- Intel $3.467.000.000.000 ABD
7- Disney $3.259.000.000.000 ABD
8- Ford $3.09.000.000.000 ABD
9- McDonald’s $2.529.000.000.000 ABD
10- AT&T $2.283.000.000.000 ABD
Görüldüğü gibi, ilk 10 şirketin 9’u ABD’lidir.

Değişik Açılardan Sanayi Toplumu-Bilgi Toplumu Karşılaştırması

  SANAYİ TOPLUMU BİLGİ TOPLUMU
EKONOMİK SİSTEM Ulusal Ekonomi Küresel Ekonomi
Fiziksel Sermayeye Dayalı Ekonomi İnsan Kaynaklarına ve Bilgi Sermayesine Dayalı Ekonomi
Endüstriyel Organizasyonlar Bilgi Tabanlı Organizasyonlar
Sembolik Kağıt Para Egemenliği Dijital Para Egemenliği
SOSYAL SİSTEM Çekirdek Aile Birey Merkezli Farklı Aile Biçimleri
Güvenlik Sağlayıcı Kurumlaşmalar Bireysel Yetenekleri Geliştiren Kurumlaşmalar
Uyumluluk, Seçkinlik, Sosyal Sınıf vb. Değerler Bireysellik, Çeşitlilik, Katılımcılık vb. Değerler
Kitleselleştirilmiş Dönemsel Eğitim Bireyselleştirilmiş Yaşam Boyu Eğitim
SİYASAL SİSTEM Uluslararası Çatışma ve Kutuplaşma Uluslar arası uyum ve Küresel Bağlamada Siyasal Entegrasyonlar
Merkezden Yönetim Yerinden Yönetim
Ulus Devlet Küresel ve Bölgesel Organizasyonlar
Güvenlik Amaçlı Yönetim Halk Odaklı Yönetim
      TEKNOLOJİK SİSTEM Mekanik Teknoloji Devrimi Bilgi Teknolojileri Devrimi
İşgücünü İkame Eden Makineler Beyin Gücünü Geliştiren Bilgisayarlar
Montaj Hattına Dayalı Üretim Teknikleri Bilgi ve Yönetim Teknolojilerine Dayalı Üretim Teknikleri
Görsel ve Yazılı Basın-Yayın Araçlarına Dayalı İletişim Sistemleri İnternet ve Dijital Teknolojilere Dayalı İletişim Sistemleri

TÜSİAD’ın yayınladığı “Yeni Rekabet Stratejileri ve Türk Sanayisi” raporunda, “Dünya Rekabet Yıllığına” göre, kolay öğrenilen, herkesçe bilinen, beyinsel beceriye dayanmayan ürünlerin değeri çok düşüktür. Buna karşılık, bilgi yükü fazla olan ürünler ise, yüksek katma değere sahiptir. Rapordaki şu grafik, bu durumu çok açık olarak göstermektedir.

Aşağıda, yeni ekonomi de denilen bilgi ekonomisinin yarattığı yeni işletme koşulları toplu olarak gösterilmiştir:

Ulusal Ekonominin Küresel Ekonomiye Dönüşmesinin Sonuçları;

  • Yerel ve ulusal işletmelerin azalması
  • Küresel yarış ve küresel işletme yönetimi
  • Küresel dağıtım sistemi
  • İleri üretim, ulaşım ve iletişim  teknolojisi
  • Sermayenin küreselleşmesi
  • Bankaların küreselleşmesi
  • Demokrasinin küreselleşmesi
  • Eğitim ve kültürün küreselleşmesi
  • Hukukun küreselleşmesi
  • Tüketimin küreselleşmesi
  • Yönetimin küreselleşmesi
  • Turizmin küreselleşmesi
  • Çalışma koşullarının küreselleşmesi
  • Katılımcı demokrasinin yaygınlaşması
  • Liberal ekonominin egemen olması

Endüstri Ekonomisinin Bilgi Ekonomisine   Dönüşmesinin Sonuçları;

  • Eski ekonominin yerini bilgi ekonomisinin alması
  • Bilgi yoğun yeni mal ve hizmet üretimi
  • Merkezi bütünleşik bilgi sisteminin kurulması
  • Bilgide zaman temelli yarış ve zaman yönetimi
  • Çok kısa ürün yaşamı
  • Karmaşık çevre için güncel bilgi üretimi
  • Sınırlı işgören bilgi tabanı

 

Geleneksel Somut İşletmenin Dijital  İşletmeye Dönüşmesinin Sonuçları;

  • Yatay (yalın) organizasyon
  • Öğrenen organizasyon
  • Süreç odaklı organizasyon
  • Ağ (şebeke) organizasyon
  • Tam yetki devri (merkezleşmeme)
  • Katılımcılık ve yenilikçilik
  • Yerel bağımsızlık ve sorun çözme
  • Esnek üretim süreçleri
  • Düşük işlem ve koordinasyon maliyeti
  • Personel güçlendirme ve küresel tasarım
  • Takım çalışması ve Japon yönetim tarzı

6. DİJİTAL İŞLETME

Dijitallikteriminin sözlük anlamı; ses, koku, nesne, duran görüntü, hareketli görüntü, veri, bilgi ve akla gelebilecek diğer her türlü varlığı, “bir” ve “sıfır” sinyalleriyle ileten araç, yöntem veya sistemdir. Bazıları, dijital yerine “sayısal” sözcüğünü kullanmaktadır. Bu kolaycılık, dijital sözcüğünün anlamını daraltmaktan başka bir işe yaramaz. Dijitallik; varlıkları binlerce, milyonlarca parçalara ayıran ve her parçayı ayrık bir değişken olarak ikilik sitemle (1 ve 0) kodlayan, daha sonra da her parçayı telefon makinesi, bilgisayar ekranı gibi alıcılara taşıyan sinyal sistemidir. Son teknolojik gelişmeler, her varlığı sinyallerle taşıma ve yeniden canlandırma olanağı yaratmıştır. Bu durum, doğal olarak, geleneksel işletmeyi dijital işletmeye dönüştürmüştür.

Gerçekten de yeni küresel ekonomik koşullar, yeni bilgi sistemleri ve yeni bilgi teknolojileri, geleneksel işletmeyi ve işletmeciliği temelinden sarsmıştır. Eskinin zamana ve yere (zamana ve mekana) bağlı işletmeleri, yerini, zamandan ve mekandan bağımsız işletmelere terk etmiştir. İşletmelerin organizasyon yapıları bütünüyle değişmiş, organizasyon basamakları ortadan kalkmış, yatay bir çizgi üzerinde bütünüyle esnek bir sanal örgütlenmeye gidilmiştir.

1996 yılından önce işletme yönetimi konusunda ne söylenmişse ve ne yazılmışsa, bugün bunların tümü geçerliğini yitirmiştir. Bugün ne Adam Simith’in iş bölümü ve uzmanlaşma ilkesi, ne Frederic Taylor’un bilimsel yönetim ilkeleri, ne Henri Fayol’un yönetim süreci ilkeleri, ne Marks Weber’in bürokrasi yaklaşımı, ne de davranışçıların ya da sistemcilerin yönetim yaklaşımları gündemdedir. Bunların tümü, kendi dönemlerinin ekonomik koşullarında yararlı olmuştur. Ancak, bu geçmiş dönem bilgileriyle bugünün zamandan ve yerden bağımsız işletmelerini yönetmek ve küresel yarışta ayakta kalmak mümkün değildir. 1996 yılından önceki bütün kitapların ve bu kitapların içindeki bütün geleneksel bilgilerin, yalnızca birer anı değeri kalmıştır. Tarihi değeri ya da nostaljik değeri dışında, sözü edilenlerin tümü, bugün birer fosil bilgi durumundadır.

Bilgi ekonomisine dayalı yeni dijital işletme yönetiminde, işletmecilik alanındaki 1996 yılından önceki tanımların tümü geçerliğini yitirmiştir. Bugün, tıpkı diğer bilim dallarında olduğu gibi işletme alanında da bütün tanımlar yeniden yapılmaya başlamıştır. Nedeni, 1996 yılında Internet’in tüm dünyadaki kullanımında görülen büyük patlamanın yeni bir çağı başlatmasıdır. Bu çağ için “bilgi çağı”, “bilgisayar çağı”, “Internet çağı”, “iletişim çağı”, “uzay çağı”, “biyo-teknoloji çağı” gibi isimler önerilmektedir. Çağa isim olarak ne verilirse verilsin, nasıl “yeniçağ” “ortaçağ”daki bütün tanımları geçersiz kılmışsa ya da 1996’dan önceki çağ “yeniçağ”daki bütün tanımları geçersiz kılmışsa, içine birkaç yıl önce girilen bu çağ da, 1996’dan önceki bütün tanımları geçersiz kılmıştır.

Bilindiği gibi, felsefi, sosyal, ekonomik, politik ve teknolojik alandaki olağanüstü yenilik ve gelişmeler, eski paradigmaları (genel kabuller) geçersiz kılarak yeni bir çağı başlatır. Internet’in dünya ölçeğinde yaygın olarak kullanılması, küresel iletişim ve etkileşimi ışık hızına kavuşturmuştur. Internet kullanımıyla insanlar, işletmeler, kurumlar, kuruluşlar ve ülkeler arasındaki zaman ve yer (mekanı) sorunu ortadan kalkmıştır.

İşletmelerin yaşamda kalması, büyük ölçüde yeni ürünlere bağlı olduğu için, yöneticilerin geleneksel görevlerine ek olarak, aynı zamanda yeni mal ve hizmet yaratmaları ve giderek kısalan ürün yaşam süresi dolmadan, daha da yeni ürünleri sürekli olarak tasarlayıp üretmesi gerekir. Buna göre, işletme yönetiminin en temel görevlerinden birisi, bilgi ve bilişim desteğiyle yaratıcı olmaktır. Bilgi ve bilişim teknolojisi, yeniden tasarım ve süreçlemede, yadsınamaz bir rol oynar.

Bilgi ve bilişim teknolojisi, hızlı değişimden kaynaklanan işletmecilik sorunlarının çözümünde, en başta gelen etkili ve elektronik bir olanaktır. Daha önceki bölümlerde de belirtildiği gibi, bilgisayar donanımı, bilgi sistemindeki girdi-süreçleme-çıktı eylemlerinin yürütülmesinde kullanılan fiziksel araç-gereçlerdir. Söz konusu donanım, süreçleme birimini; değişik girdi, çıktı ve bellek birimlerini; bu birimlerin birbiriyle bağlantısını sağlayan fiziksel kitle iletişim araçlarını içerir.

Bilgi sistemleri, bugün için, hiçbir yöneticinin yadsıyamayacağı kadar yaşamsal bir önem kazanmıştır. Sayısal (dijital) teknoloji, işletmeciliğe yansımıştır. Dünyadaki 500 büyük işletme, nakit akımlarını ve diğer etkinliklerini, bilgi sistemine bağlamıştır. Çağdaş bilgi sistemleri, üst yönetimin planlama, örgütleme, yöneltme, uyumlaştırma, denetleme ve yetiştirme eylemlerinde, yapısal bir rol oynamaktadır.

Bilgi sistemlerinin işletmelerdeki öneminin ve milyarlarca insanı etkilemesinin nedeni, bilgisayar teknolojisinin tasarımı, hesaplamayı, süreçlemeyi, karar almayı, yetkilendirmeyi, denetlemeyi, diğerlerini ve her şeyi, hız ve maliyet olarak kolaylaştırmasında aranmalıdır. Bilgisayarların bugün ulaştığı hesaplama ve işlem gücü, 25 yıl öncesine oranla, 25 000 kat artmıştır. Bilgisayarların gücü ve hızı, her 18 ayda bir ikiye katlanmaktadır. Karmaşık fiziksel ve mantıksal süreçlerin grafiksel, çizgisel, sözel, sessel, görsel, dokunsal ve diğer canlı analizleri, simülasyonları, depolanmaları, erişimleri ve paylaşımları, son derecede kolaylaşmıştır.

İşletmelerin dünyanın her yerindeki geniş bilgi alanlarına erişebilmeleri, eylemlerini zaman ve yer sınırlaması olmadan koordine edebilmeleri, uluslar arası ağlarla olanaklı duruma gelmiştir.  Söz konusu bu ağlar, girişimleri, işletmeleri ve tüm toplumu, çok boyutlu bir dönüşüm sürecine sokmuştur.

Dünyanın en geniş ve en yaygın olarak kullanılan ağına, Internet adı verilmiştir. Bu sözcük, “INTERnational” ve “NETwork” sözcüklerinden türetilmiştir ve “uluslararası ağ” anlamına gelmektedir. Internet, dünyadaki yaklaşık 200 ülkenin yüz binlerce ağını birbirine bağlar. Bilim, eğitim, devlet yönetimi ve işletmecilik alanında çalışan 260 milyonun üzerinde insan, küresel düzeyde, birbiriyle veri paylaşmak için, internet kullanmaktadır. Internet kullananların sayısının, 2005 yılı içinde, 2 milyara ulaşacağı öngörülmüştür.

Internet, olağanüstü esnek bir kullanım olanağına sahiptir. Eğer, ağ sisteminin öğelerinde herhangi bir ekleme, çıkarma veya bozulma olursa, internetin diğer öğeleri, işlemeye devam eder. Özel iletişim ve teknoloji standartları olanaklarıyla,  herhangi bir bilgisayar, olağan telefon hatlarını kullanan Internet’e bağlanarak, hemen tüm bilgisayarlarla,  iletişimde bulunabilir. Girişimler (holding) ve bağlı işletmeleri, özel kişiler, interneti kullanarak işletmecilik işlemlerini, metin iletilerini, grafik iletilerini, video ve ses iletilerini ve benzerlerini, kapı komşularıyla veya kürenin en uzağında bulunanlarla paylaşabilirler.

Internet, tüm yeni ürünlerin, hizmetlerin, stratejilerin ve örgütlerin ortaya çıkmasında, bütünüyle yeni küresel, teknolojik ve sanal bir dünya olmuştur. Bu yeni biçimlenen bilgi yolu, işletmelerde ve günlük yaşamda, giderek artan bir oranda uygulanmaktadır. Küresel bilgi akışındaki birçok teknoloji, coğrafya ve maliyet engellerini ortadan kaldıran internet, bilgi devrimini, yeni bilgi sistemi tasarımlarını ve kullanım alanlarını, yeni işletme modelleri geliştirmeyi, geometrik bir hızla artırmaktadır.

İşletme yöneticilerine birçok olanak sunan internet yeteneklerinden birisi de, “World Wide Web”sözcüklerinin baş harflerinden oluşanwww”dir. www,  internet üzerinde yol bulmayı kolaylaştıran yazılımlardır. Bu yazılımlar, internet belgelerine bağlantılar eklenmesine olanak verir. Bu bağlantılara “hypertext” adı verilir. Söz konusu bağlantılar, işaret levhaları gibi dünya üzerinde herhangi bir internet bilgisayarına açılan yolu gösterirler. Fare ile bu “hypertext” bağlantıların üzerinde tıklama yapıldığında, yolu gösterilen internet bilgisayarına bağlanılır.  www; bir ağ ortamında, dünyaca genel kabul görmüş bilgi depolama, yeniden canlandırma, biçimlendirme ve görüntüleme standartları sistemidir. Bilgi, metin, grafik, animasyon, ses, video ve benzerlerini içeren “elektronik sayfalar” olarak depolanır ve görüntülenir. Bu Web sayfaları, hangi bilgisayarda yerleşik olup olmadığına veya hangi bilgisayarda görüntülenip görüntülenmeyeceğine bakılmaksızın, diğer bilgisayarlara elektronik olarak bağlanabilir. Web sayfasındaki bir düğmeye veya parlak sözcüğe (ya da noktaya) tıklayan bir kimse, ek bilgilere, yazılımlara veya aynı sayfayla bağlantılı diğer noktalara bağlanabilir. Web, yeni tür bilgi sistemleri için, alt yapı hizmeti de görebilir.

İşletmeler veya bireyler tarafından hazırlanan tüm Web sayfalarına, “Web Sitesi” adıverilir. İşletmeler, çok şık görünümlü, renkli grafikli, etkileşim düğmeli; sesli ya da videolu web siteleri oluştururlar. İşletmeler, bu sitelerde, geniş kitlelere, ürünlerini tanıtırlar; tüketicilerine reklam ve diğer satış artırıcı yayınları yaparlar; elektronik siparişler alırlar; tüketicilerine ilişkin veriler toplarlar;  küresel ölçekte dağıtım ve satış örgütlerini koordine ederler.

Hesaplama ve işlem gücündeki, internet kullanımındaki ve bilgi ağlarındaki büyük patlama, geleneksel işletmeleri, ağ işletmelerine dönüştürmektedir. Çok hızlı gelişen bu teknolojiler, bilginin, işletmenin içinde ve dışında, elektronik bir hızla yayılmasını ve paylaşılmasını sağlamaya başlamıştır. Söz konusu olanaklar; örgütlerin, örgüt yapılarının, eylem alanlarının, raporlamanın, denetimin, iş akışının, mal ve hizmetlerin, uygulamaların, süreçlerin ve benzerlerinin yeniden tasarlanmasına, yeniden tanımlanmasına ve yeniden biçimlenmesine yol açmıştır. Başka bir deyişle, elektronik olarak yeni bir yaklaşımla yönetme gereksinmesi ortaya çıkmıştır.

Dijital işletme bilgi sistemleri, organizasyondaki basamak sayısını azaltır; yöneticilere, her alanda danışman edinme fırsatı verir; az sayıda işgörene, bol yetkiler verir. Dijital işletmenin bir başka özelliği de, ağa bağlı bilgisayarlarla, işgörenleri bir takım olarak birlikte çalıştırabilmesidir. Küresel internet, çok değişik uzaklıklardaki takım üyelerinin, sanki yüz yüzeymiş gibi tartışmalara ve kararlara katılımını sağlamaktadır. Internet olanaklarına öncelik veren IBM, General Motors, AT & T gibi birçok girişim, değişik uzaklıklara dağılmış önemli işgörenlerine bol yetkiler vererek, binlerce orta düzey yöneticisinin işine son vermeyi başarmıştır. Adı sayılan girişimler, yaklaşık 30 000 orta düzey yönetici azaltması yapmıştır.

E-posta, internet, video konferans gibi bilgi teknolojileri, bir uçtan diğerine bölge ve kültür olarak farklı yerlerdeki farklı işgörenleri ve bunların eylemlerini, bir ekranda ya da masa üzerinde koordine etme olanağı sağlamıştır. İletişim teknolojisi ise, birçok durumdaki birçok iş için, uzaklık faktörünü, sorun olmaktan çıkarmıştır.

Binlerce kilometre uzaklıklardaki ve farklı kıtalardaki yeni ürün tasarımcılarının, birlikte katılımlı takım çalışması yapmaları, bugün yaşanan bir gerçek durumuna gelmiştir.  Örneğin Ford Motor Co., otomobil modellerinin tasarımını, kıtalararası bir işbirliği ile yapmaya başlamıştır. Bilgisayar destekli tasarım (CAD) ve yüksek kapasiteli iletişim ağları kullanarak, Ford tasarımcıları, İngiltere Dunton’daki, Mustang’ın tasarımını yapmışlardır. Bu tasarıma, Japonya’daki, Avusturalya’daki tasarımcılardan bazıları ile Dearborn, Michigan ve Dunton’daki tasarımcılar katılmıştır. Tasarım tamamlandıktan sonra, İtalya Turin’deki Ford mühendisleri, bu tasarımı, bütünüyle fiziksel modele dönüştürmüşlerdir. Ford, diğer modellerini de, küresel işbirliği yaklaşımı içinde, Web teknolojisini kullanarak, aynı yolla tasarımlamaya başlamıştır.

İşletmeler, artık, mal ve hizmet satın alırken, fiziksel yerleşim engelleriyle veya kendi örgütsel engelleriyle sınırlı olmaktan kurtulmuşlardır. Ağsal bilgi sistemleri, işletmelere, kendi yeteneklerini diğer işletmelerle, sanal işbirlikleri ya da sanal örgütlenmeler biçiminde koordine etme olanağı vermiştir. Bu yeni olguya, “sanal organizasyonlar” denildiği gibi, “ağsal organizasyonlar /networked organizations” adı da verilmektedir. Ağsal ya da sanal organizasyonlar, insanları, varlıkları ve düşünceleri, birbirine bağlar; girdi sunanları, tüketicileri, işletmeleri ve yarışmacıları birleştirir. Böylece, sanal organizasyonlar,  geleneksel örgüt ve fiziki konum engellerini ortadan kaldırarak, tüm kürenin yararına, yeni mal ve hizmetler üretip dağıtımını yapma olanağı sağlamış olur. Herhangi bir işletme, gerçek fiziksel bir bağ kurmaksızın, diğer bir işletmenin üstünlük ve yeteneklerinden (en iyiye uyum/benchmaking) yararlanabilir. Tek tek her işletme, en iyiye ya da kusursuza ulaşmak için, kendi özel uzmanlığını, özel yeteneklerini ve özel olanaklarını, sanal sisteme sunmuş olur. Örneğin, bir işletme, ürün tasarımından sorumlu olurken, diğer bir işletme, üretim ve montajdan, bir başkası ise, yönetim ve pazarlamadan sorumlu olabilir. Söz konusu sanal organizasyonlar, ortak çıkarlar devam ettiği sürece devam eder gider.

Dijital bilgi sistemleri, otomatik işlem yöntemleri, işlem süreçleri ve iş akışları olarak, elle yapılan işlem süreçlerinin yerini almıştır. Elektronik iş akışları, birçok işletmede, kağıt ve kalem kullanarak elle yapılan geleneksel işlemleri ortadan kaldırarak, işlem maliyetlerini önemli ölçüde azaltmıştır. Bu çağdaş iş akış yönetimi, yalnızca önemli maliyet azaltmalarıyla değil, aynı zamanda tüketici hizmetlerinin kalitesini yükseltmesiyle de işletmelere büyük yararlar sağlamıştır. Örneğin, Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, sigorta işletmeleri, sigorta iş ve işlemlerini yeniden organize ederek, eskiden haftalarca süren ve tüketiciyi küstüren işlemleri, birkaç güne indirmeyi başarmışlardır. Kağıt, kalem ve insan gücü yöntemiyle ortalama 33 günde sonuçlandırılan bir sigorta işlemi; bilgisayar, ağ, E-posta, internet ve diğer iletişim araçlarını kullanan bir yeniden iş akışı yapılandırmasıyla 5 güne indirilmiştir.

Geleneksel üretim sistemleri, büyük fabrikalarda, geleneksel ürünlerin, bazen, küçük ölçeklerde üretilmesi sonucunu doğurmaktaydı. Oysa, güçlü elektronik veri tabanlarıyla, tüketicilerin tercihleri, kolayca alınıp kolayca değerlendirilebilmekte ve pazar koşullarına daha çabuk uyum gösterecek esnekliğe ulaşılmaktadır. Bilgi teknolojisi, bilgiyi, girişimin değişik konumlarındaki işgörene hızlı ve kolayca sunduğu için, işgörenin ve iş gruplarının karar verme yetenekleri artmakta ve işletmeler, koşullara daha hızlı yanıt verecek bir esnekliğe ulaşmaktadır.

Dijital bilgi teknolojisi, yöneticilere; planlamada, örgütlemede, yöneltmede, uyumlaştırmada ve denetimde çağdaş olanaklar sunarak, geleneksel işletme yönetim sürecini bütünüyle değiştirmiştir. Örneğin, işletme yöneticileri, artık, istedikleri anda, işletmenin bütün birimlerindeki işlemleri görebilmekte, gerekli bilgileri alabilmekte ve sapmalara yol açacak gidişler için, anında düzeltici girişimlerde bulunabilmektedir.

Çok sayıda girişim, kaynak planlamasında, bilgi teknolojisinden yararlanmaktadır. Girişim kaynak planlaması (Enterprise Resource Planning/ERP); planlama, üretim, satış ve finansman dahil bütün işletme etkinliklerini, bilgi paylaşımıyla daha yakından koordine etmek amacıyla bütünleştirilmiş bir işletme yönetimi sistemidir. ERP yazılımı, sipariş formu doldurma, alındı (irsaliye) düzenleme veya faturalama gibi birçok temel süreçleri modeller ve otomatikleştirir.  Böylece, işletmenin değişik kesimlerindeki karmaşık, ayrık, tekrarlı, ek masraf yaratan birçok işlem ve belge bütünleştirilir, birbirine bağlanır, biri yapılınca diğerleri de otomatik olarak yapılmış olur ve kaynak tasarrufu sağlanır. Örneğin, herhangi bir ülkedeki satış temsilcisi, bir tüketici siparişini girdiğinde, işletmede bu bilgiye gereksinme duyan herkes, bilginin kendi sistemine otomatik olarak aktığını, ayrıca da sipariş formu, kaynak tahsisi, iş emri gibi ilgili belgelerin otomatik olarak hazırlandığı görülür. Türkiye’den girilen siparişi, hemen anında, Hong Kong’daki fabrika kabul eder ve üretime başlar. Bu arada da gerekli belge ve tutanaklar otomatik olarak düzenlenmeye başlar. Pazarlama müdürü, üretim gelişmelerini “çevrim içi (on-line)” olarak izler,  dağıtımı ve dağıtım tarihini zamanlar, stoklarını kontrol eder ve fabrikaya stoklarını tamamlamak için yeni siparişler verir. Güncelleştirilmiş satış ve üretim verileri, otomatik olarak muhasebe bölümüne akar. Türkiye’deki merkez birim; satış, envanter ve üretim sürecinin her aşamasını, anlık verilerle izler ve kendi zamanlamasını sağlıklı biçimde yapar.

Dijital işletme bilgi sistemleri, değişik işletmeler arasındaki satın alma siparişlerinin ve ödemelerin otomatik olarak değiş tokuşunu, olurlu kılmıştır. Böylece, girişim dışından mal ve hizmet elde etmenin maliyeti, azalmış olmaktadır. İşletmeler, aynı zamanda, bu tür sistemler yoluyla, işletme verilerini, katalogları veya elektronik posta mesajlarını paylaşabilmektedir. Söz konusu dijital işletme, örgüt sınırlarını genişleterek, bir işletme ile onun tüketicileri ve girdi sunucuları arasında yeni etkinlikler ve ilişkiler kurulmasını sağlamaktadır.

Yukarıda değinilen değişimler, işletmeninin içinde veya dışında, yeni bir işletme yönetimi biçimi yaratmıştır. Bu biçime, “Dijital İşletme Yönetimi veya elektronik işletme yönetimi” denilmektedir. Bu değişimin altında yatan temel teknoloji, internettir. Internet, binlerce işletmeyi tek bir ağda bütünleştirerek, çok geniş elektronik pazarlar yaratmıştır. Elektronik pazar, çok sayıda satıcıyı ve alıcıyı; bilgi, mal, hizmet ve ödeme değiş tokuşu için birbirine bağlayarak bütünleştiren bir bilgi sistemidir. Bilgisayarlar ve ağlarla desteklenen bu sistemler, sanki bir elektronik müdürmüş gibi işlev görür. Böylece, mal sunucuları seçme, fiyatları koyma, ürünlerin siparişini verme ve faturaları ödeme gibi tipik pazarlama işlemlerinin maliyeti azalmaktadır. Alıcı ve satıcılar, nerede konuşlanıldığına veya bulunduklarına bakılmaksızın, alım ve satım işlemlerini, dijital teknolojiyle yapmaktadır.

Çok sayıda mal ve hizmetin, küresel pazarda  reklamı,  satın alınması ve ödenmesi, internet kullanımı ile olmaktadır. İşletmeler, www’de görsel elektronik broşürler, ürün kitapçıkları, reklamlar ve diğer formları oluşturmaktadır. Taze çiçeklerin, kitapların, arazilerin, tatil yerlerinin, mülklerin, müzik çalarların, biftek türlerinin, elektronik ürünlerin ve tüm benzer mal ve hizmetlerin, Web’de ticareti yapılmaktadır.

Birçok perakendeci, kendi sattıkları özel şarapların ve yiyecek türlerinin üretildiği sanal üzüm bağlarının ve çiftliklerinin tanıtıldığı Web yerleşimlerini (Web Siteleri) yaratmaktadırlar. Yine birçok aracı pazarlama kurumu, internette, elektronik alış veriş mağazalarını kurmaktadır. Tüketiciler, elektronik mağazalarda sergilenen malların üreticisini, özelliklerini ve satıldığı yeri, malın üzerine tıklayarak öğrenmekte ve aracısız olarak siparişini vermektedir. Aynı şekilde, elektronik finans kurumları, Web’de hisse senedi, hazine bonosu, fon ve diğer fınansal kağıt (hisse senedi, tahvil, bono vb.) satışları yapmaktadır. Özetle belirtmek gerekirse, bugün artık elektronik ticaretin yapılmadığı bir alan yoktur. Geleceğin alış verişi ise, kesinlikle elektronik sanal ortamlarda ya da sanal mağazalarda olacaktır.

Internet’in satıcılar ile alıcılar arasındaki değiş tokuş işlemlerine uygunluğu, giderek artan oranda elektronik ticaretin yaygınlaşmasını tetiklemektedir. Elektronik ticaret, internet, ağ ve diğer dijital teknolojileri kullanarak, mal alım ve satımının elektronik olarak yapılması sürecidir. Aynı şekilde elektronik ticaret; ödeme, fiziksel dağıtım, reklam, tutundurma gibi pazarlama işlevlerini de içerir. Elle yapılan ticari işlemlerin, bilgi akışının, siparişlerin, ödemelerin ve benzeri süreçlerin elektronik olarak yapılması, işletmelerin stok maliyetlerini, pazarlama maliyetlerini ve diğer bazı maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır.

“www.amazon.com”, 3 milyondan fazla kitabı elektronik ticaret yöntemiyle pazarlamaktadır. Müşteriler, siparişlerini, www.amazon.com Web sitesinden girmekte ve kitapları kendilerine en hızlı yoldan gönderilmektedir. “Travelocity”, hazırladığı bir web sitesini, gezi ve tatillerini planlayacak insanların hizmetine sunmuştur. Bu siteyi ziyaret eden internet kullanıcıları; uçaklar, oteller, turlar ve diğer gezi ve eğlenceler konusunda sağlıklı bilgiler bulmakta ve bu siteyi kullanarak uçak ve otel rezervasyonlarını yapabilmektedirler. Aynı şekilde, “Mobil Corporation”, 300 yağ distrübütörünün siparişini alıp, ticari işlemlerini, internet teknolojisiyle yapmaktadır.

İşletmeler, elektronik ticarette yaygın olarak kullandıkları Internet’e ek olarak, kendi iç çevreleriyle ilgili işletmecilik ve yönetim işlevlerinde de “intranet” teknolojisini yaygın olarak kullanmaya başlamıştır. Intranet, internet teknolojisinin kapalı devre olarak kullanılmasına verilen addır. İşletmeler, internet olanaklarıyla nasıl küresel pazarda elektronik ticaret yapmaya başlamışlarsa, intranet olanaklarını kullanarak da “elektronik yönetim” olmaya başlamışlardır. Elektronik işletme denildiğinde, işletmenin sınırları içindeki bütün bilgisayarların birbirine bağlanmasından oluşan özel bilgi ağı anlaşılmalıdır. Bu yerel ağla, işletmelerin bütün birimlerinin ürettiği bilgileri, elektronik bir hızla, ortak olarak kullanmak olurlu olmaktadır. Intranet, yeni belge tasarımlarını, bakım-onarım zamanlamalarını, işgören tutanaklarını ve politikalarını, üretim planlamalarını, muhasebe dengelerini ve diğer işletmecilik işlevlerini, tutanaklarını ve belgeleri, eş zamanlı olarak görüntülediği ve ilgili birimlere sunduğu için, işletme yönetiminin etkinliğini son derece artırmıştır.

İşletmenin şifre verdiği kişi ve kurumlar, intranetteki bilgiye ulaşabilirler. Bu uygulamaya da extranet denir.

“Roche Bioscience”, tartışma ve araştırma sonuçlarını, telefon kataloglarını ve işletme haber bültenlerini paylaşmak için, geniş kapsamlı bir intranet kullanmaktadır. “University of Texas Medical Branch at Galveston”, hemşirelik ve hastabakıcılık süreç ve politikalarını intranette yayınlamıştır.  Böylece, bir taraftan kırtasiye masrafında tasarruf sağlamış, diğer taraftan da süreç ve politika değişikliklerinin bildirilmesinde hız kazanarak, hizmetin kalitesini artırmıştır.  Aynı şekilde, “Dream Works SKG”, animasyon objelerini, sinema dekorlarını ve diğer günlük değişikliklerini intranetle izlemektedir.

Gerek internet teknolojisiyle yapılan elektronik ticaret ve gerek intranetle yapılan elektronik işletmecilik, işletmelerin yönetimini temelinden değiştirmiştir. Artık işletme yöneticileri, bildikleri bütün geleneksel yönetim ilkelerini, yol, yöntem ve modellerini hızla bırakıp, söz konusu bilgi ve bilgi teknolojisine uyum göstermek durumundadırlar. Boyutları geometrik bir hızla genişleyen bu bilgi teknolojisi çağında, artık, elektronik ticaret ve elektronik işletme gündemdedir. Bu nedenle, internet ve diğer sayısal teknolojilerin başarıyla kullanabileceği yeni işletme modelleri, yeni işletme süreçleri, yeni değişim kültürü, girdi sunucu ve tüketicilerle daha yakın ilişki kurmaya yönelik yeni yöntemler gerçekleştirmek, kaçınılmaz bir yönetim koşulu olmuştur.

Elektronik ticaret yanında yeni bir tür olan Mobil Ticaret (M-Ticaret) de, gündeme girmiştir. Bazı yazarlar, m-ticareti bir pazarlama türü olarak değil, bir müşteri hizmetleri şekli olarak görürler. Aslında m-ticaret, dijital işletme ve elektronik ticaret işlemlerinin cep telefonu gibi mobil araçlarla yapılmasıdır. Bu konu, izleyen konudan sonra incelenecektir. 

7. ELEKTRONİK TİCARET

Yeri geldikçe belirtildiği gibi, Internet, elektronik ticaretin tetikleyicisi olmuştur. Gerçekten de, Internet, günün her saatinde, tüketicilerle, aracı kurumlarla, diğer insanlarla,  diğer işletmelerle ve diğer kurumlarla, çok ucuz bağlantılar kurulmasını sağlar. Aynı şekilde Web siteleri, günün 24 saatinde tüketicilerin hizmetindedir. Her geçen gün yepyeni pazarlama yaklaşımları ve dağıtım kanalları geliştirilmektedir. İşlemlerin elektronik olarak yapılması, işlem maliyetlerini ve dağıtım maliyetlerini azaltmıştır. 2006 yılına kadar, 3,5 trilyon doların üzerinde mal ve hizmetin, Internet üzerinden satılacağı tahmin edilmektedir.

7.1. Elektronik Ticaret Türleri

Elektronik ticarette, başlıca altı kesim etkileşim içindedir. Bunlar; işletmeler, tüketiciler, bireyler ve devlettir. Söz konusu bu kesimlerin elektronik ortamda etkileşmeleri, başlıca şu elektronik ticaret türlerini yaratmıştır:

  • İşletmeler arası e-ticaret (Business-To-Business veya B2B)
  • İşletme ile tüketici arasında e-ticaret (Business-To-Customer veya B2C)
  • Tüketici ile tüketici arasında e-ticaret (Customer-To-Customer veya C2C)
  • Bireyler arasında e-ticaret (Peer-To-Peer veya P2P)
  • İşletme ile devlet kurumları arasında e-ticaret (Business-To-Government veya B2G)
  • Bireyler ile devlet kurumları arasında e-ticaret (Person-To-Government veya P2G)
  • Yönetimden Tüketiciye E-Ticaret (Government-to-customer-G2C)
  • Yönetimden İşletmeye E-Ticaret (Government-to-business-G2B)

İşletmeden İşletmeye E-Ticaret: İşletmeden işletmeye (Business-to-Business-B2B) e-ticaret, iki şirket arasında elektronik ticaretin yapılmasıdır. Tedarikçilerden sipariş almak, fatura almak veya ödeme yapmak için bir şebekeyi kullanan şirketin yaptığı e-ticarettir. E-ticaretin bu kategorisi özel şebekeler üzerinden özellikle elektronik veri değişiminden (Electronic Data Interchange-EDI) yararlanılarak son yıllarda önemli ölçüde gelişme göstermektedir.  Bugün olduğu gibi, gelecekte de e-ticaretin önemli bir boyutunu oluşturacaktır.

İşletmeden Tüketiciye E-Ticaret: İşletmeden tüketiciye (Business-to-Customer-B2C) e-ticaret, bir girişim ile tüketiciler arasında elektronik ticaretin yapılmasıdır. B2C, büyük ölçüde elektronik perakendeciliğe denk düşmektedir. Bu kategori  the World Wide Web’in ortaya çıkışıyla önemli ölçüde gelişme göstermiştir. Bugün kek ve şaraptan, bilgisayarlar ve motorlu araçlara kadar tüketici mallarının her çeşidini sunarak Internet üzerinden alışveriş yapmak mümkündür. OECD uzmanlarına göre, her ne kadar B2B ticareti bugün e-ticaretin önemli bir bölümünü oluştursa da, yarının iş dünyasında doğrudan tüketiciyi hedefleyen görüş öne çıkacaktır.

İşletme İçi E-Ticaret: İşletme içi (Business-in-Business-B1B) e-ticaret, bir organizasyon içerisinde yapılan ticarettir. B1B, bir organizasyonun çeşitli iş birimleri yoluyla ticari işlemleri destekleyen bir iş akışı uygulaması biçimidir. Büyük organizasyonlar çeşitli işletme birimleri arasındaki ticari işlemlerini bu yolla yürütebilirler. Örneğin, bilgi teknolojisi departmanı, bilgi teknolojisi hizmetleri alanında çeşitli işletme birimleriyle alışveriş yapabilir. İşletme içi e-ticaret, öncelikle büyük girişimlere uygulanabilir. KOBİ’ler işletme içi bilgi teknolojisi uygulamalarını ticari bir şekilde sürdürmek için sınırlı sayıda işgörene  ve imkanlara sahiptirler.

Tüketiciden Tüketiciye E-Ticaret: Tüketiciden tüketiciye(Customer to customer-C2C) e-ticaret, henüz yeni başlayan bir uygulamadır. Kişiler eskimiş eşyalarını, bir Pazar günü garajlarının önüne çıkararak rastgele insanlara satmaktadırlar. Bu iş yapma süreci, sürekliliği olmayan bir ticari faaliyettir ve satıcı ailenin elindeki mallarla sınırlıdır. “Garaj satışı kavramına çok alışık olduklarından Kuzey Amerika’daki C2C uygulamaları büyük bir çevre bulmuştur. Öyle ki kimileri B2C dünyasına girecek satışlarını C2C dünyasında yapmaya başlamıştır.  Örneğin, toptancıdan çok ucuz fiyata yüzlerce, binlerce Pokemon kartı satın alıp, bunları satmak gibi. C2C modelinde açık artırma süreci vardır. Burada satılan malın adedi sınırlıdır ve satıcı bundan dolayı bir alt limit ve süre koyarak, o süre sonunda en yüksek rakamı önerenlere satmaktadır. Bu alt yapıyı kuran şirket de satış işlemi üzerinden komisyon almaktadır. Yani, C2C yapan bir şirketin aslında alacak ya da satacak bir mal veya hizmeti yoktur. Tek amaç, alıcı ve satıcıyı buluşturmaktır. C2C’de e-posta gibi elektronik araçlar vasıtasıyla iki müşterinin bir araya gelerek, mal veya hizmetler için anlaşma yapması söz konusudur. C2C hakkında doğru bilgi ve verileri hem tedarik etmek, hem de değerlendirmek güçtür. Bu e-ticaret türü Türkiye’de çok hızlı gelişme göstermektedir (Örneğin, www.arabam.com).

Yönetimden Tüketiciye E-Ticaret: Hükümet ile tüketiciler (Government-to-customer-G2C) arasında yapılan elektronik ticarettir. G2C henüz gelişme aşamasındadır. Hükümetler, hem B2C hem de G2B e- ticaret türlerinin  gelişimiyle paralel olarak, sosyal ödemeleri ve kendiliğinden tayin edilen vergi gelirlerinin tahsilatını elektronik ortama taşıma çabası içine girmiştir. Yine, bir yönetim web sitesinin hükümetin sağlık hizmetleri hakkında bilgi elde etmek isteyen tüketiciler tarafından kullanılması bu kategoriye örnek verilebilir.

Yönetimden İşletmeye E-Ticaret: Yönetim ile işletmeler (Government-to-business-G2B) arasında yapılan elektronik ticarettir. G2B, hükümet kuruluşları ile şirketler arasındaki tüm işlemleri kapsar. Örneğin; ABD’de muhtemel hükümet ilanları ve ihaleler Internet üzerinden kamuoyuna duyurulmaktadır. Bunlara şirketler elektronik olarak cevap verebilmektedir. Günümüzde bu kategori gelişme aşamasındadır. Hükümetler, e- ticaretin gelişimini teşvik etmek için faaliyetlerini oldukça hızlı bir şekilde elektronik ortama taşıyarak KDV gelirleri, kurumlar vergisi ödemeleri gibi işlemleri elektronik seçenekler vasıtasıyla sunma çabası içindedirler.

Yukarıda sayılan e-ticaret sınıflandırmasının yönetim, işletmeler, tedarikçiler ve müşteriler açısından sunduğu fırsatlar ve avantajlar şu şekilde ifade edilebilir:

  • Küresel sunum ve küresel seçim,
  • İyileştirilmiş rekabetçi avantaj ve hizmet kalitesi,
  • Kitleselleşmiş müşteri ve kişiselleştirilmiş ürün ve hizmetler,
  • Tedarik zincirini kısaltmak veya ortadan kaldırmak ve gereksinimlere hızlı yanıt verme,
  • Önemli maliyet tasarrufları ve önemli fiyat indirimleri sağlama,
  • Yeni iş fırsatları, yeni ürünler ve hizmetler.

Telefon, fax, televizyon, dijital para (e-cüzdan ve e-mevduat), e-veri değişimi ve Internet elektronik ticareti gerçekleştiren temel araçlardır.

7.2. Elektronik Ticaret Modelleri

İşletmeler, ürün tanıtımında, sipariş kabulünde, satış sonrası hizmetlerde, işletmeden mal alanlarla ve işletmeye mal satanlarla bağlantılar yapmada, Interneti kullanmaya başlamışlardır. Elektronik ticaret alanında, giderek artan bir oranda, yeni işletmecilik modelleri geliştirilmektedir. Aşağıda bu modellerden bazılarına değinilecektir.

 

 

7.2.1. Sanal Açık Artırma

Elektronik ticaret öyle boyutlar kazanmıştır ki, bir bakıma geleneksel ticarette karşılaşılan bütün yöntem ve uygulamalar, internet ortamında yapılmaktadır. Bu sanal uygulamalardan biri de Internet’te açık artırmadır. Örneğin, eBay, elektronik postayı ve Web’in etkileşim (interaktif) özelliklerini kullanan bir açık artırmayla satış sanal ortamıdır. eBay sanal ortamında, açık artırmaya katılan insanlar, dünyanın değişik yerlerinden satıcıların postaladığı bilgisayar donanımları, antika eşyalar, kolleksiyonlar, şaraplar, takılar (mücevher), rock konser biletleri, elektronik eşyalar ve benzerleri için fiyat önermekte ve ürünler en çok fiyatı önerene satılmış olmaktadır. eBay sistemi, açık artırmadaki ürünlere yapılan fiyat önerilerini almakta, değerlendirmekte ve durumu en yüksek fiyatı verene bildirmektedir. eBay, yarattığı açık artırma sanal ortamındaki hizmeti karşılığında, her satıştan küçük bir komisyon almakla yetinmektedir.

7.2.2. Sanal Toplumlar

Internet, dünyada sanal (on-line/virtual) toplumlar yaratmıştır. Benzer amacı, çıkarı veya ilgisi olanların oluşturduğu bu sanal toplumlar, çok değişik yerleşimlerde fikir, düşünce ve görüş alış verişinde bulunurlar. Bu sanal toplumlardan bazıları, söz konusu yeni elektronik işletmeciliğe destek olmaktadırlar. Örneğin, teknoloji ve kültürle ilgilenenlerin oluşturduğu bir siber alan (cyberspace) olan Electric Minds, sitesinde, ücret karşılığında işletmelerin reklamlarını yayınlamaktadır.

Web sitelerini ziyaret eden bir kişi, hemen her gün, yeni bir elektronik ticaret modeliyle karşılaşır. Türkiye’de de SuperOnline, Turk  net gibi Internet hizmeti veren kuruluşlar, kullanıcılarını, alışveriş sayfalarına yönlendirerek, elektronik ticaretin gelişmesine katkıda bulunmaktadırlar. Çok yakın bir gelecekte, geleneksel ticaretin büyük oranda gerilediği, yasal düzenlemeleri ve daha bilimsel modelleri de geliştirilen elektronik ticaretin bütün dünyaya yayıldığı görülecektir.

7.2.3. Web’de Doğrudan Satış (Direct Sales Over Web)

Tüketici Odaklı Perakendecilik (Customer-Centered Retailing) veya doğrudan satış, elektronik ticaretin en yaygın uygulama alanlarından birisidir. Internet, tüketici odaklı işletmeciliği ön plana çıkarmıştır. Pazarlama, pazarlama araştırması ve tüketici desteği gibi işlevlerin Web’de yapılması, tüketicilerle daha düşük maliyetli, yep yeni, doğrudan ve etkileşimli iletişim kanalları kurulmasını sağlamıştır.

Üreticiler; toptancıları, toptancı-perakendecileri, distirübüterleri, acenta ve bayileri devre dışı bırakarak, ürünlerini doğrudan doğruya en son tüketiciye satmaya başlamışlardır. Dağıtım kanalından geleneksel aracı kurumların kaldırılması, satın alma işlemlerinin maliyetini olağanüstü ölçüde düşürmüştür. Amazon.com on-line bookstore, Virtual Vineyards gibi sanal pazarlama işletmeleri; satış uzmanı bulundurma giderlerni, kira giderini ve diğer geleneksel perakendeci giderlerini ortadan kaldırmıştır. Travelocity gibi hava taşımacılığı işletmeleri, eskiden olduğu gibi, artık seyehat acentalarına bir komisyon ödemeden, kendi biletlerini, kendi Web sayfalarında satmaktadırlar.

Geleneksel dağıtım kanallarının aşamalarından geçerek en son tüketiciye ulaşan bir ürün, örneğin bir kazak, orijinal üretim maliyetinin yüzde 135 fazlasına satılmış olmaktadır. Aşağıdaki şekil, bu durumu açıkça göstermektedir. Üretim maliyeti 20 dolar olan bir kazak, en uzun aracılı dağıtım kanalının sonunda, tüketiciye 48 dolara satılmaktadır. Yalnızca perakendecinin yer aldığı kanal da, kazağın fiyatı 40 dolara inmekte, doğrudan satışta ise 20 dolar gibi bir fiyatla tüketici 28 dolarlık bir ucuzluk sağlamaktadır. Dağıtım kanalındaki geleneksel aracı kurumların sayısını azaltmak ya da bütünüyle devre dışı bırakarak üreticiden tüketiciye doğrudan satış yapmak, elektronik ticaret yapan işletme için çok büyük yarış üstünlüğü sağlamaktadır. Dağıtım kanalındaki aracı kurumların elektronik doğrudan satışla ortadan kaldırılmasına, aracısızlaştırma (disintermediation) adı verilmiştir.

 

Aracısızlaştırmanın Tüketiciye Sağladığı Yarar

Internet, bir taraftan bazı sektörlerde geleneksel aracıları ortadan kaldırırken, diğer taraftan da yeni bir aracı türü ortaya çıkartmıştır.  Bu yeni tür aracılar,  Internet’te alış veriş yapanlara yardımcı olan elektronik ticaret uzmanlarıdır. Bu elektronik ticaret uzmanları; ürünler, ürün fiyatları, hangi ürünlerin hangi Web sitesinde pazarlandığı, elektronik ticaret işlemleri ve diğer ilgili konularda, alış veriş yapanlara yardımcı olur, bilgiler verir. Internet tarafından devre dışı bırakılmakta olan geleneksel aracı kurumlar, kendilerini bu yeni ticaret modeline uydurmaya veya bu modele dayanan yeni hizmetler üretmeye zorlamalıdır.

Türkiye’de Migros, Gima, Tansaş,Yimpaş gibi girişimler, sanal market hizmeti vermektedir.

7.2.4.Etkileşimli Pazarlama (Interactive Marketing)

Pazarlamacılar; tüketicilerin istek, arzu ve gereksinmelerini öğrenmek ve onların ürünlere ilgi duymasını sağlamak için, Web sayfalarının etkileşim özelliğinden yararlanırlar. Bu amaçla, siteyi ziyaret edenlere, üye olmaları önerilir. Öneriyi kabul edenler,  kendileri hakkında bilgi verecek formları doldururlar. Söz konusu bilgilerin bir kısmı, bu yolla elde edilir. Bilgi edinmede diğer bir yol, bazı yazılım özelliklerinden yararlanarak, Web sitelerini en çok ziyaret eden ve buralardan en çok alış veriş yapanların izleri sürülür ve adresleri saptanır. Daha sonra, bunlara e-postayla ulaşılarak, sitelerini ziyaret ederlerse ödüllendirilecekleri bildirilir. Ödülün de etkisiyle Web sayfalarını ziyaret eden Internet kullanıcılarından elde edilecek bilgilerin dikkatle açılımı yapılarak, tüketici profili çıkarılır. Örneğin, The Hyatt oteller zinciri, Japonların tatil köylerinde en çok golf olanakları aradıklarını bu yolla saptamış ve yer pazarlama stratejisini geliştirirken bu eğilime ağırlık vermiştir. Aynı şekilde, TravelWeb, 138 ülkede 16.000’ den fazla otele elektronik bilgi sunan ve on-line rezervasyon yapan bir Web sitesidir. Bu site, tek tek her kullanıcının izini sürerek, onların eğilimlerini (satın alma davranışların)  saptar. Daha sonra, tüketici tercihleri konusunda bilgi edinmek isteyenlere, söz konusu bu bilgileri sunar.

İşletmeler, elektronik tartışma grupları, sohbet odaları gibi Web ve internet olanaklarından da yararlanarak, tüketicileriyle canlı diyaloglar kurarlar. Böylece, bireysel tüketicilerle, bir bakıma, yüz yüze ilişki kurarlar ve tüketici istek, arzu ve gereksinmeleriyle örtüşen ürünler geliştirirler.

Geleneksel pazarlama araştırması ve tüketici tercihlerinin saptanması, işletmelere çok pahalıya mal olmaktaydı. Oysa, Web sitelerine girerek, tüketicilerin bir mal ve hizmet konusunda ne düşündüklerini, neler hissettiklerini öğrenmek, çok daha az maliyetlidir. Aynı şekilde, Web siteleri, satış sürecini kısaltarak, satışı hızlandırarak ve uzman satışcı ya da tezgahtar gereksinmesini en aza indirerek, pazarlama giderlerini önemli ölçüde düşürmektedir. Web, on-line sipariş formlarını dolduran tüketicilere, geleneksel alış verişte direnenlere oranla daha avantajlı pazarlama ve satış olanakları sunar.

7.2.5. Tüketicinin Kendi Kendine Hizmeti (Customer Self-Service)

Web ve diğer Internet teknolojileri, işletmeleri, tüketiciler için yeni hizmet ve destek yaklaşımları geliştirmeye yöneltmiştir. Birçok işletme, Web sitelerini ve e-postalarını, tüketicilerin sorularını yanıtlamak için ve onlara yararlı bilgiler sunmak için kullanmaktadırlar. Window on Technology, işletmelerin bu amaç için sohbet odalarından ve Web bağlantı çağrı merkezlerinden nasıl yararlanacakları konusunda destek vermektedir.

Web, tüketicilerin, büyük kolaylıklar içinde işletmelerle etkileşimde bulunmalarını sağlayan bir araç işlevi görür. Tüketiciler, geleneksel yaklaşımda, işletmenin bir tüketici destek uzmanını bularak alabilecekleri bilgileri, yeni yaklaşımda ilgili sayfalara girerek bizzat kendileri almaktadırlar. Bazı işletmeler, Web kullanarak kendi işini kendi gören tüketicilere, önemli ölçüde fiyat indirimi sağlamaktadırlar. Örneğin, American, Northwest ve diğer büyük hava yolları, hiç aracı kullanmadan kendi işini kendi görecekler için Web siteleri geliştirmiştir. Tüketiciler, bu sitelerde uçak kalkış ve varış saatlerini, boş yerleri, yer hizmetleri desteğini ve diğer öğrenmek istediklerini öğrenirler ve biletlerini on-line olarak alırlar.

Söz konusu Web siteleri, başka konularda da bilgi sağlamak isteyen tüketicileriyle canlı sanal diyalog kurmayı isteyen işletmeler için, çok elverişli olanaklar sunmaktadır. Örneğin, Dell Computer, tüketicilerinin şikayetlerini veya sorularını yanıtlamak için, ağda ve diğer on-line servislerinde hazır tutulan bir Dell teknik ekibi oluşturmuştur. Bu ekip, 24 saat içinde sorulan soruların ortalama yüzde 90’ını yanıtlamaktadır. Dell’in görevlendirdiği ekip, tüketicilere danışmanlık hizmeti verirken, aynı zamanda bir yan ürün olarak pazarlama araştırması da yapmış olmaktadır.

7.2.6. İşletmeden İşletmeye (B2B) Elektronik Ticaret

Internet teknolojisi, yalnızca işletme ile bireysel tüketiciler arasında elektronik ticaret yapmaya değil, aynı zamanda da işletmeler arasında ticari ilişkiler gerçekleştirmeye hizmet eden bir olanaktır. Gerçekten de, bu çağdaş iletişim teknolojisiyle, işletmeden işletmeye, otomatik alım satımlar yapılmaktadır. İşletmeler, yıllarca, birbirlerinden alım satım amacıyla patentli elektronik veri değişim sistemleri kullanmışlardır. Ancak, bugün, tümü, Web ve Intranet’e geçmişlerdir. Örneğin, başta gelen bir ağ donanım ve yazılım üreticisi olan Cisco Systems, diğer işletmelere satışlarının yüzde 40’ını elektronik olarak yapmaktadır. Cisco Systems, Web sitesinde, her yıl 1 milyar dolardan daha fazla satış gerçekleştirmektedir. Söz konusu bu şirket, sipariş kabullerini, kredi çeklerini, üretim zamanlamalarını, sipariş işlemelerini, teknik desteklerini, tekdüze (rutin) tüketici destek etkinliklerini ve benzerlerini on-line olarak yapmaktadır.

Dünyanın dördüncü büyük elektronik parçalar üreticisi ve dağıtıcısı olan Marshall, geleneksel fiziksel ortamlarda yapılan etkinliklerinin hemen hepsini, dijital ağ sistemine dönüştürmüş ve sanal bir dağıtım ortamı yaratmıştır. Marshall’dan mal alanlar ve Marshall’a mal satanlar, Intranet’e girerek, Marshall’ın hesaplarında, stok düzeyleri, satış raporları, tasarım hataları gibi geleneksel tüm bilgileri elde edebilirler. Aynı şekilde, Internet’te, önerilen fiyatları kabul edebilecekleri gibi ret de edebilirler. Kısaca belirtmek gerekirse, Marshall, Internet’ten önce ticari ilişkiler içinde bulunduğu işletmelerle yaptığı bütün geleneksel etkinlikleri, karşılıklı olarak Internet’te yapmayı başarmış ve büyük bir yarış üstünlüğü sağlamıştır.

7.3. Elektronik Ticaret Destek Sistemleri

Elektronik ticareti destekleyecek bir sistem kurmak isteyen işletmeler, şu üç yoldan birini seçebilirler: (1) bir Web sunucu (Web server) kullanmak, (2) elektronik ticaret sunan bir sistem paketi satın almak ve (3) elektronik ticaret hizmeti sağlayan bir dış kaynaktan yararlanmak. Elektronik ticareti gerçekleştirecek donanımı edinen işletmeler, ayrıca bir de tüm ticari işlemlerin yapılmasını sağlayacak bütünleşik yazılım ve ara birimler edinmek durumundadırlar. Bunların en başında, elektronik ödeme sistemleri (electronic payment systems) gelir. Elektronik ödeme sistemleri, elektronik fon transferi, kredi kartları, akıllı kartlar, borç kartları gibi mal ve hizmetlerin karşılığını otomatik olarak ödeyen veya kayıtlara geçiren Internet temelli teknolojilerdir. Bu arada, eğer arzu edilirse, daha önce de sözü edilen, Web sitelerini ziyaret edenlerin izini sürerek tüketici profili çıkaran ve bazı pazarlama araştırması ve açılımları da yapmaya yarayan yazılımlar da edinilebilir.

Bireysel alıcılar, on-line perakendecilerden mal ve hizmetleri satın alırlar. Perakendeciler, kendi girdi sunucularıyla veya aracı kurumlarıyla elektronik ticaret teknolojilerini kullanarak doğrudan bağlantı kurarlar.  Bu arada da, hem işletmeden tüketiciye, hem de işletmeden işletmeye ödemelerde, elektronik ödeme sistemleri kullanılır.

7.4. Dijital Sertifikayla Güvenli Elektronik Ticaret

Daha önce de belirtildiği gibi, bilgi güvenliği bilgi, bilgisayar ve bilişlim sektörünün en önemli konularından biridir. Yeni ekonomi, yeni işletme ve yeni ticaret ve yeni iş modelleri, bilgi güvenliğinin önemini birinci sıraya taşımıştır. Bilgi güvenliğini sağlamak için geliştirilen güvenlik duvarı (firewall) yazılımları, antivirüs programları, şifre (password), anne kızlık soyadı ve benzeri yöntemler, hackerlar tarafından kolayca kırılabilmektedir.

Internet’te güvenle ticaret yapabilmek için, gelişmiş ileri e-güvenlik teknolojilerini bilmek, yönetmek ve denetlemek vazgeçilmez bir koşul durumuna gelmiştir. Bugün elektronik posta uygulaması, yalnızca memo ve notları değil, bunun yanında kontratları, ürün spesifikasyonlarnı, sipariş tanımlarını,  satış koşullarını, maliyet ayrıntılarını, gizli finansal bilgileri, proforma bilanço ve gelir gider tablolarını, gizli insan kaynağı kayıtlarını ve benzeri yaşamsal bilgileri iletmektedir. Bu durum işletmeleri, iç ve dış çevrelerden kaynaklanan büyük risklerle karşı karşıya getirmektedir.

PKI (Public Key Infrastructure) ağ ve bilgi güvenliğe konularında adı sık duyulan bir güvenlik teknolojisidir. Bu teknoloji, çok basit anlamda, ispatlanmış matematik ilişkilerin, donanım ve yazılım yoluyla bilgisayarlar, kullanıcılar ve uygulamalar arasında güvenli iletişim için kullanılması olarak tanımlanabilir. PKI teknolojisi, başlıca şu dört temel güvenlik işlevini sağlar:

  • Tanılama (authentication): Bir kişinin veya bir nesnenin kimliğinin tespit edilmesi
  • Gizlilik (confidentiality): Bilginin gizli/özel kalması
  • Bütünlük (data integrity): Bilginin veya mesajın içeriğinin değiştirilmemesi
  • İnkar edememe (Non-repudiation): Bir hizmetin kullanımının inkar edilememesi

PKI, internet üzerinde yapılan işlemlerde, her iki tarafın da geçerliliğini doğrulayan ve kimliklendiren bir dijital sertifika altyapısıdır. Burada hedeflenen, firmaların kendi içinde bir güvenlik politikası belirleyerek güvenli iletişime yönelik bir alt yapı oluşturmasıdır. Bunu sağlamak için kriptolama (cryptography) teknolojisi kullanılarak anahtarlar (public/private keys) ve dijital sertifikalar yaratılır. Simetrik Kriptolama, gizli bir anahtar kullanarak şifrelemeyi sağlar. Bu anahtarın her iki kullanıcı tarafından bilinmesi gerekir. Anahtarın karşı tarafa ulaştırılması, güvenlik açısından temel sorunu oluşturur. PKI teknolojisi, bu sorunu, söz konusu gizli anahtarı genel (public) ve özel (private) olmak üzere ikiye ayırarak çözmüştür. Genel ve özel anahtarlar, dijital imzalar olarak da kullanılabilmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse, PKI güvenlik teknolojisinde sertifikalar, genel ve özel anahtarlar kullanılarak yaratılmaktadır.

 

8. MOBİL TİCARET

Elektronik ticaret kablolu pazarlama olurken, mobil ticaret de kablosuz pazarlama olmaktadır. Dünyada kaç kişinin, kurumun ve işletmenin kablosuz internet kullandığı, henüz kesin olarak bilinmemektedir. Elektronik ticaret yanında yeni bir tür olan Mobil Ticaret (M-Ticaret) de, gündeme girmiştir. Bazı yazarlar, m-ticareti bir pazarlama türü olarak değil, bir müşteri hizmetleri şekli olarak görürler. Aslında m-ticaret, elektronik işletme ve elektronik ticaret işlemlerinin cep telefonu gibi mobil araçlarla yapılmasıdır. Bununla beraber, m-ticaret, kablosuz bilgi teknolojisinin küçük bir evreni olma yolunda hızla gelişmektedir. New York’da gerçekleştirilen “Internet Wolrd Wireless Sempozyumu”nda, birçok şirketin umudunu mobil ticarete bağladığı belirtilmiştir.

Mobil telefonların sıkça kapsama alanı dışında kalması, m-ticaretin yaygınlaşmasını engellemektedir. Birçok insan işinden evine dönerken, yolculuk yaparken ya da kırsal alanda yaşarken, kapsama alanı dışında kaldığı için, Internet’e girip ticaretini yapamamaktadır. ABD’deki 54,3 milyon 18 yaş ve üstü kullanıcı, mobil online olarak 600 dolar ve üzerinde harcayanların yüzde 55’ini oluşturmuştur.

Yine ABD’de 16 milyon yetişkin insan, Internet’e bağlanabilen mobil telefona sahiptir. Kablosuz Internet kullanıcıları, indirimleri ve alış veriş programlarını diğer kullanıcılara göre daha iyi takip edebilmektedir. Ayrıca, mobil ticaret yalnızca işlem için değil, aynı zamanda bilgiye ulaşmak için de kullanılmaktadır.

Görüldüğü gibi, yakın bir gelecekte, mobil-ticaret arabada, uçakta, gemide, evde ve her yerde bir pazarlama türüne dönüşecek ve nerede olurlarsa olsunlar müşterilere ulaşma aracı olacaktır.

9. ELEKTRONİK KATILIM (ELECTRONİC GROUP COLLBORATİON)

Intranetler ve diğer ağ teknolojileri, katılımcı bir yönetim ortamı yaratmaya yönelik, çok zengin bir olanaklar dizisi sunarlar. Söz konusu bu zengin katılım ortamında, organizasyonu oluşturan üyeler, birbirleriyle düşünce, fikir, veri, bilgi, model değiş tokuşu yapabilirler; fiziksel olarak nerede olurlarsa olsular, projelerde ya da belirli konularda birlikte çalışabilirler. E-posta, fax, sesli posta( voice mail), telekonferans, videokonferans, verikonferans (dataconferencing) grup bellek (grupware), sohbet sistemleri (chat systems), haber grupları (news groups) ve takım bellek (teamware), elektronik işletmeyi yaratan araçların başında gelirler. Türkiye Internet uygulamalarında, Internet bağlanım hizmeti sağlayan kuruluşlar, kendi Web sayfalarında söz konusu bu bellekleri “oda” terimi ile ifade etmektedirler.

Katılmalı elektronik işletme yönetiminde giderek büyük önem kazanan takım belleklere ya da takım odalarına, azıcık değinmekte yarar vardır. Takım bellek (teamware), Intranet destekli takım çalışması için geliştirilmiş uygulamalara verilen bir addır. İşletme organizasyonunda oluşturulan çeşitli takımların üyeleri, söz konusu bu sanal yönetim ortamında (odalarda), fikir ve belge paylaşımı, beyin fırtınası, programlama, karar alma, proje gerçekleştirme ve benzeri etkinlikleri yaparlar. Takım bellekler (takım odaları) ve grup bellekler (grup odaları), işletmelerdeki bilgi çalışanları (fikir üreticileri) tarafından gerçekleştirilen kısa dönemli projeleri desteklemek için kullanılır.

10. ELEKTRONİK YÖNETİM

Internet teknolojisinin işletmeler tarafından benimsenmesinin temel nedeni, aracılık ve koordinasyon maliyetlerini olağanüstü düşürerek, yarış üstünlüğü sağlamasıdır. Aynı şekilde, işletmelerin intranet teknolojisini benimsemesinin temel nedeni de, içsel süreçlerin planlanmasını, örgütlenmesini, uyumlaştırılmasını ve denetlenmesini son derecede kolaylaştırması, işletme etkinliklerine bütünlük, hız ve verimlilik kazandırarak, ikinci bir yarış üstünlüğü sağlamasıdır.

10.1. Elektronik Yönetime Intranet Desteği

Intranet’ten önce de, işletmelerde bilgisayarlar ve bilgisayar uygulamaları vardı. Ancak, bilgisayar destekli geleneksel işletmecilikte, işletme çalışanlarının birbiriyle iletişimi ve etkileşimi, zaman alıcı ve karmaşık bir durum gösterirdi. Intranet, işletmedeki bilgisayarları bir bütün haline getirerek, çalışanlar arasında anlık bir iletişim ve etkileşim sağlamıştır. İşletme birimleri arasında kurulan bu elektronik ağ, işletmeyi elektronik sanal bir ortam durumuna sokmuştur. Intranet’ten önce, oldukça pahalıya mal olan iletişim, etkileşim, yönetim, koordinasyon ve denetim maliyetleri, son derecede azalmıştır. Web yazılımı, bütünleştirici bir arabirim (interface) mantığıyla hazırlandığı için, Intranet, işletmenin birbirinden farklı birçok alt sistemlerini ve süreçlerini bütünleştirmektedir. İşletmeler, intranetlerini, işletmenin veri tabanlarına Web’le dolaysız olarak bağlayınca,  çalışanlar, işletmenin tüm etkinliklerini bir merkezden görmeye başlamışlardır. İşletme çalışanları, fiziksel olarak dünyanın neresinde olursa olsun, Intranet olanaklarıyla, isterse üyesi olduğu işletmeyi, bütün yönleriyle önünde görebilir. Intranet’e girme yetkisi olan bir kişi, grup veya kurum, herhangi bir yerden, Internet’e bağlı bir PC, cep telefonu veya VAP telefon ile şifresini vererek, Intranet’e bağlanır ve işletmeyle bütünleşir. Yetkili olduğu bilgilere ulaşır, yönetmelik ve yönergeleri okur, plan ve programları inceler, etkinlik raporlarını gözden geçirir veya kişilerle sözlü, yazılı, görüntülü iletişimde bulunur.

Intranet, işletmelere daha çok boyutlu, daha etkileşimli, daha hızlı ve kolay ulaşılabilir bir bilgi ortamı sunar. Web sayfasına dayalı işletme içi bütünleşik uygulamalar,  etkileşimli olarak yapılabilir. Bunun için; metin, ses, video gösterim gibi kitle iletişim araçları kullanılmalıdır. Gerektikçe sık sık güncellenebilen on-line bilgi bellekleri yaratma özelliği, işletmeler için Intranet’i öncelik durumuna getirmektedir. Ürün listeleri, işgören el kitapları, telefon rehberleri ve benzeri bilgiler, değişiklikler oldukça anında güncellenebilmektedir. Bu durum, işletmelerin, değişen koşullara, eskinin kağıt temelli yayınlarıyla oranlanamıyacak kadar çabuk uyum göstermesini sağlamaktadır. Internet, işletme belgelerini, kağıt, daktilo, basım, dağıtım gibi geleneksel iletişim maliyetlerini ortadan kaldırarak anında güncellediği için, işletmeleri, bilgi karmaşasından kurtarmaktadır. Çalışanlar, işlerine başlarken, kendi alanlarıyla ilgili Web sayfalarında, en son değişiklikleri görmekte ve işlerini bu değişiklere göre güvenle yapabilmektedirler.

Yönetim bilgi sisteminde, geleneksel uygulamaları bırakarak Intranet’e geçme, işletmelerin, boşa geçen zaman maliyetlerini, kırtasiye maliyetlerini, bilgi dağıtım maliyetlerini, iletişim maliyetlerini ve benzerlerini, nerdeyse yok sayılacak ölçüde azaltmıştır. Bunun yanında, Intranet, koşullardaki değişmelere yanıt verme hızını ve etkinliklerin uyumlaştırılması hızını, an zaman birimine indirdiği için, etkililiği, verimliliği ve etkileşimi artırmıştır.

Diğer taraftan, Intranet’in bir üstünlüğü de, kurma ve işletme giderlerinin çok yüksek olmamasıdır. 2005’li yılların Web sayfası yaratma yazılımları, işletme çalışanlarının kendi Web sayfalarını kendilerinin hazırlaması olanağını vermiştir. Intranet, işletmelere, evrensel e-posta sistemi, uzak ortamlara erişim, grup katılımı, elektronik kütüphane, uygulamaları ve Ar-Ge çalışmalarını paylaşım, işletme içi ve dışı iletişim ağları olanaklarını vermiştir. Bu arada, bazı holding işletmeler, Intranet’lerini sanal toplantı (konferans) amacıyla da kullanmaktadırlar.

Kısaca belirtmek gerekirse, Intranet, kullanımı kolay, düşük maliyetli bir iletişim aracıdır. İşletmelerde Intranet kullanmanın başlıca yararları, birkaç nokta etrafında özetlenebilir:

  • Bağlanabilirlik: Intranet’e hemen her ağa bağlı ortamdan ulaşılabilir
  • Hızlılık: Mevcut sistemlere bağlanarak veri tabanlarına hızlı erişim sağlanabilir
  • Etkileşim: Metin, ses, video gösterim ve benzeri kitle iletişim araçları kullanarak etkili bir etkileşim sağlanabilir
  • Güncelleştirme: Koşullardaki değişiklikler anında bilgi sistemine yansıtılabilir
  • Kullanım kolaylığı: World Wide Web (www) sayfalarında metin, resim, ses, animasyon ve video gösterimlerini kolayca bulmaya yarayan Nescape Navigator, Mosaic ve Microsoft Internet Explorer gibi evrensel tarayıcılar (browser), bir arabirim olarak kullanım kolaylığı sağlamıştır
  • Kullanım maliyeti düşüklüğü: Intranet’i kullanma maliyeti, geleneksel iletişim sistemlerine oranla son derecede düşüktür
  • Bilgi bolluğu: Intranet, bilgi ortamlarına karşı çok daha duyarlı olacak şekilde geliştirildiği için, her türlü bilgi edinilebilir
  • İletişim maliyetlerini azaltması: Intranet, geleneksel sistemlere oranla, bilgi dağıtım maliyetlerini son derecede azaltmıştır

10.2. Elektronik Katılım (Electronic Group Collboration)

Intranetler ve diğer ağ teknolojileri, katılımcı bir yönetim ortamı yaratmaya yönelik, çok zengin bir olanaklar dizisi sunarlar. Söz konusu bu zengin katılım ortamında, organizasyonu oluşturan üyeler, birbirleriyle düşünce, fikir, veri, bilgi, model değiş tokuşu yapabilirler; fiziksel olarak nerede olurlarsa olsular, projelerde ya da belirli konularda birlikte çalışabilirler. E-posta, fax, sesli posta( voice mail), telekonferans, videokonferans, verikonferans (dataconferencing) grup bellek (grupware), sohbet sistemleri (chat systems), haber grupları (news groups) ve takım bellek (teamware), elektronik işletmeyi yaratan araçların başında gelirler. Türkiye Internet uygulamalarında, Internet bağlanım hizmeti sağlayan kuruluşlar, kendi Web sayfalarında söz konusu bu bellekleri “oda” terimi ile ifade etmektedirler.

Katılmalı elektronik işletme yönetiminde giderek büyük önem kazanan takım belleklere ya da takım odalarına, azıcık değinmekte yarar vardır. Takım bellek (teamware), Intranet destekli takım çalışması için geliştirilmiş uygulamalara verilen bir addır. İşletme organizasyonunda oluşturulan çeşitli takımların üyeleri, söz konusu bu sanal yönetim ortamında (odalarda), fikir ve belge paylaşımı, beyin fırtınası, programlama, karar alma, proje gerçekleştirme ve benzeri etkinlikleri yaparlar. Takım bellekler (takım odaları) ve grup bellekler (grup odaları), işletmelerdeki bilgi çalışanları (fikir üreticileri) tarafından gerçekleştirilen kısa dönemli projeleri desteklemek için kullanılır.

11. ELEKTRONİK FİNANS

Dijital bilişim teknolojisi, ekonomik sistemi, dolayısıyla işletmeleri olağanüstü etkilemiş ve yapıyı temelinden değiştirmiştir. Bilindiği gibi, bilişim teknolojisi; verinin toplanması, işlenmesi, bilgiye dönüştürülmesi, belleklenmesi, aktarılması ve dağıtılması yöntem ve araçlarının tümünü kapsar.

Bilişim teknolojisindeki gelişmelerin en önemli katkıyı sağladığı alanlardan birisi de finansal sektördür. Gerçekten de, finans şirketlerinin yatırım stratejileri içinde bilişim teknolojilerine verdikleri ağırlık, çok önemli boyutlara ulaşmıştır. Örneğin, ABD finans sektörü, son dönemde telekomünikasyon harcamalarına, diğer sektörlere oranla ortalama %29 daha fazla bütçe ayırmıştır. Ayrıca, ülkedeki toplam bilişim teknolojisine yapılan harcamalar içinde tek başına finans sektörünün payı %35 olarak hesaplanmıştır. Böylece, bilgi yoğun bir işleyiş yapısına sahip olmaları nedeni ile, bilişim teknolojilerinden en fazla yararlanan ve dolayısıyla bu alandaki hızlı gelişmelerden en çok etkilenen ekonomik alanların başında finansal piyasalar gelmektedir.

Finansal piyasa sisteminde işlemleri gerçekleştirmek için gereken bilgilerin sağlanması, belirli bir işlem maliyeti yaratır. Bilişim teknolojisi, bu tür maliyeti büyük oranda düşürmüştür. Fon arz ve talep edenler, finansal arıcılara pek fazla gereksinme duymaz olmuştur. Özellikle, WAP (wireless application protocol) gibi kablosuz Internet’e dayalı iletişim sistemindeki gelişmeler, finansal hizmetlerin etkili ve ucuz olmasını sağlamıştır. Finansal piyasalardaki işlemlerin gerçekleşmesi için gereksinme duyulan bilgiler, bir dokunuşta, dünya ölçeğinde, gerçek zamanlı olarak edinilmektedir. Kısaca, bilişim teknolojisindeki gelişmeler, işlem maliyetlerini düşürmüş, finansal piyasaların etkin çalışmasının önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmıştır.

Diğer taraftan, bilişim teknolojisindeki gelişmeler, finans şirketleri ile bilgi ve iletişim şirketlerini, stratejik işbirliğine yöneltmiştir. Başka değişle, bilişim sektöründe Portal’lar, telekomünikasyon şirketleri ve finans kurumları yeni ortaklıklar kurmaktadır. Örneğin, Bank of East Asia ile Yahoo,  Lycos ile Telefonica gibi. Ayrıca, finans şirketleri, finansal bilgilerin en etkin ve ucuz bir biçimde derlenmesi, işlenmesi ve aktarılması üzerinde bilgisayar programları geliştirmeye çalışan yazılım şirketlerine de önemli yatırımlar yapmaktadır. Bilgi, iletişim ve finans sektöründeki bu işbirliği sayesinde finansal piyasalar elektronik bir yapıya kavuşarak önemli bir dönüşümü gerçekleştirmiştir. Finansal piyasada işlem yapmak isteyen birimler, bilgisayar, televizyon ve telefon gibi kişisel araçlarıyla, Internet ortamında Portal’ lara ulaşmakta ve buralardan sağlanan olanaklarla çok geniş finansal bilgi ve analizlerin bulunduğu bilgi aracılarına (infomediaries) ulaşmaktadırlar. Bu bağlantılarla birimler, gerekli işlemlerini, gerçek zamanlı olarak yapmaktadırlar.

Yukarıda belirlenen kapsamda, finansal bilginin hızlı ve düşük bir maliyet ile elde edilmesi, öncelikle piyasa alanlarını ve dolayısı ile hacimlerini hızla genişletmiştir. Öyle ki, bilişim teknolojilerindeki gelişim sonucu oluşturulan “Elektronik İletişim Ağı” ( Electronic Communication Network) ile borsa işlemleri artık küresel düzeyde gerçekleştirilmektedir. Örneğin, ABD’ deki  NASDAQ İndeksi esas olarak  Connecticut’tan yönetilmekle birlikte, sahip olduğu Internet ağı sayesinde dünyanın her yerinden yapılabilecek işlemlere açıktır. Başka deyişle, işlem merkezi ABD’deki bir eyalette olduğu halde, bu piyasa üzerinde işlem yapan kişiler, bütün dünyaya yayılmış durumdadır. Diğer taraftan, Londra ve New York borsaları da yine kurdukları iletişim ağları ile faaliyet alanlarını dünya yüzeyinde genişletmiştir. Tokyo, Toronto gibi diğer gelişmiş borsalar da, faaliyet alanlarını, elektronik iletişim ağlarıyla giderek genişletmektedir. Görüldüğü gibi, finansal piyasaların bir taraftan faaliyet alanları, diğer taraftan da işlem hacimleri genişlemetedir. NASDAQ’ın 2003 yılı ortalama günlük işlem hacmi 62 milyar dolardır. Bu oran, New York Borsasında 55, Londra Borsasında ise 19 milyar dolardır.

Bilişim teknolojilerindeki gelişmeler, finansal aracılık yapan kurumların da, geleneksel işlevlerini etkilemiştir. Fon arz ve talep edenler, düşük işlem maliyetleriyle gerekli işlemleri kendileri gerçek zamanlı olarak yapmaktadır. Böylece, fon arz ve talep edenler, bankaların aracılığına gereksinme duymadan, kendi işlemlerini kendileri yapmaktadır. Diğer taraftan, şirketler, bankaları kullanmak yerine menkul kıymet çıkararak, sermaye piyasalarından fon sağlama olanağına kavuşmuştur.

Finansal piyasalarda, işlem maliyetlerinden kaynaklanan giriş engelleri ortadan kalktığı için, rekabet koşulları olağanüstü gelişmiştir. Bilişim teknolojilerindeki gelişmeler, ulusal bankalar ile karşılaştırıldığında, bölgesel bankaların yerel birimlere fon sağlama konusunda sahip oldukları üstünlükleri azaltmıştır. Borç veren ile alanın arasındaki uzaklık sorunu ortadan kalkmıştır. Finansal piyasaların rekabet alanı, ulusal düzeyi aşarak, uluslar arası düzeylere ulaşmıştır.

3

İŞLETMENİN KURULU

1. İŞLETME KURMA KAVRAMI

İşletme kurmanın işletmecilikteki adı, yatırımdır. Ancak, buradaki yatırımdan belirli bir paranın bankaya, çeşitli hisse senedi ve tahvillere, dövize, çeşitli fonlara, repoya veya diğer finansal türevlere yatırılarak faiz veya k‰r getirir duruma konulması anlaşılmamalıdır. Bu tür yatırımlara, para ve sermaye piyasalarında oynama (spekülatif yatırım) denir. İşletmecilikteki gerçek yatırım, girişimcinin veya girişimcilerin, belirli tasarrufları ve ekonomik değerleri, mal ve hizmete dönüştürecek bir işletmenin kurulmasına harcamalarıdır. Aslında, kuruluş aşamasındaki işletmeye proje veya yatırım projesi denir. Başka bir değişle, işletmecilikte kuruluş aşamasındaki işletme ile yatırım projesi arasında bir anlam farkı yoktur.

Yatırım projesinin hazırlanması, zor, masraflı, karmaşık ve çeşitli uzmanlıklar isteyen bir iştir. Örneğin; küçücük bir bakkal dükkanının açılması bile yer seçimi, sermaye bulunması, satış tahminleri yapılması, gerekli izinlerin alınması, iç donanımının yapılması, raf ve vitrin düzenlemesi gibi birçok öğenin dengelenmesini gerektirir. Benzer biçimde, bir uçak fabrikası projesinin hazırlanması, ekonomik, yasal, finansal ve teknolojik açılardan birçok araştırmanın yapılmasını ve değişik alanlarda yüzlerce uzmanın çalışmasını gerektiren karmaşık bir iştir. Özetle belirtmek gerekirse, işletme kurmak, kurulacak işletmenin büyüklüğüne, türüne ve özelliğine göre karmaşıklık gösterir. Bir lokanta, bir berber dükkanı ya da bir otomobil tamir atölyesi açmak için, bir ekonomik analiz uzmanına teknik veya yasal bir danışmana gerek duyulmayabilir. Bu gibi küçük işletmeleri kuranlar, kendi çaplarında bazı araştırmalar yaparak, işletmelerini açarlar. Oysa, yeni bir demir çelik fabrikası projesi için veya bir gübre fabrikası projesi için yüzlerce uzmanın yıllarca çalışması gerekir.

Şekil, işletme kurma gereksinmesinin doğuşundan, işletmenin açılışına kadarki aşamaları göstermektedir.

              Yatırım Sürecinin Temel Aşamaları

Şekilden de görüldüğü gibi, yeni bir işletmenin kuruluşundaki ilk aşama, yatırım gereksinmesinin duyulması (girişimcinin kafasında, işletme kurma düşüncesinin doğması) dır. Böyle bir gereksinmenin girişimcinin belleğinde doğması, onu bazı ön araştırmalar yapmaya zorlar. Ön araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlar ne kadar çekiciyse, girişimci de o kadar itici bir güçle ekonomik, yasal, finansal ve teknolojik araştırmalara başlar veya duruma göre bu araştırmaları başlatır.

2. EKONOMİK ARAŞTIRMA

Ekonomik araştırmanın kapsamına giren konular, oldukça çoktur. Ancak burada, yeni bir işletme kurarken göz önünde bulundurulması gereken en önemli üç ekonomik konuya değinilecektir. Bunlar; pazar araştırması (talep tahmini), işletme kapasitenin belirlenmesi ve kuruluş yerinin seçimidir.

2.1. Pazar Araştırması (Talep Tahmini)

Kurulması düşünülen işletmenin üreteceği mal veya hizmetlerin belirli bir sürede, ne kadar satılabileceği bilinmeden, herhangi bir yatırıma girişilemez. Dolayısıyla, işletme kurma kararı verilmeden önce, yapılacak ilk iş, üretilmesi düşünülen mal ve hizmete ne kadar talep olacağını kestirmektir. Bu kestirim, en az beş yıl veya daha uzun bir süre için yapılır. Talep tahminlerinin kapsadığı zaman aralığı büyüdükçe, yapılan tahminlerin gerçeğe uygunluk derecesi azalır.

İşletme kurmaya karar veren girişimcinin yapacağı en önemli çalışma, ilgilendiği ürünler için, iç ve dış pazarlarda istem olup olmadığını araştırmaktır. Bu çalışmada bütün etkenler göz önünde bulundurulmalı, herhangi bir hata yapmamalıdır. İşletme kurma sürecinin pazar araştırması aşamasında yapılacak bir hata, projenin geleceğini tehlikeye sokar ve istenmeyen sonuçlara neden olur.

Sağlıklı bir talep tahmininde bulunabilmek için, her şeyden önce hedef pazarın tanımlanması gerekir. Başka bir değişle, işletme mal veya hizmetlerini hangi tüketicilere satacağını bilmelidir. Örneğin; işletme, hazır giyim eşyası üretip satacaksa, pazarı belirli bir bölgedeki insanlar mı olacaktır? Türkiye’deki insanlar mı olacaktır? Ya da Avrupa Topluluğu’ndaki insanlar mı olacaktır? Eğer işletmenin üreteceği mallar Türkiye’de pazarlanacaksa, bu insanların hepsine mi pazarlanacak, yoksa yalnızca erkeklere, yalnızca kadınlara veya yalnızca çocuklara mı pazarlanacaktır? Yalnızca çocuklara pazarlanacaksa, kaç yaşındaki çocuklar hedef pazarı oluşturacaktır? Bu ve buna benzer sorular cevaplandırıldıktan sonra, hedef pazar bütün boyutlarıyla ortaya çıkmış olur. Hedef pazar tanımlandıktan sonra, sıra, bu pazarı oluşturan tüketicilerin satın alma isteklerini, gelir durumlarını, zevk ve alışkanlıklarını ve diğer özelliklerini belirlemeye gelir. Görüldüğü gibi, geleceğe ilişkin talep tahminleri yapılırken, yalnızca birkaç değişken değil, birçok değişken göz önünde bulundurulur. Göz önünde bulundurulması gereken değişkenlerden bazılarını, şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Üretilmesi düşünülen mal ve hizmetin sunulacağı hedef pazarın tanımlanması
  • Hedef pazarı oluşturan tüketicilerin, üretilecek mal ve hizmete karşı duydukları istek ve arzunun şiddetinin saptanması
  • Hedef pazarı oluşturan tüketicilerin gelir durumları, cinsiyetleri, sayıları, yaşları, milliyetleri, inançları ve diğer en belirgin özellikleri
  • Üretilecek mal veya hizmetin halen pazarda benzerleri ya da rakipleri varsa, bunların maliyetleri, satış fiyatları, kaliteleri, kullanım yerleri ve dağıtım biçimleri
  • Üretilecek mal veya hizmetlerin sunulacağı hedef pazardaki tüketiciler,  halen ihtiyaçlarını yurt içinden mi karşılamakta, yoksa dış pazarlardan mı karşılamaktadırlar?
  • Üretilecek mal veya hizmete ilişkin olarak devletin ekonomik politikası nedir? (Bu alandaki üretimi desteklemekte midir?)
  • Üretilecek mal veya hizmetin talep esnekliği nasıldır? (Örneğin; fiyatında 1/100’lük bir düşme olursa, satışında ne kadar bir artış olacaktır?)
  • Üretilecek mal ve hizmetin yerine, tüketiciler kolayca başka bir mal veya hizmet satın alabilirler mi?
  • Hedef pazardaki nüfus artış hızı nasıldır?
  • Hedef pazarda çalışan veya çalışmayan nüfusun sayısı nedir?
  • Üretilecek mal veya hizmetin ekonomik dalgalanmalardan kolayca etkilenip etkilenmediği

Yukarıdakiler veya benzeri ekonomik göstergelerle üretilmesi düşünülen mal veya hizmetin talebi arasında, tek veya birlikte ilişkiler kurulmaya çalışılır. Bu ilişkileri kurmak amacıyla yapılan talep araştırmasında, yeterli ve sağlıklı bilgilere ihtiyaç vardır. Talep tahmin araştırmasında, çok değişik bilgi kaynaklarından yararlanılabilir. Aslında en sağlıklı yol, hedef pazarı oluşturan tüketicilerle direkt ilişkiler kurarak, onların görüşlerini toplamaktır. Tüketicilerden direkt görüş toplamanın da, birkaç yöntemi vardır. Eğer hedef pazarı oluşturan tüketici sayısı azsa, araştırmacı, tek tek tüketicilerle yüz yüze görüşerek veya anketle ulaşabilir. Hedef pazar çok sayıda tüketiciden oluşuyorsa, araştırmacı, tüketiciler içinden bunların tümünü temsil edebilecek nitelikte bir örnek seçer ve örneğe giren tüketicilerle yüz yüze veya anketle ilişki kurar.

Tüketicilerle direkt ilişki kurarak talep tahmini için gerekli bilgileri toplamaya, birinci elden veri toplama adı verilir. Birinci elden verilerin yanında, ikinci elden veriler de talep tahmin araştırmasına büyük katkılarda bulunur. Herhangi bir kuruluş konusunu, büyük paralar harcayarak araştırmaya başlamadan önce, aynı konunun başkalarınca incelenip incelenmediğini ortaya koymak gerekir. Örneğin, Mars gezegenini yeniden keşfetme girişiminde bulunmadan önce, onu, daha önce kimin incelediğini öğrenip gerekli bilgileri ondan almak, daha akılcı bir yaklaşım olur. İnsanların aşık olma nedenlerini sıralamak için yapılacak bir bilimsel araştırma, 75.000 dolarlık bir harcama gerektirir. Hemen böyle bir araştırmaya girişilirse, yatırım kaynakları akılsızca kullanılmış olur. Ufak çaplı bir ön araştırmayla, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilim Vakfının 75.000 dolar harcadıktan sonra, aşık olmanın nedenleri konusunda bilimsel bir genelleme yapılamayacağı sonucuna vardığı görülecektir.

Görüldüğü gibi, ikinci elden veri kaynakları kullanarak yapılacak bir masa başı araştırması, pazar araştırmacısına, hem zaman hem de para tasarrufu sağlayabilecektir. Başlıca ikinci elden veri kaynaklarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Devlet İstatistik Enstitüsü yayınları
  • Devlet Planlama Teşkilatı yayınları
  • Sanayi ve Ticaret Odaları yayınları
  • Etibank, TEK, DSİ ve benzeri kuruluşların yayınları
  • AID, OECD, ILO, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların yaptıkları özel araştırmaların raporları
  • Devletin yaptığı bölgesel kalkınma projeleri
  • Sendikaların, sanayi birliklerinin ve diğer mesleki kuruluşların yayınları
  • Başta Sanayi ve Ticaret Bakanlığı olmak üzere çeşitli bakanlıkların proje müdürlükleri
  • Büyük toptancıların, toptancıların, perakendecilerin görüş, düşünce ve yorumları
  • Bankaların ve diğer finansal kuruluşların görüş, düşünce ve yorumları
  • Muhtarlıkların, belediyelerin, kaymakamlıkların ve valiliklerin görü, düşünce ve yorumları
  • Bölgedeki kurulu işletmelerin görüş, düşünce ve yorumları
  • Başta Milli Kütüphane olmak üzere, Devlet Planlama Teşkilatı, Kütüphanesi, üniversite kütüphaneleri ve diğer kütüphaneler
  • Yabancı ülke temsilcilikleri,
  • Türkiye’nin dış temsilcilikleri
  • Uluslararası Ticaret Merkezi (International Trade Center-ITC)
  • Birleşmiş Milletler
  • Gıda ve Tarım Organizasyonu (Food and Agriculture Organization-FAO)
  • Ekonomik Kalkınma ve ışbirliği Örgütü (OECD)
  • Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD)
  • Uluslararası Para Fonu (IMF)
  • International Financial Statistics
  • American Survey of Manufactures,
  • Moody’s Industrial Manual
  • Standart and Poor’s Register of Corporations
  • Government Research Directory
  • Researching Markets, Industries and Business Oportunities

Yapılan talep tahminlerinin geçerliliği, birinci elden veya ikinci elden toplanacak bilgilerin doğruluğuna bağlıdır. Toplanan doğru bilgilere bazı talep tahmin yöntemleri uygulanarak, yıllara göre gerçek talep miktarı belirlenir. Talep tahmininde kullanılan yöntemleri, başlıca üç grupta toplamak mümkündür:

  • Deneyim ve sezgiye dayanan talep tahminleri
  • Ekonomik göstergelere dayanan talep tahminleri
  • İstatistik yöntemlerle yapılan talep tahminleri

Deneyim ve sezgiye dayanan talep tahminleri, üretilmesi düşünülen mal veya hizmet alanında, halen çalışmakta olan girişimcilerin ve pazarlamacıların yaptıkları tahminlerdir. Gerçekten de, uzun yıllar işletmecilik deneyimi geçiren kimseler, kendi alanlarına ilişkin olarak gelecekte ne kadar satış yapılabileceğini, yaklaşık olarak tahmin edebilmektedirler. Örneğin; mesleği dayanıklı tüketim malı satmak olan bir pazarlamacı, gelecek yıl ne kadar buzdolabı, çamaşır makinesi ve televizyon satılabileceğini hemen doğruya yakın bir oranda kestirebilmektedir.

Bir mal veya hizmetin talebini etkileyen değişkenlerin çokluğu ve bunlar arasındaki ilişkilerin karmaşıklığı, deneyim ve sezgiye dayanan yöntemleri geçersiz ya da yetersiz duruma getirmiştir. Bu nedenle, günümüzde ekonomik göstergelere dayanan talep tahminleri, özellikle mal ve hizmet ilişkileri açısından büyük yararlar sağlamaktadır. Örneğin; belediyelerin verdiği inşaat ruhsatlarının artması ile çimento satışları arasında bir ilişki kurmak mümkündür. Buradaki önde giden ekonomik gösterge, verilen inşaat ruhsatlarının sayısıdır. Bu sayı, geçen yıla oranla ne kadar artmışsa, çimento satışlarının da o oranda artacağı beklenir.

Ekonomik göstergelerle talep tahmininin yanında, günümüzde en çok kullanılan bir talep tahmin yöntemi de, istatistik talep tahminidir. Gelecek yıllarda okutulacak istatistik derslerinde, bu tahminlerin nasıl yapılacağı, ayrıntılı olarak verilecektir. İstatistikteki aritmetik ortalama, hareketli ortalama, medyan, mod, regrasyon denklemi, üssel düzeltme gibi yöntemler, talep tahmininde en çok kullanılan istatistik yaklaşımlardır. Burada, bir ön bilgi olarak, hareketli ortalama talep tahmin yöntemi, üssel düzeltme talep tahmin yöntemi, aritmetik ortalama talep tahmin yöntemi ve regrasyon talep tahmin yöntemi konusunda sayısal örnekler vermekle yetinilecektir.

Hareketli Ortalama Yöntemine Göre Talep Tahmini Örneği:

Bir makarna işletmesinin son sekiz yıllık satışları, ton olarak aşağıdaki gibi olsun;

Yıl   Satış miktarı     Yıl   Satış miktarı

1           4913        5           7320

2           5221        6           7454

3           5710        7           7464

4           6000        8           7772

Yukarıdaki verilere göre, 9.yılın (gelecek yılın) dörderli hareketli ortalama talep tahmini, şu modelle hesaplanır:

9.Yılın Satış Tahmini = (7320+7454+7464+7772) / 4

                      = 7502,5

Üssel Düzeltme Yöntemine Göre Talep Tahmini:

Üssel düzeltme tahmin modeli de, geçmiş yıl satış verilerini göz önünde bulundurur. Ancak, hareketli ortalama modelinden farklı olarak, geçmişe daha az ağırlık, son yıllara ise daha çok ağırlık verir. Oysa, hareketli ortalama, eski yıllardaki satış miktarlarını bütünüyle görmezden gelmekte, yalnızca son yılların satış miktarlarına eşit ağırlık vermektedir. Üssel düzeltme, bir bakıma, tüm yılların satış miktarlarının ağırlıklı hareketli ortalamasıdır.

Üssel düzeltme talep tahmininin sayısal modeli şu eşitlikle gösterilir:

Ft = aDt + a(1-a)Dt-1 + a(1-a)2Dt-2 + a(1-a)3Dt-3 + …….

+ a(1-a)kDt-k

Eşitlikte kullanılan semboller, hareketli ortalamada kullanılan sembollerin aynısıdır. Yalnızca, burada a sembolü, bir ağırlık katsayısıdır. a katsayısı geçmiş koşullar göz önünde bulundurularak, tahmin yapanın arzusuna göre (0 – 1) sınırları içinde seçilir.

Hareketli ortalama örneğindeki yıllara göre satış miktarı verileri esas alınarak ve a = 0,30 ağırlığı verilerek, 9.yılın satış tahmini şu şekilde hesaplanacaktır:

F(9) = (0,30)(7772) + (0,21)(7467) + (0,14)(7454) + (0,10)(7320) +(0,07)(6000) + (0,05)(5710) + (0,03)(5221) + (0, 02)(4913) + = 6624,91 ton / yıl satış.

Aritmetik Ortalama Yöntemine Göre Talep Tahmini:

Aritmetik ortalama tahmin modeli, oldukça yalındır. Geçmiş yıl satış miktarlarının toplamının, yıl sayısına bölümüyle tahmin yapılmış olur.

F(9) = (4913 + 5221 + 5717 +6000 + 7320 + 7454 + 7467 + 7772) / 8

        = 6482,125 ton / yıl satış.

Regrasyon Yöntemine Göre Talep Tahmini:

Geçmiş yıllara göre satış miktarlarının değişimi, yukarıya doğru, aşağıya doğru, düz veya eğrisel bir eğilim gösterebilir. Aritmetik ortalama talep tahmini, bu durumu göz önüne almaz. Aritmetik ortalamanın bu eksikliğini, regrasyon tahmini gidermeye çalışır. Aynı sayısal verileri esas alarak, regrasyon tahmininin nasıl yapılacağı, aşağıda gösterilmiştir:

X = yıllar

n  = Geçmiş yılların sayısı

Y = Satış miktarları

a  = Doğrunun Y eksenini kestiği nokta

b  = Dorrunun eğimi

Y = a + b X             Doğru denklemi

Yukarıdaki eşitliklere bakıldığında, X ve Y değerlerinin geçmiş yıllardaki bütün satış miktarlarını kapsadığı, n’in ise geçmiş yılların sayısı olduğu görülür. Aşağıda, a ve b katsayılarını hesaplayıp, doğru denklemindeki yerlerine koyabilecek şekilde bir tablo düzenlenmiştir:

Yılla(X) Satışla(Y)     XY          X2       Y2

1996 (1)    4913        4 913       1     24 133 569

1997 (2)    5221        10 444      4     27 258 841

1998 (3)    5710        17 130      9     32 604 100

1999 (4)    6000        24 000      16    36 000 000

2000 (5)    7320        36 600      25    53 582 400

2001 (6)    7454        44 724      36    55 562 116

2002 (7)    7467        52 269      49    55 711 296

2003 (8)    7772        62 176      64    60 403 984 

    36    51 857        252 254     204   345 260 306

b=(8(252 254) – (36) (51 857)) / (8(204) – (36)2)=449,94

a=((51875/8)-(449,94*(36/8))=4457,39

Hesaplanan a ve b katsayılar, regrasyon doğrusu denkleminde yerine konursa;

Y = 4457,39 + 449,94 X

biçimindeki satış tahmini modeli kurulmuş olur. Buna göre 2004, 2005, 2006, 2007 ve 2008 yıllarına ilişkin satış tahminleri şu şekilde öngörülecektir:

Y (2004) = 4457,39 + 449,94  (9) = 8506,85 ton /yıl satış.

Y (2005) = 4457,39 + 449,94 (10) = 8956,79 ton / yıl satış.

Y (2006) = 4457,39 + 449,94 (11) = 9406,73 ton / yıl satış.

Y (2007) = 4457,39 + 449,94 (12) = 9856,67 ton / yıl satış

Y (2008) = 4457,39 + 449,94 /13) = 10 306,61 ton / yıl satış.

Yatırım projesinde çalışan ekonomik uzmanlar, çeşitli kaynaklardan toplayacağı verilere uygun bir talep tahmin yöntemi uygulayarak, kurulması düşünülen işletmenin yıllara göre ne kadar birim satış yapacaklarını tek tek belirtirler. Yıllara göre ne kadar birim satılacağı tek başına bir anlam ifade etmez. Kurulması düşünülen işletmenin yıllara göre ne kadar kar elde edebileceğini hesaplayabilmek için, aynı zamanda, her birim mal veya hizmetin yıllara göre satış fiyatının da tahmin edilmesi gerekir. Üretilmesi düşünülen mal veya hizmetin, yıllara göre satış miktarı ve satış fiyatı belirlenince, talep araştırması tamamlanmış olur. Bir örnek olmak üzere, aşağıda beş yıllık bir gelecek için talep, satış fiyatı ve satış gelirleri tablosu düzenlenmiştir:

            YILLIK SATIŞ GELİRLERİ TABLOSU

         Yıllık Satış   Birim Satış       Yıllık Satış

Yıllar    (Birim)       Fiyatı (TL)       Geliri (TL)

1998        8.507       115 000           978.305.000

1999        8.957      125 000           1.119.625.000

2000        9.407      132 000           1.241.724.000

2001        9.857      150 500           1.483.478.500

2002        10.307     165 000           1.700.655.000

2.2. Kapasite Belirleme

Yıllara göre talep tahmininin miktar ve birim fiyat olarak saptanmasının temel amacı, kurulacak işletmenin kapasitesini (büyüklüğünü) kararlaştırmaktır. Genellikle, bir yıl içindeki üretim miktarına kapasite adı verilir. Örneğin; bir pamuklu dokuma fabrikası için kapasite, 3.000 ton/yıl veya 1.000.000 metre/yıl gibi ölçülerle gösterilebilir. Kapasite kararlaştırılırken, ne fazla yüksek ne de düşük olmasına dikkat edilmelidir. Kapasitenin, gelecek yıllardaki talebi, tam olarak karşılayabilmesi gerekir. Ancak, gelecekte beklenmedik bir talebin olabileceği de göz önünde bulundurularak, kapasitenin biraz yüksek tutulmasında yarar vardır.

Belirli bir dönemdeki talep, işletmenin aynı dönemdeki üretim gücünden fazlaysa, eksik kapasite; eksikse, fazla kapasite söz konusudur. Diğer taraftan, işletmenin ürettiği mal veya hizmetlerin birim maliyeti, üretim miktarı arttıkça, azalır. Belirli bir noktadan sonra ise, birim maliyetler, yeniden yükselmeye başlar. Birim maliyetleri en düşük yapan üretim miktarına ise, kıvamlı kapasite adı verilir. İşletmelerin gerçekleşmesini arzuladıkları, söz konusu kıvamlı büyüklüktür.

İşletme büyüklüğünü, yalnızca gelecekteki talep etkilemez. Bunun yanında, sermaye bulabilme olanakları da önem taşır. Gelecekte yeterli talep olsa bile, bu talebi karşılayacak büyüklükte işletme kurabilmek için, sermaye kıtlığı çekiliyorsa, başlangıçta küçük bir işletme kurulur, sonra biriken karlarla işletmenin genişletilmesi yoluna gidilebilir.

İşletmecilikte, çeşitli kapasite tanımları yapılmıştır. Bunların en çok kullanılanları şunlardır:

  • Kuramsal (teorik) kapasite
  • Gerçek (pratik) kapasite
  • Kullanılan (fiili) kapasite
  • Atıl kapasite
  • Kıvamlı kapasitedir

Kuramsal kapasite, bir makinenin, bir işçinin veya bir işletmenin, belirli bir sürede gerçekleştirebileceği en yüksek üretim düzeyidir. Kuramsal kapasite tanımına uygun bir çalışma ortamında, herhangi bir bekleme, duraklama, aksama veya gecikme söz konusu değildir. Örneğin; bayram arifelerinde ekmek fırınları, genellikle kuramsal kapasite tanımına göre çalışır. Bayram ve bayramı izleyen günlerde, ekmek çıkmayacağını düşünen tüketiciler, olağanüstü ekmek talebinde bulundukları için, fırın işletmesi, durmadan dinlenmeden ekmek üretme yoluna gider.

Gerçek kapasite, olağan çalışma ortamının kapasitesidir. Bilindiği gibi, üretim sırasında, işçi dinlenmeleri, bakım-onarım çalışmaları ve diğer üretim gecikmeleri nedeniyle, devamlı olarak çalışılamaz. Üretim sırasındaki her türlü bekleme ve gecikmelere, işleyiş kesilmeleri denir. Kuramsal kapasiteden işleyiş kesilmelerinin çıkarılmasıyla, gerçek kapasite hesaplanmış olur.

Kullanılan (fiili) kapasite, gerçek tüketici talebinin yarattığı kapasitedir. Örneğin; bayram arifelerinin olağanüstü çalışma ortamında bir ekmek fırınının kuramsal kapasitesi, 5.000 ekmek/gün, gerçek kapasitesi 4.000 ekmek/gün olabilir. Ancak, tüketicinin gerçek talebi 3.000 ekmek/gün ise, fırın işletmesinin kullanabileceği kapasite 3.000 ekmek/gün olacaktır. Bu durum, aslında, ekmek fırınının günlük talebinin 3.000 ekmek civarında olduğunu ve 1.000 ekmeklik de atıl (boş) kapasitesi bulunduğunu gösterir. Dolayısıyla, fiili kapasite hesaplamalarında, her şeyden önce, fiili talep göz önünde bulundurulur.

Atıl kapasite, gerçek kapasitenin kullanılmayan kısmıdır. Başka bir değişle, gerçek kapasiteden fiili kapasite çıkarılırsa, atıl kapasite hesaplanmış olur. Atıl kapasiteyi, başka bir yöntemle de hesaplamak mümkündür. Kullanılan kapasitenin, gerçek kapasiteye oranlanmasına çalışma düzeyi adı verilir. Örneğin; kullanılan kapasite 3.000 ekmek/gün, gerçek kapasite de 4.000 ekmek/gün ise, fırının çalışma düzeyi 3.000/4.000 = % 75’dir. Buna göre, fırının kapasitesinin % 25’i bomboş, atıl olarak beklemektedir. Fırın, bu % 25’lik boş kapasiteyi değerlendirmenin yollarını aramalıdır; satışları artırıcı çabalarda bulunmalıdır; yeni pazarlar araştırmalıdır. Bir işletmenin çalışma düzeyinin 100/100 = 1 olması, işletmenin üretim gücünün % 100’ünden de yararlandığı ve değişmez (sabit) giderlerinin tümünün karşılığında üretim yapılmakta olduğu anlaşılır.

Kıvamlı kapasite, birim üretim maliyetlerini en düşük düzeye indiren üretim miktarıdır. Şekilden de anlaşılacağı gibi, A noktasındaki üretim miktarı, işletmenin kıvamlı kapasitesini (büyüklüğünü) gösterir. A noktasında birim maliyet giderleri, en düşük (B noktası) düzeyde gerçekleşecektir. A noktasının sağında veya solunda bir işletme büyüklüğü, birim üretim maliyetlerinin D veya C noktasındaki gibi yükseleceğini gösterir.

2.3. Kuruluş Yeri Seçimi

Kitle iletişim araçlarında, “yeni bir fabrika veya mağaza için yer aranıyor” gibi bir duyuru, işletmecilik bilimi açısından saçma bir davranıştır. Nedeni, kuruluş yeri seçimi, sosyal yaşamdaki eş seçimine benzer. Yanlış bir eş seçiminden kaynaklanan sorunları çözümlemek için, aileyi yıkmaktan başka bir yol yoktur. Ancak bir ailenin yıkımı, maddi ve manevi sayısız acı ve kayıplar yaratır. Aynı şekilde, yanlış seçilen bir kuruluş yerinin yarattığı rekabet zayıflığından kurtulmak için de, eski yeri terk edip uygun yere gitmekten başka bir çözüm yoktur. Bu da eski yere yapılan bütün masrafların ve zamanın boşa gitmesi, yeni yer için daha da fazla para ve zaman harcanması anlamına gelir. Başka değişle, kuruluş yeri seçiminde yapılan hatayı düzeltmek için, yeni bir bölgeye taşınmak çok ağır giderlere katlanmayı gerektirir.

Yer seçimi, sık yapılan bir girişim kararı değildir. Bir kez karar verip uygulandıktan sonra, uzunca bir süre, girişim işletmeciliğini bu yerde yapar. Örneğin, Sabancı Holding’in merkezi, bir süre Adana’da, daha sonra da İstanbul’da konumlandırılmıştır. Aynı şekilde, Türkiye İş Bankası, kuruluşunda Ankara’yı merkez edinmiş, geçen yılın sonunda da, merkezini İstanbul’a taşımıştır. Gerçekten de, bir işletmenin kuruluş yeri, işletmenin uzun dönem yaşamı ve verimliliği için yapısal bir önem taşır. Seçimde yapılacak bir hatanın üstesinden gelmek, neredeyse olanaksızdır. Kötü seçilmiş bir kuruluş yeri örneği olarak, Yozgat ilindeki PETLAS A.Ş. gösterilebilir. 1970’li yıllarda, büyük ümitlerle lastik sektörüne giren bu şirket, yanlış yer seçiminden kaynaklanan nedenlerin yarattığı rekabet zayıflığını bir türlü giderememiştir. Doğru seçilmiş bir kuruluş yerine örnek ise, Hereke’deki, Nuh Çimento Fabrikası’dır. Söz konusu fabrika, hemen bütün kuruluş yeri değişkenleri açısından uygundur. Örneğin, fabrika demir yolu, deniz yolu, kara yolu ve hava yoluna yakındır. Ayrıca, hammaddeye yakınlık, pazara yakınlık, nitelikli insan kaynağına yakınlık ve daha birçok rekabet üstünlüğü sağlayıcı özellikler nedeniyle, şirkete büyük rekabet üstünlüğü kazandırmaktadır.

2.3.1. Kuruluş (Tesis=Facility) Kavramı

Ürün, süreç ve teknoloji konularında karar verildikten sonra, sıra, üretimin dünyanın hangi coğrafyasında veya yöresinde ve ne tür bir üretim tesisinde yapılacağına karar vermeye gelir. Yönetimin ve üretimin gerçekleşeceği tesislerin fizik olarak yerleşimi, girişimin başarısında olmazsa olmaz (kritik) bir koşul olarak önem taşır. Kuruluş yeri ve kuruluş yerine tesis yerleştirme kararlarında kullanılan birçok sayısal ve sayısal olmayan yaklaşım ve yöntem vardır. Kuruluş yerinin seçimini, en başta, buraya yerleştirilecek tesisin tür ve özelliği etkiler. Bu nedenle, önce tesis türlerinin açıklanması gerekir. Tesis türleri şu üç grup altında toplanabilir:

  • Ağır endüstri kuruluşları
  • Hafif endüstri kuruluşları
  • Hizmet ve perakendecilik kuruluşları
  • Ağır Endüstri Kuruluşları (Fabrikalar)

Ağır endüstri kuruluşlarına, genellikle fabrika denir. Bu büyük kapsamlı üretim tesisleri; otomobil fabrikaları, demir-çelik fabrikaları, petrol rafinerileri gibi kurulması çok pahalı, geniş yer ve alanlar gerektiren birimlerdir. Söz konusu fabrikalar, genellikle, çatısı testere görünümünde, yapay aydınlatmalı, pencereleri tavana yakın, içinde sütunlar bulunmayan çok geniş alanlar biçiminde inşa edilen çelik yapılardır. Fabrika yerlerinin seçiminde, başlıca şu etkenler göz önünde bulundurulur:

  • Arazi maliyetleri
  • İnşaat maliyetleri
  • Taşıma biçimi (kara yolu, demir yolu, deniz yolu, nehir yolu, hava yolu, boru yolu)
  • Taşıma maliyetleri
  • Hammaddeye yakınlık
  • Üretim atıklarının elden çıkarma olanağı
  • Kamu hizmetlerinden yararlanma
  • Uzman insan kaynağına yakınlık
  • Diğerleri

İlk kuruluş sermayesi açısından yetersizlik varsa, fabrikanın yerleşiminde, ister istemez, arazi ve inşaat maliyetlerinin düşük olacağı seçeneklere öncelik verilir. Ancak, eğer, hammaddelerin, insan kaynağının ve dışardan sağlanan hizmetlerin fabrikaya taşınması ve ürünlerin pazarlara taşınması büyük maliyetlere yol açacaksa, bu kez de rekabet zayıflığı ortaya çıkar. Bu nedenle, fabrika yerleşim kararı verilirken kısa, orta ve uzun dönem değişkenleri iyi dengelenerek, işletmeye rekabet üstünlüğü kazandıran bir yer seçilmelidir.

2.3.1.2. Hafif Endüstri Kuruluşları

Hafif endüstri kuruluşları, genellikle, elektronik parçalar ve donanımlar, bilgisayar ürünleri, televizyon ürünleri, bira fabrikaları, eczacılık ürünleri gibi üretimlerin yapıldığı birimlerdir. Bu ekonomik kuruluşlar, tedarik zincirinde önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle, kuruluş yeri seçiminde taşıma maliyetleri ve depolama maliyetleri, özellikle göz önünde bulundurulur. Bunun yanında, tüketicilerin alım sıklığına bağlı bir dağıtım sistemi kurulması açısından pazara yakınlık da, yer seçiminde önemli bir etkendir.

2.3.1.3. Hizmet ve Perakendecilik Kuruluşları

Hizmet ve perakendecilik kuruluşları; bakkaliye, büyük mağaza, restoran, banka, otel, hamam, kuru ve ıslak temizleme, klinik, avukatlık bürosu gibi küçük iş yerleridir. Ancak, söz konusu küçüklüğün bazı istisnaları da vardır. Örneğin, hastane, resort otel, üniversite gibi kuruluşlar, hem kapsamlı hem de inşası pahalı hizmet birimleridir.

Hizmet ve perakendecilik iş yerlerinin seçiminde en önemli etken, müşteriye yakınlıktır. Gerçekten de müşteriler, genellikle, yakın hizmet yerlerini tercih ederler. Aynı şekilde, perakendecilerden alım yapmak isteyen müşteriler de, genellikle, kendilerine yakın olan perakendeci kuruluşlara giderler.

Hizmet ve perakendecilik kuruluş yeri açısından, inşaat maliyetlerinden çok, arazi ve kira maliyetleri büyük önem taşır. Gerçekten de, perakendeciler için, “yer ve yerleşim her şeydir” öz deyişi geçerlidir. Özellikle, büyük şehirlerde, hizmet ve perakendecilik yapmak için, yer ve kira maiyetleri çok yüksek olmaktadır. Bu durum da rekabette, sakıncalar doğuran en önemli etkenlerden biri olmaktadır. Şehircilik, taşıma, çevresel kısıtlar, tedarikçilere yakınlık gibi etkenler, hizmet işletmeleri için pek büyük önem taşımaz.  Yeter ki, yer müşterilere yakın olsun ve yer maliyeti, rekabeti etkilemeyecek düzeyde düşük olsun.

2.3.2. Kuruluş Yeri Seçimi Etkenleri

İşletmenin rekabet ortamında başarılı olması, büyük ölçüde, “doğru zamanda doğru yerde” olmaya bağlıdır. Lokanta, otel, büyük mağaza gibi hizmet işletmelerinde bile, müşteriye kolayca ulaşılabilirlik ya da müşterinin kolayca gelebilirliği, oldukça büyük bir rekabet üstünlüğü sağlar. İşletmecilikte, ürünlerin veya hizmetlerin müşterilere dağıtımı açısından kuruluş yeri kararları, pazarlama yapısalı olarak karar sürecine girer.

Önceki yüzyıllarda, kuruluş yeri seçimi, genellikle ulusal sınırlar içinde düşünülürdü.  Oysa, bugün aynı konu, dünya ölçeğinde değerlendirilmek durumundadır.

2.3.2.1. Küresel Yerleşim Etkenleri

Bütün dünyada olduğu gibi Türk girişimcileri de, son yıllarda, yeni gelişen pazarlara yakın olmak, bürokratik kolaylıklardan, düşük işçilik ücretlerinden, çeşitli vergi avantajlarından ve yatırım teşviklerinden yararlanmak için, yabancı ülkelerde yatırım yapmaya başlamışlardır. Diğer taraftan, ülkeler arasında, küreselleşme süreciyle birlikte daha da hızlanan ekonomik ve politik anlaşmalar, dünyadaki ticaret engellerini ortadan kaldırmaktadır. Örneğin, Avrupa birliği (AB) hem üye ülkeler için hem de tüm dünya için yepyeni pazarlar oluşturmuştur. Bu arada, komünizmin çökmesi, Doğu Avrupa ve Asya’da yeni pazarların açılmasına neden olmuştur.

Son yıllarda ülkelerin Amerika’da, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da ve Avustralya’da, daha çok konumlanma başladığı gözlemlenmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin ve diğer ülke girişimcilerinin dünyanın değişik yörelerinde konumlanmaları, aslında aynı nedene dayanır. Bu temel neden, tedarik zinciri maliyetlerini (girdi maliyetleri) azaltmak ve müşterilere daha yakın olarak onlara daha iyi hizmet etmektir. Örneğin, bugün için Çin, büyüyen ekonomisiyle, astronomik nüfusuyla, çok düşük işçilik ücretiyle olağanüstü çekici bir pazar potansiyeli durumundadır.

Yabancı ülkelerde konumlanmayı düşünen girişimcilerin göz önünde bulundurmaları gereken başlıca etkenler şu biçimde sıralanabilir:

  • Ülkedeki politik denge
  • Devletin yasaları ve  ekonomik düzenlemeleri
  • Politik ve ekonomik sistem
  • Ekonomik denge ve büyüme
  • Kambiyo oranları
  • Kültür
  • İhracat ve ithalat düzenlemeleri, gümrük bürokrasisi ve gümrük tarifeleri
  • Hammadde olanakları
  • Tedarikçi sayısı ve tedarikçilere yakınlık
  • Taşıma ve dağıtım sistemi
  • Uygun teknoloji olanakları
  • Ticari yolculuklar yapmaya uygun olanaklar
  • Teknik uzman olanakları
  • Serbest bölge ve transit geçiş olanağı
  • Grup ticaret analaşmaları

2.3.2.2. Bölgesel Yerleşim Etkenleri

Yukarıda, yabancı bir ülkede yatırım yapmayı düşünen girişimlerin dikkat etmesi gereken etkenler sıralanmıştır. Aşağıda ise, konumlanmak için herhangi bir ülkeyi seçen girişimin, o ülkenin hangi yöresinde yerleşeceğini belirlerken göz önünde bulundurulması gereken değişkenlere değinilecektir.

İşletmenin konumlanacağı yeri seçmeden önce, hangi bölgede kurulacağının belirlenmesi gerekir. Örneğin, Türkiye açısından işletme, Marmara, Ege, Akdeniz, İç Anadolu, Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden birine kurulabilir. Bu bölgelerin hangisinin uygun olduğunu kararlaştırabilmek için, bazı özelliklerin değerlendirilmesi gerekir. Bölge seçiminde göz önünde bulundurulacak ilkelerin önde gelenleri şunlardır:

  • Bölge, üretilecek mal veya hizmetin pazarlamasını kolaylaştırmalıdır
  • Bölgede işletmeyi destekleyecek yan sanayi kuruluşları olmalıdır
  • Bölgede işletmenin ihtiyaç duyacağı hammadde kaynakları olmalıdır
  • Bölgede kara, deniz, nehir veya hava taşımacılığı düzenli ve ucuz olmalıdır
  • Bölgenin enerji kaynakları üretim yapmaya yeterli düzeyde olmalıdır
  • Bölgede yeterli miktarda ve uzmanlıkta normal ücretle çalışmaya istekli personel kaynakları olmalıdır
  • Bölgenin iklim koşulları işletmeciliğe uygun olmalıdır
  • Devletin işletme kurmayı desteklediği bir bölge olmalıdır

Uygulamada, yukarıdaki faktörlerin hepsi bakımından uygun bir bölge bulma olanağı yoktur. Bu nedenle, bölge seçilirken hiç olmazsa birim başına üretim maliyeti en az olacak biçimde söz konusu faktörler bir araya getirilmeye çalışılmalıdır.

Kuruluş yeri olarak hangi bölge veya hangi yer seçilirse seçilsin, sonunda kuruluş yeri ya pazara yakın olur ya da üretim faktörlerine yakın olur. Kuruluş yeri seçimi hesapları yapılırken, pazara yakın olmanın sağlayacağı yararlar ile üretim faktörlerine yakın olmanın sağlayacağı yararlar karşılaştırılır ve en uygun yer seçilir. Kuruluş yeri seçiminde, çeşitli kuruluş yeri faktörleri göz önünde bulundurulur. Kuruluş yeri faktörlerini beş grup altında toplamak mümkündür:

  • İşletmenin hammadde, yardımcı madde ve işletme malzemesi gibi girdileri sağlamasıyla ilgili kuruluş yeri faktörleri
  • İşletmenin üretim sisteminin (atölye, fabrika gibi) kurulup işletilmesiyle ilgili kuruluş yeri faktörleri
  • İşletmenin pazarlama sistemiyle ilgili kuruluş yeri faktörleri
  • İşletmenin taşıma ve iletişim sistemiyle ilgili kuruluş yeri faktörleri
  • İşletmenin diğer işletmelerle ilişkileri (işletmelerin aynı bölgede toplanmasının yararları) açısından kuruluş yeri faktörleri

Bölge seçimi yapıldıktan sonra, seçilen bölgedeki şehirlerin, kasaba ve köylerin özellikleri araştırılır. Buralarda, işletme kurmaya elverişli araziler bulunur. Daha sonra, birçok değişken göz önünde bulundurularak, bunların işletme kurmaya en elverişli olanı seçilir. Söz konusu seçim için, ölçü olabilecek başlıca faktörler şöyle sıralanabilir:

  • Sendikal ilişkiler
  • Pazara ya da müşteriye yakınlık
  • Müşteri sayısı
  • İnşaat ve kira maliyetleri
  • Arazi maliyeti
  • Taşıma kalitesi ve biçimi
  • Taşıma maliyetleri
  • Yerel belediye hizmetleri
  • Yerel işletmecilik düzenlemeleri
  • Yerel Sanayi, Ticaret, Ziraat ve benzeri odalar
  • İşletmecilik iklimi
  • Toplumsal yapı
  • Bölgesel veya yerel teşvik paketleri
  • Belediye düzenlemeleri
  • Çevrecilik açısından düzenlemeler
  • Ham madde yeterliliği ve hammadde kaynaklarına yakınlık
  • Yönetici kaynaklarına yakınlık
  • Personel kaynaklarına yakınlık
  • Su ve enerji kaynaklarına yakınlık
  • Aynı yerde başka işletmelerin de olup olmadığı
  • İlerde işletmeyi genişletme olanağının bulunup bulunmadığı
  • Yerleşim yerinin nüfusu, ekonomik ve sosyal gelişmesi, yaşam koşulları
  • Çevrede yaşayan halkın işletmeyi benimseyip benimsemeyeceği
  • Gıda, giyim ve benzeri maddelerin fiyatı
  • Çevredeki işgören ücretlerinin düzeyi
  • Çevredeki eğitim kurumları ve sosyal kuruluşlar
  • Belediye hizmetlerinin durumu
  • Kültürel koşullar, şehir ve kasaba yöneticilerinin işletmeye davranışları
  • Arazinin topoğrafik yapısı, işletme kurmaya elverişli olup olmadığı
  • İşçi işveren ilişkilerinde olumlu geleneklerin kurulmuş olup olmadığı
  • Çevredeki kamu kuruluşları, hava alanı, demiryolu istasyonu, karayolu ve yolcu terminalleri
  • Çevredeki sosyal tesisler ve spor tesisleri
  • Yöneticileri ve teknik personeli devamlı oturtma olanakları olup olmadığı, kiralık konutlar bulunup bulunamayacağı
  • Yerel vergi, resim ve harçlar
  • Üretim artıklarının az masrafla ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağı
  • Üretim çıktılarının pazara kolayca ulaşıp ulaşamayacağı
  • İşletmenin dış çevreyle kolay ilişkiler kurup kuramayacağı
  • İşletmenin çevresiyle iletişim olanakları, PTT hizmetleri
  • Askeri tehlike olup olmadığı
  • Ticari yolculuk olanakları
  • Coğrafya açısından iklim
  • Demiryolu, su ve deniz yolu, boru yolu, kara yolu, kanalizasyon vb. alt yapı olanakları
  • Yaşam kalitesi
  • Vergiler
  • Şehir, kasaba veya köy açısından konaklama, lojman, kiralık ev ve benzeri olanaklar
  • Finansal hizmetler
  • Yöredeki rüşvet bataklığı
  • Tedarikçilere yakınlık
  • Eğitim sistemi

Yukarıda sıralanan kuruluş yeri değişkenlerinin birkaçı veya tümü göz önünde bulundurularak, yatırım projesi için çeşitli kuruluş yeri seçenekleri geliştirilir. Daha sonra bu seçenekler birbiriyle karşılaştırılarak, içlerinden birisi, kuruluş yeri olarak seçilir.

2.3.3. Yerleşim Teşvikleri

Ülke ve yer seçiminde, yukarıda sıralanan fiziki ve sosyal etkenler, girişimin başarısı açısından en önde gelen temel göstergelerdir. Ancak, bunların yanında diğer önemli bir gösterge de, o yere ilişkin özel yatırım teşvik paketlerinin olup olmamasıdır. Yatırım teşvik paketleri, genellikle yatırım indirimi, gümrük muafiyeti, arazi tahsisi, gelir ve kurumlar vergisi istisnası veya kredilendirmesi, bedava işgücü eğitimi, atıkların bedava atılması ve değerlendirilmesi, özel yol ve sanayi bölgeleri vb. kolaylık ve özendirmelerden oluşur. Bu özel özendirmeler, girişimi, bir taraftan yatırım maliyetlerini azaltma, diğer taraftan da kar olanağını artırma yönünden cesaretlendirir.

Türkiye’de yatırımları, ülkenin belirli yerlerine çekebilmek veya yönlendirmek için, çok uzun yıllardan beri çeşitli devlet ve belediye teşvikleri yapılmıştır. Örneğin, Bilecik İlinin Bozüyük ilçesi bu teşviklerden en çok yararlanan yerlere örnek olarak gösterilebilir. Son yıllarda, Doğu ve Güneydoğu illerine yatırım çekilmesi için, olağanüstü devlet özendirmeleri düzenlenip yürürlüğe sokulmuştur. En son olarak da Devlet, kişi başına geliri 1500 doların altında olan illere, daha da özel yatırım teşvikleri yapmıştır.

2.3. 4. Yer Seçiminde Kullanılan Sayısal Yöntemler

Yer seçiminde kullanılan özel sayısal yöntemler vardır. Ayrıca, bu amaçla hazırlanmış özel yer seçimi yazılım paketleri de, yaygın olarak kullanılmaktadır. Tüm yazılımların amacı, girişim açısından en uygun kuruluş yerini belirlemektir. Bilindiği gibi, girişimin amacı, rekabet üstünlüğü sağlayacak ve girişim karını en çoklayacak bir kuruluş yeri seçmektir. Bazen girdi (tedarik) kaynaklarına yakınlık karı artırırken, bazen pazara yakınlık, bazen de özel teşvikler karı artırır. Dolayısıyla, yer seçiminde rol oynayan bütün etkenler, mümkünse sayısal modellerde değerlendirilerek, kıvamlı kuruluş yeri belirlenmelidir.

Aşağıda, üç kuruluş yeri seçeneğinin, değişik sayısal yöntemle nasıl değerlendirilebileceği konusunda sayısal örnekler verilmiştir.

*** Net Getiri Yöntemiyle Kuruluş Yeri Seçimi Örneği:

                                  Kuruluş Yeri Seçenekleri (YTL.)

                                                         KOCAELİ          ESKİŞEHİR      İZMİR

SATIŞ GELİRİ                               827 755              700 000               890 000

Hammadde giderleri                         216 661              200 750              290 250

Diğer madde giderleri                       105 000                98 000               110 100

İşletme malzemesi                              12 000               18 000                  9 000

İşçi ücretleri                                     111 900                 83 260              99 180

Yönetici aylıkları                              199 285              101 000             140 000

Ar-Ge giderleri                                   55 205                 73 500              60 000

Pazarlama giderleri                             48 506                 69 300              55 300

Diğer giderler                                    33 000                 43 000              39 000

Toplam giderler                              781 557               686 810             802 830

NET GETİRİ                                     46 198                 23 190              88 000

Kocaeli, Eskişehir ve İzmir yörelerinde gerçekleşmesi beklenen satış gelirlerinin ve çeşitli giderlerin farklı olması nedeniyle, üç aday kuruluş yerinin net getirisi farklılıklar göstermiştir. Net getiri yöntemi açısından yapılacak bir değerlendirmede, İzmir’in kuruluş yeri açısından daha uygun olacağı anlaşılmaktadır.

*** Puanlama Yöntemiyle Kuruluş Yeri seçimi Örneği:

   K u r u l u ş Y e r i  S e ç e n e k l e r i

                                                              KOCAELİ    ESKİŞEHİR       İZMİR

Kuruluş yeri değişkenleri

Yan sanayi kuruluşları                                    10                       80            70     

Ulaşım durumu                                               90                     45             95

Enerji                                                              100                      60            75

İşçi ve yönetici durumu                                 100                     10             65

İklim koşulları                                                 85                     25             90

Devlet teşviki                                                  10                      65             25

Su olanakları                                                   25                     85            30

Ekonomik gelişmişlik                                      90                     50             75

Nüfus                                                               50                     30             65

Eğitim kurumları                                              70                     70             80

Belediye hizmetleri                                         40                     25             50

Arazi fiyatları                                                  20                     75              35

Kiralık ev durumu                                              5                     40             20

TOPLAM PUAN                                         795                     710            850

Puanlama yöntemine göre kuruluş yeri değerlemesinde, değişik kuruluş yeri değişkenlerine, Kocaeli, Eskişehir ve İzmir açısından, 100 üzerinden puanlar verilmiş ve verilen puanlar toplanmıştır. Bu değerlendirmede de İzmir’in en uygun kuruluş yeri olduğu görülmektedir.

Kuruluş yeri seçeneklerini puanlamada, değişik yaklaşımlar söz konusudur. Bazı değerlendirmeciler, önce kuruluş yeri değişkenlerini 100 üzerinden değerlendirirler. Daha sonra da, her değişkenin puanını kuruluş yeri seçeneklerine dağıtırlar. Bazıları ise, kuruluş yeri seçeneklerine, her kuruluş yeri değişkeni için çok iyi, iyi, yeterli, yetersiz gibi niteliksel değerler verirler ve sonuçta karnesi iyi olan yeri, kuruluş yeri olarak önerirler.

*** Yatırımın Karlılık Oranı Yöntemiyle Kuruluş Yeri Seçimi Örneği:

           K u r u l u ş  Y e r i  S e ç e n e k l e r i

                                                       KOCAELİ         ESKİŞEHİR           İZMİR

Net satış gelirleri                            827 755               700 000               890 000

Satılan malın maliyeti (-)                519 442               460 300               505 300

Brüt satış karı                                  308 313               239 700               384 700

Faaliyet giderleri (-)                         90 000                 70 000               110 000

Vergi öncesi net kar                        218 313               169 700               274 700

Toplam yatırım tutarı               1 500 000             1 800 000             1 850 000

YATIRIMIN KARLILIÚI          % 14,5                  % 9,4                 % 14,8

Yatırımın karlılığı, vergi öncesi net karı toplam yatırım tutarına bölerek hesaplanır. Bu değerleme yönteminden de İzmir, en uygun kuruluş yeri olarak görünmektedir.

 *** Sıralama Yöntemiyle Kuruluş Yeri Seçimi Örneği:

Sıralama yönteminde, kuruluş yeri etkenlerine girişimin verdiği ağırlığa göre yer seçimi belirlenir. Bilindiği gibi, kuruluş yeri kararları, çok değişik değişkenlere, başka değişle etkenlere bağlıdır. Girişim, önce her bir etkene 0 dan 1 e kadar ağırlıklar verir.  İkinci olarak, aday kuruluş yerlerine göre etkenleri ayrı ayrı 100 puan üzerinden değerlendirir. Üçüncü aşamada, ağırlıklar ile puanları çarpıp aday yerler açısından çarpımları toplar. Son olarak toplamı en büyük olan yeri seçer.

Sayısal Örnek:

Kuruluş Yeri etkeni               Ağırlık     KOCAELİ   ESKİŞEHİR         İZMİR

Tedarikçilere yakınlık                  0,10              30                80                          25

Vasıflı İşgücü                               0,20              25              100                          20

Ücret maliyeti                              0,10              55                95                          50

Sosyal gelişmişlik                        0,12              40              100                          30

Tüketiciye yakınlık                      0,08              60                40                        100

Dağıtım olanağı                           0,07               70                30                          65

Uçakla ulaşım olanağı                 0,03               10              100                          50

Devlet teşviki                               0,30               90                  0                        100

                                                  _____

                                                    1,00

Kuruluş Yeri etkeni                             KOCAELİ         ESKİŞEHİR         İZMİR

Tedarikçilere yakınlık                                   3,00                     8,00                     2,50                     

Vasıflı İşgücü                                                5,00                   20,00                     4,00                            

Ücret maliyeti                                                5,50                     9,50                     5,00                        

Sosyal gelişmişlik                                          4,80                   12,00                     3,60                    

Tüketiciye yakınlık                                        4,80                     3,20                     8,00                   

Dağıtım olanağı                                             4,90                     2,10                     4,55                         

Uçakla ulaşım olanağı                                   0,30                     3,00                     1,50           

Devlet teşviki                                              27,00                      0,00                   30,00

              TOPLAM PUAN                         55,30                   57,80                   59,15

              En uygun kuruluş yeri                                                                        İzmir 

2.3.5. Fason Üretim Seçeneği

Fason üretim, başkalarının hammadde ve malzemelerini kullanarak, onlar adına yapılan üretime verilen addır. Girişimciler, bazı durumlarda, bir kuruluş yeri seçerek, burada üretim tesisi kurmak için para harcamak istemezler. Bunun yerine, geliştirdikleri ürünleri, diğer işletmelerin boş kapasitesinde ürettirme yolunu seçerler. 

Fason üretim, hazır giyim, elektronik ve otomotiv sektörlerinde en çok tercih edilen bir üretim seçeneğidir. Bu üretim biçiminde, standart ürünlerin büyük perakende satıcıları, nihai ürünü yerel üreticiden satın almaya dayalı küresel üretim ağları şeklinde örgütlenmiştir. Marka temelli üretim yapan büyük şirketler ise, taşerona yarı mamul malı teslim eder ve nihai ürünü geri alırlar. Birinci üretim biçimin “tam kapsamlı fason üretim“, ikincisi ise “montaj fason üretimi” olarak adlandırılır.

İşçilik ücretleri çok yüksek olan ülkelerin işletmeleri, bazı üretim aşamalarını, işçilik ücretlerinin daha düşük olduğu ülkelerdeki işletmelere yaptırır. Bu taşeron işletmelerin nihai ürün haline getirdiği ürünleri, daha sonra kendi pazarlarında kendi markası ile satar. Doğu Asya ülkelerinde, Meksika’da, Karayip ülkelerinde, Güney Kore ve Tayvan’da büyük ABD’li perakendeciler ve diğer gelişmiş ülke perakendecileri, kendi markalarıyla fason üretimi başlatmışlardır.

Türkiye, özellikle tekstil sektöründe, ucuz iş gücü ile fason üretim yapan ülkeler arasında yer almaya başlamıştır. Ancak, Afrika ülkeleri ve Çin fason üretim konusunda çok çekici duruma geldiği için, Türkiye’yi bu konuda zorlamaktadır. Nedeni, bu ülkelerde, başta işçilik olmak üzere üretim maliyetleri çok düşüktür. Son dönemde Türk tekstil sektörünü tehdit eden bu gelişmenin çözümü ise artık t-shirt, bornoz gibi ürünler yerine, katma değerli ve kaliteli ürünlerle dünya pazarlarında rekabet edebilmekten geçiyor. Türkiye’de bunu başarabilen şirketlerin sayısı, oldukça çoktur.

Özetle belirtmek gerekirse, büyük yatırımlar yaparak üretim birimleri kurmanın yanında, aynı ülke veya başka ülke işletmelerinin atıl kapasitelerinden yararlanma seçeneği de değerlendirilmelidir.

3. YASAL ARAŞTIRMA

Yeni bir işletme kurmak için, bir taraftan ekonomik araştırma yapılırken, diğer taraftan da finansal ve teknolojik araştırmalar yapılır. Yasal araştırmada daha çok, kurulması düşünülen işletmenin yasal türü, kurulacak işletmeyi devletin özel olarak destekleyip desteklemeyeceği ve işletmeyi kurup, faaliyete geçirebilmek için alınması gerekli izinler araştırılır.

Türk anayasasında, vatandaşlara, işletme kurma hakkı verilmiştir. Ayrıca, Türk devletine de ekonomik yaşamı geliştirme, ekonomik ve sosyal kalkınma planları yapma görevi yüklenmiştir. Devlet bu görevini gerekli biçimde yerine getirebilmek için, kendisi kamu işletmeleri kurabileceği gibi, Türkiye’de yabancı işletmeler kurulmasına da izin verebilir. Bu durumda Türkiye ‘deki işletmelerin yasal türü, özel işletmeler, kamu işletmeleri ve yabancı sermayeli işletmeler şeklinde olur. 1980’li yıllardan sonra gelen serbest piyasa ekonomisi akımı sonucu, devletin kamu işletmeleri kurma girişimleri bütünüyle ortadan kalkmıştır. Hatta devlet, eskiden kurduğu kamu işletmelerini özel kesime veya yabancı işletmelere devretme politikaları geliştirmeye başlamıştır. Görüldüğü gibi, artık önemli olan, özel işletmelerin devletçe desteklenmesidir. 

Türkiye’de kurulması düşünülen işletme, aşağıda kısaca değinilecek yasal türlerden birisi biçiminde olmak zorundadır. Her türün, işletmecilik açısından üstün ve sakıncalı yönleri vardır. İkinci sınıfta okutulacak Ticaret Hukuku derslerinde, işletmelerin yasal türleri ve her türün başlıca özellikleri ayrıntılı olarak okutulacağı için, burada yalnızca tanıtıcı bilgiler verilecektir.

3.1.Tek Kişi İşletmeleri

Türk Ticaret Kanunu ve Türk Vergi Kanunları açısından, tek kişi işletmelerinde, işletmenin sahibi tek bir kişidir. Bu kişiye, “tacir” veya “esnaf” adı verilir. Tacir veya esnaf, işletme konusunda her türlü riskleri kendisi üstlenir. İşletmesiyle ilgili her türlü kararı kendisi alır, uygular ve denetler.

Tek kişi işletmelerinin başlıca yararları, şu biçimde sıralanabilir:

  • Yetki tel elde toplandığı için, işletmeye ilişkin kararlar çok hızlı alınır
  • Kurulması, diğer işletmelere oranla çok daha kolaydır
  • İşletme, çevresel değişmelere daha kolay uyum sağlar
  • İşletme zarar ederse, işletme sahibi, bu zararı, kişisel gelirinden düşebilir

Tek kişi işletmelerinin başlıca sakıncaları şu şekilde sıralanabilir:

  • İşletmenin borçlarına karşı, işletme sahibi, bütün varlığı ile sınırsız bir sorumluluk taşır
  • İşletmenin yaşamı, genellikle, işletme sahibinin yaşamı ile sınırlı kalır
  • İşletmenin kredi kurumlarından kredi sağlama olanakları, çok sınırlıdır
  • İşletmenin büyümesi, belirli bir düzeyin üzerine çıkamaz
  • Yetenekli personel çalıştırma olanağı kısıtlıdır

3.2.Adi Ortaklık

Aslında ortaklık biçimindeki işletmeler. Türk Ticaret Kanununa göre kurulup işletilirler. Ancak, Türk Borçlar Kanunu’nun 520. maddesi de bir ortaklık tanımı yapmıştır. Burada adi ortaklık, iki veya daha çok kişinin ortak bir amaca ulaşmak için emek ve mallarını bir anlaşmayla birleştirerek oluşturdukları topluluk olarak tanımlanmıştır.

Adi ortaklıkta, her ortak, para, mal, alacak veya emek olarak bir sermaye koymak durumundadır. Tüzel kişiliği olmayan adi ortaklığın kuruluşu, belirli bir şekle bağlı değildir. Ancak, bu ortaklığı kuran gerçek veya tüzel kişilerin aralarında yazılı bir anlaşma yapmaları, sonradan ortaklar arası anlaşmazlıkların giderilmesinde kolaylık sağlar. Adi ortaklıkta, ortaklar, borçlarına karşı bütün varlıklarıyla sorumlu olurlar. Ortaklardan birinin ölmesi durumunda, genellikle ortaklık sona ermiş olur.

Adi ortaklığı, diğer ortaklıklardan ayıran özellikler, şu şekilde sıralanabilir:

  • Ortaklığın yönetiminde bütün ortaklar yetkilidir
  • Ortaklar, yönetim yetkilerini, bir veya birkaç ortağa ya da ortak olmayan bir kişiye devredebilirler
  • Ortaklığın kazançları veya zararları, anlaşmada belirtilmemişse, ortaklara eşit olarak dağıtılır,
  • Adi ortaklığın tüzel kişiliği olmadığı için, ticaret siciline kayıt olmaz
  • Adi ortaklık, Borçlar kanunu’nun 520-541 maddelerine tabidir
  • Adi ortaklıkta, ticaret unvanı alma zorunluluğu yoktur

3.3.Kolektif Ortaklık

Kolektif ortaklık, Türk Ticaret Kanunu’na göre, gerçek kişiler arasında, bir ticaret unvanı ile kurulup işletilir. Ortaklığın varlıkları şirketin borçlarını ödemeye yetmezse, geriye kalan borçtan, ortaklar sınırsız ve zincirleme bir sorumluluk taşır. Kuruluş anlaşmasında tersine bir hüküm yoksa, yönetimde her ortak söz sahibidir; ortaklığın kazanç ve zararları ortaklar arasında eşit olarak dağıtılır; diğer ortakların izni olmadan ortaklığa yeni bir kişi alınamaz ve hiçbir ortak ortaklıktan ayrılamaz.

3.4. Adi Komandit Ortaklık

Bu ortaklık türünü kolektif ortaklıktan ayıran en temel özellik, ortaklıkta “komandite” ve “komanditer” olarak iki farklı ortağın bulunmasıdır. Komandite ortaklar, gerçek kişidirler ve ortaklık yükümlülüklerine karşı sınırsız ve zincirleme sorumluluk taşırlar. Adi komandit ortaklığı yönetme hakkı, yalnızca komandite ortaklara tanınmıştır.

Gerçek veya tüzel kişilerden oluşan komanditer ortaklar, ortaklık yükümlülüklerine karşı, yalnızca koydukları sermaye ile sorumludurlar. Yönetim hakkı olmayan komanditer ortaklar, hesap dönemi sonunda ortaklığın hesaplarını denetleyebilirler ve ortaklık karından sermayeleri oranında pay alabilirler.

3.5. Anonim Ortaklık

Anonim ortaklıkların en az beş gerçek, tüzel veya gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulabilmesi için, Sanayi ve Ticaret Bakanlığından izin alınması gerekir. Bu izinin, ortaklığın merkezinin bulunduğu yerdeki ticaret mahkemesine tasdik ettirilmesi ve ortaklığın ticaret siciline tescili ve ilanının yapılması zorunludur. Ortaklığın kuruluşunda, yasanın öngördüğü en az bir sermaye konur ve bu sermaye eşit paylara bölünür. Bir payın en düşük değeri, yasanın gösterdiği miktardan az olamaz. Ortaklığın yükümlülüklerine karşı, ortaklar, yalnızca koydukları sermaye ile sorumludurlar. Ortaklığın ana sözleşmesinde, ortaklığın çalışma konusu ve ticaret unvanı gösterilmelidir. Anonim ortaklığın ortakları, ortaklıkta hak sahibi olduklarını belgeleyen hisse senetlerini, yeni ortak adaylarına bedelli veya bedelsiz olarak devrederek, ortaklıktan kolayca ayrılabilirler.

Anonim ortaklığın yönetiminde genel kurul, yönetim kurulu ve denetçiler olarak üç organ söz konusudur. Her ortak, ana sözleşmedeki esaslar içinde elindeki hisse oranında oy sahibidir. Ortaklıkla ilgili her türlü kararı, yasanın öngördüğü koşullar içinde alma yetkisi olan genel kurul, ortaklığın yönetim kurulunu ve denetçilerini seçerek, ortaklığın yönetimini ve denetimini, belirli bir dönem için bu kurullara devreder.

3.6. Limitet Ortaklık

Limitet ortaklığı, en az iki en çok elli gerçek, tüzel ya da gerçek ve tüzel kişi, bir ticaret unvanı altında, yasanın en az öngördüğü bir temel sermaye ile kurarlar. Limitet ortakların sorumluluğu, ortaklığa koymayı taahhüt ettikleri sermaye ile sınırlıdır.

Limitet ortaklıklar, bankacılık, sigortacılık ve borsa bankacılığı yapamazlar. Ortaklara, sermayelerini simgeleyen hisse senedi çıkarılıp verilemez. Kuruluş sözleşmesinde tersine hüküm yoksa, ortaklık payının devri, diğer ortakların iznine bağlıdır.

Limitet ortaklar, ortaklığın genel kurulunu oluştururlar. Ortak sayısı 20’den fazla ise, en az bir denetçinin seçilmesi zorunludur. Her ortak, ortaklığın yönetim ve temsiline, müdür unvanıyla yetkilidir. Ancak, kuruluş sözleşmesinde ya da sonradan genel kurulun kararıyla, ortaklığın yönetim ve temsil yetkisi, ortaklardan birine, birkaçına veya dışardan bir yöneticiye devredilebilir.

3.7. Sermayesi Paylara Bölünmüş Komandit Ortaklık

Günümüzün Türkiye koşullarında, sermayesi paylara bölünmüş komandit ortaklığa pek rastlanmaz. Bu tür ortaklığın, adi komandit şirketten farkı, tıpkı anonim şirkette olduğu gibi, sermayesinin paylara bölünmüş olmasıdır.

Sermayesi paylara bölünmüş komandit ortaklık ortaklarından bir veya birkaçına komandite ortak denir ve bunlar ortaklık yükümlülüklerine karşı bir kolektif ortak gibi sorumlu olurlar. Ortaklığı komandite ortaklar yönetir ve temsil eder. Ortaklık yükümlülüklerine karşı bir anonim ortaklık ortakları gibi sorumlu olan ortaklara ise, komanditer ortak denir.

3.8.Kooperatif İşletmeler

1969 yılında çıkarılan 1163 sayılı yasaya göre, tüzel kişiliğe haiz olmak üzere, ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek ve geçimlerine ilişkin gereksinmelerini karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve kamu tüzel kişileri ile özel idareler, belediyeler, köyler, cemiyetler ve dernekler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli kuruluşlara kooperatif denir.

Her ortağın sahip olacağı sermaye payı yasada gösterilen miktardan az olmamak üzere, bir kooperatif, en az 7 ortak tarafından kurulur. 1163 sayılı yasada açıklık bulunmaması durumlarında. Kooperatiflere, anonim ortaklıklara ilişkin Ticaret Yasası hükümleri uygulanır. Ancak, bu genel kooperatif yasasından başka, bazı özel yasalarla düzenlenmiş özel kooperatifler de vardır. Örneğin, 1196 sayılı Tütün Tarım Satış Kooperatifleri Bölge Birlikleriyle Türkiye tütün Tarım Satış Kooperatifleri Genel Birliği Yasası, 3186 sayılı Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkında yasa, 1581 Sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri yasası gibi.

Kooperatifleri, diğer işletmelerden ayıran bazı ilkeler vardır. Örneğin, demokratik yönetim, sermayeye kar payı ve sınırlı faiz verilmesi, açık üyelik (kooperatife giriş-çıkış özgürlüğü), diğer kooperatiflerle işbirliği gibi.

3.9. Dernek ve Vakıf İşletmeleri

Dünyada ve Türkiye’de, “devlet mülkiyeti” ve “özel mülkiyet” yanında, bir de “üçüncü mülkiyet” söz konusudur. Başka bir deyişle, bir hak veya mal, ya devletindir ya özel şahıslarındır ya da dernek ve vakıflarındır. Burada “vakıfların mallarının sahibi kimdir?” sorusunun yanıtlanması gerekir.

Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur. Özel şahısların yaşamı sınırlı olduğu için, kişi ölünce hak ve mallara mirasçılar sahip olurlar. Devletin yaşamı sınırsız olduğu için, bir miras da söz konusu değildir. Vakıfların da yaşamı sınırsız varsayıldığı için, herhangi bir miras söz konusu olmaz. Derneklerde durum biraz değişiktir. Dernekler, eylemlerini sürdürdüğü sürece, dernek üyeleri mallarını, dernek amacı doğrultusunda kullanırlar. Üyeler, derneği kapatma kararı aldıklarında ya da devlet zararlı eylemlerinden dolayı dernekleri kapatma kararı aldığında, derneklerin malları konusunda da gerekli kararlar verilir.

Dernekler ve vakıflar, amaçlarına ulaşabilmek için, yasalar çerçevesinde işletmeler kurup işletebilirler. Bu işletmelerin kuruluş ve işleyişlerinde, Türk Ticaret Yasaları hükümleri geçerlidir. Türkiye’de, kuruluşları çok eski tarihlere dayanan vakıflar ve vakıf işletmeleri olduğu gibi, bir çoğu son çeyrek yılda kurulan birçok vakıf ve vakıf işletmesi vardır. Devlet, bu vakıflardan veya vakıf işletmelerinden bazılarını da vergiden muaf tutabilir.

İşletmelerin kuruluş aşamasında yapılacak yasal araştırmada, girişimcilerin yasal danışmanların görüşlerinden de yararlanarak, hangi tür bir işletme kurmanın daha yararlı olacağını kararlaştırmaları gerekir. Eğer girişimciler sermaye sıkıntısı çekiyorlarsa, küçük şahıs işletmeleri veya kooperatif ve dernek işletmelerini tercih edeceklerdir. Büyük işletmeler, genellikle sermaye işletmesi şeklinde ve özellikle de anonim şirket şeklinde örgütlenirler.

Yasal araştırmada bir diğer önemli konu da, devlet desteğinin değerlendirilmesidir. Devlet, yürürlüğe koyduğu yasalarla, kararnamelerle ve yönetmeliklerle işletmelerin kurulmasını ve işletilmesini genel veya özel olarak destekleyebilir. Eğer yapılacak yatırım, devletin ekonomik politikasını destekler nitelikteyse, işsizliği azaltıyorsa, fazla döviz harcatmıyorsa, ithalatı kısıyorsa ve diğer bazı yararlar sağlıyorsa, devlet, işletmeyi özel olarak destekler. Örneğin; işletmeyi yatırım indirimi denilen vergi kolaylığından yararlandırır; ithal edeceği makinelerden gümrük vergisi almaz; devlet bankalarından düşük faizli kredi verir; daha birçok yardımlarda bulunur. Ancak, devlet desteği sağlanabilmesi için, kurulması düşünülen işletmeye ilişkin yatırım projelerinin desteklenmeye değer bulunması gerekir.

Bütün ülkelerde işletme kurarken, belirli bazı kurallara uyulur ve gerekli yerlerden izinler alınır. Ancak, Türkiye’de bu alanda oldukça aşırıya kaçılmış, gereksiz işlemlerle işletmelerin kurulması zorlaştırılmıştır. Ülkemizde, bir işletmenin kurulması için başlıca şu izinlerin alınması, kayıtların ve bildirimlerin yapılması gerekir:

  • Belediyelerden imar durumu, inşaat ruhsatı, iskan ve kabul izni, fabrika kurma ve açma izni
  • 1593 Sayılı Umumi Hıfzısıhha Yasası gereğince valilik ve kaymakamlıktan işletme kurma izni ve çalışma izni
  • İşçilerin sağlığını koruma ve iş emniyeti tüzüğü gereğince bölge çalışma müdürlüğünün izni
  • Bazı işletme konuları için Milli Savunma ve İç İşleri Bakanlıklarının izni
  • Bölge Sanayi Müdürlüğüne başvurarak, işletmenin, sanayi siciline kaydettirilmesi
  • İşletmenin bağlı bulunduğu ticaret ve sanayi odasına üye olması
  • İşletmenin bütün personelini sosyal sigortalar kurumuna bildirmek, buradan işyeri numarası almak, sigorta primlerini her ay kuruma yatırmak, personel hastalanınca kurum için vizite kağıdı doldurmak, vb.
  • İşletmenin kullanacağı markaların, Ticaret Bakanlığına bildirilmesi ve tescil işlemlerinin yaptırılması
  • Ve diğer izin, bildirim ve kayıtlar

4. FİNANSAL ARAŞTIRMA

Ekonomik ve yasal araştırmayla aynı anda başlayan finansal araştırmaya, bazen, mali araştırma da denir. Adından da anlaşılabileceği gibi, finansal araştırmada, yapılacak yatırım ya da kurulacak işletmenin kaç  liraya mal olacağı, bu yatırımla ilgili sermayenin nasıl ve nereden bulunacağı, kurulacak işletmenin gelir, gider ve karının ne olacağı hesaplanır.

Bir örnek olmak üzere, aşağıda, kurulması düşünülen bir endüstri işletmesine ilişkin projenin yatırım tutarının hesaplanması gösterilmiştir.

                 YATIRIM TUTARI TABLOSU

                   Türk Parası      Döviz     Toplam

                   (Milyar TL)     (Dolar) (Milyar TL.)

     GİDERLER        

Proje Giderleri     5                   –            5.0

Patent Giderleri                 –                          13.5              94.5

Arsa Tutar                                      40                           –                       40.0

Düzenleme Giderleri        8                     –     8.0

İnşaat Giderleri        200                    –         200.0

Ulaştırma Yatırımları       16                    –          16.0

Makine Yatırımları     150        42.0              444.0

Gümrükleme Giderleri     90                   –          90.0

Montaj Giderleri        5               –           5.0

Taşıt Araçları           80              –    80.0

Genel Giderler          13              –          13.0

Deneme Giderleri                    9               –     9.0

Beklenmeyen Giderler      50                   –           0.0

Yatırım Dönemi Faizleri  3                     –           3.0

SABİT YATIRIM TUTARI         669               55.5       1057.5

İşletme Sermayesi                 230.0           –    230.0

YATIRIM PROJESİ TUTARI 899                  55.5       1287.5

Görüldüğü gibi, söz konusu yatırım projesi için 55,5 milyarı dolar olmak üzere toplam 1 267,5 milyar liraya gereksinme vardır.

Projenin yatırım tutarı hesaplandıktan sonra, kurulması düşünülen işletmenin, yaşamı boyunca gerçekleşecek yıllık işletme giderleri ve yıllık işletme gelirleri tahmin edilir. Bu işleme, “gelir gider bütçesi hazırlama” veya “proforma gelir-gider bütçesi hazırlama” adı verilir. Aşağıdaki tablo, örnek bir tahmini gelir gider bütçesini göstermektedir.

                 TAHMİNİ GELİR GİDER TABLOSU                                                               

                  İ ş l e t m e   d ö n e m i

Tahmini Gelirler    2004   2005   2006  2007  2008

Net Satış Geliri     5.5           5.5    6.2   7.0   8.2

Faiz ve Komisyon    0.5       0.8    1.1   1.3   1.7

Kira Gelirleri        0.6            –        –    0.8   1.0

İştirak Gelirleri     1.0           1.5    1.8   2.1   2.5

Diğer Gelirler       0.9           1.4    1.9   2.3   2.8

GELİRLER TOPLAMI   7.4           9.2   11.6  13.5  16.2

Tahmini Giderleri

 Malın Maliyeti     3.1           3.9     4.3         4.8         5.1

Finansman Giderleri 0.3       0.7     1.1         1.3         1.6

Pazarlama Giderleri 0.5        0.8     1.2         1.4         1.7

Vergi ve Harçlar   0.2           0.3     0.5         0.6         0.8

Diğer Giderler       0.3           0.5     0.7         0.9         1.1

GİDERLER TOPLAMI   4.4           6.2     7.8         9.0  10.3

NET KAR                  3.0     3.0     3.8         4.5         5.9

Yukarıdaki tahmini gelir gider bütçesinden de görüldüğü gibi, işletmenin yıllara göre tahmini net karı, girişimcilere bir fikir verecek şekilde belirlenmiş olmaktadır.

Finansal araştırmacıların çözümlemesi gereken sorunlardan birisi de, yukarıda hesaplanan yatırım projesi tutarının ne zaman ve nereden sağlanacağıdır. Özellikle yabancı paranın döviz olarak sağlanması, büyük önem taşır. Hesaplanan proje tutarı için gerekli olan sermaye, ortakların koyduğu öz sermayeden, banka kredilerinden, tahvil satışlarından, dış finansman kaynaklarından ve benzeri finansal yollardan sağlanabilir. Aşağıdaki tablo, yatırım projesi tutarının hangi kaynaklardan yararlanılarak finanse edilebileceğini göstermektedir.

     YATIRIMIN FİNANSMANI TABLOSU(Milyar TL)

                                   2002      2003        

Hisse Senedi Satışları             200.0     169.0

Türkiye İş Bankası Kredisi           –       200.0

Türkiye Sanayi Kalkınma Bankası      –       330.0

Dünya Bankası Kredisi (55.5 Dolar) 188.5     200.0

TOPLAM                                  388.5     899.0

Yukarıdaki tablodan da görüldüğü gibi, toplam 1 287,5 milyar TL.’ye mal olan yatırım projesinin finansmanının nasıl yapılacağı şekillenmiş olmaktadır.

5. TEKNİK ARAŞTIRMA

Kurulması düşünülen işletmeyle ilgili teknolojik araştırmaları genellikle teknik uzmanlar (mühendisler) yapar. Dolayısıyla, yatırım projesi hazırlama ekibinin içinde, konunun uzmanı teknik elemanlarında bulunması gerekir. Bununla beraber eğer kurulacak işletme küçükse, girişimci benzer işletmeleri inceleyerek konunun uzmanlarına danışarak bu araştırmayı kendisi de yapabilir.

Üretim yönteminin belirlenmesi, üretimi gerçekleştirecek makinelerin seçimi, konumluk yerine yerleştirme planlarının hazırlanması, yerleştirilmesi, üretim sonunda meydana çıkan fiziki ve kimyevi artıkların değerlendirilmesi planlarının hazırlanması ve benzeri konular, teknolojik araştırma kapsamına girer. Türkiye’deki büyük işletmeler, genellikle kuracakları işletme için teknoloji transferi yapma yolunu tercih ederler. Dolayısıyla, teknoloji transfer ettikleri ülkenin ilgili firması, bu çalışmaları, transfer anlaşmasındaki esaslara göre yapar ve fabrikayı işler durumda girişimcilere teslim eder.

6. YATIRIM KARARINI VERME VE GERÇEKLEŞTİRME

Yukarıda kısaca açıklanan ekonomik, yasal, finansal ve teknolojik araştırma sonunda bir yatırım projesi ortaya çıkar. Bu tür yatırım projelerine bazen fizibilite raporu (uygunluk raporu) adı da verilir. Sağlıklı bir yatırım kararı verebilmek için, yalnızca bir tek yatırım projesiyle yetinmek yanlış olur. Girişimci, tedarik edeceği sermaye ile sayılamayacak kadar çok alanda ve ayrı konularda işletme kurabilir. Örneğin; 1 057,.5 milyar liralık bir sermaye ile tarım alanında, turizm alanında, ulaşım alanında, endüstri alanında, pazarlama alanında, ithalat ve ihracat alanında, konut alanında ve benzeri alanlarda değişik tür işletmeler kurabilir. Bu nedenle, doğru bir yatırım kararı verebilmek için, karlı görülen en az birkaç ayrı alan ve konuda yatırım projesi veya fizibilite raporu hazırlayıp, bunları birbirleriyle karşılaştırmak gerekir.

Girişimci, yeni bir işletme kurarken, her şeyden önce, k‰r edip etmeyeceğini ve bu karın yeterli olup olmayacağını görmek ister. Ancak, Türkiye koşullarında, projenin karlılığı yanında, ülkeye döviz kazandırıp kazandırmayacağı, milli gelire katkısı, emek-yoğun olup olmadığı gibi ekonomik ve sosyal konular da dikkate alınmalıdır. Özetle belirtmek gerekirse; bilimsel yaklaşımla hazırlanan yatırım projeleri, birbiriyle karşılaştırılmalı; en fazla kar getireni; ülke ekonomisine en fazla katkıda bulunanı; girişimcinin amaçlarına en uygun olanı seçilip uygulamaya konulmalıdır.

Projeyi uygulama aşaması, hazırlanma aşaması kadar önemli bir çalışmadır. Uygulamada fizibilite raporuna sadık kalınmalı ve o rapordaki esaslara göre, proje süresi içinde gerçekleştirilmelidir. Bir yatırım projesi ne kadar kısa bir sürede tamamlanırsa, o kadar kısa süre içinde k‰r getirmeye başlar.

7. DENEME ÜRETİMİ

Yeni kurulan bir işletme, hemen kurulur kurulmaz tam kapasite ile çalıştırılmaz. Üretimin fizibilite raporunda planlandığı gibi, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kesinlikle denenmelidir. Böylece, planlanan mal ve hizmetlerin tüketicilerin eline geçmeden önce kontrolü sağlanmış olur. Deneme üretimi sonunda, mal veya hizmetlerin kalitelerinin beklenen düzeyde olduğu saptandıktan sonra, gerçek üretime geçilerek yatırım projesi tamamlanmış olur. Daha işletme açılır açılmaz, işletmenin potansiyel müşterilerini yitirmemek için, deneme üretimi vazgeçilmez bir koşul olarak görülmelidir. Tersi durumda, pazar sunulan kötü kalite mal veya hizmetler, sonunda iyileştirilse bile, yitirilen müşterileri bir daha ele geçirmek mümkün olmayabilir.

8. AÇILIŞ TÖRENİ

Yeni kurulan ve deneme üretiminden yüzünün akıyla çıkan işletme, resmen açılarak mal ve hizmetlerini tüketicilerine sunmaya hak kazanmış olur. İşletme ister küçük ister büyük olsun, kapılarını ilk kez halka açması, büyük ve unutulmaz bir tarihi olaydır. Bu nedenle, işletmenin kuruluşunu gerçekleştiren girişimciler, böyle bir olayın sevincini, kıvancını, mutluluğunu, dostlarıyla ve halkla paylaşmak isterler. Duruma göre, en seçkin davetlilerin huzurunda herkesçe saygı duyulan bir seçkin kişi, işletmenin açılışını simgeleyen kurdeleyi keserek, işletmenin resmen açılışını yapar. Böylece, ülke ekonomisine yeni bir ekonomik birim katılmış olur.

4

İŞLETMELERİN ÇEVRESİ VE AMAÇLARI

1. GİRİŞ

İster insan, ister aile, ister işletme, ister kurum, ister devlet olsun, her birimin bir çevresi vardır. Çevresi, birimi, olumlu veya olumsuz yönde etkiler. Birimler, çevreleriyle olumlu ilişkiler kurmak durumundadır. Bu anlamda, işletmelerin kurulabilmeleri ve işleyebilmeleri için, iç ve dış çevresinin, uluslararası çevresinin ve bilimsel çevresinin gereksinmelerini karşılayabilmeleri ve bu çevrelerle olumlu etkileşimlerde bulunabilmeleri gerekir.

Diğer taraftan, her işletmenin ulaşmayı hedeflediği amaçları vardır. Bu amaçlarına ulaşabilmeleri için, işletmeye, çevresinden fiziksel akışların, parasal akışların ve bilgi akışlarının olması gerekir.

Bu bölümde, önce işletmelerin çevresine değinilecek, sonra işletmenin amaçları belirtilecek, daha sonra da işletmelerdeki fiziksel, parasal ve bilgi akışları üzerinde durulacaktır.

2. İŞLETMELERÜN İÇ VE DIŞ ÇEVRESİ

İşletmede çalışanlar, yöneticiler ve işletmenin ortakları (girişimcileri) işletmenin iç çevresini oluştururlar. İşletmenin dış çevresi ise; tüketiciler, rakip işletmeler, toplum, devlet ve diğer kurumlardan oluşur. Dolayısıyla, işletmenin, tıpkı iç çevredeki gibi, dış çevreyle de uyum içinde olması ve karşılıklı yarara dayanan ilişkiler geliştirmesi gerekir.

2.1. İşletmelerin İç Çevresi

İşletmede çalışanlar, yöneticiler ve işletmenin ortakları (girişimcileri) işletmenin iç çevresini oluştururlar.

İşletme personeli, bir bakıma, emeğini belirli bir ücret karşılığında kiraya veren kimsedir. Bu nedenle, personel, işletmede rahat ve huzur içinde, belirli bir iş doyumuyla çalışıp, adil bir ücret almak amacındadır. İşletme, personelin bu beklentilerine cevap veremezse, personel ya gerektiği gibi çalışmayacak ya da işletmeden ayrılacaktır. Her iki durumda da işletme zarar görecektir.

Yöneticiler, her şeyden önce, işletmede, yönetsel yeteneklerini kullanabilecekleri ve bu yeteneklerini geliştirebilecekleri bir ortam ararlar. Bunun yanında da, işletmeyi yönettikleri için, doyurucu bir parasal karşılık isterler. (Ücret+) biçiminde belirtilen bu parasal karşılık; ücrete ek olarak verilecek prim, ödül, kardan pay, kara veya ana sermayeye ortaklık veya bunların karışımından oluşur. İşletme, yöneticilerinin beklentilerine karşılık veremezse, yetenekli yöneticilerini elinde tutamaz ve işletme yönetimi yeteneksiz kimselerin eline geçmiş olur. Bu durumda da, işletme, giderek başarısızlığa uğrar ve yaşamı son bulabilir.

İşletmenin ortakları ise, her şeyden önce, işletmeye koydukları sermayenin korunmasını ve büyütülmesini isterler. Ayrıca, her yıl kendilerine doyurucu bir kar payı dağıtılmasını amaçlarlar. Bu nedenle, işletme, bir taraftan ortakların hisse senetlerinin piyasa fiyatını yükseltebilmeli, diğer taraftan da her yıl ortaklara belirli bir k‰r payı dağıtabilmelidir. Tersi durumda, ortaklar, işletmeden sermayelerini


µçekerek, işletmenin yaşamına son vermeyi düşünebilirler.

2.2. İşletmelerin Dış Çevreleri

İşletmenin dış çevresi; tüketiciler, rakip işletmeler, toplum, devlet ve diğer kurumlardan oluşur. Dolayısıyla, işletmenin, tıpkı iç çevredeki gibi, dış çevreyle de uyum içinde olması ve karşılıklı yarara dayanan ilişkiler geliştirmesi gerekir.

Tüketiciler, işletmeden, ödedikleri paranın karşılığında, kaliteli, yeterli sayıda ve zamanında mal veya hizmet isterler. Tersi durumda, başka işletmelere müşteri olarak, işletmeye pazar kaybettirirler. Bu nedenle, işletmeler, tüketicilerin gereksinmelerini her zaman göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Tüketicilerin gereksinmeleri; toptancılarla, perakendecilerle, diğer satıcılarla ya da doğrudan tüketicilerle iletişimde bulunarak saptanır. Tüketicilerden derlenen bilgilerin ışığında mal veya hizmet tasarımları yapılarak üretime geçirilir ve üretilen mal ve hizmetler tüketicilere pazarlanır. Bu arada, etkin bir pazarlama sistemi de, tüketicileri doyum noktasına ulaştırmaya yardımcı olur.

Rakip işletmeler, birbirleriyle kıyasıya bir rekabet içindedirler. Aslında, bu rekabetin olması da, tüketiciler açısından, arzulanan bir durumdur. Rekabet ne kadar çok ve yaygın olursa, tüketiciler de o kadar çok doyuma ulaşmış olur. Ancak, bu rekabetin haklı olması gerekir. Haklı rekabet, yasaların hoş gördüğü ya da yasaların belirli koşullarda izin verdiği rekabettir. İşletmeler, bazen, birbirlerini olumsuz yönde etkileyen haksız rekabet yolunu da seçebilirler. Örneğin, aynı alanda rekabet eden işletmeler, aralarındaki anlaşma, yasal düzenleme veya eskiden beri uygulana gelen durum nedeniyle işyerlerini saat 19.00 da kapatırken, içlerinden biri veya birkaçı, saat 21.00 de kapatmaya başlarsa, iki saat haksız rekabet yapılmış olur. Bu durumda, haksız rekabet yolunu tercih eden işletme veya işletmeler, rakip işletmelerin müşterilerini çalmış gibi


£bir davranışta bulunmuş olurlar. Buna benzer haksız rekabet durumlarında, haksız rekabete uğrayan işletmeler, güçlerini birleştirerek, haksız rekabet yapan işletmeye karşı birlikte mücadele yoluna gidebilirler. Tüketiciler açısından diğer bir haksız rekabet yolu da, işletmelerin çeşitli biçimlerde, gizli veya açık olarak birleşmeleridir. Özellikle aynı dalda mal ve hizmet üreten işletmeler, bazen rekabeti ortadan kaldırmak için, aralarında kartel, tröst, holding gibi gizli veya açık örgütlenmelere gidebilirler. Bütün bu rekabet davranışları, işletmeler arasında sıkça görünen ve ekonomik koşullar içinde de doğal karşılanan çevresel ilişkilerdir.

Toplum da, işletmenin göz önünde bulunduracağı bir çevre öğesidir. İşletmenin toplum açısından ilişkileri, birkaç yönden incelenebilir. Bunlardan birisi, işletme, işsizliği azaltmalıdır. İşletmenin aşırı otomasyona (makineleşme) giderek, işçilerinin işine son vermesi, toplum tarafından hoş karşılanmaz. Diğer taraftan, toplum, işletme tarafından havanın, suyun, göl ve denizlerin, yolların ya da çevrenin hor kullanılmasını, kirletilmesini ya da çirkinleştirilmesini istemez. Tersine, toplum, işletmenin yollar, parklar, kütüphaneler, öğrenci yurtları, okullar, vakıflar ya da topluma yararlı bazı mal veya hizmetler ortaya koymasını bekler. Toplumda olumlu işletme imajı bırakmayan işletmeyi, toplum, dışlama yolları arar. Toplum, kendisine devamlı olarak zarar veren bir işletmeyi korumaz; örneğin, işletmede çıkan bir yangını söndürme yönünde çaba göstermez. Böyle bir durum, işletmenin kendisini topluma kabul ettiremediğinin ve artık temellerinin sarsılmakta olduğunun en büyük kanıtıdır.

İşletmenin dış çevresini oluşturan en önemli kurumlardan birisi de, devlettir. İşletmenin devletle olan ilişkileri, yasalarla, tüzüklerle ve yönetmeliklerle düzenlenir. Örneğin, Katma Değer Vergisi, Kurumlar Vergisi, Gümrük Vergisi gibi işletmeyi ilgilendiren bütün vergiler, yasalarla düzenlenir. Aynı şekilde, devlet, yürürlüğe koyduğu ticaret yasalarıyla, iş ve sosyal güvenlik yasalarıyla, icra ve iflas yasalarıyla ve diğer ilgili yasalarla, işletmelere bazı özgürlükler ve sınırlamalar getirir. İşletmenin, her şeyden önce, söz konusu yasalara saygılı olması gerekir. Özetle belirtmek gerekirse, devlet, işletmenin yasalara uymasını, seferberlik gibi durumlarda üzerine düşeni yapmasını, izlenen ekonomi politikalarına katkıda bulunmasını ve bu arada da karından bir kısmını vergi olarak vermesini ister. Tersi durumda, devlet, işletmeyi desteklemez, bazı teşviklerden yararlandırmaz, çeşitli yollarla cezalandırır veya bütünüyle yaşamına son verir.

İşletmenin, diğer kurumlarla da çevresel ilişkileri vardır. Bilindiği gibi, insanlar, çok değişik ihtiyaçlarını karşılamak için bir takım kurumlar oluşturmuşlardır. Aile kurumu, dini kurumlar, askeri kurumlar, politik kurumlar, eğitim kurumları ve ekonomik kurumlar, başlıca kurum örnekleridir. İşletmenin, bütün bu kurumlarla son derece önemli ilişkileri vardır. Örneğin, işletmenin mal veya hizmetleri en sonunda aile halkına sunulur. İşletme, mallarını veya hizmetlerini pazarlayacağı ailelerin yapısını, sayısını, gelir düzeyini, geleneklerini, ailede satın alma kararını en son kimin verdiğini, tüketim alışkanlıklarını ve benzeri özellikleri iyi bilirse, amacına daha kolay ulaşır. Benzer biçimde, işletmenin bankalar, işçi sendikaları, işveren sendikaları gibi ekonomik kurumlarla olumlu ilişkiler kurup devam ettirmesi gerekir. Tersi durumda, kredi bulmakta güçlük çekebilir, grev ve lokavt sorunlarını çözümlemede başarısız kalabilir.

3. İŞLETMENİN ULUSLARARASI ÇEVRESİ

İşletme, uluslararası boyutta da birtakım çevrelerin etkisi altında kalır. Özellikle, dışa açılma politikası izleyen Türkiye için, işletmenin uluslararası çevresi, büyük önem taşır. Burada, işletmenin uluslararası çevresi olarak, yalnızca çokuluslu işletmelere, uluslararası ekonomik ilişkilere, uluslararası rekabete ve uluslararası ekonomik yayınlara, kısaca değinilerek, konunun önemi belirtilmeye çalışılacaktır.

3.1. Çokuluslu İşletmeler

Çokuluslu işletme terimi yerine, bazen dünya işletmesi terimi de kullanılmaktadır. Bilindiği gibi, ulaşım ve iletişim araçlarının akıl almaz boyutlarda gelişmesi, yaşlı dünyayı küçültmüştür. Küreselleşme adı da verilen bu gelişme, klasik ülke sınırlarını zorlamış, bir bakıma dünyayı, ortak çıkarlar için birlikte karar alınan bir dünya vatandaşları toplumu durumuna getirmiştir. Bu gelişme, işletmeciliğe de yansımış ve ortaya birtakım dünya işletmeleri çıkmıştır.

Adından da anlaşılacağı gibi, çokuluslu işletmeler, her şeyden önce, dünya çapında ya da dünyanın büyük bir kısmında faaliyet gösterirler. Bu işletmelerin ortakları, yalnızca belirli bir ülkenin vatandaşları değil, birçok ülkenin vatandaşlarıdırlar. Başka bir deyişle, çokuluslu işletmeler, çeşitli ülkelerdeki işletmelerin hisse senetlerini satın alarak, o işletmelerin mülkiyetine ortak olmuşlardır. Bu nedenle, çokuluslu işletmelerin milliyeti belli değildir. Dolayısıyla, çokuluslu işletmeleri, değişik ülkelere mensup yöneticiler yönetir. Çokuluslu işletmelerde milli duygu ve çıkarlar değil, tarafsız bir dünya görüşü geçerlidir. PRELLI, COCA COLA, GENERAL MOTORS, MOBÜL OÜL, IBM ve benzerleri, çokuluslu işletme örnekleridirler.

Çokuluslu işletmelerin, büyük pazarları ve büyük rekabet üstünlükleri vardır. Ellerinde bulundurdukları ekonomik güç sayesinde, isterlerse, dünya politikasına yön verebilmekte ve dünya politikacılarını etkileyebilmektedirler. Çağdaş iletişim ve ulaşım araçlarının sunduğu olanaklardan yararlanarak, dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmış işletmelerini, bir merkezden yönetip kontrol edebilmektedirler. Çokuluslu işletmelerin araştırma-geliştirme birimlerinde, yeni ürünler, yeni üretim teknolojileri, yeni pazarlar, yeni pazarlama sistemleri, yeni hammadde kaynakları, yeni finansman kaynakları ve benzeri çalışmalar yapılmakta ve uygulamaya konulmaktadır. Bu işletmeler, bir bakıma, ekonominin öncülüğünü yapmakta ve dünya ekonomisini yönlendirmektedirler.

Özellikle Türkiye’nin gelişmiş işletmelerinin de, en kısa zamanda, dünya işletmeleriyle bütünleşmesi gerekmektedir. Çokuluslu işletmelerin, Türkiye de yatırım yapmaları veya mevcut Türk işletmelerine ortak olmaları, Türkiye’ye birçok yönden büyük yararlar sağlayacaktır. Bu bütünleşmenin başarılması durumunda, Türkiye’nin dünya pazarlarındaki payı artacak, çağdaş işletmeciliğin yerleşmesi hızlanacak, işsizlik oranı düşecek, refah düzeyi yükselecek ve her şeyden önemlisi de, Türkiye’nin dünya ile bütünleşmesi sağlanmış olacaktır. Türkiye işletmelerinin küresel standartları algılayıp, o standartlara göre hareket edebilmesi, çokuluslu işletmelerle kuracağı olumlu ilişkilere bağlıdır. Çokuluslu işletmeler, konumu ve komşularıyla çok büyük bir potansiyel pazar olan Türkiye’ye gelmek için, Türkiye’nin politik, ekonomik ve diğer dengelerinin kurulmasını beklemektedirler. Türkiye işletmeleri, bu süreci, iyi değerlendirmek durumundadır.

3.2. Uluslararası Ekonomik İlişkiler

Uluslararası ekonomik ilişkiler, ülkelerin dış ekonomi politikalarına göre düzenlenir. Dış ekonomi politikası ya da aynı anlama gelen uluslararası ekonomi politikası, devletin dış ticareti ve dış yatırımları kolaylaştırması, sınırlaması, düzenlemesi, teşvik etmesi veya yol göstermesi yönünde izlediği yol, yöntem ve sistemlerdir.

İşletmeler, özellikle ekonomik ilişkiler içinde oldukları ülkelerin dış ekonomi politikalarını bilmek zorundadır. İşletmelerin, uluslararası alanda, yerinde, zamanında, sağlıklı ve doğru kararlar alabilmeleri, ancak çeşitli devletlerin izledikleri dış ekonomi politikalarını bilmelerine bağlıdır. Tersi durumda, ülkelerin izledikleri dış ekonomi politikaları, işletmeleri olumsuz yönde etkileyerek, çözümü güç sorunlar yaratabilir. Örneğin, bir ülkenin izlediği dış ticaret politikasında, gümrük tarifeleri politikasını değiştirmesi, ithalat veya ihracat yapan işletmeleri olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilir.

3.3. Uluslararası Rekabet

Çağımızda, coğrafya açısından ülke sınırları, bir bakıma, anlamını yitirmiştir. Bugün için önemli olan, ülkelerin ekonomik sınırlarıdır. Ülkelerin mal veya hizmetlerini satabildiği her yer veya her pazar, o ülkelerin ekonomik vatanı sayılır. Örneğin, Japonya’nın vatanı, coğrafya atlaslarında belirtilen yer değildir. Japonya’nın ekonomik vatanı, mal veya hizmetlerinin dünyada alınıp satıldığı her yerdir. Japon mal ve hizmetlerinin pazarlandığı yerlerden Japonya’ya akan paralar, Japon halkının refah düzeyini yükseltmektedir. Eski çağların kapitülasyon uygulamaları ya da sömürge devletleri veya sömürge savaşları, çağımızda biçim değiştirerek, pazar savaşı biçimine dönüşmüştür. Bu durum tıpkı eskiden olduğu gibi, bugün de kıyasıya bir ekonomik rekabete yol açmıştır. Örneğin, Amerika, Japonya, Avrupa Topluluğu ve dünyanın diğer ülkeleri, dünya pazarlarından pay kapabilmek veya mevcut paylarını artırabilmek için birbirleriyle gizli veya açık bir rekabet yarışı içindedirler.

Günümüzde, bazı ülkeler, aralarında işletmeciliği engelleyen koşulları kaldırıp, pazar paylarını, dolayısıyla ekonomilerinin boyutlarını büyütmek amacıyla, bölgesel ticaret blokları oluşturmaktadır. Bu tür bloklara AVRUPA BİRLİĞİ (Aurepean Union: EU), ASEAN (Associatin of South East Asian Nations-Güneydoğu Asya Ülkeleri birliği), NAFTA (North American Free Trade Area), EFTA (European Free Trade Area) örnek olarak verilebilir.

1980’li yıllardan sonra Avrupa Topluluğu ile bütünleşmek için büyük çaba gösteren, Karadeniz Bölgesel İşbirliği Projesine önderlik eden, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türki ve Türki olmayan devletlerle yeni ilişkiler arayan, Ortadoğu politikasını yeniden değerlendiren Türkiye de aynı rekabet yarışındadır. Bu rekabetin temel amacı, Türkiye’nin dünya pazarlarındaki pazar payını artırarak, Türk Ekonomik Vatanını büyültmek, Türk insanının refah düzeyini yükseltmektir. Bu amaca, günümüz koşullarında, klasik savaş yöntemleriyle değil, ancak çağdaş ekonomik ilişkiler, çağdaş rekabet yöntemleri ve çağdaş işletmecilik uygulamalarıyla ulaşılabileceğini, Türk halkı çok iyi anlamış durumdadır.

3.4. Uluslararası Ekonomik Yayınlar

Radyo, televizyon, gazete, dergi gibi iletişim araçlarının günlük yayınlarının çok büyük bir kısmını, ekonomik nitelikli haberlerin, yorumların, tartışmaların, makaleler ve istatistiklerin oluşturduğu bir dünyada yaşamaktayız. Diğer taraftan, en başta Amerika olmak üzere, gelişmiş bütün ülkelerde, her yıl, çok sayıda, son derece kaliteli, iyi basılmış, değişik konuları ve araştırmaları içeren ekonomi ve işletme kitapları ve dergileri yayınlanmaktadır. Söz konusu yayınlarda, güncel ekonomi ve işletme sorunlarının yanında, geleceğe ilişkin çok değerli tahmin ve yorumlar yer almaktadır. Ayrıca, işletmelerde uygulanabilecek en son yöntemler, en anlaşılır biçimde, bu yayınlarda açıklanmaktadır. İşletmelerin, bilgi gereksinmelerini, bu yayınlardan karşılamaları, içinde bulundukları sorunların çözümüne büyük katkılar sağlar. Bu nedenle, işletmelerin uluslararası yayınları günü gününe izleyecek ve değerlendirecek birimler oluşturmaları gerekir.

4. İŞLETMENİN BİLİMSEL ÇEVRESİ

İşletmenin, işlevlerini, sağlıklı bir biçimde yerine getirebilmesi ve amacına ulaşabilmesi için, birtakım koşullara uyması gerekir. Başka bir deyişle, işletmenin yaşamını sürdürebilmesi, birtakım doğal, yasal, ekonomik, sosyal, psikolojik ve teknolojik koşulları yerine getirmesine bağlıdır. Dolayısıyla işletmenin, söz konusu koşulları inceleyen mühendislik, hukuk, ekonomi, davranış bilimleri (sosyoloji, psikoloji, sosyal-psikoloji, antropoloji) gibi bilimlerle ve bütün bilimlerde kullanılan matematik-istatistik gibi ortak yöntemlerle çok yakın ilişkisi vardır. Aslında işletme, bütün bilimlerin bir bileşkesidir. Örneğin, bir fırın işletmesinin ekmek üretip pazarlayabilmesi için, bütün bilimlerin bulgularından yararlanması gerekir. Fırının açılabilmesi için gerekli ruhsatlar, çeşitli mühendislik tasarım ve planları, ısı kontrolü, hamurun mayalanması, ekmeğin belediye ölçülerine uygunluğu, fiyatı, çalışanların yasal çalışma süreleri, ücretleri, sigorta işlemleri, izinleri ve daha bunlara benzer yüzlerce ayrıntı; başta mühendislik, hukuk, ekonomi olmak üzere pek çok bilgi alanını ilgilendirir. Burada fazla ayrıntıya girilmeyecek, işletmenin yalnızca hukuk, ekonomi, davranış bilimleri, mühendislik ve istatistikle ilişkilerine değinilecektir.

4.1. Hukuk Bilimi

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğrencilerine, çeşitli hukuk dersleri okutmaktaki amaç, onları avukat, hakim, savcı gibi hukukçuluk mesleğine hazırlamak değildir. Buradaki amaç, toplum düzenini sağlama hedefini güden hukuk biliminin, işletmelere koyduğu sınırları öğretmektir. Yürürlükteki yasalar, belirli koşullar içinde işletmelerin kurulmalarına, işlemelerine ve ortadan kalkmalarına izin verir. Dolayısıyla işletmecilerin, her şeyden önce, yasaların öngördüğü koşulları göz önünde bulundurmaları gerekir. Bu yasaların en başta gelenleri, medeni yasalar, iş yasaları, ticaret yasaları, icra-iflas yasaları, mali yasalar, belediye yasaları ve benzerleridir.

Bir işletmenin başarılı olabilmesi ve yasalara ters düşecek bir uygulama içinde olmaması için, yöneticilerinin hukuk bilgisine sahip olması ya da işletme kadrolarında hukuk danışmanları bulundurması gerekir.

4.2. Ekonomi Bilimi

Bilindiği gibi, aslında, işletme biliminin bugünkü anlamda gelişmediği dönemlerde, İşletme Bilimi, İşletme Ekonomisi olarak, Ekonomi Biliminin gelişmiş bir dalıydı. Bu nedenle, İşletme ile Ekonomi Biliminin çok yakın ilişkisi vardır. Her şeyden önce, işletme, Ekonomi Biliminin varsayım, ilke ve yasalarına göre kurulup işler. Başka bir değişle, işletmecilikte, bütünüyle ekonomik yasalar geçerlidir. Diğer taraftan, işletmelerin bir yıl içinde ürettikleri mal ve hizmetlerin toplamı, ekonomideki Milli Geliri oluşturur. Dolayısıyla, işletmeler, ekonomide, bir hücre görevi yaparlar.

Her ülke, ekonomisini geliştirmek için, belirli koşullarda, belirli bazı ekonomik politikalar izler. Devletin izlediği bu politikalar, işletmeleri olumlu veya olumsuz yönde etkiler. Örneğin, bir ülkenin ithalat veya ihracat politikası, birtakım özendirici veya önleyici teşvik sistemleriyle düzene sokulur. Enflasyon, deflasyon gibi fiyat hareketleri, öngörülen ekonomi politikalarıyla kontrol altına alınır. Başta Merkez Bankası olmak üzere çeşitli finansal kurumların aldıkları kararlar, işletmeleri etkiler. İşletmelerin, yürürlükteki ekonomi politikalarını bilmeleri, gündeme gelen ekonomik kararları izlemeleri ve buna göre işletmelerini yönlendirmeleri gerekir. Ayrıca, işletmecilik uygulamalarında, ekonomi biliminin bulgularından yararlanarak, işletmede verimliliği ve karlılığı gerçekleştirmek temel hedef olmalıdır.

4.3. Davranış Bilimleri

Sosyoloji, psikoloji, sosyal-psikoloji ve antropoloji, davranış bilimleri olarak nitelendirilir. Davranış bilimlerinin konusu, insan veya insan topluluklarının tek başına veya grup olarak davranışlarıdır. İşletmelerde insanlar, bazen girişimci, bazen yönetici, bazen de personel olarak birer üretim faktörüdürler. Diğer taraftan, işletmelerin ürettiği mal ve hizmetleri, tüketici olarak nitelendirilen insanlar satın alır. İşletme, davranış bilimlerinin ortaya koydukları bulgulardan yararlanarak, bir taraftan işletmede çalışan insanların verimliliğini artırmaya, diğer taraftan da, tüketicileri etkileyerek mal ve hizmetlerini pazarlamaya çalışır. Bu nedenle, davranış bilimleri, işletmecilikte en çok yararlanılan bilim dalları arasında yer alır. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültelerinde davranış bilimleri okutulmasının temel nedeni, bu bilimin bulgularından yararlanarak, insanları anlamak ve olumlu yönde (giderek büyüyen kalıcı bir pazar payı elde edecek biçimde) etkilemektir.

4.4. Mühendislik

İşletmenin kuruluş aşamasında ve üretim süreclerinde, mühendislik çalışmaları büyük önem taşır. İşletmenin kurulacağı arazinin topoğrafik yapısı, düzenlenmesi, inşaat planlarının ve inşaatların yapılması, makinelerin yerleştirilmesi ve işletilmesi, üretim artıklarının değerlendirilmesi ve benzeri konularda, mühendislik bilgisine ihtiyaç vardır. Gerçekten de işletmelerde, makine mühendisleri, kimya mühendisleri, endüstri mühendisleri, metalürji mühendisleri ve diğerleri, kendi alanlarında işletmeye katkıda bulunurlar.

4.5. İstatistik

Aslında istatistik, bütün bilimler için geçerli olan ortak bir araştırma yöntemidir. Bilimlerin en büyük özelliği, değişmeleri saptayabilmek ve ölçebilmektir. Özellikle sosyal bilimlerde, değişkenlik çok yüksek düzeydedir. Bir sosyal bilim olan işletmecilikte, hemen her gün, her şey değişiklik gösterir. Örneğin, işletme stokları, mal ve hizmet fiyatları, faiz oranları, personel sayısı, makine sayısı, üretim miktarı, satış miktarı ve benzerleri çok sık değişikliklere uğrarlar. Bu değişikliklere paralel olarak, işletmelerin k‰r ve zarar tabloları da değişir durur. Bu değişmeleri izleyecek, kaydedecek, analiz edip yorumlayacak bir istatistik sistemi yoksa, işletme, ne durumda olduğunu saptayamaz. Başka bir değişle, işletmenin nereden geldiği, nerede olduğu ve nereye doğru gitmekte olduğu saptanamaz.

İşletmenin önemli bilimsel çevrelerinden birini oluşturan istatistik, işletme kararlarının alınmasında ve bu kararların sonuçlarının geleceğe uzatılmasında objektif bir ışık tutar. Ayrıca istatistik, iki veya daha fazla işletme değişkeni arasındaki bağıntıları ve bu bağıntıların yönünü ve şiddetini de gösterir. Örneğin; benzin fiyatları ile otomobil satışları arasındaki bağıntının biçimini ve yönünü istatistik yöntemlerle anlamak mümkündür.


5. İŞLETMELERİN AMAÇLARI

Evren, çeşitli sistemlerden oluşan en büyük sistemdir. Diğer taraftan, evrene bütünlük sağlayan her birim de, evrenin bir alt sistemidir. Buna göre, Saman Yolu Galaksisi, Güneş, Kutup Yıldızı, Venüs, Dünya da birer sistemdirler. Aynı yaklaşımla, Dünya Sistemine bütünlük sağlayan birimler de, birer sistemdirler. Bu sistemlerin bazıları doğal bazıları ise, yapaydır. Örneğin, hayvanlar, insanlar ve bitkiler, doğal sistemler olurken; makineler, binalar ve işletmeler de birer yapay sistemdirler. Her sistemin yaşamını sürdürdüğü bir ortam ve ilişkilerde bulunduğu bir çevre vardır. Sistemlerin çevreleriyle ilişkileri, sistemleri, olumlu veya olumsuz yönde etkiler. Diğer taraftan, her sistem, diğer bir sistemin alt sistemidir. Örneğin, işletme sistemi, ekonomik sistemin bir alt sistemi; ekonomi sistemi ise, sosyal sistemin bir alt sistemidir. Dolayısıyla, alt sistemler, üst sistemlere bağlı olarak işlerler. Bununla beraber, her sistemin amaç veya amaçları vardır. Sistemin amaçlarının, bağlı olduğu üst sistemin amaçlarıyla çelişmemesi gerekir. Örneğin, işletme sisteminin amaçları ile bağlı bulunduğu ekonomik sistemin amaçlarının, belirli bir kıvam noktasında, dengeye gelmesi gerekir. Eğer, işletmenin amaçlarına ulaşması, ekonomik sistemin amaçlarına ulaşmasını engellerse, ekonomik sistem yaptırım uygulayarak, bu çelişkiyi ortadan kaldırır.

Her sistemin belirli bir sınırı (büyüklüğü) vardır. İşletme sisteminin büyüklüğünü, girişimciler belirler. Her sistemde, belirli sınırlar içinde, belirli amaçları gerçekleştirecek, her türlü olanak bulunur. Başka bir deyişle, her sistemde, sistem amacına yönelik birtakım çabalar, öğeler, işlevler ve ilişkiler vardır. Örneğin, işletmelerde insanlar ve para, hammadde, makine, donanım gibi diğer maddi ve maddi olmayan öğeler; bunların işlevleri ve birbirleriyle ilişkileri vardır.

Bu açıklamalardan sonra, sistemi tanımlamak, oldukça kolay duruma gelmiştir. Sınırları ve amaçları, tasarlanmış çabalar, işlevler, öğeler ve ilişkiler bütününe sistem denir. Tanım işletme sistemine uygulandığında, şu üç sonuç ortaya çıkar:

  • İşletmenin sınırlarının (büyüklüğünün), girişimciler tarafından kararlaştırılmış olması
  • İşletmenin amaçlarının, girişimciler tarafından saptanmış olması
  • İşletmede saptanan amaçları gerçekleştirecek her türlü çabanın, işlevin, öğenin ve ilişkilerin (olanaklar) bulunması

Bu uzun girişten sonra, işletmelerin, başlıca şu dört tür amaç peşinde olduğu ileri sürülür:

  • Yaşamını sürdürme
  • Topluma hizmet
  • Büyüme
  • Kar

İşletmenin yaşamını sürdürme amacı açıktır. İşletme yaşamını sürdüremezse, ortadan kalkmış (iflas etmiş) olur. Diğer hiçbir amacını gerçekleştiremez. Tıpkı insan yaşamında olduğu gibi, her şeyden önce, işletmenin sağlığına ve ayakta kalmasına çalışılır.

Çağımızda toplumsal sorunların önem kazanması, topluma hizmetin de bir işletme amacı olmasını zorunlu kılmıştır. Toplumsal yaşamdaki her insan gibi, işletmeler de, çevre kirliliğini önleme, toplumun ekonomik, sosyal, kültürel açılardan ilerlemesine katkıda bulunma konularında, topluma hizmet etmelidirler.

Büyüme de önemli bir işletme amacıdır. Her canlı gibi işletme de, büyüyüp gelişmek ister. İşletmenin büyümesi, onun etkinliğini ve saygınlığını artırır. Çoğu kimse, işletmenin başarısını, onun zaman içindeki büyümesiyle ölçme eğilimindedir.

İşletmelerin temel amacı, haklı rekabet koşulları içinde en çok karı elde etmektir. Yeterli düzeyde kar elde edemeyen işletmeler, ne yaşamlarını sürdürebilirler, ne topluma hizmet edebilirler, ne de büyüyebilirler. Başka bir deyişle, işletmelerin yaşamlarını sürdürmeleri, topluma hizmet etmeleri ve büyümeleri, ancak yeterli bir kar elde etmelerine bağlıdır. İşletme gelirleri ile işletme giderleri arasındaki olumlu farka kar, olumsuz farka da zarar adı verilir. İşletmecilik açısından karın nasıl hesaplanacağı, genel muhasebe derslerinde öğretileceği için, burada üzerinde durulmayacaktır.

Belirli büyüklükteki işletmeler, belirli amaçlarına ulaşabilmek için, çeşitli olanaklarla donatılmalıdırlar. Bilindiği gibi işletme olanaklarının en başında, bir üretim faktörü olarak insan kaynağı, daha sonra da hammadde, malzeme, makine, bina, araç-gereç, know-how ve benzeri maddi ve maddi olmayan kaynaklar gelir. Söz konusu her bir üretim öğesinin, birbiriyle ilişkileri organize edilmelidir. Amaca ulaşmak için gerekli olan işler tanımlanmalı, birbiriyle ilişkili olan işler bir grupta toplanarak, tek bir yöneticinin sorumluluğuna verilmelidir. Böylece, işletmede pazarlama, üretim, finans, muhasebe, personel gibi ana işlevler ortaya çıkmalı ve kendi görevlerini yerine getirici çabalarda bulunmalıdırlar.

Buraya kadar yapılan açıklamalarla, işletmenin yapay bir sistem olduğu ve her sistemde olduğu gibi, işletme sisteminin de belirli bir büyüklüğü, belirli amaçları, belirli öğeleri, belirli iç ve dış çevre ilişkileri ve belirli çabaları olduğu vurgulanmak istenmiştir. Her sistem, dış çevresinden birtakım girdiler alır, bunları kendi iç çevresinde belirli bir süreçten geçirerek çıktıya dönüştürür. Örneğin, doğal bir sistem olan her canlı, dışarıdan hava, su,gıda gibi girdiler alır, bunları organizmasında süreçler ve enerjiye dönüştürür. Aynı durum işletmeler için de geçerlidir.

6. İŞLETMELERDE FİZİKSEL VE PARASAL AKIŞ

Üretim faktörlerine, işletme girdileri denir. İşletme, girdilerini, çevresindeki pazarlardan tedarik eder. Daha sonra bunları, bir üretim sürecinden geçirerek mal veya hizmete dönüştürür. Üretim süreci sonundaki mal veya hizmet dönüşümüne, işletme çıktıları denir. İşletme en sonunda, çıktılarını, tüketicilere pazarlar. Görüldüğü gibi, burada üretim faktörleri pazarından, tüketici pazarlarına doğru, bir fiziksel akış söz konusudur. Bu hareketin tam tersi yönde de, bir para akışı söz konusu olur. Üretim faktörleri pazarından işletmeye üretim girdileri girerken, işletmelerden de üretim faktörleri pazarına para çıkmış olur. Aynı şekilde, işletmeden tüketicilere üretim çıktıları giderken, tüketici pazarlarından da işletmeye para girmiş olur. Aşağıdaki şekil, bu fiziksel ve parasal akışı simgelemektedir.

Şekilden de izlenebileceği gibi, işletme, üretim faktörleri pazarı ile tüketici pazarları arasında bir köprü görevi görmektedir. İşletme, üretim faktörleri pazarından, üretim faktörlerini, belirli bir para harcayarak tedarik etmekte, bunları, şu veya bu biçimde birleştirerek mal veya hizmete dönüştürmekte, ürettiği mal veya hizmetleri tüketicilere pazarlayarak, para girişi sağlamaktadır. İşletmenin, söz konusu fiziksel ve parasal akışları gerçekleştirmekteki amacı, kar elde etmektir. Belirli bir işletme dönemi sonunda, genel kabul görmüş muhasebe ilkelerine göre hesaplanan nakit giriş-çıkışları, birbiriyle karşılaştırılır. Eğer, o dönemde, nakit girişleri nakit çıkışlarından fazla ise, işletme kar etmiş, eksik ise, işletme zarar etmiş sayılır.

İşletmelerde Fiziksel ve Parasal Akış

İşletmeden, üretim faktörleri pazarına doğru olan nakit çıkışları, şu tür ödemelerden kaynaklanır:

  • İşletme yöneticilerine ve işletme personeline ödenen maaş ve ücretler, sosyal yardımlar ve diğer personel giderleri
  • Makine, araç-gereç, arsa, arazi, bina, know-how gibi sabit yatırım malları satın alınması
  • Hammadde, yardımcı madde, parça ve işletme malzemesi satın alınması
  • Temizlik, bakım-onarım, yemek, PTT, elektrik, araştırma, reklam gibi diğer hizmet satın alımları

İşletmeden, üretim faktörleri pazarına doğru olan nakit çıkışları, şu tür ödemelerden kaynaklanır:

  • İşletme yöneticilerine ve işletme personeline ödenen maaş ve ücretler, sosyal yardımlar ve diğer personel giderleri
  • Makine, araç-gereç, arsa, arazi, bina, know-how gibi sabit yatırım malları satın alınması
  • Hammadde, yardımcı madde, parça ve işletme malzemesi satın alınması
  • Temizlik, bakım-onarım, yemek, PTT, elektrik, araştırma, reklam gibi diğer hizmet satın alımları

Yukarıdaki satın alımlar için işletmeden nakit çıkışı olur. Muhasebe açısından karın hesaplanabilmesi için, nakit çıkışlarını şu şekilde tanımlamak gerekir:

  • İçinde bulunulan dönemde yapılan peşin ödemelerden kaynaklanan nakit çıkışı
  • Geçmiş dönemlerdeki kredili alımlardan vadesi dolanlar için yapılan nakit çıkışı
  • Gelecek dönemlerde yapılacak alımlar için, içinde bulunulan dönemde yapılan ön ödemelerden kaynaklanan nakit çıkışı

Tüketici pazarlarından işletmeye doğru olan nakit girişi ise, şu kaynaklardan sağlanır:

  • İşletmenin pazarladığı mal ve hizmetlere, tüketicilerin ödediği paralar
  • İşletmenin üretim artıklarını değerlendirme, üretim sırasında kendiliğinden meydana gelen yan mamulleri satma gibi, ana faaliyet konusu dışındaki faaliyetlerinden elde ettiği nakit girişi
  • İşletmenin arazi, arsa, bina, makine gibi sabit varlıklarını çeşitli nedenlerle kiraya vermesinden veya satmasından sağladığı nakit girişi

Muhasebe açısından karın hesaplanabilmesi için, nakit girişlerinin şu şekilde tanımlanması gerekir:

  • İçinde bulunulan dönemdeki satışlardan elde edilen nakit girişi
  • Geçmiş dönemlerde yapılan kredili satışlardan, içinde bulunulan dönemde tahsil edilen nakit girişi
  • Gelecek dönemlerde yapılacak satışlar için müşteri ön ödemelerinden sağlanan nakit girişi

İşletmecilikte başarılı olmanın bir koşulu da, nakit giriş-çıkışlarının, günü gününe birbirine eşit olmasıdır. Başka bir değişle, işletmenin kasasında bir gün gibi kısa bir süre bile nakit para beklese, o işletme, parasını işletmemiş ya da işletme karını artıracak bir faaliyete yatırmamış sayılır. Diğer taraftan, işletme, bugün yapması gereken bir ödemeyi, kasasında nakit olmadığı için yarın ödemek zorunda kalsa, yine başarısız sayılır. Belki de, sırf bu yüzden, kredi itibarını ve çevredeki olumlu imajını kaybedecek ya da iflası istenebilecektir. Bu nedenle, işletmenin, nakit giriş-çıkışlarını dengeleyebilmek için, hazırlıklı olması gerekir. İşletme, para sıkıntısını, para ve sermaye piyasalarından temin eder ve zamanı gelince, borcunu, aynı piyasalara geri öder.

Para ve sermaye piyasalarından işletmeye doğru olan nakit girişleri, başlıca şu yollarla gerçekleşir:

  • Öz sermaye olarak konulan paralar, hisse senedi ve tahvil satışlarından sağlanan paralar ve uzun süreli kredilerden elde edilen paralar
  • Bankaların açtığı kısa ve orta süreli kredilerden elde edilen paralar
  • Müşteri ve satıcıların açtığı kredilerden sağlanan paralar
  • İşletmenin portföyünde bulunan tahviller, finansman bonoları, devlet tahvilleri, gelir ortaklığı senetleri gibi menkul değerler için, bu menkul değerleri çıkaranların ödedikleri ana para ve faiz girişleri
  • İşletmenin varlıkları arasında bulunan hisse senetleri ve diğer ortaklık payları için alınan temettü ve kar payları

İşletmeden, para ve sermaye piyasalarına doğru para akışı ise, şu öğelerden kaynaklanır:

  • Çıkardığı tahviller için, işletmenin ana para veya faiz ödemelerinde bulunması
  • İşletmenin kısa, orta ve uzun vadeli kredileri için faiz ve ana para ödemelerinde bulunması
  • İşletmenin, ortaklarına, temettü veya kar payı dağıtması,
  • İşletmenin sermaye azaltmaya giderek, ortaklarına koydukları sermayenin bir kısmını geri vermesi

Yukarıdaki şekle göre, işletmeden devlete ve devletten de işletmeye, para giriş çıkışları olmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, devlet, gerekli gördüğü zamanlarda, işletmeyi özel olarak destekler, karşılıksız yardımlarda (destek) bulunur. Şirket kurtarma operasyonları, vergi iadeleri, yatırım indirimleri, gümrük muafiyetleri ve diğer teşvikler, devletten işletmeye para girişlerini temsil eder. İşletmenin devlete ödediği vergi, resim ve harçlar da, işletmeden devlete para akışını simgeler.

Şekildeki en son daire, diğer kurumlarla işletme arasındaki nakit giriş-çıkışlarını simgelemektedir. İşletme, diğer kuruluşlara veya özel kişilere, çeşitli nedenlerle, çeşitli bağışlarda bulunarak nakit çıkışı yapar. Aynı şekilde, çeşitli kurum, kişi veya uluslararası kuruluşlar tarafından, işletmeye, para ödülleri verilerek veya bağışlar yapılarak nakit girişleri sağlanmış olur.

7. İŞLETMELERDE BİLGİ AKIŞI

İşletmenin fiziksel ve parasal akışı dengeleyerek, amaçlarını gerçekleştirebilmesi için, üretim faktörleri pazarından, para ve sermaye piyasalarından, iç ve dış tüketici pazarlarından, devletten ve diğer kurumlardan, sağlıklı, zamanlı ve doğru bilgiler toplayabilmesi, bunları değerlendirerek, akılcı kararlar alabilmesi gerekir. İşletmelerdeki bilgi akışı, başlıca beş aşamada gerçekleşir:

  • İç ve dış işletme çevrelerinden bilgi toplama,
  • Toplanan bilgileri işleme (sınıflandırma, analiz etme, özetleme, yorumlama)
  • Bilgi değerlendirme (rapor hazırlama, karar seçeneği geliştirme)
  • Karar alma
  • Uygulamaları kontrol etme

İşletmedeki fiziksel ve parasal akışı izlemek ve kontrol etmek için, daha işletme kurulurken, aynı zamanda bir de Yönetim Bilgi Sistemi kurulur. Yönetim bilgi sistemi, Muhasebe Organizasyonundan daha geniş bir kavramdır. Muhasebe organizasyonu, yalnızca işletmedeki finansal olaylara ilişki


Ïn bilgileri izleyip kontrol ederken, yönetim bilgi sistemi, finansal olan ve olmayan bütün işletme olaylarını izleyip kontrol altında tutmaya yöneliktir. Başka bir deyişle, yönetim bilgi sistemi, bir taraftan işletme içi ekonomik, finansal ve teknolojik olayları izleyip kontrol ederken, diğer taraftan da üstlerin astlara verdikleri emirleri, astların üstlere sundukları raporları ve işletme personeli arasındaki bilgi alış verişini izleyip kontrol etmeye çalışır.

İşletmenin dış çevresinden bilgi toplama görevi ise, özellikle büyük işletmelerde, Araştırma-Geliştirme birimlerine verilmiştir. Büyük işletmelerin organizasyon yapıları içinde, iç ve dış çevrelerden bilgiler toplayıp, bunları karar seçeneği durumuna getirmekle görevli araştırma geliştirme bölümleri oluşturulur. Bu birimler, her şeyden önce, yurt içi ve yurt dışı pazarlama araştırmaları yaparlar. Böylece, yurt içi ve yurt dışı pazarlardaki potansiyel tüketiciler, pazarların nicel ve nitel özellikleri, gelişme eğilimleri ve rekabet koşulları ortaya konulmaya çalışılır. Ar-Ge birimleri, ayrıca, üretim faktörleri pazarları ile para ve sermaye piyasası pazarlarını da araştırarak, işletmenin bilgi ihtiyacını eksiksiz ve zamanında karşılamaya çalışırlar. Bunların yanında, işletmenin, çevresindeki yasal, doğal, ekonomik, sosyal ve teknolojik değişme ve gelişmelerden de haberdar olması gerekir. Ar-Ge birimleri, bir taraftan söz konusu değişme ve gelişmelere ilişkin bilgiler toplarken, diğer taraftan da, kendi iç yapısında orijinal geliştirme bilgileri üreterek, yöneticilere karar seçeneği olarak sunarlar.

5

5

İŞLETMELERİN BAŞARI KOŞULLARI

GİRİŞ

Bilindiği gibi, işletmeler, tüketicilerin gereksinmelerini karşılamak için ürettikleri ürünleri, belirli bir fiyattan onlara satarak, hedefledikleri karı elde etmek amacıyla kurulurlar. Ekonomik yaşamda rakip işletmeler ve bazı riskler olmasaydı, işletmeler, söz konusu amaçları ulaşana kolayca ulaşabilirlerdi. Ancak özellikle serbest Pazar ekonomisinde ve küresel pazarlarda, acımasız bir rekabet her zaman gerçekleşebilecek genel ve özel riskler vardır.

İşletmeler, rekabet üstünlüğü sağlayabilmek için, verimliliklerini artırarak, üretim maliyetlerini düşürmek durumundadırlar. Eğer işletmeler verimliliklerini artırabilirlerse, ürün fiyatlarını rakiplerine oranla düşük tutup, amaçlarına ulaşabilirler. Bunun yanında, şiddetli rekabetin olumsuz sonuçlarını azaltabilmek için, işletmeler, rakip işletmelerle birleşme ya da yasal veya yasal olmayan yollardan anlaşma yoluna da gidebilirler.

Ayrıca işletmeler, kendilerini tehdit eden genel ve özel risklere karşı önceden bazı önlemler alarak riskleri azaltabilirler veya riskleri sigorta işletmelerine yükleyebilirler.

İşletmelerin bütün bunları yapabilmeleri, işletme işlevlerinin, gereği gibi yapılmasına bağlıdır. Bu bölümde, sırayla, işletmelerin verimliliği, riskleri, birleşmeleri ve işlevleri üzerinde durulacaktır.

1. İŞLETMENİN VERİMLİLİĞİ

Günümüzün küçülen ekonomik dünyasında, rekabet savaşını kazanabilmenin başlıca iki değişkeni vardır. Bunlardan birisi kalite olurken, diğeri de verimliliktir. Yaşamsal bir öneme sahip olan verimlilik, bazı önemli boyutlarıyla ortaya konulmaya çalışılacaktır.

1.1. Verimlilik Kavramı

Ekonomi kuramındaki Azalan Verimler Kanununun doğal bir s


±onucu olarak, işletme verimliliğini, belirli bir düzeyden fazla artırmak mümkün değildir. Yalnızca bir üretim faktörünü veya bütün üretim faktörlerini artırdıkça, üretim de artar. Ancak, belirli bir noktadan sonra, bu artış durur ve az sonra da üretim azalmaya başlar. Aşağıdaki şekil, bu durumu simgelemektedir.

Şekle göre, üretim girdileri artırıldıkça, üretim de artmakta ve belirli bir noktada durarak, azalmaya başlamaktadır. Buna karşılık, verimlilik eğrisinde durgunluğa daha erken olarak A noktasında başlanmakta ve B noktasında da durum verim düşüklüğüne dönüşmektedir. C noktasından sonraki her üretim faktörü artışı ise, hiçbir gelir artışı sağlamayacak, yalnızca, maliyeti artırıp karı azaltacak ve zarara yol açacaktır.

Şekilden de izlenebileceği gibi, işletme verimliliğini sonsuza kadar artırmak mümkün değildir. Bu nedenle, işletmelerin, çeşitli verimlilik ölçümleri yaparak, hiç değilse, verimliliği en üst sınırına kadar artırmaya çalışmaları gerekir. Böyle bir yaklaşım, işletmenin karlılığını artırarak, amaçlarına ulaşmasına katkıda bulunmuş olur.

Üretim faktörlerinin bölünmezliği, işletmenin üretim faktörlerine ve tüketici pazarlarına uzaklığı, aşırı büyüme, aşırı işbölümü ve uzmanlaşmaya gidilmesi, azalan verimler kanununun başlıca nedenleri arasında sayılır.

Verimliliğin genel tanımı, belirli bir üretim miktarı ile, bu üretimi elde etmek için kullanılan üretim faktörleri arasındaki orandır. Uygulamada, genellikle üretim ve verimlilik kavramları karıştırılır. Üretim, işletmenin ne kadar fayda yarattığını, verimlilik ise, bu fayda yaratılırken üretim faktörlerinin ne kadar iyi kullanıldığını belirtir. Belirli bir üretim sisteminin verimliliği şu eşitlikle tanımlanır:

Mal ve hizmetlerin, insan ihtiyaçlarını giderme özelliğine fayda denir. Faydalı olan her mal ve hizmet, aynı zaman da değerlidir. Değer ise, para ile ölçülür. Bir mal veya hizmetin ne kadar faydalı olduğu, onun para ile ifade edilen değerinden anlaşılır.  Bu nedenle, bir mal veya hizmetin değeri rakamla gösterilir ve bir para birimi ile ifade edilir. Örneğin,”üretilen bu kazağın pazardaki değeri (fiyatı) 500 000 TL.dir” denir. İşletmede bir dönemde 1000 birim kazak üretilmişse, yukarıdaki eşitliğin payına (1000 x 500 000 =) 500 000 000 TL. yazılacaktır.

Eşitliğin paydasındaki sisteme giren değerler toplamı ise, aslında, üretim faktörlerinin değeridir. Dolayısıyla, bir dönemde oluşan işçilik giderleri, yönetim giderleri, diğer giderler ve her türlü sermaye azalma ve yıpranmaları, o dönemde üretim sistemine giren değerler toplamını verir. İçinde çeşitli maliyet öğelerinin bulunduğu genel bir verimlilik oranının hesaplanması yerine, uygulamada daha çok, yalnızca bir tek üretim faktörünün göz önüne alındığı kısmi verimlilik hesaplamaları yapılır. Örneğin, hesaplaması oldukça yararlı ve kolay olan, işçi verimliliği şu denklemle hesaplanır:

Yukarıdaki formül, çalışanların katkısını ölçen ve çok kullanılan bir verimlilik kavramıdır.

1.2. Başlıca Verimlilik Ölçütleri

Uygulamada değişik verimlilik kavramı, tanımı ve hesaplama formülü vardır.

Bunların en başata gelenleri şunlardır:

  • Fiziki verimlilik
  • Ekonomik verimlilik
  • Karlılık
  • Üretkenlik
  • Yeterlilik
  • Etkililik

1.2.1. Fiziki Verimlilik

Fiziki verimlilik, daha çok mühendislikte kullanılan bir verimlilik türüdür ve aşağıdaki formülle hesaplanır:

Kuramsal açıdan, hiçbir zaman, fiziki çıktı, fiziki girdiye eşit olamaz. Üretim sırasındaki birtakım, sürtünme ve sıcaklık kaybı nedeniyle, her zaman, fiziki çıktı, fiziki girdiden daha küçük olur. Buna göre, mühendislikteki gösterimiyle,

            Fiziki verimlilik = Çıktı/Girdi < 1

dir. Örneğin, 1 kilogram pamuktan, ne kadar özen gösterilirse gösterilsin, hiçbir zaman 1 kilogram iplik elde edilemez. 800 gram iplik elde edilirse verimlilik % 80, 700 gram iplik edilirse verimlilik %70, 650 gram iplik elde edilirse verimlilik %65 vb. olacaktır. İşletmecilik açısından fiziki verimliliğin, mümkün olduğu kadar %100 e yakın gerçekleşmesi arzulanır.

1.2.2. Ekonomik Verimlilik (iktisadilik)

Ekonomik yaşamda verimliliğin 1’den küçük olması ve bunun yaygınlık kazanması, zincirleme iflaslara yol açar. Dolayısıyla, çıktının ekonomik değerinin, girdilerin ekonomik değerine oranlanmasıyla hesaplanan ekonomik verimliliğin, 1’den büyük olarak gerçekleşmesine çalışılmalıdır.

Üretimin ve üretim faktörlerinin değerini, pazarda oluşan fiyatlar belirler. Örneğin, işletme, belirli bir dönemde, 800 milyar lira harcayarak 100 bin birim çaydanlık üretsin ve çaydanlığın pazardaki fiyatı da 20 milyon lira olsun. Bu verilere göre;

Ekonomik verimlilik = (100.000*20.000.000)/800.000.000.000 = 2,5

olarak gerçekleşmiş olur. Bu sonuç, işletmenin 1 lira koyup 2,5 lira aldığını gösterir. İşletmenin ürettiği çaydanlıkların pazardaki değeri 20 milyon lira değil de 5 milyon lira olsaydı,  bu kez ekonomik verimlilik, yaklaşık 0,62 olarak gerçekleşecek ve işletme 1’den düşük bu ekonomik verimlilikle ekonomik (iktisadi) çalışmamış, başka bir deyişle 1 lira koyup 0,62 lira almış sayılacaktı. Görüldüğü gibi, üretim için harcanan paradan daha fazla bir para kazanabilmek için, eşitliğin payını büyütmeye çalışırken, paydasını da küçültmeye çalışmak gerekir. Eşitliğin payı, bir taraftan çeşitli satış artırıcı pazarlama çapalarıyla, diğer taraftan da belirli bir süredeki üretim miktarını artırarak, bir ölçüye kadar büyütülebilir. Eşitliğin paydasını küçültebilmek için ise, bir taraftan girdileri ucuz sağlamak, diğer taraftan da bunları iyi kullanmak, dolayısıyla üretimi düşük maliyetle gerçekleştirmek gerekir.

1.2.3. Karlılık (Rantabilite)

Karlılık, işletmenin belirli bir dönemde elde ettiği karın, aynı dönemde işletmede kullandığı sermayeye oranıdır.

Ekonomik verimlilik hesaplamasındaki verilere ek olarak, işletmenin aynı dönemde kullandığı toplam sermaye miktarı 10 milyar lira ise,

   Karlılık = ((100.000*20.000.000)- 800.000.000.000))/10.000.000.000

            = 2.000.000.000/10.000.000.000= 0,20

olarak hesaplanacaktır. Eğer para ve sermaye piyasasında net faiz oranı   % 25 ise, işletmenin 10 milyar liralık sermayesini, üretime değil de bankaya yatırarak, karlılıktan % 5 daha fazla olan faiz geliri elde etmesi, daha akılcı bir davranış olurdu. Karlılık oranını yükseltmek için, sermayeyi ve üretim maliyetini düşük tutmaya çalışırken, üretim miktarını ve satış fiyatını yükseltmeye çalışmak gerekir.

4.2.4. Üretkenlik (Productive System)

Gelişmiş ekonomilerdeki işletmeler, genellikle kıvamlı büyüklüğe ulaşmış, iyi organize edilmiş, uzmanlaşmış, otomasyon düzeyi yüksek ve iyi yönetilen üretken sistemlerdir. Buna karşılık, az gelişmiş ülkelerdeki işletmelerin büyük bir kısmı, küçük, ev ve el işçiliğine dayalı, makineleşme veya otomasyon düzeyi düşük, emek yoğun ve genellikle de kötü yönetilen üretim sistemleri biçimindedir. Bu genel tanımlar açısından, gelişmiş ülkelerin işletmeleri çok üretken olurken, az gelişmiş ülkelerin işletmeleri de az üretken olmaktadır.

Üretkenlik, üretim faktörlerini etkili bir biçimde kullanarak, belirli bir dönemde gerçekleştirilen fiziki üretim düzeyidir. Üretkenlik artışı aşağıdaki formüle göre hesaplanır:

2001-2002 dönemi fiziki üretim miktarı, 80.000 birim; 2002 – 2003 dönemi fiziki üretim miktarı da 120 000 birim olarak gerçekleşsin. Bu verilere göre;

Üretkenlik artışı = (120.000-80.000)/80.000 = 0,50

olacaktır.

1.2.5 Yeterlilik (Efficiency)

Belirli bir işin, normal çalışma koşullarında, bir işçi tarafından, normal kabul edilen bir yapılış süresi vardır. Bu süre, genel olarak, aynı işler için, aynı yöntemlerle, tüm endüstri kolunda, tüm ülkede ve hatta bütün dünyada yaklaşık aynıdır. Bu süreye, iş standardı adı verilir.

Bilimsel yöntemlerle belirlenmiş standart üretim süresinin, uygulamada gerçekleşen üretim süresine bölünmesiyle elde edilen orana, yeterlilik adı verilir. Örneğin, çaydanlık ambalajlamada standart süre 4 dakika olsun. Eğer, işletmedeki bir ambalaj işçisi, bir çaydanlığı 5 dakikada ambalajlıyorsa;

Yeterlilik = Standart üretim süresi/Gerçekleşen üretim süresi = 4/5 = 0,80

olarak hesaplanacak ve söz konusu işçinin %20 oranında yeterli çalışmadığı anlaşılacaktır. İşçinin dikkati çekilerek, güdülenerek veya eğitilerek, bir çaydanlığı 3 dakikada ambalajlaması sağlanabilirse, bu kez yeterlilik oranı 4/3 = 1,33 e çıkarılmış olacaktır. Bu durumda işçi, % 33 oranında standardın da üstüne çıkmış olacaktır.

1.2.6. Etkililik (Effectiveness)

Etkililik, aslında ölçülmesi zor olan bir kavramdır. Uygun çalışma ortamları yaratmanın üretime katkısına, etkililik adı verilir. Bilindiği gibi, kötü çalışma ortamları işçileri olumsuz yönde etkiler ve üretimin kalite ve miktarını düşürürken, süresini ve maliyetini yükseltir. Bu nedenle, işletme yöneticileri, iş yerindeki makineleri birbirini bütünler biçimde dizmeye, iş yerini ışıklandırmaya, ısıtmaya, temizlemeye ve benzer iyileştirme girişimlerine büyük önem verirler. Aynı şekilde, işçilerin beslenmesi, uygun iş elbiseleriyle donatılması, dinlendirilmesi ve benzeri önlemler, işçilerin etkili çalışmasına katkı da bulunur.

Bilimsel, yönetsel, teknik ve akılcılık ilkeleri doğrultusunda işletmecilik yapılırsa, kaynaklar etkili kullanılmış olur. Etkililik, kaynakların işletme amaçlarına uygun kullanılıp kullanılmadığını gösteren bir kavramdır.

2. İŞLETMENİN RİSKLERİ

Bilindiği gibi, girişimcilik kar ve zararı üstlenmek temeline dayanır. Riske girmek istemeyen bir girişimci, kar veya zarar da istemiyor demektir. Az riske giren bir girişimcinin kar veya zararı da az olur. Girişimcinin kurduğu işletme, kar şansına sahip olduğu gibi, ayna zamanda da bir zarar riskine de sahiptir.

2.1. Risk Kavramı

Girişimciler, genellikle, bütün girişimlerini, ekonomik hesap (akılcılık) yaklaşımıyla yaparlar. Ekonomik hesap, bazı varsayımlara dayanır. Bunları başlıca üç nokta etrafında toplamak mümkündür:

  • Arka arkaya kullanılan bir mal veya hizmetin sağladığı fayda, belirli bir noktadan sonra giderek azalır
  • İnsanlar duygularıyla değil akıllarıyla hareket ederler (homo economikus)
  • İnsanlar, üretim, tüketim, tasarruf gibi ekonomik konulara ilişkin kararlarını, söz konusu kararın sağlayacağı yararları ve sakıncaları karşılaştırarak, toplam faydayı en çoğa çıkaracak biçimde alırlar

Görüldüğü gibi, girişimcilik, insanların ekonomik kararları alırken duygusal değil, akılcı davranacakları ilkesine göre çeşitli kararlar alınmasını gerektirir. Ancak, girişimcinin aldığı kararlar ve yaptığı yatırımlar uzun, orta ve kısa geleceğe ilişkin olduğu için, gelecek kesin olarak bilinemeyeceği için ve uygulamada da insanlar bazı durumlarda duygusal davranabildikleri için, her zaman belirli bir tehlike vardır. Bu tehlike, girişimcilerin koyduğu sermayenin veya işletme varlıklarının yitirilmesi olasılığıdır. Bu açıklamalar ışığında, risk, yatırılan sermayeyi tehdit eden bir tehlike veya işletme varlıklarının değer kaybına uğrama olasılığı olarak tanımlanabilir. Buradaki önemli ayırım, sermayeyi kaybetme olasılığının varlığı ile bunun bizzat gerçekleşmiş olmasının birbirine karıştırılmamasıdır. Tehlikeler ne kadar az gerçekle


êşirse, kazanç olasılığı da o kadar artar. Diğer taraftan, girişimcinin girdiği risk küçükse, gerçekleşmesi beklenen kar veya zarar da küçük olacaktır. Buna karşılık, girişimcinin girdiği risk büyükse gerçekleşmesi beklenen kar veya zarar da büyük olacaktır.

Girişimci, daha işin başında, kuruluş yerini seçerken, potansiyel talebi tahmin ederken, işletme kapasitesini belirlerken, sermaye miktarını ve kaynaklarını değerlendirirken ve yatarımı gerçekleştirirken, bazı hatalar yapmış olabilir. Bu tür hatalara düşen girişimci, daha başlangıçta, kendisi, koyduğu sermayeyi riske sokmuş olur. İşletmeyi tehdit eden risklerin nedenlerini, iç ve dış nedenler olarak iki grup altında toplamak mümkündür.

2.1.1. İşletme İçinden Kaynaklanan Risk Nedenleri

İşletmenin iç çevresinden kaynaklanan risk nedenleri, başlıca şu ana başlıklar altında sıralanabilir:

  • Girişimcilerin, doğru ve sağlıklı karar alma yeteneğinde olmamaları
  • İşletme organizasyonunun gereğinden fazla karmaşık olması
  • Yöneticilerin ve diğer personelin iyi seçilmemiş ve iyi yetiştirilmemiş olması
  • Yönetim masraflarının gereğinden yüksek olması
  • Yönetimin muhasebe raporlarından, istatistik bilgilerden, bilimsel araştırmalardan yararlanmaması veya kararlarını bilimsel yaklaşımla almamaları
  • İşletmenin muhasebe organizasyonunun ve her türlü hesap işlerinin yetersiz oluşu
  • İşletme kapasitesinin düşük veya gereğinden yüksek olması
  • Sermaye kaynaklarının yanlış seçilmesi, yüksek faiz fiyatlarıyla sermaye sağlanması, sermayenin yanlış yerlere yatırılması, sermayeyi koruyacak biçimde önlemler alınmaması
  • Binaların, sosyal yapıların, çalışma ortamlarının yetersiz oluşu, çok sık iş kazalarının meydana gelmesi
  • Araç-gereç, makine, tezgah ve diğer donanımın kötü kaliteli olması, büyük bakım-onarım masraflarına, üretimde sık sık duraksamalara neden olması
  • Hammadde, yardımcı madde, işletme malzemesi ve parçaların satın alınmasında yanlışlıklar yapılması, kalitelerinin düşük olması veya gereğinden yüksek olması
  • Hammadde, işletme malzemesi ve parçaları depolarken, kullanırken gerekli özenin gösterilmemesi, çürütülmesi veya çaldırılması
  • İşlerin zamanında ve yeter düzeyde denetlenmemesi, ekonomik olmayan iş ve çalışma yöntemlerinin uygulanması, bozuk ve kusurlu üretim oranının yüksek olması
  • Personele ödenen ücretlerle yaptıkları işler arasında verimi artırıcı bir ilişki kurulmamış olması, personeli daha fazla çalışmaya özendirecek bir ücret sisteminin olmaması
  • Pazarlama sisteminin iyi organize edilmemiş olması, pazarlama araştırmalarına dayalı bir mamul, fiyat, dağıtım ve reklam politikası uygulanmaması, satış artırıcı çabaların yetersiz ve yanlış olması, güvenilir bir satış istatistiğinin tutulmaması
  • Hangi malların satışının ne kadar kar veya zarara neden olduğunun denetlenmemesi, pazarlama giderlerinin yüksek olması, pazarlama kanalında yer alan toptancı, perakendeci, acente gibi işletmelerle yeterli ilişkilerin kurulmaması
  • Üretim ile satış arasında büyük dalgalanmalar olması, işletme depolarında gereğinden az veya gereğinden çok mal bulunması

2.1.2. İşletme Dışından Kaynaklanan Risk Nedenleri

İşletmenin dış çevresinden kaynaklanan riskleri, başlıca dört grupta toplamak mümkündür:

  • Doğal riskler
  • Genel riskler
  • Pazar riskleri
  • Konjonktür (ekonomik dalgalanma) riskleri

Doğal riskler, dünyada meydana gelen doğal afetlerin yarattığı tehlikelerdir. Günümüzdeki ileri teknolojiye rağmen, hala bazı doğal olaylar, insan denetimi altına alınamamıştır. Büyük fırtınalar, su baskınları, depremler, patlamalar, yangınlar, kuraklıklar, don ve dolu olayları ve benzerleri, ne kadar önlem alınırsa alınsın yine de işletmeyi tehdit eder.

Genel riskler, yalnızca bir işletmeyi değil, genelde bütün işletmeleri, duruma göre bütün ülkeyi veya bütün vatandaşları tehdit eden tehlikelerdir. Ülkede ortaya çıkan toplumsal çatışmalar, etnik çatışmalar, terör olayları, ihtilaller, iç ve dış savaşlar, grevler, enflasyon, deflasyon, döviz sıkıntısı, çok yüksek vergi oranları uygulaması, ithalat veya ihracat yasaklamaları ve benzerleri, başlıca genel risk türleridir.

Pazar riskleri, işletmenin üretim faktörlerini satın aldığı ve ürettiklerini sattığı pazarlardan kaynaklanan risklerdir. Pazar risklerinin en başında, fiyat riskleri gelir. Pazarlarda beklenmeyen fiyat yükselmeleri ve fiyat düşmeleriyle karşılaşılır. İşletmeler, gelecekteki fiyat tahminlerine göre, stok politikaları izlerler. Beklenen yönde bir fiyat değişmesi olmazsa, işletme birtakım zararlarla karşılaşır. Örneğin; ilerde demir fiyatlarının yükseleceğini tahmin ederek, bol miktarda demir stok eden bir işletme, demir fiyatlarının düşmesi karşısında zarar etmiş olur.

İkinci pazar riski, moda akımlarından kaynaklanır. Moda, bir biçimin, tarzın, üslubun veya sitilin çok sayıda tüketici tarafından benimsenmesidir. Mal ve hizmetler, bir taraftan fiziksel olarak eskirken, bir taratan da psikolojik olarak eskirler. İşletmeler, mal ve hizmetlerin tüketiciler açısından psikolojik eskime noktasına geldiğini varsayarak, yeni bir moda yaratıp, pazara herkesten önce sunmak isterler. Eğer pazara sundukları yeni moda mal ve hizmetler, tüketici tarafından kabul görmezse, işletme, satış yapamaz ve zarar etmiş olur. Bu tür moda riski, özellikle moda öncülüğü yapan işletmeleri tehdit eder. İkinci tür moda riski ise, tüketici tarafından benimsenen bir modaya işletmenin zamanında uyum gösterememesidir. Başka bir deyişle, işletme, doğru zamanlama yapamadığı için, modası geçmiş mallar üretir, ancak satamadığı için zarar eder.

Üçüncü pazar riski, ulaştırma riskleridir. Ulaştırma riskleri, işletmenin mallarını pazara ulaştırırken karşılaştığı tehlikelerdir. Taşıma sırasında meydana gelecek trafik kazaları, malların çalınması, bozulması, kırılması ve benzeri tehlikeler işletmeyi kayıplara uğratır.

Diğer bir pazar riski de, kredi riskleridir. İşletmeler her zaman peşin fiyatla mal satmazlar. Koşulların zorlamasıyla bazen mallarını kredili olarak satarlar. İşletmelerin kredili olarak sattıkları malların bedelini, günü geldiğinde bütünüyle veya kısmen alamamaları olasılığı, kredi riskine neden olur.

Konjonktür (ekonomik dalgalanma) riskleri, zamanla ekonomik dengelerin bozulmasından kaynaklanır. Ekonomi tarihindeki ekonomik veriler ve göstergeler incelendiğinde, bazen mevsimlik, bazen birkaç yıllık durgunluklar ya da gelişmeler görünür. 1929 dünya ekonomik krizi, konjonktür riskinin en tipik örneğidir. Durgunluk dönemini bir gelişme dönemi izler. Gelişme en yüksek (maksimum) düzeye çıktıktan sonra bir gerileme dönemi başlar. Gerileme en düşük düzeye (minimum) indikten sonra da yeniden bir gelişme sürecine girilir. Bazen bu dönemler, ortalama yedi yıl sürer.

Farkında olmadan ekonominin gerileme döneminde üretime açılan bir işletme, umduğu satışları bulamaz ve hiç beklemediği z


±ararlara uğrayabilir.

2.2. Risk Politikası

Beklenen tehlikelere karşı koymak için, işletmenin aldığı önlemlere, risk politikası denir. İşletmeler, risklerin olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırabilmek için, başlıca iki tür önlem alırlar:

  • Riskleri azaltan önlemler
  • Riskleri, risk ticareti yapan işletmelere (sigorta işletmeleri) yükleyen önlemler

Riskleri azaltan işletme politikaları, doğabilecek risklerin etkilerini azaltmaya çalışır. Örneğin; işletme binaları içine yangın duvarları örülmesi, gemilerde saç bölmeler yapılması, makinelere otomatik şalterler konulması, çatılara paratonerler monte edilmesi, yangın söndürme havuzları yapılması, alarm cihazları takılması, yedek elektrik jeneratörü bulundurulması, yedek makine, yedek personel, yedek hammadde ve yedek mal stokları, yedek sermaye bulundurulması, personelin hizmet içi eğitimden geçirilmesi, yurt içi ve yurt dışı kurslara gönderilmesi, işletmedeki gözcü ve bekçi sayısının artırılması ve benzerleri akla gelebilecek bazı risk önlemleridir.

İşletmelerin, riski azaltmak veya paylaşmak için, kendi aralarında kartel, tröst, konsorsiyum ve holding şeklinde birleşmeleri de risk azaltma politikası sayılır. Ayrıca, işletmelerin kendi personeliyle yaptığı çeşitli sözleşmeler, dış çevreyle ilgili olarak yaptıkları sözleşmeler de gelecekte olabilecek riskleri azaltmaya yöneliktir.

Riskleri sigorta işletmelerine yükleyen politikalar, çeşitli sigorta sözleşmeleriyle gerçekleştirilir. Amacı risk ticareti yapmak olan sigorta işletmeleri, belirli bir prim karşılığında riskleri yüklenirler. Eğer gelecekte risk gerçekleşirse, işletmenin uğradığı parasal karşılığı sözleşme hükümlerine göre işletmeye öderler. Değişik konulara ilişkin sigorta sözleşmeleri yapılabilir. Örneğin; yangın, hırsızlık, gasp, mali sorumluluk, trafik, nakliye, dolu, sel, su baskını, makine kırılması, kredi, hayat, hastalık sigortaları gibi.

Bu arada, alivre alış ve satış sözleşmeleri de riskleri başkalarına yükleyen risk politikasıdır. Alivre alış ve satış sözleşmeleri, belirli bir malın, belirli bir süre sonunda, belirli bir fiyattan teslim alınmasını veya teslim edilmesini zorunlu kılar. Örneğin; bir tarım işletmesi, aralık ayı sonuna kadar on ton sırık domatesini kilogramı 1.000 liradan teslim etmeyi yüklenirse, bir alivre satış sözleşmesi yapmış olur. Bu tür sözleşmelerde, aradan geçen zaman içinde satıcı açısından fiyat düşmeleri, alıcı açısından da fiyat yükselmeleri sonucu uğranılacak zararlar, alıcıya veya satıcıya yüklenmiş olur.

2.3. İşletmelerin Yasal Türleri ve Risk

Bilindiği gibi, işletmeler yasal açıdan tek kişi işletmesi, adi ortaklık, kolektif, komandit, anonim, limitet, kooperatif, dernek ve vakıf işletmeleri biçiminde kurulabilir. Seçilen işletme türüne göre, riskler artar veya azalabilir. Örneğin; tek kişi işletmesinde, bütün riskleri işletme sahibi tek başına yüklenir. Kolektif ve komandite ortaklar, bütün varlıklarıyla sorumlu olarak riskleri paylaşırlar. Oysa komanditler ile anonim ve limitet ortaklar, yalnızca koydukları sermaye ile sorumlu olurlar. Anonim ve limitet ortaklıklarda, sermaye koyanların riskleri, kanun yoluyla da önlenmeye çalışılmıştır. Örneğin; yasalar gereği genel kurul, denetim kurulu, kardan yedek sermaye ayrılması gibi zorunluluklar, bu amaca yöneliktir. Kooperatif ortaklıklarda, üyelere hangi durumlarda borç verileceği, borç miktarının sınırları ve benzeri yasal hükümler, riskleri azaltıcı hükümlerdir.

3.İŞLETMELERİN BİRLEŞMELERİ

Bağımsız birer ekonomik birim olan işletmeler, değişik nedenlerle, yasal veya yasal olmayan yollardan birleşebilirler. Ülkelerin yasalarında, işletmelerin birleşmelerine izin verildiği gibi, bazı tür birleşmelerin de yasaklandığı görülür.

3.1. Birleşme Kavramı

İşletmeler, çeşitli nedenlerle bazen birleşirler. İşletmeleri birleşmeye iten nedenleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Hızlı büyüme isteği
  • Riski dağıtma
  • Mamul geliştirme ve genişletme
  • Hisse senetlerinin piyasa değerini yükseltme
  • Pazar payını artırma
  • Büyüklüğün sağladığı olanaklardan yararlanma
  • Pazar genişlemesinden yararlanma
  • Teknik bilgi ve uzmanlık (know-how) sağlama
  • Ekonomik dalgalanmaları dengeleme
  • İşletmeye saygınlık kazandırma
  • İşletmenin atıl fonlarını değerlendirme
  • Yetenekli yönetici ve personel ihtiyacını karşılama
  • Vergi avantajlarından yararlanma
  • Pazarda tekel durumuna gelme
  • İşletmeyi, rakip işletmelere karşı savunma

İşletmeler hangi amaçla birleşirse birleşsin, sonuçta bir büyüme ile karşılaşılır. Daha öncede belirtildiği gibi, işletmeler, kendi iç kaynaklarını artırarak büyümek isterler. Bu tür büyümeye, içsel büyüme adı verilir. üçsel büyümede, işletme, değişik tür yatırımlara girişerek ilk durumuna göre büyümüş olur. Ancak, belirli bir büyüklükten sonra, işletmenin kendi olanaklarıyla büyümesi çok pahalıya mal olmaya başlar. Bu noktada işletmeler, içsel büyüme yerine, dışsal büyümeyi tercih etmeye başlarlar. İşletmelerin birleşmesi, dışsal büyüme anlamına gelir.

Yukarıda sıralanan birleşme nedenlerinin etkisiyle, dışsal büyümeyi tercih eden işletmeler, deneyimlerini, bilgilerini, pazarlarını ve her türlü olanaklarını birleştirerek, birleşmenin dışında kalan rakip işletmelere karşı, kaynak (girdi) sağlama üstünlüğü, teknolojik üstünlük, pazarlama üstünlüğü, sermaye üstünlüğü ve maliyet düşüklüğü gibi yararlar sağlayabilirler.

İşletmelerin birleşmesinin bir diğer önemli yararı da, sinerji etkisinden kaynaklanır. Sinerji, bütünü oluşturan parçaların toplamının bütünden daha büyük olduğunu ileri süren bir kavramdır. Örneğin; sinerji görüşüne göre, 2+2=4 değil, 2+2=5 veya daha fazlası şeklinde ifade edilebilir. Sinerjinin bu genel tanımı, işletmeciliğe uygulandığında, konumuz açısından, “faaliyetlerini birleştiren işletmelerin elde edecekleri gelir, tek tek elde edecekleri gelirler toplamından daha fazladır” şeklinde ifade edilebilir.

İşletmelerin birleşmesi, birkaç açıdan incelenebilir. Aşağıda uygulamada en çok görülen yasal birleşme türleri, yasal olmayan birleşme türleri ve yönü açısından birleşme türleri üzerinde durulacaktır.

3.2. Yasal Birleşme Türleri

Bu tür birleşmelerin en önemli özelliği, birleşmeye katılan işletmelerin yasal kişiliklerini ve yasal bağımsızlıklarını yitirerek, yeni bir yasal kişilik kazanmalarıdır. Bu özelliğin tek istisnası, aşağıda da açıklanacağı gibi, holding tür birleşmede görülür. Holding ve holding kapsamına giren işletmeler, ekonomik bağımsızlıklarını yitirmelerine rağmen, yasal bağımsızlıklarını korurlar. Birçok ülkede ve Türkiye’de bu tür birleşmelere olanak tanındığı için, söz konusu işletme birleşmeleri yasalar açısından geçerli sayılır. Yasaların izin verdiği başlıca birleşme türleri şu şekilde sıralanabilir:

  • Bütünleşme (merger)
  • Satın alma yoluyla birleşme
  • Konsorsiyum (konsolidasyon) birleşme
  • Holding birleşme

Bütünleşme, bir veya daha çok işletmeden birisinin yasal ve ekonomik kişiliğini devam ettirirken, diğeri veya diğerlerinin yasal ve ekonomik kişiliğini yitirmesi temeline dayanan bir birleşme türüdür. Yasal ve ekonomik kişiliklerini yitiren işletmelerin varlıkları ve borçları, yasal ve ekonomik kişiliğini koruyan işletmeye geçer ve onun içinde erir gider. Yasal ve ekonomik kişiliklerini yitiren işletmelerin varlıklarını ve borçlarını kendi varlıkları ve borçlarıyla bütünleştiren işletmenin adı aynı kalır. Başka bir deyişle, birleşmeye katılan işletmeler yasal ve ekonomik kişiliklerini yitirir ve adını koruyan işletmenin çatısı altında toplanmış olur. Bütünleşme yoluyla birleşmede, yeni bir işletme doğmaz. Ancak, başlangıçta yasal ve ekonomik açıdan kimliği olan işletmeler, zamanla aralarında bağ bulunan bir işletme tarafından yutulmaktadır.

Satın alma yoluyla birleşme, genellikle farklı büyüklükteki işletmelerden birinin, diğer işletmenin veya işletmelerin varlıklarını ve kaynaklartını tamamen veya kısmen yasal yollardan satın almasıdır.

Başka bir deyişle, bir işletme, başka bir işletmeyi aktifiyle ve pasifiyle satın alırsa, satın alma yoluyla birleşme yapılmış olur.

Konsorsiyum (konsolidasyon) türü birleşmede, genellikle eşit büyüklükteki işletmeler, süresi ve kapsamı belirli bir işi birlikte başarmak için, belirli bir sözleşme ile bir araya gelirler. Sözleşmede sınırları belirlenmiş iş tamamlanınca, konsorsiyum ya da birleşme kendiliğinden dağılmış olur. İşletmelerin konsorsiyuma gitmelerinin nedeni, tek başına yapamayacakları büyük işleri birlikte yapmak, büyük riskleri birlikte paylaşmak veya belirli bir projeyi birlikte gerçekleştirmek olabilir. Örneğin; Tunçbilek termik santralinin üniteleri dört alman işletmesinin oluşturduğu bir konsorsiyum tarafından gerçekleştirilmiştir. Aynı şekilde, Keban barajı ve hidroelektrik santrali İtalyan ve Alman işletmelerinin kurdukları bir konsorsiyumla yapılmıştır. Konsorsiyumu kuran işletmeler, bağımsızlıklarını korurlar ve ortak amaca ulaşıldığı zaman da kendiliğinden dağılırlar. Hepimizin bildiği gibi, boğaz köprüleri, yeni Galata Köprüsü, GAP gibi büyük projeler de, konsorsiyum birleşmelerle gerçekleştirilmiştir. Bu arada, çok büyük yatırımların finansmanı da, genellikle bankaların aralarında kurdukları konsorsiyumlarca karşılanma yoluna gidilir.

Holding, anonim şirket biçiminde örgütlenen işletmeler için geçerli bir birleşme türüdür. Burada, işletmelerin tam birleşmesi söz konusu değildir. Ana şirket adı da verilen bir işletme, diğer işletmelerin genel kurullarında oy çoğunluğu sağlayacak ölçüde, o şirketlerin hisse senetlerini elinde bulundurur. Daha sonra, bu oy çokluğu ile yavru şirket adı da verilen bağlı şirketlerin yönetim kurullarını dilediği gibi oluşturur. Böylece, bağlı şirketlerin, holdingin amaç ve politikalarına uygun kararlar alması sağlanmış olur. Sonuçta da, bağlı işletmelerin bütün faaliyetleri, holding yönetim kurulunda bütünleştirilmeye çalışılır. Holding birleşme türü ülkemizde çok yaygın olmasına rağmen, Türk Ticaret Kanununda açıkça tanımlanmamıştır. Ülkemizdeki ilk holding türü birleşmeyi, girişimci Vehbi Koç, Koç Holding biçiminde 1961 yılında gerçekleştirmiştir.

3.3. Yasal Olmayan Birleşme Türleri

Adından da anlaşılacağı gibi bu tür birleşmeler, pazarda tekel kurma amacına yönelik olduğu için, toplumun ve tüketicilerin zararına sonuçlar doğururu. Bu nedenle, yasalar tarafından korunmaz. Tam tersine olarak, bu tür birleşmeleri önleyici yasal düzenlemeler getirilir. Ancak, her türlü yasal önlemlere rağmen, işletmelerin yine de gizli birleşmelere gittikleri yaygın olarak görülür. Gizli birleşmelerin en çok görülen iki türü vardır:

  • Centilmenlik anlaşması
  • Kartellerdir

Centilmenlik anlaşması yapan işletmeler, rekabeti ortadan kaldırmak veya rekabeti kendi çıkarlarına değiştirmek için, gizlice birleşirler. Bu birleşmenin hiçbir yasal dayanağı olmaması, yalnızca karşılıklı olarak verilen sözlere dayanması en büyük özelliğidir. Başka bir deyişle, centilmenlik anlaşması yapan işletmelerin verdikleri sözlerde durmamalarının hiçbir yaptırım gücü yoktur. Bir anlamda tek yaptırım gücü ise, klasik centilmenlik anlayışıdır. Centilmen bir işletme, verdiği söze bağlı kalır. Ancak, her işletmeden centilmenlik beklenemeyeceği için, bu gizli anlaşmalar kolayca bozulabilmektedir. Bu tür anlaşmalar, Almanya’da kahvaltı birleşmeleri adıyla da ifade edilir. Bir yemekte bir araya gelen işletme yöneticileri, karşılıklı güvene dayanan sözlerle belirli konularda işbirliğine giderler.

Karteller, pazarı denetimleri altına alabilen ve pazarı etkileyebilen dev ekonomik birleşmelerdir. Bu tür birleşmeyi, büyük amerikan girişimcisi Rockfeller’in avukatı T. Dood’un bir buluşudur. T. Dood, petrol kuyularını işleten çok sayıda işletmeyi, Standart Oil şirketine katılmaya davet etmiştir. İşletmeler bu davette, daha fazla bir kar garantisi görünce, tek yönetim altında birleşmeyi ekonomik ve yasal bağımsızlıklarını yitirmeyi kabul etmişlerdir. Bu ve benzeri birleşmelerin Amerika Birleşik Devletlerinde ortaya çıkışı, tekelciliği artırarak, tüketicilerin aleyhine sonuçlar vermeye başlamıştır. Halktan gelen baskılar sonunda, 1890’larda Amerika’da anti-tröst (tekelciliği önleyici) yasalar çıkarılmaya başlanmış ve kartelleşme yasaklanmıştır. Ancak, işletmeler yine de gizli anlaşmalarla kartel uygulamalarına devam etmişlerdir.

Karteller, yasal ve ekonomik açıdan bağımsız olan, aynı üretim dalında veya aynı alanda faaliyette bulunan işletmelerin gizli sözleşmelerle yaptıkları işbirliği türüdür. Genel olarak, kartel denince fiyat kartelleri akla gelir. Oysa, uygulamada kartel biçiminde çeşitli birleşme türleri vardır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Fiyat kartelleri
  • Miktar kartelleri
  • Bölge kartelleri
  • Standardizasyon kartelleri
  • Satın alma kartelleri
  • Kar dağıtım kartelleri

Fiyat karteli kuran işletmeler, rekabeti ortadan kaldırmak için, pazardaki fiyatı aralarında yapacakları sözleşme ile tespit ederler. Fiyat anlaşmaları, sabit bir fiyat saptamak şeklinde olabileceği gibi, asgari bir fiyat saptama şeklinde de olabilir. İşletmeler, saptanan sabit fiyatın dışında bir fiyat ya da saptanan asgari fiyatın altında bir fiyat uygulayamazlar. Fiyat kartellerine çeşitli ihalelerde de gidilebilir. Bu durumda hangi işletmenin, hangi fiyattan ve hangi şartlarda ihale alacağı konusunda anlaşmaya varılır. İhaleye giren işletmeler, aralarında yaptıkları gizli sözleşmeye göre, daha yüksek fiyatlar veya koşullar teklif ederek, işin istenen işletmeye verilmesini sağlamış olurlar.

Miktar kartellerinde, karteli oluşturan işletmeler, tek tek her işletmenin ne kadar üretim yapacağını belirlerler. Böylece her işletme, ancak kendisine ayrılan miktarda üretim yapar, daha fazlasını yapamaz. Daha özel bir miktar karteli anlaşması ise, kota karteli olarak bilinir. Kota kartelinde, pazardan gelen siparişlerin önce kartel merkezine yapılması sağlanır. Daha sonrada kartel merkezi, siparişleri üye işletmelere dağıtır. Bu tür kartel uygulamalarında, üye işletmeler, yalnızca birer üretim


¼birimi durumuna dönüşmüş olur.

Bölge karteli uygulamasında kartele giren işletmelere, belirli bir bölge ayrılır ve işletmenin yalnızca bu bölgede satış yapmasına izin verilir. Örneğin; A işletmesi yalnızca Marmara bölgesinde, B işletmesi yalnızca Orta Anadolu’da, C işletmesi de, geriye kalan diğer bölgelerde satış yapabilir. Bu tür kartel türü, her işletmeye kendisine ayrılan bölgede tekelci olanaklar sağlar. Ayrıca, işletmelerin taşıma ve satış artırıcı çabalarda tasarruf yapmasını sağlar.

Standardizasyon kartellerinin temel amacı, işletmecilikte rasyonelleştirme (akılcılık) olanaklarından yararlanmaktır. Standardizasyon karteli şeklinde birleşen işletmeler, ortak mamul ve yarı mamul standartları geliştirirler, ortak muhasebe sistemleri geliştirirler, ortak organizasyon sistemleri geliştirirler. Bir diğer standardizasyon karteli uygulaması da, bilgi toplama ve bilgi işleme alanında görülür. İşletmeler birleşerek, tek başlarına kolayca elde edemeyecekleri gizli veya açık bilgileri bazen sanayi casusluğu adı da verilen bazı yollarla elde etme ve değerlendirme olanağına kavuşurlar.

Satın alma kartelleri, aynı hammaddeyi kullanan işletmeler tarafından, üreticilerden daha düşük maliyetle hammadde satın almak için kurulurlar. Üreticilerin karşısında tek bir alıcı varmış gibi bir dengesizlik yaratan, dolayısıyla arz-talep yasasının işleyişini bozan bu tür karteller, üreticiler açısından son derecede zararlı sonuçlar doğururlar. Örneğin, Türkiye’de bütün halkı ilgilendiren yaş sebze ve meyve pazarlamasında, toptancı hallerinin, yaş sebze ve meyve üreticileri karşısında, satın alma kartelleri kurdukları gözlemlenmektedir.

Kar dağıtım kartellerinde, üye işletmelerin karları, kartelin merkezinde toplanır. Bu tür kartellerde, kar dağıtım ölçütlerinin belirlenmesi, anlaşmanın en önemli konularından birisini oluşturur. Karteli oluşturan işletmeler, ekonomik bağımsızlıklarını bütünüyle yitirmiş olurlar. Kartel merkezi, toplam karı maksimize edebilmek için, gerekli gördüğünde üye işletmelerin üretimlerini kısabilir, artırabilir veya bütünüyle durdurabilir. Hatta, maliyet yapısı çok yüksek olan işletmelerin faaliyetlerini tamamen durdurabilir. Görüldüğü gibi, kar dağıtım kartellerinin temel amacı, rekabeti bütünüyle ortadan kaldırarak, pazarda tekel kurmaktır.

3.4. İşletme Birleşmelerinin Yönü

İşletmeler, ister yasal olarak isterse yasal olmayan yollardan birleşsinler, söz konusu birleşmelerde belirli bir yön saptamak mümkündür. Bu açıdan başlıca dört bütünleşme sıralanabilir:

  • Yatay bütünleşme
  • Dikey bütünleşme
  • Tamamlayıcı bütünleşme
  • Karma bütünleşme

Yatay bütünleşme, aynı iş dalındaki işletmelerin rekabete karşı daha avantajlı olma veya rekabeti ortadan kaldırma amacıyla ya da maliyetleri düşürüp kaliteyi artırma amacıyla birleşmeleridir. Yatay olarak büyüyen işletmenin pazarı büyümüş, pazardaki egemenliği artmış, sermaye yapısı kuvvetlenmiş, yönetimi sağlıklı bir işleyişe kavuşturulmuş olur. Ayrıca, yatay büyüyen işletme, duruma göre, ekonomik çalışmayan birimleri kapatır. Yatay büyümede bir diğer amaç, yatay büyüyen işletmenin çalışma alanında yeni rakip işletmelerin ortaya çıkmalarını olanaksız duruma getirmektir. Gerçekten de, rakip olarak ekonomik yaşama girmek isteyen bir işletmenin, yatay büyümesini gerçekleştirmiş işletme ile rekabet yapabilmesi için, aynı derecede güçlü bir sermayeye sahip olması gerekir. Türkiye’de, Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları işletmesi, yatay büyümesini gerçekleştirmiş, rakibi olmayan örnek bir işletmedir.

Dikey bütünleşme de kendi içinde ikiye ayrılır. Bu ayırım, İleriye doğru dikey bütünleşme ve geriye doğru dikey bütünleşme olarak adlandırılır. İleriye doğru dikey bütünleşme, en son tüketiciye kadar uzanabilir. Örneğin; dokuma işletmesinin hazır giyim işletmesiyle, hazır giyim işletmesinin bir hazır giyim satış mağazasıyla birleşmesi veya her üçünün birbiriyle birleşmesi gibi. Geriye doğru dikey bütünleşme ise, hammadde kaynağına kadar uzanabilir. Örneğin; bir dokuma işletmesinin bir iplik işletmesiyle birleşmesi, iplik işletmesinin pamuk üreten bir işletmeyle birleşmesi veya her üçünün birbiriyle birleşmesi gibi.

Tamamlayıcı bütünleşme, aynı dağıtım kanalını kullanarak, dağıtım yapabilecek işletmelerin birleşmesidir. Rekabetin, bir takım dağıtım sorunları yaratması ve daha önce değinilen sinerji etkisi nedenleriyle tamamlayıcı birleşme yoluna gidilir. Örneğin; Türkiye’de, gazete dağıtımında, böyle bir tamamlayıcı bütünleşme gerçekleşmiş, Gameda ve Hür Dağıtım adlarıyla iki büyük dağıtım işletmesi kurulmuştur.

Karma bütünleşme ise, üretim ve pazarlama konuları açısından belirli bir benzerlik taşımayan işletmelerin gerçekleştirdiği birleşmelerdir. Örneğin, bir çimento işletmesinin, bir oyuncak işletmesiyle veya bir hazır giyim işletmesiyle birleşmesi gibi.

Karma bütünleşmenin temel amacı, çeşitli işletme risklerini dağıtmaktır. İşletme finansmanındaki yaygın söylenişiyle, yumurtaları aynı sepete koymamaktır. Karma bütünleşmeye giden işletmeler, sinerji etkisini de göz önünde bulundurarak, değişik alanlara yatırım yaparlar. Uygulamada, bir alandaki yatırımdan zarar edilirken, diğer alandan elde edilecek karlar, birleşen işletmelerin riskini azaltmış olur. Türkiye’de, belli başlı holdinglerin, başta bankacılık olmak üzere, çok değişik alanlarda faaliyet gösteren işletmelere sahip olması en çarpıcı karma bütünleşme uygulamasıdır. Örneğin; Koç Holdinge bağlı banka işletmeleri, Migros gibi süpermarket işletmeleri, dayanıklı tüketim malı üreten işletmeler, sigorta işletmeleri ve benzerleri risk dağıtma politikasına örnek gösterilebilir.

4. İŞLETMENİN İŞLEVLERİ

İşlev sözcüğünün yabancı dildeki karşılığı, function’dur. Aynı sözcük, Türkçede, özellikle de matematik dilinde, fonksiyon olarak kullanılmaktadır. Ancak, fonksiyon teriminin Türkçe karşılığı, işlev olarak ileri sürülmüş ve benimsenmiştir. İşlevi, her bilim dalı kendi açısından tanımlamaktadır. Konuya fizik açısından bakıldığında; doğadaki her sonuç, bir veya birçok nedene bağlıdır. Buna göre, sonuçları nedenlere bağlayan

Metin Kutusu: İş      =  f (Kuvvet   *    Yol)
Sonuç         Neden        NedenKar     =  f (Gelir    -    Gider)
Sonuç         Neden         Neden

matematik ilişkilere işlev (fonksiyon), formül veya bağıntı denir. Örneğin; hemen herkesin bildiği iş veya kar işlevleri, aşağıdaki gibi belirtilebilir:

Bu düşüncenin devamı olarak, işletme gerçeği de, her yönüyle bir sonuç olarak kabul edilirse, bu sonucu meydana getiren nedenler, şu şekilde sıralanır:

  • Yönetim
  • Satın alma
  • Üretim
  • Pazarlama
  • Finans
  • Personel
  • Muhasebe
  • Araştırma ve Geliştirme
  • Halkla ilişkiler

Gerçekten de, yönetim, satın alma, üretim, pazarlama veya diğerlerinin eksikliği durumunda, işletmeden söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, işletmeyi var eden işlevler, yukarıda sıralanan dokuz temel faaliyet grubudur. O halde, matematik yaklaşımla, işletmenin işlevlerini şu eşitlikle göstermek de mümkündür:

İşletme = f (Yönetim, Satın alma, Üretim, Pazarlama, Finans, İnsan kaynağı,         Muhasebe, Araştırma-Geliştirme, Halkla ilişkiler)

Bir faaliyet grubunun işletme olayının nedeni olabilmesi, (1) işletmenin sürekliliği için gerekli sayılmasına ve (2) diğer faaliyet gruplarından açıkça ayrılabilmesine bağlıdır. Bu açıdan, işletmenin sürekliliği için, örneğin pazarlama gereklidir. Aynı zamanda, pazarlama, işletmenin bir diğer nedeni olan üretim faaliyetlerinden apayrı bir faaliyet grubudur. Dolayısıyla da her iki koşulu bir arada taşıdığı için, pazarlama işletmenin bir işlevidir.

Bundan sonraki derslerde, işletmenin yukarıda belirtilen işlevleri, tek tek ele alınıp ayrı ayrı konular olarak işlenecek ve böylece genel işletme dersi tamamlanmış olacaktır.

6

YÖNETİM İŞLEVİ

1. YÖNETİM VE YÖNETİCİ KAVRAMI

Yönetim, insanları, belirli bir amaca doğru harekete geçirme ve o amacın gerçekleşmesini sağlama bilimidir. Konumuz açısından yönetim, işletmeyi amaçlarına ulaştırmak için, işletme personelini örgütleme, gerekli araç-gereçle donatma, yapılacak işler konusunda bilgilendirme, yönlendirme ve çalışmalarını denetleme yol ve yöntemlerinin tamamını kapsayan bir bilim dalıdır. Başka bir deyişle, yönetim, diğer üretim faktörlerini kullandırarak, işletme personelinin, işletme amaçlarını gerçekleştirmesini sağlama sanatıdır. Yönetimin işletme bilimi açısından gerçek tanımı şu şekilde olabilir:

Yönetim, saptanan işletme amaçlarını gerçekleştirmek için, başta işletme personeli olmak üzere, diğer bütün işletme kaynaklarının planlanması, örgütlenmesi, harekete geçirilmesi ve denetlenmesi çabalarının bütünüdür.

Yönetimi, işletmenin çeşitli düzeyinde yer alan yöneticiler gerçekleştirir. Bu açıdan, yöneticilerin planlayıcı, örgütleyici, önderlik edici ve denetleyici yeteneklere sahip olması gerekir. Bu yeteneklerin yanında, yöneticilerde başlıca şu özelliklerden en az birçoğunun veya hepsinin bulunması gerekir:

  • Değişik kişilikteki insanlarla etkileşebilme ve uyum sağlama yeteneği
  • Önemli olay, kişi ve değişiklikleri akılda tutabilecek bir bellek gücü
  • Çeşitli konu, sorun ve olayları yerinde ve zamanında izleme ve doğabilecek istenmeyen olaylara karşı önlemler alma yeteneği
  • Çeşitli tehlike ve zorluklar karşısında, yılgınlık göstermeyecek bir mücadele gücü
  • İşleri yaparken ve yaptırırken, yararlılığı görülmüş yol ve yöntemleri kullanma becerisi
  • İşleri biriktirmeden ve geciktirmeden zamanında bitirme alışkanlığı
  • Her işe gereken önemi vermek, sorun ve tehlikeleri küçümsememek
  • Kararlarında objektif olma, ancak, özellikle insanla ilgili kararlarında yansızlık ile yanlılık arasında bir denge kurabilme
  • Genel kültür sahibi olma
  • Mantıklı olma
  • Bir olayın nedenlerini analiz edebilme
  • Fırsat ve tehlikeleri önceden görebilme
  • Gelecekte gerçekleşmesi olası olayları önceden zihinde canlandırabilme
  • İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayırt edebilme
  • Düşüncelerini bir konu etrafında yoğunlaştırabilme
  • Düşüncelerini açıkça ifade edebilme
  • Dış görünüşü, giyimi ve davranışlarıyla çevresinde saygı uyandırma
  • Bireylerle ve gruplarla kolayca iletişim kurabilme
  • Grup amaçlarını, grup değer ve duygularını anlayabilme
  • İş disiplini sağlayabilme
  • İşbirliği sağlayabilme
  • Kişi ve olayların özelliğine göre, ölçülü ve dengeli hareket edebilme
  • Bilgi, görgü, deneyim ve uygulamalarla desteklenen bir ikna gücüne sahip olma

Günümüzde yöneticilik, başlı başına bir meslektir. Başta İktisadi ve İdari Bilimler Fakülteleri olmak üzere, birçok eğitim kurumu, lisans, lisans üstü ve doktora düzeyinde yöneticilik eğitimi vermektedir. Ayrıca, çeşitli yükseköğretim kurumu, enstitü ve kuruluşlarca yönetim geliştirme kurs ve programları düzenlenerek, bu alana ilgi duyan üniversite mezunları, eğitimden geçirilmektedir. Özellikle kendisinde yöneticilik özellikleri bulunan kimseler, sistemli bir yöneticilik eğitimi gördüklerinde, işletmelerine büyük katkılar sağlayacak bir düzeye erişmektedirler.

2. YÖNETİM DÜZEYLERİ

Yönetim geniş anlamlı bir terimdir. Dolayısıyla, işletmenin her düzeyindeki yöneticileri kapsar. Ancak, işletmenin üst basamaklarına çıkıldıkça, yönetici sayısının azaldığı görülür. Başka bir deyişle, işletmelerde yönetim, örgütlenme açısından bir piramit biçiminde görülür. Bu örgütsel yapılanmaya, yönetim piramidi denir. Aşağıdaki şekil, bu durumu göstermektedir.

Üst Yönetimde, genellikle işletmenin, yönetim kurulu üyeleri (girişimciler), işletmenin genel müdürü ve genel müdür yardımcıları yer alır. Üst düzeydeki yöneticiler, işletmenin uzun dönemli ana kararlarını alırlar. İşletmenin bütününe ilişkin ana faaliyetlerin planlanmasından ve koordinasyonundan sorumludurlar. Örneğin; işletmenin ana projelerini, organizasyon yapısını, işletme kapasitesini, üretilecek mal ve hizmet çeşidini, başka işletmelerle birleşmeyi, kuruluş yeri seçimini, uzun dönem planlamasını üst yöneticiler karara bağlarlar.

Orta yönetimi, genellikle müdürler, müdür yardımcıları ve bölüm başkanları gerçekleştirir. Örneğin; pazarlama, üretim, finans gibi işlevlerin müdür ve müdür yardımcıları orta yönetici sınıfına girer. Bunlar, işletmenin bütününden değil, üst yönetimin çizdiği sınırlar içinde, kendi işlevlerinin yönetiminden sorumludurlar. Orta düzey yöneticiler, zamanlarının büyük bir kısmını, kendi işlevlerinin planlanmasına, örgütlenmesine, yürütülmesine ve denetlenmesine ayırırlar. Aşağıdaki şekilden de görüleceği gibi, orta yönetimde yer alan yöneticilerin bir taraftan planlama, diğer taraftan da insancıl ilişkiler yeteneğinin yüksek olması gerekir.

Alt yönetim düzeyinde genellikle, kısım şefleri, ustabaşılar, posta başılar gibi yöneticiler yer alır. Bazı yabancı kaynaklarda, alt basamak yöneticilerine gözetimci adı verilir. Alt düzey yöneticileri, genellikle, yönetim piramidinin tabanını oluşturan, işçi, memur ve hizmetliler gibi personeli yönetirler.

Yönetim piramidinin tabanından tavanına çıkıldıkça, yöneticilerde aranan niteliklerde değişiklik (esneklik) gösterir. Genel yönetim niteliklerine ek olarak, üste çıkıldıkça yöneticilerde insancıl ilişkiler ve planlama yetenekleri önem kazanır. Alt basamaklara inildikçe de teknik bilgi ve teknik iş yeteneği aranmaya başlar.

3. YÖNETİM YAKLAŞIMLARI

Yönetim kavramı, belirli bir tarihi süreçten geçerek, günümüzdeki gerçek anlamını kazanmıştır. Bu tarihi sürecin, insanların yeryüzünde görünmesiyle başladığı kesindir. Ancak, konuya bazı tarihi belgelere bakılarak yaklaşılırsa, yönetimin tarihi milattan önce 3.000 yıllarına kadar uzatılabilmektedir.

Milattan binlerce yıl önce başlayıp, milattan sonra 1778 sanayi devrimine kadar süren çok uzun dönem Endüstri Öncesi Yönetim Yaklaşımı olarak nitelendirilebilir. Endüstri devriminden, ikinci dünya savaşına kadar geçen dönemdeki uygulamalar Klasik (Geleneksel) Yönetim Yaklaşımı olarak bilinir. 1940’lı yıllardan başlayıp, 1960’lı yıllara kadar süren dönemde Davranışsal (Neoklasik) Yönetim Yaklaşımı etkili olmuştur. 1960’lı yıllardan bu tarafa ise, Çağdaş Yönetim Yaklaşımı (Sistem Yaklaşımı ve Durumsallık Yaklaşımı) yürürlüktedir.

3.1. Endüstri Öncesi Yönetim Yaklaşımı

Yönetim biliminin gelişmesinde, tarihin en eski çağlarında ortaya atılmış fikirlerin de etkisi olduğu açıktır. Örneğin; M.Ö. 3.000 yılında, Sümer din adamları halkın kaynaklarını en iyi biçimde kontrol altında tutabilmek için, bilinen ilk denetleme, raporlama, muhasebe ve vergi sistemlerini geliştirmişlerdir. Aynı şekilde, Mısırlılar, bugün hala ayakta duran piramitleri yapabilmek için, binlerce insanı ve fiziksel kaynağı planlamışlar, örgütlemişler ve birbirleriyle bütünleştirebilmişlerdir. Özetle belirtmek gerekirse; Sümerlerin, Babillilerin, Mısırlıların, İbranilerin, eski yunanlıların, Romalıların, Çinlilerin, Osmanlıların, İngilizlerin, Fransızların ve Almanların yönetim biliminin gelişmesinde büyük katkıları olmuştur. Bu arada, yüzyıllar boyunca geliştirilen savaş ilkeleri, bugün bile kullanılan temel yönetim ilkeleri niteliğindedir.

3.2. Klasik Yönetim Yaklaşımı

Klasik yönetim yaklaşımı, kendi içinde, öncülüğünü Frederick TAYLOR’un yaptığı Bilimsel Yönetim Yaklaşımı, öncülüğünü Henri FAYOL’un yaptığı Yönetim Süreci Yaklaşımı ve öncülüğünü Max WEBER’in yaptığı Bürokrasi Yaklaşımı olarak üç grup altında incelenir. Ancak, aralarında bazı ayrıntı farkları olmakla beraber, her üç yaklaşımda da, işletmelerde yalnızca verimliliği artırmaya yönelik bazı ilkeler saptama yoluna gidilmiştir.

Klasik yönetim yaklaşımının en çok eleştiri alan yönü, sırf verimlilik arttırmak düşüncesiyle, insan öğesini ikinci plana atmış olmasıdır. Başka bir değişle, klasik yönetimciler, insanın bir robot gibi davranabileceğini varsaymışlardır. Tıpkı diğer üretim faktörleri gibi, insanı da bütünüyle denetimleri altına alabileceklerini düşünmüşlerdir. Bu düşüncenin olumsuz sonuçları kısa zamanda görülmüş ve klasik yönetim yaklaşımına bir tepki olarak, davranışsal yönetim yaklaşımı geliştirilmiştir.

3.3. Davranışsal Yönetim Yaklaşımı

Klasik yönetim yaklaşımı, personelin işine ağırlık verirken, davranışsal yaklaşımcılar, yöneticilerin dikkatini söz konusu işleri yapan personelin kendisine çekmiştir. Davranışsal yönetim, ilk başta, İnsancıl İlişkiler Yaklaşımı olarak gelişmiş, daha sonra, İnsan Kaynağının Yönetimi biçimini almış, günümüzde de, Örgütsel Davranış durumuna gelmiştir

Davranışsal yönetim yaklaşımının gelişmesinde, Elton MAYO, Abraham MASLOW ve Douglas McGREGOR gibi yazarların büyük katkısı olmuştur. Örneğin; daha önce değinilen ihtiyaçlar hiyerarşisini, Abraham MASLOW geliştirmiştir. Elton MAYO ise, bir arada bulunan insanların kendiliğinden aralarında gruplar oluşturacağını ve bu grupların işletme verimliliğini etkileyebileceğini kanıtlamıştır.

İnsanların aynı yöreden olma, aynı okuldan mezun olma, aynı dili konuşma, aynı dine sahip olma ve benzeri faktörlerin etkisiyle, aralarında grup dayanışması sağlamak için örgütlendiklerini, ilk kez MAYO gündeme getirmiştir. Bu tür grup dayanışmasından kaynaklanan örgütlenmelere, işletme yönetiminde biçimsel olmayan örgüt yapısı adı verilir. Yöneticiler tarafından yapılan organizasyona ise, biçimsel örgüt yapısı olarak bilinir. Biçimsel olmayan örgüt yapısı, biçimsel örgüt yapısının işleyişini, olumlu veya olumsuz yönde etkiler. Bu nedenle, yöneticilerin, işletmede kendiliğinden oluşan biçimsel olmayan örgütleri ve örgüt önderlerini tanıması ve bu örgüt yapısından yararlanarak, sorunları çözümlemeye çalışması gerekir.

McGREGOR ise, yönetimde ilk defa X ve Y teorilerini gündeme getirerek, daha sonraki yönetim yaklaşımlarına ışık tutmuştur. X teorisine göre, klasik yöneticiler, işletmede çalışan personel konusunda, başlıca şu üç görüşe sahiptirler:

  • İnsan kaynağı çalışmaktan hoşlanmadığı için, fırsat buldukça işten kaytarma yollarını arar
  • İnsan kaynağı, sorumluluk almaktan kaçar, işe karşı arzusuz davranır, kendi güvenliğini ve çıkarını her şeyin üstünde tutar
  • İnsan kaynağını çalıştırabilmek için, onu korkutma, denetleme veya gerektiğinde cezalandırma yollarına gidilmelidir

Davranışsal yaklaşımı benimseyenler ise, klasiklerin X teorisine karşı Y teorisini geliştirmişlerdir. Y teorisinin, İnsan kaynağı konusundaki varsayımları ise şunlardır:

  • İnsan kaynağı için fiziki ve fikri çalışmalarda bulunmak, oyun veya dinlenme kadar doğal bir doyum sağlar
  • İnsan kaynağı, özde tembel değil, tam tersine çalışma koşulları iyileştirilirse, son derece çalışkan olma eğilimindedir
  • Gerekli koşullar sağlanırsa, personel, öğrenmeye ve sorumluluk almaya çalışır
  • İnsan kaynağı, kendine güvenilirse, kendi kendini yönetip denetleyebilir
  • İnsan kaynağını denetleme ve cezalandırma sistemleriyle korkutmak yerine onları işletmenin amaçlarına inandırmak gerekir

X teorisini benimseyip uygulayan yöneticiler, insanı pasif bir üretim öğesi varsayarak, otoriter davranacaklar, ayrıntılı iş tanımları yapacaklar, sıkı denetim sistemleri kuracaklar, yetki göçermekten kaçınacaklar, katı bir disiplin ve cezalandırma sistemi kuracaklardır. Y teorisini benimseyen yöneticiler ise, insanı aktif bir üretim öğesi olarak görecekler, ona insancıl açıdan yaklaşacaklar, fikirlerine saygı gösterecekler, ceza tehdidiyle çalıştırma yerine güdüleme ile çalıştırmayı tercih edeceklerdir.

3.4. Çağdaş Yönetim Yaklaşımı

Klasik yönetim yaklaşımı, insanı resmi bir organizasyon yapısı içinde bir makine gibi görerek, en büyük hatayı yapmıştır. Buna tepki olarak çıkan davranışsal yönetim yaklaşımı ise, işletmedeki bütün dikkatleri insan davranışları üzerine toplayarak, başka bir hataya yol açmıştır. Çağdaş yönetim yaklaşımı, daha önceki iki yaklaşımın eksikliklerini tamamlamaya çalışmıştır. Çağdaş yönetim yaklaşımı, klasik ve davranışsal yönetimin tutum ve önerilerini, yeni ve değişik bir açıdan ele alıp yorumlamıştır. Çağdaş yönetim yaklaşımına göre, işletme, daha önceki derslerde sözü edilen yapay bir sistemdir. Başka bir deyişle, çağdaş yönetimin sistem yaklaşımına göre, işletme sisteminin herhangi bir yerindeki en ufak bir değişiklik, bütün işletmeyi etkiler. Buna göre, yöneticiler, karar alırken, aldıkları kararın bir bütün olarak işletmenin amaçlarını ne şekilde etkileyeceğini, önceden tasarlamak zorundadırlar. Sistem yaklaşımı, yöneticilerin dikkatini her zaman işletmeyi bir bütün olarak görmeye yöneltmiştir.

Çağdaş yönetim yaklaşımının ortaya koyduğu diğer bir sonuç da, klasik ve davranışsal yönetimin ilkelerinin genellenemeyeceği konusunda yoğunlaşmıştır. Klasik ve davranışsal yönetim yaklaşımlarına göre, hemen her işletmede geçerli bazı yönetim ilkeleri vardır. Yöneticiler, işletmeyi yönetirken, bu ilkelere bağlı kalırlarsa, daha başarılı olabilirler. Oysa, sistem yaklaşımının bir uzantısı olan, durumsal yönetim yaklaşımına göre, her zaman her yerde geçerli olan yönetim ilkeleri ileri sürmek yanlıştır. Bazı ilkeler, bazı koşullarda olumlu sonuçlar verirken, bazı koşullarda da olumsuz sonuçlara yol açabilir. Başka bir deyişle, yöneticiler, içinde bulundukları koşullara göre, yaklaşımlarda bulunarak, başarılı olurlar. Durumsallık yaklaşımına göre sorun, doğruluk veya yanlışlık değildir. Önemli olan, içinde bulunulan koşullara uygun bir organizasyon yapısı geliştirmektir. Örneğin; çevre koşulları durgun ve dengeli ise, değişim hızı çok düşükse, resmilik düzeyi yükse


Ík organizasyon yapısı daha olumlu sonuçlar verecektir. Buna karşılık, çevre koşulları sürekli ve hızlı olarak değişiyorsa, resmilik düzeyi düşük organizasyon yapıları başarılı olacaktır.

Özetle belirtmek gerekirse, durumsallık yaklaşımı, işletmelerin içinde bulundukları duruma en uygun yönetim ve organizasyon biçimlerinin ne olması gerektiğini araştıran bir yönetim yaklaşımıdır. Bugünkü düzeyiyle durumsallık yaklaşımı, daha çok işletme organizasyonuna uygulanabilmektedir. Ancak, yönetimin güdüleme, önderlik ve kontrol gibi alanlarında da durumsallık yaklaşımı çalışmaları vardır.

4. Yönetim Süreci

Yönetim olgusuna işlev olarak bakılabileceği gibi, süreç olarak da bakılabilir. Süreç, belirli bir amacı gerçekleştirmek için, başlangıçtan sonuna kadar birbirine bağlı aşamalardan oluşan bir bütündür. Buna göre, yönetim, şu aşamalardan oluşur:

  • Karar alma
  • Uygulama
  • Karşılaştırma (alınan kararlarla uygulama sonuçlarını değerleme)
  • Düzeltme (yanlış kararları ve yanlış uygulamaları ortadan kaldırma)

Karar alma, işletme yöneticilerinin, özellikle de işletme üst düzey yönetiminin hemen tüm zamanını kapsar. İşletmecilikte önemli olan, her şeyden önce, kısa, orta ve uzun dönemde olumlu sonuçlar doğuracak sağlıklı ve doğru kararlar almaktır. Karar alma konusu ise, yönetim biliminin önemli inceleme alanlarından birini oluşturur ve başlıca şu aşamaları içerir:

  • Bir problemin varlığını algılama
  • Problemi tanımlama
  • Problemin çözüm seçeneklerini (alternatifler) geliştirme
  • Seçenekleri birbiriyle karşılaştırma ve değerlendirme
  • İşletme amacına en uygun olan seçeneği seçme
  • Saptanan seçeneği uygulamaya koyma ve uygulanmasını izleme

Yönetim sürecinin uygulama aşamasında, yer, zaman, personel ve benzeri tüm olanaklara göre hazırlanan planlar yürürlüğe konur. Süre, miktar, makine, araç-gereç, işçi ve öteki üretim bilgilerini içeren iş emirleri; bölüm şefi, kısım şefi, atölye şefi, ustabaşı ve benzeri kanallardan geçirilerek işçilere ulaştırılır. Bu arada, daha önceki derslerde sözü edilen yönetim bilgi sistemiyle, uygulamalar izlenir ve gerekli değerlendirmeler yapılır.

Karşılaştırma, karar dönemi başında hazırlanan planlar ile uygulama sonuçlarının tutarlı olup olmadığını saptama aşamasıdır. Eğer, plan hedefleri ile uygulama sonuçları arasında önemli bir fark belirlenirse, duruma hemen anında müdahale edilmek amacıyla, bir sonraki aşamaya geçilir.

Yönetim sürecinin en son aşaması, düzeltici çabalarda bulunmaktır. Karşılaştırma aşamasında, ortaya çıkan önemli farklılıkları gidermek için yöneticiler, çeşitli düzeltici davranışlarda bulunurlar. Aslında, hiçbir zaman planlar ile uygulama sonuçları birbirinin aynısı olmaz. Her zaman, her türlü sistemi, planlandığı dengeden saptıran bir takım saptırıcılar olur. Başka bir deyişle, her sisteme etki ederek onun dengesini bozan, bazı iç ve dış faktörler vardır. Yönetimin bu son aşamasında yöneticiler, olumsuz sonuçlara yol açan iç ve dış faktörleri analiz etmeye ve bu analizin sonucuna göre, gerekli önlemleri alarak işletmeyi başarıya ulaştırmaya çalışırlar.

5. YÖNETİMİN İŞLEVLERİ

Bilindiği gibi sistem yaklaşımı açısından, birim olarak her bütün diğer bir birimin ya alt ya da üst sistemidir. İşletme bir bütün olarak düşünüldüğünde, bu bütünün alt birimlerinin, yönetim, pazarlama, üretim, finans, personel, muhasebe, araştırma-geliştirme ve halkla ilişkiler olduğuna daha önce değinilmişti. Aynı yaklaşım, yönetim bir birim olarak düşünüldüğünde de geçerlidir. Başka bir deyişle, yönetim bir birim olarak ele alındığında, bunun da alt birimlerinin olması gerekir. Bu alt birimlere, yönetimin işlevleri adı verilir. Yönetimin başlıca işlevlerini, şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Planlama
  • Örgütleme
  • Yöneltme
  • Düzenleştirme
  • Denetleme

Yukarıda sıralanan işlevler, yönetim olayını meydana getiren nedenlerdir. Bu öğelerden herhangi birinin yokluğu veya eksikliği, yönetimin de yokluğu veya eksikliği demektir. Örneğin, bir işletmede planlama yapılmıyorsa veya eksik yapılıyorsa, yönetim de yapılmıyor veya eksik yapılıyor olduğu anlaşılır.

5.1. Planlama

Planlama, bir amacı gerçekleştirebilmek için, en iyi çalışma biçimini geliştirme ve seçme niteliği taşıyan, bilinçli bir tasarım sürecidir. Planlama, amaca ulaşmak için hangi işlemlerin, nerede, kimler tarafından, hangi sıraya göre, nasıl ve ne kadar sürede tamamlanacağını gösteren bir tasarıdır. Planlamayı birkaç açıdan tanımlamak mümkündür:

Konuya süreç açısından bakıldığında, planlama, amaçların ve bu amaçların elde edilmesi için gerekli olan faaliyetlerin belirlenmesi sürecidir. Bu süreçte en önemli aşamalar, bilgilerin toplanması, amaçların saptanması, amaçlara ulaştıracak strateji ve taktiklerin geliştirilmesidir.

Konuya iç ve dış çevre koşullarının uyumlaştırılması açısından bakıldığında planlama, amaçların saptanması, saptanan amaçlara ulaşmak için, dış tehlike ve fırsatlarla işletme içi üstünlükler ve zayıflıkların sistemli olarak karşılaştırılması ve en uygun davranış tarzının seçilmesidir.

Sistem yaklaşımı açısından planlama, işletmenin değişen koşullara uyum sağlaması için, amaçların saptanmasıyla başlayan ve bu amaçlara ulaşmak için gerekli olan politikaların, projelerin, programların, usul ve yöntemlerin tasarlanması ve uygun bir iletişim kanalının kurulmasıdır.

Planlama nasıl tanımlanırsa tanımlansın, her planlama faaliyetinde sistemli bir yaklaşım, belirli bir dönem, bu dönem içinde ulaşılmak istenen somut amaçlar, işletmenin çevresinde olabilecek değişikliklerin tahmini, işletmeye bütünleşik bir bakışla kaynakların dağıtımı ve bütün etkenlerin değerlendirilmesiyle elde edilecek kazanç ve kayıpların belirlenmesi söz konusudur. Yöneticileri, ayrıntılı planlar yapmaya yönelten başlıca üç temel neden vardır:

  • Teknoloji değişim hızının artması ve mamul yaşam süresinin kısalması
  • İşletmelerin büyümesi ve işletme faaliyetlerinin giderek daha karmaşık bir biçim alması
  • Rekabetin dünya ölçüsünde yoğunluk kazanması

Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, çağdaş yönetimde planlamanın önemi çok büyüktür. Bilimsel koşullara uygun olarak yapılan bir planlamanın başlıca yararları, şu biçimde sıralanabilir:

  • Planlama, yönetimin geleceği daha sistemli olarak düşünmesini sağlar
  • Planlama, işletme faaliyetlerinin daha iyi düzenleştirilmesini (koordine edilmesini) sağlar
  • Planlama, işletmede bazı denetim standartları geliştirilmesine yardımcı olur
  • Planlama, işletme amaç ve politikalarını, daha belirgin duruma getirir
  • Planlama, hızlı çevre değişmelerine karşı hazırlıklı olmayı sağlar
  • Planlama, planlama çalışmalarına katılan yöneticilerin karşılıklı olarak sorumluluk duymalarını sağlar

Planlama, geniş bir kavramdır. Dolayısıyla, birçok plan türünü içerir. Politikalar, stratejiler, taktikler, bütçeler, programlar, projeler, usuller, yöntemler ve kurallar, başlıca plan türleridirler.

5.2. Örgütleme

Yönetimin ikinci temel işlevi, örgütlemedir. Örgütleme, planlamada öngörülen işletme amaçlarına ulaşmayı sağlayacak biçimde insanların, araç-gerecin ve diğer işletme olanaklarının bulunması, etkin bir çalışmayı gerçekleştirecek biçimde düzenlenmesi, yapılacak işlerin gruplandırılıp belirli bölümlere bağlanması, yetki ve sorumlulukların belirlenmesidir. Görüldüğü gibi, örgütlemenin kapsamına, bölümlere ayırma, örgüt yapısını oluşturma, yapıda yer alan makamların yetki ve sorumluluklarını tanımlama, makamlara uygun insanları atama ve örgütte görev alan insanları gerekli araç-gereç ve olanaklarla donatma konuları girmektedir.

İşletmede farklı uzmanlıklar isteyen işlerin belirlenerek, bunlardan her birinin bir yöneticinin yönetimine verilmesine bölümlere ayırma denir. Bölümlere ayırma, aslında, işletme faaliyetlerinin uzmanlaşmış gruplar biçiminde kümelendirilmesi demektir. Böylece, yöneticilerin görevlerini yapmaları kolaylaşmış ve işlerini daha etkili bir biçimde denetlemeleri sağlanmış olur. Bölümlere ayırma tamamlandığında, işletmenin örgüt şemasında bölüm, makam, daire, şube, şeflik, büro, ofis gibi birtakım uzmanlık birimlerinin oluştuğu görülür.

Yöneticiler, değişik faktörleri temel alarak, işletmedeki işleri belirli bölümler içinde toplarlar ve bir yöneticinin yetki ve sorumluluğuna verirler. Bölümlere ayırmada temel alınan başlıca ölçütler, şu şekilde sıralanabilir:

  • İşlevlere göre bölümlere ayırma (üretim, pazarlama, personel gibi)
  • Üretilen mal veya hizmet temeline göre bölümlere ayırma
  • Yöre temeline göre bölümlere ayırma
  • Müşteri temeline göre bölümlere ayırma
  • Süreç veya makine temeline göre bölümlere ayırma
  • Zaman veya sayı temeline göre bölümlere ayırma
  • Proje temeline göre bölümlere ayırma

Bölümlere ayırmada hangi ölçütün daha uygun olacağını, işletmenin içinde bulunduğu koşullar belirler. Aşağıdaki örnek örgüt şamasında, birinci basamakta yöre temeline göre, ikinci basamakta üretilen mal temeline göre, üçüncü basamakta ise, işlev temeline göre bölümlere ayırmaya gidilmiştir.

Bölümler bazı yatay ve dikey çizgilerle birleştirilirse, bir taraftan örgüt şeması ortaya çıkmış, diğer taraftan da, yetki ve sorumluluklar aşağı yukarı kaba çizgileriyle belirlenmiş olur. Örneğin, aşağıdaki örgüt şemasına göre, genel müdürün yetki ve sorumluluğu, daha aşağı basamakta yer alan kuzey bölgesi müdürünün yetki ve sorumluluğundan daha fazladır.

Yetki, üst’ün ast’larından bir işi yapmasını veya yapmamasını isteme hakkıdır. Sorumluluk ise, belirli görevlerin yerine getirilip getirilmemesi açısından üst’e hesap verme durumudur. İşletmede yetki ve sorumluluk yozlaşmasını önlemek için, örgüt şemasında yer alan bütün makamların yetki ve sorumluluklarının birbiriyle çelişmeyecek şekilde tanımlanması ve bir örgüt el kitapçığında toplanması gerekir. Yetki ve sorumluluk sınırlarını anlamakta güçlük çeken makam sahipleri, gerektiğinde örgüt el kitapçığına bakarak, durumlarını açığa kavuştururlar.

5.3. Yöneltme

Yönetimin yöneltme işlevi konusunda, bir terim birliğine ulaşılamamıştır. Bazı kaynaklarda yöneltme terimi yerine yürütme, emir-komuta gibi terimler de kullanılmaktadır. Ancak, adı ne olursa olsun, yöneltmede, planlama ve örgütleme sonunda ortaya çıkan sistemin işletme amaçlarına doğru götürülmesi söz konusudur.

Yürütme, planlama ve örgütleme aşamalarında kurulan sistemin harekete geçirilmesi, iletişim yöntemlerinden yararlanarak ast’lara gerekli emirlerin verilmesi, ast’ların işletme amaçları doğrultusunda güdülenmesi ve amaçların gerçekleşmesine yönelik olarak onlara önderlik yapılmasıdır.

Tanımdan da anlaşılacağı gibi, yöneticiler, yöneltme görevlerini başarıyla yerine getirebilmek için, başlıca şu üç konuda uzman veya yetenekli olmalıdırlar:

  • İletişim
  • Önderlik,
  • Güdüleme

İletişim, anlaşılabilir mesajların alınması ve yollanması sanatıdır. İnsanlar, mesaj alırken veya mesaj yollarken iletişimde bulunmaya çalışırlar. Mesajın yanlış çıkarılması veya çeşitli iletişim engelleri nedeniyle mesajın yanlış alınması, amaca ulaşmayı ortadan kaldırır. İnsanların ve işletmelerin yaşamlarını sürdürebilmeleri, çevreleriyle iletişim yeteneklerine bağlıdır. İşletmelerde, iletişimin önemini kavramanın en kolay yolu, hiçbir iletişimin olmadığı bir işletmeyi hayal etmektir. Böyle bir durumun, ölülük anlamına geleceği açıktır. Dolayısıyla, bir işletmede, iletişim açısından, en azından şu altı koşulun bulunması gerekir:

  • Üstler,  nasıl iletişimde bulunacaklarını bilmelidirler
  • Astlar, üstleriyle nasıl iletiş «imde bulunacaklarını öğrenmelidirler
  • Çalışanlar, üstlerinden gelen mesajı alabilmeli ve gerektiğinde tepki gösterebilmelidirler
  • Çalışanlar, halkla nasıl iletişimde bulunacaklarını bilmelidirler
  • Çalışanlar, iş arkadaşlarıyla uygun iletişimde bulunma yolarını bilmelidirler
  • Çalışanlar, çeşitli iletişim araçlarını nasıl kullanacaklarını bilmelidirler

Üst’ten ast’a doğru olan iletişime, aşağıya doğru iletişim denir ve başlıca şu yöntemlerle yerine getirilir:

  • Sözel iletişim
  • Yazılı iletişim
  • Sözel ve yazılı iletişim
  • Görsel iletişim

Ast’tan üst’e doğru olan iletişime, yukarıya doğru iletişim denir ve başlıca şu beş tür mesaj türüyle gerçekleşir:

  • Üst’ün verdiği görevlerle ilgili durum raporları
  • Karar alırken veya sorun çözerken, üst’ten yardım istekleri
  • Örgüt geliştirme önerileri
  • Hastalık, mazeret, yıllık izin, yer değiştirme, ücret artırımı gibi rutin istekler
  • Örgütle ilgili olumlu ve olumsuz duygular

Yöneticiler, ast’larına işletme amaçlarını, işletme politikalarını, işletme usul ve yöntemlerini, çeşitli iş emirlerini ve iş emri gerekçelerini ve başarı değerlemelerini bildirmek durumundadırlar. Astlar da üstlerine görevleriyle ilgili durumları, çeşitli duygu, düşünce ve isteklerini bildirmek ihtiyacındadırlar. Bu amaçla çıkarılan ve alınan mesajların, tam olarak uyuşması gerekir. Dil, eğitim ve kültür farkları nedeniyle ya da diğer çeşitli iletişim engelleri nedeniyle, çıkarılan mesajın anlamı ile alınan mesajın anlamı farklı olursa, iletişimde başarısızlık söz konusudur. Yöneltmede başarısız iletişim, amaca ulaşmayı engeller.

Yürütme işlevinde başarılı olabilmek için, yöneticinin, önderlik niteliklerini taşıması gerekir. Önderliğin temelinde, insanları etkileme gücü yatar. Önderliği, şu işlevsel eşitlik ile tanımlamak mümkündür:

          Önderlik = f (Önder, İzleyenler, Koşullar)

Görüldüğü gibi, önderlik, önderin kendisi, önderi izleyenler ve içinde bulunulan koşulların ortaya çıkardığı bir durumdur. Önderler, her şeyden önce, izleyenlerden farklı özellikler taşıdıkları için önder olurlar. İkinci olarak, önderler, izleyenlerden farklı davranabildikleri için önder olurlar. Üçüncü olarak da, önderler, koşullar uygunsa önder olurlar.

Yönetici, yöneltme işlevini yerine getirirken, yalnızca kendisine verilen resmi yetkiyi değil, aynı zamanda, önderlik yeteneklerini de kullanmalıdır. Örneğin, astlarına iyi bir örnek olmalı, onları yakından tanımalı, sorunlarıyla ilgilenmeli, gerektiğinde sosyal dayanışma yoluna gidebilmeli, hak ettiklerinde ödüllendirmeli, onlara şevk ve ilhamlar verebilmelidir.

Yöneltmenin diğer bir aracı da, güdülemedir. Güdüleme, insanları, belirli bir amaca doğru harekete geçirmek için yapılan çabaların toplamıdır. Bilindiği gibi, insanları, doyuma ulaştırmak istedikleri ihtiyaçları harekete geçirir. O halde, insanları işletme amaçları doğrultusunda güdüleyebilmek için, onlara, çalışmaları karşılığında başta ücret olmak üzere çeşitli ödüller, unvanlar, makamlar verileceği vaat edilmelidir. Bu yaklaşıma olumlu güdüleme denir.

Olumlu güdüleme yanında, olumsuz güdüleme de insanları amaç doğrultusunda çalışmaya zorlar. Gerçekten de, insan davranışlarının yönünü, insanların düşünceleri, umutları, inançları, arzuları ve korkuları belirler. Olumsuz güdülemede, insanların korkularından yararlanılır. İşletme amaçlarına ulaşmayı, davranışlarıyla olumsuz yönde etkileyen insanlar, ücret azaltma, unvan ve makam kaybı, işten atma gibi tehditlerle korkutulur. Bulunduğu pozisyonu yitirmemek, tam tersine terfi etmek için, insanlar, çalışmalarını işletme amaçları doğrultusunda yoğunlaştırmış olurlar.

5.4. Düzenleştirme (Koordinasyon)

Yönetimin dördüncü işlevi, düzenleştirmedir. Düzenleştirme, personelin çabalarını birleştirmeyi ve zaman bakımından uyumlaştırmayı, çabaların birbiri ardı sıra gelmesini ve amaç doğrultusunda bütünleşmesini sağlayan bir yönetim işlevidir. Yalın bir örgüt yapısı, tutarlı plan ve politikalar hazırlanması, etkili bir iletişim sistemi kurulması, çeşitli yerlere gözetimciler konulması, hizmet içi eğitim, kurs ve konferanslar düzenlenmesi, çeşitli komisyonlar kurulması ve benzeri önlemler, düzenleştirmeyi kolaylaştırır.

Düzenleştirme, planlama, örgütleme, yöneltme ve denetleme işlevlerinin bileşkesidir. Dolayısıyla iyi bir düzenleştirmenin ilk koşulu, yönetimin diğer işlevlerinin eksiksiz bir biçimde yerine getirilmesidir. Düzenleştirme çabaları sonunda, giderek sorunlar azalmaya ve işletmede her şey, yerli yerine oturmaya başlar. Böylece, işletme, kendini oluşturan üretim faktörlerinin toplamından daha fazla bir değer kazanmış olur. Daha önce değinilen sinerji etkisinin yarattığı bu değer fazlalığına, düzenleştirme değeri veya uyumlaştırma değeri adı verilir.

5.5. Denetleme

İşletmeyi amaçlarına ulaştırmak için, baş yöneticide bulunan yetkinin, duruma göre, daha aşağıdaki yönetim basamaklarına doğru, devredilmesi gerekir. Bunun hemen arkasından da, çeşitli yönetim basamaklarında nelerin yapılmakta olduğunun, nelerin yanlış yapıldığının, nelerin yapılması gerektiğinin, yetersizlik veya yanlış uygulamalar karşısında ne gibi önlemlerin alınması veya ne gibi düzeltici eylemlerde bulunulması gerektiğinin saptanması gelir. Bu açıklamaya göre, yönetimin uygulamaları izleme, amaçtan uzaklaştırıcı çabaları saptama ve gerekli düzeltmeleri yapma işlevine denetleme denir.

Başarılı bir denetleme yapabilmek için, başlıca şu aşamalardan geçilir:

  • İşletmedeki denetim standartlarının saptanması
  • Gerçekleşen başarı düzeylerinin ölçülmesi
  • Gerçekleşen başarı düzeylerinin denetim standartlarıyla karşılaştırılması
  • Sapmaların belirlenmesi ve analiz edilmesi
  • Gerekli düzeltmelerin yapılması

6. YÖNETİM BİÇİMLERİ

Çağdaş yönetim yaklaşımının durumsallık görüşüne göre, çeşitli durumlarda, değişik yönetim biçimleri, daha olumlu sonuçlar verir. Aslında her yöneticinin, benimseyip uyguladığı, kendine özgü bir yönetim biçimi vardır. Ancak, genelde bunları, bazı ölçülere göre sınıflandırmak mümkündür. Aşağıda, günümüzde en çok sözü edilen bazı yönetim biçimleri, en belirgin özellikleriyle tanıtılacaktır.

6.1. Merkezden Yönetim

İşletmelerin değişik düzeylerinde, her gün binlerce karar alınır. Bu kararlar ne kadar doğru ve hızlı alınırsa, işletme de o kadar iyi yönetilmiş olur. Bazı önemli kararları alma yetkisi daha alt basamaklara devredilirse, kararlar daha hızlı alınır. İşletmenin alt basamaklarına, birincil kararları alma yetkisi verilirse, yönetimde merkezleşmeme söz konusudur. Ancak, alt basamakların yanlış kararlar almasından korkulursa, yönetimde merkezleşmeye gidilir ve merkezden yönetim biçimi uygulanır. Merkezden yönetimde, üst yöneticiler, önemli kararların alınmasını kendi ellerinde tutup, daha alt basamaktaki yöneticilere, yalnızca ikincil önemdeki kararları alma yetkisi göçerirler.

Merkezden yönetim biçiminde, hızlı ve zamanında kararlar alma zorlaşır; karar almayla ilgili kırtasiyecilik artar; astların yetişmesi gecikir. Ancak, günümüzde, iletişim araçlarının yarattığı olanaklar, merkezden yönetimin sakıncalarını azaltmış ve giderek artan oranda bir merkezden yönetim uygulaması başlatmıştır. Örneğin, elektronik bankacılık uygulamaları, banka şubelerindeki karar yetkilerinin, tekrar genel merkezde toplanmasına yol açmıştır. Aynı durum büyük işletmelerde ve özellikle de çokuluslu işletmelerde gözlenmektedir.

6.2. Amaçlara Göre Yönetim

Amaçlara göre yönetim, bir işletmedeki üst ve astların, amaçlarını birlikte saptadıkları, sorumluluk alanlarını ve ulaşacakları hedefleri birlikte kararlaştırdıkları ve amaçların gerçekleşip gerçekleşmediğini birlikte inceledikleri bir yönetim biçimidir. Amaçlara göre yönetim, son otuz yıl içinde, özellikle Ameri


Ìka ve Japonya’da yaygın bir kullanım alanı bulmuştur. Amaçlara göre yönetim, başlıca üç aşamada gerçekleşir:

1. Aşama, astlar ile üstler arasında amaç tartışmalarının yapılacağı toplantılar ile başlar. Bu toplantılarda, işletmenin genel amaçlarıyla alt birim amaçları uyumlaştırılmaya çalışılır. Ancak, bu tartışmalarda, tartışmaya katılan bütün personelin fikirlerine önem vermek temel esastır.

2. Aşamada, yöneticiler ve astlar, altı aylık, yıllık veya daha uzun dönemlik amaçları somut duruma getirirler. Daha sonra da, saptanan amaçları gerçekleştirebilmek için gerekli olan iş tanımları, biçimsel ve biçimsel olmayan faaliyet planları hazırlanır. Bu aşamada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, tartışmalar sırasında, üstlerin astlara, amaç ve planları dikte ettirmeye çalışmamalarıdır. Böyle bir durum, amaçlara göre yönetimden elde edilecek başarıyı engeller. Astlar, yapılan tartışmalar ve karşılıklı fikir alış verişi sonunda, alınan kararların doğruluğuna inanmalıdırlar.

3. Aşamada, uygulama dönemi sonundaki sonuç tartışmalarının yapılacağı toplantılar söz konusudur. Dönem sonundaki değerlendirme toplantılarının, yapıcı olmasına son derece dikkat edilmelidir. Bu toplantılar, kusur bulucu ve suçlayıcı tartışmalar biçimine dönüşmemelidir. Değerlendirme tartışmalarında ağırlık, kendi kendini yönetim ve kendi kendini kontrol (Y teorisi) felsefesine verilmelidir. Üst ve astlar, sonuçları tartıştıktan sonra, hemen dağılmamalı, yeni dönem için tekrar amaçlar saptamaya başlamalıdırlar.

Amaçlara göre yönetimin yararlarını birkaç nokta etrafında toplamak mümkündür:

  • Amaçlara göre yönetim, tek tek her yöneticiyi, astlarla tartışabilecek düzeyde bilgi sahibi olmaya ve geleceğin planlanmasıyla ilgilenmeye zorlar
  • Amaçlara göre yönetim, bireysel planların, alt birim planlarının ve işletme planlarının birbiriyle uyumlaşmasını ve bütünleşmesini sağlar
  • Amaçlara göre yönetimin en önemli yararlarından birisi de, amaç saptamada astların katılımını sağlaması, çok ciddi tartışmalar sonunda amaçların birlikte saptanmasıdır. Bu katılımlar, iş tatminini artırır, kararların daha iyi anlaşılmasını ve içtenlikle uygulanmasını sağlar
  • Amaçlara göre yönetim, astlar ile üstler arasında etkili bir iletişim kurulmasını sağlar ve başarı değerlemesiyle denetlemeyi akılcı ve objektif esaslara dayandırır

6.3. Katılmalı Yönetim

Yukarıda kısaca değinilen amaçlara göre yönetimde, astların yalnızca kararlara katılması, uygulama planlarını hazırlaması ve uygulama sonuçlarını değerlemesi söz konusudur. Katılmalı yönetimde ise, amaçlara göre yönetime ek olarak yeni boyutlar getirilmiştir. Bu boyutlar, işletme personelinin işletme karına katılımı, sendikal katılım ve demokratik katılımdır. Görüldüğü gibi, katılmalı yönetim biçiminde, işletme personeli yalnızca kararlara değil, bunun yanında duruma göre kendi yöneticilerini demokratik yoldan seçmekte ve verimli çalışma sonucu oluşan kar dağıtımına katılmaktadır. Ayrıca, bir adım daha ileri gidilerek, personelin bağlı olduğu sendika temsilcileri de, personelle ilgili kararlarda söz sahibi olmaktadır.

Katılmalı yönetimde, işletme verimliliğinin, diğer yönetim biçimlerinden daha fazla olacağı ileri sürülmektedir. Gerçekten de, yapılan birçok araştırmada, katılmalı yönetimden başarılı sonuçlar alındığı görülmüştür. Davranışsal yönetim yaklaşımı incelenirken, X ve Y teorilerine değinilmişti. Japon’lar, geliştirdikleri yeni bir Z teorisiyle yönetime bir yaklaşım daha getirmişlerdir.

Katılmalı yönetimin bir uzantısı olan Z teorisi, katılmalı yönetimin zamanla işletme personeli arasında işbirliğini, karşılıklı güveni, bağlılığı, dayanışmayı ve toplumsallığı geliştireceğini öne sürmektedir. Böyle bir çalışma ortamında, verimliliğin son derece arttığını Japonlar defalarca kanıtlamış ve bütün dünyanın dikkatini Z teorisine çekmiştir. Japonlar, kalite kontrol çemberleri adı altında çok önemli bir katılmalı yönetim yöntemi geliştirmişlerdir.

Herhangi bir işletmede, belirli bir işle direkt ilişkisi olan bir iş ekibinin, gönüllülük ilkesi altında haftada bir kez toplanarak kalite, verimlilik ve düzenleştirme konularında karşılaşılan sorunları belirlemek amacıyla oluşturdukları kümelere kalite kontrol çemberi adı verilir. Kalite kontrol çemberleri, genellikle, 6-12 kişiden oluşan küçük iş gruplarıdır. Bu gruplar, toplantılarında, kalite, verimlilik, maliyet ve benzeri sorunları çözmeye çalışırlar.

Başta Japon işletmeleri olmak üzere, katılmalı yönetimi uygulayan gelişmiş ülke işletmelerinde kalitenin arttığı, iş tasarımlarının yoğunlaştığı, iş rotasyonunun yaygınlaştığı ve işlerin zenginleştiği görülmüştür. Katılmalı yönetimin başlıca yararlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • İşletme insan kaynağını eğitir
  • Yönetici insan kaynağı çatışmasını önler
  • Çevresel değişmelere uyum sağlamayı kolaylaştırır
  • Verimlilik artışı sağlar
  • İnsan kaynağının düşünsel yeteneklerinden yararlandırır
  • İşletme içi demokrasiyi gerçekleştirir
  • Birlikte ve etkili karar almayı sağlar

6.4. Stratejik Yönetim

Son zamanlarda geliştirilen ve üzerinde önemle durulan bir yönetim biçimi de, stratejik yönetimdir. Stratejik yönetim, bir işletmenin bugünkü durumunun değil, bütünüyle geleceğinin yönetimidir. Başka bir deyişle stratejik yönetim, işletmenin uzun dönem amaçlarını gerçekleştirmek için bugünden başlayarak, belirlenen uzun döneme kadar ki kararların alınması ve uygulanmasıyla ilgilenir. Stratejik yönetime, günlük yönetimin bir uzantısı olarak da bakılabilir.

Stratejik yönetim uygulamalarında, başlıca şu aşamalardan geçilir:

  • İşletmenin güçlü ve zayıf yanları ile dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehlikelerin belirlenmesi
  • İşletmenin kimliğinin belirlenmesi
  • İşletmenin felsefe ve politikalarının belirlenmesi
  • İşletmenin stratejik (uzun dönemli) amaçlarının belirlenmesi
  • İşletmede uygulanacak stratejilerin belirlenmesi
  • Belirlenen stratejilerin uygulanması
  • Strateji uygulamalarının denetlenmesi

Çağımızda rekabetin son derece şiddetlenmesi, işletmeleri stratejik yönetime zorlamaktadır. Rekabet yarışında, günlük kararlarla yetinen işletmeler, gelecekte rakipleri karşısında çok güç durumlara düşerler. Böyle bir riski önlemek için, işletmeyi bugünden gelecekte arzulanan duruma götürmek gerekir. Gelecekteki ekonomik, sosyal, kültürel, politik ve teknolojik değişme ve gelişmeler doğru olarak tahmin edilebilirse, işletmeyi bekleyen tehlikeler için bugünden önlemler alınabilir. Ayrıca, gelecekte işletme için ne gibi fırsatların doğacağı bugünden öngörülebilirse, fırsatlar zamanında değerlendirilir ve belirli bir rekabet üstünlüğü sağlanmış olur.

7

 PAZARLAMA İŞLEVİ

1. PAZARLAMA KAVRAMI

İşletmecilik, pazarlama araştırmasıyla başlar. İşletmecilikte çıkabilecek sorunların büyük bir kısmı, pazarlamayla çözümlenir. Bir işletme, daha kurulmadan önce, kurulu bir işletme ise, bir dönem sonrasında tüketicilerin hangi fiyattan, ne kadar mal ve hizmet talep edebileceklerini pazarlama araştırmasıyla saptar. Pazarlama, üreticiler ile tüketiciler arasında bir köprü, bir iletişim kanalı oluşturur. Üretilen mal veya hizmetler, tüketicilerin kullanımına sunulmadıkça, üretim süreci tamamlanmış olmaz. Pazarlama konusunda, birçok tanım yapılmıştır. Burada pazarlamanın yalnızca iki tanımı verilecektir.

Malların ve hizmetlerin üreticiden tüketiciye doğru akışını sağlayan işletme çabalarına, pazarlama denir.

Pazarlamaya aşamalardan oluşan bir süreç olarak bakıldığında, aşağıdaki tanımın yapılması gerekecektir:

Pazarlama; malların, hizmetlerin, düşüncelerin, kişilerin, örgütlerin ve yerlerin; yaratılmasını, fiyatlandırılmasını, değişimini, dağıtımını ve satış çabalarını, tüketicileri doyuma ulaştıracak biçimde, planlama ve uygulama sürecidir.

Bu tanıma göre, pazarlama açısından, mal ve hizmetlerin yanında, kişiler, örgütler, düşünceler ve yerler de mal kabul edilmekte ve pazarlanmaktadır. Süreç açısından pazarlama tanımı incelendiğinde, şu sonuçlar ortaya çıkar:

  • Pazarlama, insan ihtiyaçlarının doyurulmasına yönelik işletme çabasıdır
  • Pazarlama, mal ve hizmet değişimini kolaylaştırır ve gerçekleştirir
  • Pazarlama, çeşitli işletmecilik çabalarından oluşur
  • Pazarlama çabaları, işletmenin değişken dış çevre koşullarında tüketicilere yönelik olarak yapılır
  • Pazarlama çabaları, planlanmalı ve kontrol edilmelidir

2. PAZARLAMA TÜRLERİ

Tanımından da anlaşılacağı gibi, günümüzde yalnızca malların ve hizmetlerin pazarlanması değil, aynı zamanda örgütlerin, kişilerin, düşüncelerin ve yerlerin de pazarlanması söz konusudur. Diğer taraftan, genel pazarlama bilgilerine ek olarak, daha özel bilgiler isteyen uluslararası pazarlama ve pazarlama araştırması konuları da büyük önem taşır. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında, başlıca pazarlama türleri şu şekilde sıralanabilir:

  • Endüstri mallarının pazarlanması
  • Tüketim mallarının pazarlanması
  • Tarım ürünlerinin pazarlanması
  • Hizmetlerin pazarlanması
  • Örgütlerin, kişilerin, düşüncelerin ve yerlerin pazarlanması
  • Uluslararası pazarlama
  • Pazarlama araştırması

2.1. Endüstri Mallarının Pazarlanması

Endüstri mallarına üretim malları da denir. Endüstri malları, başka malların üretiminde ya da çeşitli hizmetlerin görülmesinde kullanılan mallardır. Örneğin; hammaddeler, işletme malzemeleri, üretim gereçleri, yedek parçalar, makine araç-gereç ve donanımlar ve diğer yardımcı araçlar Endüstri malları kapsamına girer.

Endüstri mallarını, küçük veya büyük işletmeler satın aldıkları için, işletmeler, Endüstri malları satın alırken duygusal değil, akılcı davranırlar. Endüstri mallarının pazarlanmasında, aşağıdaki bilgilerin göz önünde bulundurulması gerekir:

  • Endüstri mallarını pazarlarken, işletmelerin ussal (akılcı) güdülerinden yararlanılmalıdır
  • Endüstri malları genellikle doğrudan doğruya üreticiden satın alınır
  • Endüstri malları büyük ölçüde satın alınır
  • Endüstri malları alınırken teknik bilgiye ihtiyaç duyulur
  • Endüstri malları genellikle çok sık satın alınmaz
  • Endüstri mallarının satın alınması kararını işletmenin değişik kesimlerinde çalışan birçok görevli birlikte verirler
  • Endüstri mallarında pazarlık süreci uzun zaman alır
  • Endüstri mallarının satın alımında güvenilir kataloglardan yararlanılır
  • Endüstri malları genellikle sergilerde ve fuarlarda tanıtılır
  • Endüstri mallarının alıcıları uzman kişilerdir
  • Endüstri mallarını satın alanların sayısı tüketim mallarını satın alanlara oranla daha azdır
  • Endüstri mallarını satın alanlar belirli bir coğrafi alanda toplanmıştır
  • Endüstri mallarında standart kalite istenir
  • Endüstri mallarının dağıtım kanalı tüketim mallarının dağıtım kanalına oranla daha kısadır
  • Endüstri mallarının pazarlanmasında kişisel satış çabası büyük önem taşır

2.2. Tüketim Mallarının Pazarlanması

Tüketim malları, en son tüketicilerin ya da ailelerin satın aldıkları, tükettikleri ya da kullandıkları mallardır. Tüketim mallarını iki açıdan sınıflandırmak mümkündür:

1. Dayanıklılık açısından;

  • Dayanıksız tüketim malları
  • Dayanıklı tüketim malları

2. Pazarlama çabaları açısından ise;

  • Kolayda mallar
  • Beğenmeli mallar
  • Özelliği olan mallar

Dayanıksız tüketim malları, adından da anlaşılacağı gibi, tüketimi çok kısa sürede yapılan mallardır. Örneğin; kibrit, et, ekmek, sakız, tuvalet kağıdı, deterjan, sebze ve meyve gibi.

Dayanıklı tüketim malları, uzun dönemde yavaş yavaş tüketilen mallardır. Örneğin; buzdolabı, çamaşır makinesi, mobilya, halı, otomobil gibi.

Kolayda mallar, tüketicilerin kolayca bulabilecekleri ve fazla araştırma yapmadan kolayca satın alma kararı verebilecekleri mallardır. Örneğin; bakkallardaki her türlü mal, sigara, ekmek, bisküvi, peynir, zeytin gibi.

Beğenmeli mallar, tüketicilerin satın almadan önce, nitelik ve fiyat karşılaştırması yaptığı ve sonunda beğendiği mallardır. Örneğin; giyim eşyası, mobilya, süs eşyası, otomobil, konut ve benzerleri bu gruba girer.

Özelliği olan mallar ise, belirli nitelikleri ya da markaları nedeniyle, tüketicilerin satın almak için özel çaba harcadıkları, aradıkları mallardır. Örneğin; fotoğraf malzemeleri, havyar, gözlük, bazı özel ilaçlar, spor malzemeleri gibi.

Tüketim mallarının pazarlanmasında, duruma göre, tüketicilerin hem duygusal hem de akılcı güdülerinden yararlanılır.

2.3. Tarım Ürünlerinin Pazarlanması

Tarım ürünleri, ya doğrudan tüketilir ya da hammadde olarak kullanılır. Örneğin, meyve, sebze, süt gibi tarım ürünleri doğrudan tüketilirken, buğday, pamuk, yün, tütün gibi tarım ürünleri hammadde olarak kullanılırlar. Tarım ürünlerinin pazarlamasında, genel pazarlama ilkeleri yanında, başlıca şu faktörlerin de göz önünde bulundurulması gerekir:

  • Tarım ürünlerinin pazarlamasında aracı kullanma zorunluluğu vardır
  • Tarım ürünlerinin pazarlanmasında taşıma büyük öneme sahiptir
  • Tarım ürünleri pazarlamasında depolama olanaklarına ihtiyaç vardır
  • Tarım ürünleri pazarlanırken standartlaştırma ve dereceleme gerekir

2.4. Hizmetlerin Pazarlanması

Satış sırasında sunulan ya da malların satışıyla birlikte sağlanan çabalara, yararlara veya doygunluklara, hizmet denir. Sigortacılık, avukatlık, taşıma, kredili satış, bakım-onarım, daire kiralama, sinema, lokanta, berberlik, doktorluk, danışmanlık, özel eğitim, bankacılık, PTT ve benzerleri bazı hizmet örnekleridir. Malların pazarlanmasında geçerli olan ilke ve kurallar, hizmetlerin pazarlanmasında da geçerlidir. Ancak, hizmet pazarlaması yapılırken, hizmetlerin kendisine özgü bazı özelliklerinin de, göz önünde bulundurulması gerekir. Hizmetleri, mallardan ayıran başlıca özellikler şu biçimde sıralanabilir:

  • Hizmetler, elle tutulmazlar, duyulmazlar ve tadılmazlar
  • Hizmet, hizmeti üretenden ayrılamaz, Hizmetler dayanıklı değildirler, dolayısıyla da depolanamazlar
  • Hizmetler, türdeş değil, tam tersine birbirinden farklıdırlar
  • Hizmet pazarlamasında, alıcı ile satıcı arasında çok yakın ilişkiler kurulur
  • Hizmetlerin pazarı büyük dalgalanmalar gösterir
  • Hizmetlerin pazarlamasında, genellikle geleneksel dağıtım kanalları değil, doğrudan dağıtım kanalı geçerlidir
  • Bankacılık, sigortacılık, ulaştırma ve benzeri hizmetler, sıkı bir devlet denetimi altındadır

2.5.Örgütlerin, Kişilerin, Yerlerin Ve Düşüncelerin Pazarlanması

Örgüt pazarlamasında, örgütün ürettiği herhangi bir malın veya hizmetin pazarlanması değil, örgütün kendisinin pazarlanması söz konusudur. Belirli bir örgütün hedef pazarını oluşturan kişilerin, örgüte karşı olumlu davranışlar yaratmalarını, bu davranışlarını sürdürmelerini veya değiştirmelerini sağlamak amacıyla yapılan çabalara, örgüt pazarlaması denir. Örgüt pazarlaması, bir anlamda halkla ilişkiler demektir.

Kişi pazarlaması, belirli kişilere karşı olumlu davranışlar yaratmak, bu davranışları sürdürmek veya değiştirmek amacıyla yapılan çabalardır. Sanatçıların pazarlanması, politikacıların pazarlanması ve personel (iş arayanlar) pazarlaması en çok uygulama alanı bulan kişi pazarlaması türleridir.

Yer pazarlaması, kişilerde belirli yerlere karşı olumlu davranışlar yaratma, bu davranışları sürdürme veya değiştirme çabalarıdır. Konut pazarlaması, işyeri pazarlaması, arsa pazarlaması, tatil yeri pazarlaması ve ülke pazarlaması, yer pazarlamasının beş özel türüdür.

Düşünce pazarlaması yerine bazen sosyal pazarlama da denir. Bir sorunun, bir uygulamanın veya bir düşüncenin hedef insan gruplarında benimsenmesini sağlamak amacıyla yapılan çalışmalara düşünce pazarlaması denir. Örneğin, bugünlerde, Gökova’da, Termo Elektrik Santralı kurulmaması düşüncesi pazarlanmaktadır. Aynı şekilde, Dünya ölçüsünde de çevrecilik, aile planlaması gibi düşünceler pazarlanmaktadır.

2.6. Uluslararası Pazarlama

Uluslararası pazarlama, bir işletmenin mal ve hizmetlerinin, değişik ülkenin işletmelerine veya en son tüketicilerine akışını sağlamak amacıyla yapılan işletme çabalarıdır. Ülkelerin ekonomik, kültürel, politik ve yasal farklılıklar göstermesi, uluslararası pazarlamanın önemini artırmış ve uluslararası pazarlamayı, ayrı bir uzmanlık durumuna getirmiştir. Dolaylı ihracat, dolaysız ihracat, lisans verme, yabancı işletmelerle üretim ve yönetim anlaşmaları yapma veya ortaklık kurma, dış yatırım ve çokuluslu işletmecilik, başlıca uluslararası pazarlama konularıdır.

2.7. Pazarlama Araştırması

Tüketicilerin, mal ve hizmetleri ele geçirmelerinden önce, ele geçirdiklerinde veya ellerinden çıkarttıktan sonra, ne düşündüklerini, ne duyduklarını, ne yapmak istediklerini ve ne yaptıklarını araştırmaya, incelemeye, değerlendirmeye ve açıklamaya pazarlama araştırması denir. Mal araştırması, tüketici araştırması, güdü araştırması, pazar analizi, satış örgütünün analizi, dağıtım maliyetinin analizi, reklam araştırması, başlıca pazarlama araştırması alanlarıdır. İşletmelerdeki birçok sorun, tarafsız bir pazarlama araştırması sonunda çözüme kavuşturulur.

3. PAZARLAMA YÖNETİMİ

Pazarlama yönetiminde temel amaç, pazarlanan mallara, hizmetlere, kişilere, düşüncelere talep yaratmaktır. Bunun için çeşitli pazarlama çapalarının planlanması, planların uygulamaya konulması ve uygulamaların kontrol edilmesi gerekir. Buna göre, pazarlama yönetimi, değişimi sağlamak amacıyla, pazarlama çabalarını planlanması, uygulanması ve kontrol edilmesidir. Pazarlama yönetiminde başarılı olabilmek için, önce hedef pazarı tanımlamak, daha sonra da hedef pazara uygun bir pazarlama karması geliştirmek gerekir.

3.1. Hedef Pazar

Pazarlama yöneticisinin ilk görevi, gireceği hedef pazarı seçmek ve hedef pazarı açıkça tanımlamaktır. Günümüzde, hiçbir işletme, bütün pazarların ihtiyacını karşılayacak kadar büyük değildir. Bu nedenle, işletmeler, hangi pazara mal veya hizmet arz edeceklerini önceden kararlaştırıp, o pazarın yapısına ve özelliklerine göre üretim tasarlamak zorundadırlar. Örneğin, mobilya üretiminde Batı Anadolu, Orta Anadolu, Doğu Anadolu, Orta Doğu ülkelerinden birisi, birkaçı veya hepsi hedef pazar olarak seçilebilir. Seçilen hedef pazara, yalnızca bir tek mobilya türü, birkaç mobilya türü veya bütün mobilya türlerinin üretilip pazarlanması seçilebilir. Aynı şekilde, değişik hedef pazarlar için, mal kalitesinde ve mal fiyatlarında farklılaştırmalar planlanabilir.

Hedef pazar tanımlanırken, pazardaki rekabet durumu, pazarı oluşturan tüketicilerin sayısı, kültür düzeyleri, gelir düzeyleri, yaşları, cinsiyetleri, medeni durumları, yerleşim bölgeleri, sosyal ve psikolojik özellikleri, dilleri, dinleri, alışkanlıkları, gelenek, görenekleri ve diğer belirgin özellikleri açıkça ortaya konur. Bu araştırma ışığında, işletmenin kaynakları, sermaye yapısı ve üretim gücü de göz önünde bulundurularak, bir veya birkaç hedef pazar seçilir. Hedef pazar seçimi yapıldıktan sonra, seçilen hedef pazarın veya pazarların özelliklerine uygun mamul tasarımı çalışmaları başlar.

3.2. Pazarlama Karması

Pazarlama karması, hedef pazara sunulacak mal veya hizmeti geliştirmek, pazara sunulacağı dağıtım kanalını seçmek, fiyatını belirlemek, tanıtımını ve dağıtımını tasarlamak ve satış çabalarını planlamak, böylece hedef pazarın yapısına uygun mamul, fiyat, yer ve satış çapasından oluşan bir karma meydana getirmektir. Tanımından da anlaşılacağı gibi, pazarlama karmasının öğeleri, mamul geliştirme, dağıtım kanalının seçimi ve fiziksel dağıtım, fiyatlama ve satış çabalarıdır.

3.2.1. Mamul Geliştirme

İşletmenin, pazara sunacağı malın fiziksel özelliklerini, boyutlarını, biçimlerini ve işlevlerini tasarlama amacına yönelik çalışmalara, mamul geliştirme denir. Üretilecek malın türü ve genel özellikleri, pazarlama araştırması ve hedef pazar seçiminde aşağı yukarı ortaya çıkar. Ancak, bu mamulün üretilebilmesi için yeterli olmaz. Hedef pazarın özelliklerine bütünüyle uygun bir üretim yapabilmek için, daha ayrıntılı üretim planları yapmak gerekir. Bu aşamada, pazarlama ve üre


£tim bölümleri başta olmak üzere, işletmenin bütün bölümleri, birlikte çalışarak ve aralarında yoğun bir bilgi alış verişi yaparak, üretilecek mamulü en ince ayrıntılarına kadar tasarlarlar.

Hedef pazarın özelliklerine uygun bir mamul geliştirmeyi, birçok faktör etkiler. Hedef pazarın yapısı, işletmenin pazarlama olanakları, izlenen politikalar, mamulün karşılayacağı ihtiyaçlar, moda, mamulden beklenen dayanıklılık ve güvenilirlik düzeyi, mamulün estetik görünümü, kullanım kolaylığı, üretim ve pazarlama maliyeti, üretimde kullanılacak hammadde ve işçiliğin kalitesi, mamulün hangi teknoloji ile üretileceği, mamul geliştirmeyi etkileyen başlıca faktörlerdir.

3.2.2. Dağıtım Kanalı Seçimi ve Fiziksel Dağıtım

İşletme, geliştirdiği malı pazarlamak için, kendisi ile en son tüketici arasında yer alan değişik kişi ve kurumlardan yararlanır. Toptan satış büroları, perakende satış mağazaları, komisyoncular, satış temsilcileri


·ve acenteler, işletmeye bağlı çalışan dağıtım kanallarıdır. İşletmeye bağlı dağıtım kanalında yer alan kişi ve kurumlar, işletmenin pazarladığı mamulün mülkiyetini devralmazlar. Mamullerin mülkiyeti, satılıncaya kadar, üretici işletme üzerinde kalır.

Toptancılar, perakendeciler, büyük mağazalar, genel mağazalar, özel mağazalar, bölümlü mağazalar, zincirleme mağazalar, postayla satış mağazaları, indirimli satış kurumları, tüketici kooperatifleri, işletmeye bağlı olmayan dağıtım kanalında yer alan kişi ve kurumlardır. Bunlara, genelde, aracılar denir. Aracı işletmeler, sattıkları mamullerin mülkiyetini, önce kendi üzerlerine alırlar, daha sonra da çeşitli satış çabalarıyla bu mülkiyeti tüketicilere devrederler. Sonuçta da, belirli bir aracı karı elde ederler.

İşletmenin, mallarını tüketiciye ulaştırmak için hangi dağıtım kanalını veya kanallarını kullanacağı, her şeyden önce, üretilen mamulün türüne, tüketicilerin durumuna ve işletmenin izlediği pazarlama politikasına (işletmenin çeşitli uzmanlıklar isteyen pazarlama çabalarını üstlenip üstlenmeme politikası) bağlıdır. Bunların yanında, pazarlama maliyetleri, dağıtım kanalını denetleme kolaylığı, dağıtım kanalının uzunluğu veya kısalığı, aracıların riski üstlenip üstlenmediği gibi faktörler de kanal seçiminde göz önünde bulundurulur.

Fiziksel dağıtım; taşıma, depolama, yükleme, boşaltma, sipariş alma, sipariş karşılama, ambalajlama, etiketleme gibi pazarlama işlevlerinin yerine getirilmesidir. Söz konusu fiziksel dağıtım çabaları, iyi hazırlanmış bazı fiziksel dağıtım politika, program ve yöntemleriyle gerçekleştirilir. Fiziksel dağıtım planlarında, özellikle miktar, yer, zaman, taşıt, araç ve benzeri konular birbiriyle bütünleştirilmeye çalışılır. Dolayısıyla, fiziksel dağıtım planlarının, hem işletmelerin hem de pazarların yapılarına, amaçlarına ve ihtiyaçlarına göre hazırlanması gerekir.

3.2.3. Fiyatlama

Pazarlama karmasının üçüncü elemanı, fiyattır. Ekonomi kuramına göre, mal ve hizmetlerin fiyatları, pazardaki arz ve taleplerinin kesiştiği düzeydir. İşletmecilik açısından ise, pazarlanacak mamullerin fiyatının, her şeyden önce, maliyetini karşılaması gerekir. Değilse, işletme uzun süre dayanamaz, üretimden ve pazardan çekilir. İşletmecilik açısından ikinci önemli nokta ise, mamul fiyatının, kabul edilebilir bir kar bırakır düzeyde olmasıdır. Değilse, işletme, üretimini durdurarak, kaynaklarını daha yüksek kar getirecek alanlara yöneltir. Mamul satış fiyatı = Mamul maliyeti + makul kar oranı, koşulu sağlandıktan sonra, sıra, diğer fiyatlama politikalarını kararlaştırmaya gelir. Tüketicilerin mamule ne kadar para ödeyebileceklerini de göz önünde bulundurarak belirlenen fiyat, yüksek tutulup da rakip işletmelerin de o alana girmelerini özendirmemelidir. Ayrıca, devlet, tüketicileri korumak amacıyla bazı kurallar koymuşsa, fiyat saptamada bu kurallara kesinlikle uyulmalıdır.

Fiyatlamada uygulanacak birçok yöntem vardır. Pazarda oluşmuş fiyatın aynen kabul edilmesi, maliyet + kar, marjinal fiyatlandırma, fiyat farklılaştırması, pazar koşullarına (monopol, oligopol, tam rekabet) göre fiyatlama, kartel ve holding gibi ekonomik birleşmeler sonucu saptanan fiyat, bu yöntemlerden bazılarıdır. İşletmeler, fiyatlamaya giderken, amaca göre bazı fiyat politikalarından da yararlanırlar. Örneğin, tek fiyat politikası, kalanlı fiyat (psikolojik fiyat) politikası, zararına fiyat politikası, özel fiyat politikası gibi.

3.2.4. Satış Çabaları

Pazarlama karmasının dördüncü önemli elemanı, satış çabalarıdır. Genellikle satış çabaları deyince, akla yalnızca reklam gelmektedir. Oysa, satış çabaları, reklamı da içeren geniş bir kavramdır. Yüz yüze satış, reklam, yarışma düzenleme, armağan verme, kupon verme, indirim yapma, örnek mal dağıtma gibi birçok yöntemden yararlanarak, satışlar artırılmaya veya yeni bir mamul tanıtılmaya çalışılır.

Kuşkusuz, yine de reklam, satışı artırıcı çabaların en önemlisidir. İşletmenin satışlarını artırmak veya yeni mamulün satışını kolaylaştırmak amacıyla, mamulün özelliklerini, nerede ve nasıl kullanılabileceğini, fiyatını ve benzer başka bilgileri, değişik iletişim araçlarıyla tüketicilere duyurmaya reklam adı verilir. Reklamın birçok çeşidi, yol ve yöntemi vardır. Ayrıca, reklam konusunda uzmanlaşmış, birçok işletme ve ajans vardır. İşletmeler, ya kendi pazarlama bölümlerindeki uzman kişilerden ya da çeşitli reklam kurum ve ajanslarından yararlanarak, reklam çabalarını gerçekleştirmeye çalışırlar.

8

ÜRTEİM İŞLEVİ

1. ÜRTEİM KAVRAMI

Üretim terimi, yalnızca fiziksel mal üretimini değil, aynı zamanda hizmet üretimini de içeren geniş bir kavramdır. Bilindiği gibi, mal kavramı içine, otomobil, giysi, ev, gıda, mobilya, yol, gemi, kitap, televizyon, uçak, baraj, resim, heykel, ilaç gibi ürünler girer. Hizmet kavramı ise, avukat, öğretmen, berber, garson, pilot, aşçı, polis gibi unvanları taşıyan insanların yerine getirdiği işlevlere verilen addır. Mallar, genellikle somut varlıklar biçiminde görünürken, hizmetler, yalnızca yapılırken tüketicinin ihtiyaçlarını karşılayan ve depolanamayan soyut üretim çabalarıdır.

Üretimin amacı, insan ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmaktır. Dolayısıyla, mal ve hizmetlerin üretilmesi, depolanması, taşınması ve satılması da, insan ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olduğu için, üretim kavramı içine girer. Aslında, dar anlamdaki üretim kavramı ile, yalnızca bir şekil faydası yaratılmış olur. Bunun yanında, üretilen malların bol bulundukları zamanlarda depolanarak kıt bulundukları zamanlarda pazara çıkarılmasıyla bir zaman faydası yaratılmış olur. Benzer şekilde, malların bol bulundukları yerlerden az bulundukları yerlere taşınmasıyla da bir yer faydası yaratılır. Malların ihtiyaç sahiplerine satılmasıyla ise, bir mülkiyet faydası yaratılmış olur. Malların insan ihtiyaçlarını karşılama özelliğine fayda adı verildiğine göre, şekil zaman, yer ve mülkiyet faydası yaratan üretim, depolama, taşıma ve satma çabalarının tümü birden üretim kavramı içine girer.

Teknik eğitim kökenliler, hammadde ve yarı mamulleri, ürüne dönüştürme çabalarını üretim olarak tanımlarlar. İktisat veya işletme kökenliler ise, üretimi, fayda yaratmak olarak tanımlama eğilimindedirler. Üretim nasıl tanımlanırsa tanımlansın, yapılan işlem, işletmelerin çevrelerinden aldıkları birtakım girdileri, belirli bir süreçten geçirerek, tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılayan mamullere dönüştürme çabasıdır.

2. ÜRTEİM SİSTEMLERİ

Geleneksel olarak, başlıca üç temel üretim sisteminin olduğu kabul edilir. Bunlar, tek üretim, parti üretimi ve akıcı üretimdir. Bu geleneksel üç üretim türüne veya sistemine çağımızın hızlı değişen koşullarının zorlamasıyla yeni üretim sistemleri de eklenmektedir. Çağımızın her alandaki hızlı değişimleri, daha esnek üretim sistemleri geliştirmeyi zorlamış, bunun sonucu olarak da yeni bazı üretim türleri tasarlanmıştır. Bunların en önemlilerinden birisi grup teknolojisi, diğeri de sıfır stoklu üretim (JIT) dir. İşletmecilik yaşamında sıkça adı duyulan başlıca üretim sistemlerini, şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Tek (jop=proje) Üretim Sistemi,

2. Parti (batch) Üretimi Sistemi,

3. Akıcı (flow) Üretim Sistemi,

4. Sipariş (jobbing) Üretimi Sistemi

5. Sürekli (continuous) Üretim Sistemi,

6. Kitle (mass) Üretim Sistemi,

7. Sıfır Stoklu Üretim (JIT) Sistemi.

Sıralanan bu üretim sistemlerinden herhangi birinin seçimi, her şeyden önce, örgütsel sistemi ve donanım (equipment) yerleşimini etkiler. Başka bir deyişle, hangi üretim türüne göre üretim yapılacaksa, o üretim türüne uygun bir örgütleme ve yerleşim düzeni gerekir. Kullanılacak üretim türü (yöntemi) seçilmeden önce, her türün veya sistemin hangi ayırt edici özellikler taşıdığı ve hangi koşullarda daha iyi sonuçlar verdiği incelenip karara bağlanmalıdır. Aşağıda, söz konusu üretim sistemlerinin en belirgin özelliklerinin kısaca belirtilmesiyle yetinilecektir.

3.1. Tek Üretim Sistemi

Proje, yerinde iş, yerinde üretim, tüm birimi yapma gibi adlar da verilen tek üretim, bir kişinin veya bir üretim grubunun, yalnızca bir tek üretim biriminin tamamını, aynı yerde üretmesidir. Köprü yapma, fabrika kurma,


— baraj inşa etme, gemi yapma ve benzerleri, bu tür üretimin en yaygın örnekleridir. Bu üretim yönetiminde, üretilecek mamul hareket etmez. Bütün üretim girdileri, üretilecek birimin etrafında toplanır. Tek üretimde kullanılacak üretim teknolojisi, üretilecek birimin karmaşıklığı oranında değişiklik gösterir. Bazı üretim konuları için basit teknolojiler kullanmak yeterli olabilirken, bazı üretim konuları için de, çok yüksek teknolojiler gerekebilir. Örneğin, bir akarsu üzerine basit bir teknoloji ile köprü yapılabilirken, İstanbul Boğazı üzerine yapılacak bir köprü için, çok yüksek bir teknolojiye ihtiyaç duyulur.

Uygulamada, tek üretim yerine, genellikle proje kavramı kullanılır. Dolayısıyla, basit üretim projelerinin gerçekleştirilmesindeki en önemli özellikleri, birkaç nokta etrafında toplamak mümkündür:

  • Yalın bir örgütlemeye gidilir
  • Çok yönlü uzmanlığa sahip çalışanlardan yararlanılır
  • Basit araç-gereç ve donanımdan yararlanılır
  • Üretim kısa sürede gerçekleştirilir

Karmaşık büyük projelerin gerçekleştirilebilmesi için, çok uzun ve kapsamlı araştırma ve planlama çalışmaları yapılır. Bu çalışmalara, genellikle fizibilite (yapılabilirlik) adı verilir. Proje planlamasında ve kontrolünde Gantt, CPM ve PERT gibi ileri programlama yöntemlerinden yararlanılır. Bu yöntemlerle, projenin hangi üretim faaliyetlerinden oluştuğu, faaliyetlerin ne kadar sürede tamamlanabileceği, hangi faaliyetlerin hangi faaliyetlerden önce veya sonra yapılması gerektiği, projenin en erken, normal veya en geç ne kadar sürede ve maliyetle tamamlanacağı, projedeki hangi üretim faaliyetlerinin kritik olduğu ve benzeri konular, karara bağlanır. Projenin açıkça tanımlanmış amacına uygun bir örgütlemeye (genellikle matris örgütleme), teknoloji kullanımına ve proje ekibi oluşturmaya gidilir.

3.2.Parti Üretim Sistemi

Parti üretiminin diğer bir adı da seri üretimdir. Belirli bir mamul türünden bir parti veya bir seri üretim yapıldıktan sonra, üretim programı değiştirilerek, başka bir mamul türünden başka bir partinin üretimine geçilir. Örneğin, üretim önce 2 cm.lik cıvata üretecek biçimde programlanır. Bu seriden 7 000 birim üretildikten sonra, 3 cm.lik yeni bir partinin üretim programına geçilir. Aynı şekilde, hazır giyim üretiminde, 38 beden, 39 beden, 40 beden gibi ölçülere göre parti parti üretim yapılır. Transformatör üretiminde, elektronik mamuller üretiminde ve benzeri üretimlerde, bu üretim türü gözlemlenir.

Parti üretiminde, üretilecek her parti için ayrı bir üretim planlaması ve programlaması yapma zorunluluğu vardır. Başka bir deyişle, her parti üretim için, yeniden hammadde akışı, iş akışı, zamanlama ve benzeri değişkenlerin planlanıp programlanması gerekir. İşletmenin üretim planlama ve kontrol bölümünün etkili çalışması oranında üretim


¶verimliliği artar. Tersi durumda, çeşitli organizasyon güçlükleri, zaman kaybı ve olumsuzluklarla karşılaşılır. Parti üretiminde dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi de, işlevsel yerleşimdir. Bu yerleşimde, üretim birimlerinin birbirlerine göre konumları, canlı ve cansız varlıkların hareketleri toplamını minimum düzeye indirecek biçimde olmalıdır.

Örneğin, eğer mamul, 8 ayrı üretim biriminde, farklı üretim sürecinden geçerek meydana geliyorsa, söz konusu üretim birimleri 8! (40 320) değişik biçimde konumlandırılabilir. Ayrıca, yarı mamul, işlem gördüğü bir atölyeye birkaç kere gelip işlem görmek durumundaysa, karmaşıklık daha da artar. Zaman, enerji, işçilik ve benzeri tasarrufları sağlamak için, üretim birimlerinin veya atölyelerin birbirlerine göre konumları, gecikmeleri ve kayıp zamanları minimum düzeye indirecek biçimde planlanmalıdır.

İşlevsel yerleşim düzenini planlanırken, başlıca şu noktalara önem vermek gerekir:

  • Yerleşim düzeni, iş akışını ve iş önceliklerini kısa bir zamanda değiştirebilecek bir esneklikte olmalıdır
  • Yerleşim düzeni, araç, gereç ve donanımdan yararlanma düzeyini yükseltmelidir
  • Yerleşim düzeni, çalışanların uzmanlıklarını, tek bir süreç üzerinde yoğunlaştırabilecek biçimde olmalıdır
  • Yerleşim düzeni, aynı veya benzer işlevleri yapan tüm çalışanların gözetimini, etkili bir biçimde gerçekleştirecek yapıda olmalıdır
  • Yerleşim düzeni, herhangi bir işlemin durması durumunda, üretimi aksatmayacak bir biçimde olmalıdır

Bütün bu açıklamalardan sonra, parti üretiminin başlıca özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Çeşitli organizasyon güçlükleri yaratır
  • Aşırı uzmanlaşmış çalışanlar gerektirir
  • Fabrika olanaklarından yararlanma olasılığı yüksektir
  • Hammadde ve malzeme akımında zaman kaybına ve karmaşıklıklara yol açar
  • Birim zamanda üretim miktarı, diğer üretim türlerine oranla biraz daha azdır

3.3. Akıcı Üretim Sistemi

Yukarıda da değinildiği gibi, parti üretiminde, değişik işlemlerin yapıldığı atölyeler veya üretim birimleri vardır. Bu birimlerde, gerekli araç gereçler toplanmıştır. Uzman çalışanlar, söz konusu araç gereci kullanarak belirli işlemleri yerine getir ve yarı mamulü, bir sonra gelen atölyeye veya işlem merkezine geçirirler. Başka bir deyişle, parti üretiminde, hammaddeler ve yarı ürün, bir işlem merkezinden diğer işlem merkezine, oradan tekrar önceki işlem merkezine veya bir başka işlem merkezine doğru gider gelir ve sonunda bitirme veya montaj işlem merkezinde mamul tamamlanmış olur.

Akıcı üretim sisteminde ise, bütün üretim araç gereci ve makineleri, baştan sona kadar, bir üretim hattı etrafına ya da kayan şerit etrafına yerleştirilmiştir. Üretim hattının başında, hammadde, sisteme girer, ilk işlem merkezinde belirli bir işlem görür, sonra hatta hareket eder. Yarı mamul, hat üzerinde ikinci işlem merkezine gelip durduğunda, birinci işlem merkezine yeni hammadde gelmiş ve işlem görmeye başlamış olur. Böylece, üretim hattı veya belirli raylar üzerinde kayan şerit, belirli aralıklarla durup hareket ettikçe, mamul de oluşmaya başlar ve hattın sonun da, örneğin, her 45 dakikada bir mamul sistemden mamul deposuna yerleştirilmiş olur.

Akıcı üretimde, tüm sistemin, en ince ayrıntılarına kadar dengelenmesi gerekir. Her hangi bir işlem merkezindeki bir dakikalık bir gecikme, bütün işlem merkezlerini birer dakika geciktirir. Örneğin, görevi her 5 dakikada bir somun sıkmak olan bir çalışan, bu görevini 5 dakika içinde tamamlayamazsa, bütün üretim sisteminin dengesini bozmuş olur. Dolayısıyla, akıcı üretim sisteminde, üretim hattı bir bütün olarak göz önünde bulundurulmalı ve hattın herhangi bir noktasındaki bir duraksamaya veya aksaklığa yer verilmemelidir.

Uygulamada, akıcı üretim hattını planlarken, birbiriyle ilişkili başlıca iki sorunun çözümlenmesine çalışılır:

1. Aynı zamana tesadüf eden kayıpları minimize etmek. Başka bir deyişle, sistemin değişik işlem birimlerinde yer alan çalışanların, işlemlerini kendilerine verilen standart zamanda yapmalarını sağlamak. Eğer, bu standart zamanlar iyi belirlenmemişse, bazı birimlerdeki çalışanlar hızlı çalışmak durumunda kalırken, bazıları da yavaş hareket etmek durumunda kalabilirler.

2. Kaynak kullanımını maksimize etmek. Başka bir deyişle, üretim kaynaklarını etkili bir şekilde kullanarak, en kısa zamanda en çok üretimi gerçekleştirecek bir montaj hattını dengelemek. Üretim hattını dengeleme konusunda, çeşitli sezgisel ve mantıksal yöntemler geliştirilmiştir. Özellikle, bilgisayara dayalı simülasyon (taklit ya da benzetme) uygulamaları bu konuda çok olumlu sonuçlar vermektedir.

İyi planlamak ve dengelemek koşuluyla akıcı üretim, malzeme akımını hızlandırır. Çok yönlü uzman çalışan ihtiyacını azaltır ve belirli zamandaki üretim miktarını artırır. Ancak, akıcı üretim sistemin kendisinden beklenen yararları sağlayabilmesi için, aşağıda sıralanan koşulların gerçekleşmesi gerekir:

  • Büyük dalgalanmalar göstermeyen istikrarlı bir pazar talebi
  • Standart mamul
  • Tam zamanında, standart hammadde ve malzeme sağlama olanağı
  • Üretim aşamalarının bir üretim hattı etrafında optimal dengelenmesi
  • Üretim işlemlerinin iyi tanımlanmış olması
  • Çalışmaların kalite standartlarına uygun olarak yapılması
  • Sisteme uygun fabrika, makine, araç-gereç ve donanımın sağlanması
  • Bakım-onarımların sistemi aksatmayacak biçimde planlanıp yapılması
  • Üretim aşamalarındaki gözetimlerin, denetimlerin ve kalite kontrollerinin gereği gibi yapılması

2.4. Sipariş Üretim Sistemi

Sipariş üretimi, müşterilerin tanımladığı tasarımlara ve ölçülere göre yapılan özel bir üretimdir. Bu sistemde, stok yapılmaz. Müşteri ne istediyse ve ne kadar istediyse, o kadar üretim yapılır. Sipariş üretimine özgü herhangi bir üretim türü veya üretim yöntemi yoktur. Üretim süreci veya üretim aşamaları, müşterinin isteklerine göre, her seferinde yeniden planlanıp uygulamaya konulur. Bazı durumlarda, müşterinin arzuladığı estetik veya sanat yönlü tasarımlar da göz önünde bulundurulur.

3.5. Sürekli Üretim Sistemi

Günde 24 saat, haftada 7 gün ve yılda 365 gün devam eden üretime sürekli üretim adı verilir. Bu üretimin, akıcı üretim sistemiyle yapılacağı açıktır. Sürekli üretim sistemleri, çok büyük hacimli üretimleri gerçekleştiren, bütünüyle sermaye yoğun yatırımlardır. Petrol rafinerileri, demir-çelik fabrikaları, kağıt fabrikaları, şişe ve cam fabrikaları ve benzerleri, sürekli üretimin örnekleridir. Sürekli üretimde, işin gereğinden dolayı, ocakların, fırınların veya kazanların devamlı olarak çalıştırılması gerekir.

2.6 Kitle Üretim Sistemi

Kitle üretimi, tek üretim, parti üretimi veya akıcı üretim türlerinden herhangi birisiyle yapılan çok büyük ölçekli üretime verilen bir addır. Çok büyük hacimli kitle üretimi, genellikle, dolaysız işçilik maliyetini azaltıcı bir rol oynar. Gerçekten de, üretim olanaklarına ve hizmet işlevlerine yapılan büyük masraflar, birim dolaylı maliyetleri artırmaksızın verimliliği artırıcı bir rol oynayacaktır. Başka bir deyişle, Ekonomi Kuramında incelenen büyüklüğün sağladığı yararlar kavramı, ancak, kitle üretimiyle gerçekleştirilir.

Kıvamlı (optimal) bir büyüklüğe ulaşan işletmelerin ortalama üretim maliyetleri, bu büyüklüğe ulaşamayan işletmelere oranla çok daha düşük düzeyde kalır ve büyük rekabet üstünlükleri sağlar.

Kitle üretimine geçilebilmesi için, pazarın çok büyük olması ya da en iyisi, uluslararası pazarlara girilmiş olması gerekir. Talebin azaldığı dönemlerde stoka çalışılması, çoğaldığı dönemlerde de hem stoktan hem de üretimden satış yapılması gerekir. Günümüzde, ulusal ve uluslararası pazarlamanın gelişmesi, çeşitli, market, süpermarket, büyük mağaza ve benzeri pazarlama birimlerinin giderek artması, kitle üretiminin önemini artırmıştır. Modern pazarlarda, çeşitli marka ve ambalajlar içinde tüketici beğenisine sunulan birçok mamul kitle üretimiyle üretilmektedir. Şişe suları, çeşitli kolalı içkiler, deterjanlar, bisküviler, televizyonlar, makarnalar ve giderek et mamulleri ve benzerleri, kitle üretim çeşitlerinin küçük birer örnekleridir.

2.7. Stoksuz Üretim Sistemi

Japon’lar, rekabet üstünlüğü sağlama amacıyla, işletmeciliğe birçok yeni yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Bu yaklaşımların en önemlilerinden birisi de, “Sıfır Stokla Çalışma / Just-In-Tıme” sistemidir  Sıfır stokla çalışma kavramı, ilk defa, 1970’li yılların ortasında Toyota Motor Company tarafından uygulamaya konulduğu için, bazı kaynaklarda, “Sıfır Stokla Çalışma” kavramı, “Toyota Sistemi” olarak da ifade edilmektedir.

Sıfır stokla çalışma sistemi, her şeyden önce, bir israfı önleme felsefesinin ifadesidir. Bu felsefe, genel rekabet koşulları içinde, işletme verimliliğini ve kaliteyi artırma düşüncesine dayanır. Ancak, sıfır stokla çalışma sistemine ilişkin sayısal verilerin uygulanabileceği bir model yoktur. Bunun yerine, daha çok tanımsal nitelikli bir düşünce sistemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Aşağıda sıfır stokla çalışma veya aynı anlama gelmek üzere stoksuz çalışma üretim sistemi ana çizgileriyle belirtilmeye çalışılacaktır.

2.7.1. Stoksuz Üretim Sisteminin Özellikleri

Stoksuz üretim sisteminin geliştirilme nedenini anlamak için, Japon’ların ekonomik ve sosyal koşullarına bakmakta yarar vardır. Bilindiği gibi, Japonya, ekonomik kaynakları son derecede sınırlı, buna karşılık nüfusu çok fazla olan bir ülkedir. Dolayısıyla, Japonların, ekonomik kaynakları, zamanı, işgücünü ve özellikle de toprağı kullanırken, başka ülkelere oranla daha dikkatli olmaları gerekir. Başka bir deyişle, Japon işletmeciliğinde temel hedefin, israfla mücadele olduğu söylenebilir. Gerçekten de, tarihi açıdan olaya bakıldığında, Japonların, devamlı olarak, son derece sınırlı kaynaklarından maksimum sonucu alma yönünde güdülendikleri görülür. Ayrıca, Japonlar için diğer bir zorunluluk da, nüfus yoğunluğu yüksek bir alanda, birlikte düzenli bir yaşam ve verimli çalışmak yönünde, birbirlerini gözetmek ve uyarmak durumunda kalmalarıdır.

Sonuç olarak, Japonların çalışma gelenekleri, israfı minimize etme ve birbirlerini kaynak kullanımı açısından görüp gözetmeyi ve uyarmayı sürdürme felsefesine dayanmaktadır. Bu açıklamalara göre, sıfır stokla çalışma yaklaşımı, Japonların söz konusu felsefelerinden kaynaklanan bir çağdaş uygulamadır. Sıfır stokla çalışma sistemi üç temel ilkeye dayanır:

  1. Tüm alanlarda ve oluşumlarda israfın yok edilmesi
  2. Mevcut süreç ve sistemlerin devamlı olarak daha iyi ve ileriye götürülmesi
  3. Tüm çalışanların katılımını sağlayarak, karşılıklı saygı ve eşit davranışa dayalı bir oto kontrol sisteminin sürdürülmesi

Gerçekten de, Japon üretim sistemlerinde, ham madde, malzeme, yer ve işçilik israfından sürekli olarak kaçınıldığı görülür. Bu tür potansiyel israflara yol açacak sorunları belirlemeye ve ortadan kaldırmaya, büyük dikkat gösterilir. Mevcut süreç ve sistemler, verimliliği artırmak, geliri çoğaltmak ve israfı daha da azaltmak için, sürekli bir iyileştirmeye, geliştirmeye ve uyumlaştırmaya tabi tutulur. Tüm çalışanlara eşit işlem yapılarak, işletme statüleri minimize edilerek ve katılım sağlanarak, personelin birbirlerine karşı saygı ve sevgilerinin korunmasına çalışılır.

Stoksuz çalışma, adını, malzeme ikmalinin ne önce ne sonra, tam ihtiyaç duyulduğu anda yapılması düşüncesinden alır. Bu nedenle, yabancı dildeki “Just-In-Tıme” sözcüklerinin baş harflerinden oluşan “JIT” terimi ile ifade edilir. Hammadde ve tüm malzeme ihtiyacının tam ihtiyaç duyulduğu anda temin edilmesi, bir taraftan, sürece girmek için depolarda atıl olarak bekleyecek pahalı malzeme israfını, diğer taraftan da, malzemenin geç temin edilmesi nedeniyle pahalı üretim kaynaklarının boş bekleme israfını önlemiş olur. Sıfır stokla çalışma yaklaşımı, sonuçta, ıskarta, kusurlu üretim, yer israfı, fazla stok bulundurma, atıl kapasite ve benzeri israfların ortadan kalkmasını sağlar.

Toyota, sıfır stokla çalışma politikasını uygulayarak, 15 günde üretilebilecek bir arabayı, bir günde üreterek, çok önemli bir zaman tasarrufu sağlayabilmiştir. Aslında, sıfır stokla çalışma yaklaşımı, akıcı üretim sistemlerine çok daha kolay uygulanabilir. Her öğesi, bütünüyle birbirinden farklı olduğu için, otomobil üretimi, akıcı üretime değil, daha çok atölye üretimine uygun bir süreçle gerçekleştirilir. Bilindiği gibi, akıcı üretim (montaj hattı) aynı hareketlerin belirli aralıklarla devamlı olarak tekrarlanmasıyla gerçekleştirilir. Oysa, otomobil üretiminde, belki değişik parçaları bu yolla üretmek mümkün olursa da, otomobili bir bütün olarak bu yöntemle üretmek mümkün olmaz. Ancak, Japonların amacı bunu başarmaktır. Başka bir değişle, Japonların sıfır stokla çalışma felsefesi, mamullerin üretim sürecinde “bir suyun akışı” gibi akmasını gerçekleştirme girişimidir. Bu akış, akıcı üretim sistemlerinde bir oranda başarılmıştır. Ancak, atölye türü üretim süreçlerinde, bunu gerçekleştirmek henüz zor olmakla birlikte, yine de gerekli yaklaşımın yapılmasında büyük yararlar vardır.

2.7.2. Stoksuz Çalışma Sisteminin Yararları

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, koşullarına uygun olarak uygulanacak bir sıfır stokla çalışma sisteminin, birçok yararları vardır. Örneğin, sıfır stokla çalışma sistemi, stok ve yer ihtiyacını azaltır; üretim duraksamalarını azaltarak, müşteri siparişlerinin daha hızlı karşılanmasını sağlar; kusurlu üretimi azaltırken kaliteyi yükseltir; takım çalışmasını ve iletişimi kolaylaştırır; problemlerin anında teşhisini ve çözümünü mümkün kılar.

Sıfır stokla çalışma sisteminin yararlarını, maliyet tasarrufu, gelir artışı, yatırım tasarrufu ve işgücünü geliştirme olarak, dört alt başlık altında toplamakta yarar vardır.

Maliyet Tasarrufu: Sıfır stokla çalışma sistemi, birçok yönden maliyet tasarrufları sağlar. Stoksuz çalışma, kusurlu üretimin azaltılması ve erken teşhisi, daha az yer kullanımı, müşteri ve mühendislik isteklerine hızlı uyum, toplam işçilik saatlerindeki düşüş, daha az tekrarlı çalışma, daha düşük genel imal giderleri ve diğer olumlu etkiler, başlıca maliyet tasarrufu kaynaklarıdır. Sıfır stokla çalışma sistemindeki ön önemli maliyet tasarrufunun, özellikle stoklardan ve kusurlu üretimin azaltılmasından sağlandığı gözlenmiştir. Olaya bütün olarak bakıldığında, sıfır stokla çalışan işletmeler, çalışmayanlara oranla yaklaşık %20-25 maliyet tasarrufu sağlayabilmektedirler.

Gelir Artışı: Gelir artışına yol açan birinci etken, sistemin, tüketicinin kalite ve hizmet beklentisine olağanüstü hızlı cevap vermesidir. Tüketici ihtiyaçlarına hızlı cevap verme, teslim gecikmelerini en aza indirilme ve maliyet düşüklüğü nedeniyle az katkı payıyla fiyatlama, satış düzeylerinin yükselmesine yol açmaktadır. Ayrıca, sistemin bir gereği olarak, verilen hizmetin ve satılan mamullerin bedellerinin alınmasında bir gecikme olmaması, gelire ayrıca bir olumlu katkı da yapmaktadır.

Yatırım Tasarrufları: Sistemde, başlıca üç kaynaktan yatırım tasarrufu sağlanır. Bunlardan birincisi, aynı kapasitedeki diğer sistemle çalışan işletmelere göre, yaklaşık 1/3 oranında yer yatırımını önlemektir. İkincisi, örneğin, Amerikan endüstrisinde ortalama 3 veya dört olan stok değişim hızı, sıfır stokla çalışma sisteminde, ortalama 50 ile 100’e çıkarılabilmekte ve stok yatırımını önemli ölçüde azaltmaktadır. Üçüncüsü, Sıfır stokla çalışmayan işletmelerin aynı sürede gerçekleştirdikleri üretim miktarı, sıfır stokla çalışan aynı kapasitedeki işletmelerde 100 katına kadar çıkarılabilmektedir. Özellikle bu son durum, sıfır stokla çalışmanın ne kadar önemli yatırım tasarrufu sağlayabileceğinin çarpıcı bir örneğidir.

İşgücünü Geliştirme: Sıfır stokla çalışan işletmelerdeki çalışanların, işlerinde çok daha fazla tatmin oldukları gözlemlenmiştir. Tüm çalışanlar takım çalışmasını tercih etmekte ve takım çalışması sonunda da daha az problem ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, sıfır stokla çalışmanın bir gereği olarak, çalışanlar, başta kalite kontrolü ve bakım-onarım olmak üzere, her alanda uzmanlık ve esneklik eğitimine tabi tutulmaktadırlar. Çalışanların tüm bu özellikleri, sistemde daha üretken işgücü potansiyelini oluşturmaktadır.

Stoksuz üretim sisteminin yararlarını kısaca özetledikten sonra, biraz da söz konusu sistemin öğeleri arasındaki ilişkilere değinmekte yarar vardır.

Sıfır stokla çalışma sistemindeki uyum (sinerji) etkisi, açık olarak görülecektir. Örneğin, azaltılmış kusurlu üretim ve iyileştirilmiş kalite, bunların daha da olumlu duruma getirilmesi için, anında bir başa bildirimle çabuk teşhis birimine ulaştırılır. Takımın hızla analizlere girmesi ve hızlı teşhisi sonunda, daha da iyileştirilmiş kusurlu üretim ve kalite düzeylerine ulaşılır. Benzer şekilde, üretim akış sistemine daha küçük boyutlu iş yüklemeleri, kalitenin daha da iyileşmesine ve kusurlu üretimin daha da azalmasına yol açar. Bu durum ise, sıfır stokla çalışma idealine ulaşmaya katkıda bulunmuş olur. Stoksuz çalışma sistemindeki öğelerin tüm benzer uyum (sinerji) etkileri, kaçınılmaz bir biçimde, maliyet düşmelerine, üretkenlik artışlarına, müşteriye daha iyi cevap vermeye, gelirlerin ve pazar payının artmasına dönüşür.

2.7.3. Stoksuz Üretim Sisteminin Sorunları

Stoksuz üretim sisteminin yararları yanında, bazı sakıncalarının ve potansiyel sorunlarının olduğunu da belirtmek gerekir. Her şeyden önce, sıfır stokla çalışma sistemi, kitle üretim sistemi veya proje üretim sisteminden daha çok, standart mamulleri içeren tekrarlayıcı üretim sistemlerine uygulanabilecek bir özellik taşır. Eğer, üretim sistemi, uzun dönemli donanımlar esas alınarak kurulmuşsa, sıfır stokla çalışma gerçekleştiremez. Sıfır stokla çalışma, uzun dönemli tesislere göre değil, tersine, günlük karma model programlarına yöneliktir. Ayrıca, sistemin yalnızca üretim programları değil, bunun yanında sipariş kabulleri ve dağıtımları da kısa dönemli bir nitelik taşır.

Sıfır stokla çalışma uygulamaları, çok sıkı bir disiplin gerektirir. Eğer mamuller, tam zamanında yerine ulaşmazsa veya kusurlu üretim olursa, üretim bütünüyle duracaktır. Diğer taraftan, sistemde hatalara yol açacak herhangi bir stok veya zaman gecikmesi, yavaş çalışma veya kötü yönetim düşünülemez. Üretim süreci düzgün işlemedikçe ve çalışanlar işlerini tam zamanında yapmadıkça, sıfır stokla çalışma sistemi işleyemez.

Yukarıdaki açıklamalarda da değinildiği gibi, sıfır stokla çalışma, temelde, çalışanlar, yöneticiler, girdi sağlayanlar, müşteriler ve diğer ilgililer arasındaki güven ve işbirliğine dayanır. Eğer, böyle çok boyutlu bir güven ve işbirliği sağlanamazsa, sistemin kendinden beklenen yararları sağlaması beklenmemelidir. Dolayısıyla, sisteme katılacak herkesin, sıfır stokla çalışma felsefesini içtenlikle benimseyip uygulaması gerekir.

3.7.5. Stoksuz Üretim Sisteminin Eleştirisi

Japonların, kendilerine özgü doğal, ekonomik, sosyal ve psikolojik koşullarının itici gücüyle geliştirdikleri sıfır stokla çalışma yaklaşımı, Amerikan endüstrisine bir rekabet saldırısı olarak nitelendirilmiştir. Sistem ilk bakışta, basitliği, akla yatkınlığı, yatırım tasarrufu sağlaması ve diğer açık yararları açısından, hemen herkese çekici gelmiş ve işletmenin karlılığını artırabilecek sihirli bir formül olarak görülmüştür. Özellikle, düşük yatırım sermayesiyle, üretim maliyetlerini düşürürken, gelirleri artırması, gelişmiş endüstrilerin bu sistemi incelemeye yöneltmiştir.

Sıfır stokla çalışma sistemi, her şeyden önce, sistemde görev alan tüm çalışanların güvenlerine, özverilerine ve işbirliği arzularına bağlı olarak işletilebilir. Ayrıca, söz konusu güven, işbirliği ve özveri, sistemin yakın çevresini oluşturan girdi sağlayıcılardan ve müşterilerden de beklenir. Sistem, işletmedeki işlemlerle, çalışanları bütünleştirmeye çalışır. Geniş boyutlu uzmanlıklara ve esnekliklere sahip çalışanlar, bir takım çalışması ruhu içinde, küçük boyutlu üretim yüklemelerini, bir suyun akışı düzgünlüğünde yerine getirmek durumundadırlar. Girdi sağlayanlar, tam ihtiyaç duyulduğu anda, tam ihtiyaç duyulduğu kadar girdiyi sürece yetiştirmekle yükümlüdürler. Sistemin hiçbir yerinde hiçbir stok birikimine yer verilmez. Tüm taşımalar elden ele geçirilirken, aynı zamanda kalite kontrolleri de yapılır. Sistemdeki herhangi bir arıza, hemen olduğu anda teşhis edilir ve teşhis eden takım tarafından düzeltilir. Yalnızca, standartlara uygun küçük boyutlu siparişler kabul edilir ve hiç bekletilmeden üretilip müşteriye teslim edilir.

Stoksuz üretim sistemi, maliyet tasarruf, gelir artışı, yatırım tasarrufu ve işgücü kalitesinin yükseltilmesi gibi yararlar sağlarken, beraberinde de birçok sakıncalar bulundurur. Problemlerin en başında, sistemin her tür üretim akışına değil, yalnızca standart tekrarlanıcı üretim türlerine uygun olması gelir. Diğer problemler ise, sistemin gereklerinin yerine getirilememesinden, aksayan işlemlerden, üst yönetimin gerekli disiplini kuramamasından ve gerekli felsefeyi kabullendire


¥memesinden kaynaklanır.

Sıfır stokla çalışma, her alanda olduğu gibi, işletmecilik alanında da Japonlara özgü bir çalışma anlayışını yansıtır. Ancak, bu yaklaşım, işletmecilikte, önemsiz varsayılan bazı ayrıntıların, aslında ne kadar önemli olduğunu vurgulaması açısından büyük önem taşır.

3. ÜRETİM YÖNETİMİ

Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, üretim karmaşık bir süreç olduğu için, işletmenin diğer işlev ve bölümleriyle çok yakın ilişkiler kurulmasını gerektirir. Başka bir deyişle, seçilen üretim sistemi yönetilirken, işletmenin başka alanlarındaki birçok değişkenin göz önünde bulundurulması gerekir. Üretim yönetimi, kolay bir uğraş alanı değildir. Makine ve insan faktörü kullanılarak, hammaddeyi mamule dönüştürme sürecinde sayısız problemlerle karşılaşılır. Bu problemlerin kıvamlı çözümleri, üretim yönetiminin işlevidir.

Ne, nerede, nasıl ve ne kadar üretilecek gibi soruların yanıtı, üretim planlamasıyla verilmeye çalışılır. Ancak, üretim planlaması, bu soruların cevabını araştırırken, işletmedeki birçok bölümle ilişki kurmak durumundadır. Üretim yönetimi, her şeyden önce, hangi mamulden, belirli bir dönemde ne kadar üretileceğine karar vermelidir. Eğer, üretilmesi düşünülen mamul, bütünüyle yeni bir mamulse, önce bu mamulün en ince ayrıntılarına kadar tasarlanması gerekir. Bu tasarımda, pazarlamacıların ve finansmancıların vereceği bilgiler büyük önem taşır.

Üretilecek mamul belirlendikten sonra, sıra, bu mamulün yıllık talebini tahmin etmeye gelir. Çeşitli satış tahmin yöntemlerinden yararlanarak, yıllık talep rakam olarak tahmin edildikten sonra, bu rakam aylara bölünerek, aylık üretim miktarları saptanır. Gerektiğinde, aylık üretim hedefleri, haftalara veya günlere bölünerek, haftalık veya günlük üretim miktarlarının planlanmasına kadar inilebilir. Yıllık satış tahmininin 7 1[1]ï00 birim ve yıllık çalışılabilir gün sayısının da 300 gün olduğu varsayılarak, aşağıda bir üretim planlaması örneği verilmiştir. Bu, üretim planlamasının çok basite indirgenmiş bir biçimidir. Aslında, mamul depolarında stok birikmesi, işletmeye birçok finansal zorluklar getirir. Dolayısıyla, üretim planlaması yapılırken, aylık, haftalık veya günlük üretim miktarlarında bazı değişiklikler yapılarak, fazla stok birikmesinin önlenmesine çalışılır. Aylık satışların arttığı aylarda üretim artırılırken, azaldığı aylarda da üretim azaltılır. Ancak, bu durumda da, bazen kapasite azaltmak, bazen de kapasite artırmak gibi çözümü zor problemlerle karşılaşılacağı açıktır.

Aylar      Satış          Stok Birikimi   Aylık Üretim

Ocak        300               300               600

Şubat       380               520               600

Mart        450               670               600

Nisan       575               695               600

Mayıs       660               635               600

Haziran     750               485               600

Temmuz      775               310               600

Ağustos     800               110               600

Eylül       710                 0               600

Ekim        600                 0               600

Kasım       575               25               600

Aralık      525               100               600

TOPLAM    7 100      Ortalama 300      Toplam 7 200

Üretim yönetmenin en önemli uğraş alanlarından birisi de, üretim sırasındaki işlerin, işlemlerin ve olanakların etkili bir biçimde organize edilmesidir. Fabrika organizasyonu, çalışanların çalışacağı makinelerin ve bakım-onarım olanaklarının düzenlenmesidir. Bu düzenlemedeki temel amaç, tüm üretim öğelerini, en düşük maliyetle en yüksek üretimi gerçekleştirecek biçimde birbiriyle ilişkilendirmektir. Üretim yönetimi, söz konusu ilişkileri kurarken, sınırlı makine, bina, yer, malzeme ve çalışandan, maksimum verimi elde etmeye çalışmalıdır. Yukarıda üretim sistemleri incelenirken de değinildiği gibi, her sistem için farklı düzenlemeler gerekir. Örneğin, Tek Üretim Sisteminde, bütün makine, araç, gereç ve donanımlar üretilecek mamulün etrafında toplanmaya çalışılır. Parti üretimi çeşitli atölyelerde gerçekleştirilmeye çalışılırken, akıcı üretim sisteminde ise, montaj hattı ve montaj hattının dengelenmesi önem kazanır.

Üretimin, planlanan mal veya hizmet üretimine uygun olarak yapılıp yapılmadığı ve üretim planlaması hedeflerinin gerçekleşip gerçekleşmediği, önemli sapmalar ortaya çıktığında gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı, üretim kontrolüyle gerçekleştirilir.

Üretim denetiminde yararlanılan çeşitli bilimsel yöntemler vardır. Gantt cetveli, CPM ve PERT planlama ve kontrol teknikleri bunlardan birkaçıdır. Diğer taraftan, üretim için gerekli hammadde, malzeme ve parçaların stok kontrolü de üretim kontrolünün kapsamına girer. İşletme stoklarının ve üretimin zamana göre programlanması gerektiği gibi yapılabilirse, üretim kontrolünde başarıya ulaşılmış olur.

Kalite kontrolü, mühendislik alanından, üretim ve pazarlama bölümlerinden gelen bilgiler ışığında yürütülen bir üretim yönetimi işlevidir.

Bilindiği gibi, üretilecek mamuller veya hizmetler, tüketicilerin arzu ve ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayacak standartlarda tasarlanır, üretilir ve pazarlanır. Kalite kontrolünün amacı, üretilmekte olan mamullerin, tüketici isteklerine göre saptanmış standartlarda olup olmadığını kesin çizgileriyle ortaya koymaktır.

Kalite kontrolü, yalnızca mal üretiminde değil, aynı zamanda hizmet üretiminde de önem verilmesi gereken bir üretim aşamasıdır. Yukarıdaki tablo, çeşitli hizmet alanlarına ilişkin, kalite kontrol boyutlarını simgeleyen küçük bir örnektir.

9

FİNANS İŞLEVİ

1. FİNANS KAVRAMI

İşletmelerin kurulabilmesi ve işleyebilmesi için, para veya para işlevi gören araçlara ihtiyaç vardır. İşletmeler, çeşitli kaynaklardan sağladıkları para veya benzeri ödeme araçlarıyla, bir taraftan makine, araç, gereç, donanım, arazi, bina gibi sabit değerler satın alırlarken, diğer taraftan da işgücü, hammadde, işletme malzemesi, vergi ve benzerleri için ödemelerde bulunurlar. Her türlü işletme görünümü, finansmana bağlıdır. Üretim, pazarlama, muhasebe, araştırma ve benzeri işletme işlevleri, yeterli para olmadıkça bir anlam taşımaz. Özetle belirtmek gerekirse, bazı finansmanlar yapılmaksızın, çağımızda bir işletmenin var olması mümkün değildir.

Yabancı dildeki finans teriminin eski dildeki karşılığı, maliyedir. Maliye, en yalın anlamıyla, devlet giderlerinin tahmin edilerek, bu giderleri karşılayacak devlet gelirlerinin bulunması ve etkili biçimde kullanılmasıdır. Olaya işletmecilik açısından bakıldığında da, aynı durum söz konusudur. İşletmenin amaçlarına ulaşabilmesi için, bazı harcamaların yapılması gerekir. İşletme finansı, işletmeye gerekli para veya para işlevi gören araçların, tam zamanında, en düşük maliyetle bulunması ve işletmeyi amaçlarına ulaştıracak yerlere, etkili biçimde yatırılmasıdır. İşletmedeki her harcamanın finansmanı, başka bir deyişle, parasal karşılığı, kesinlikle bulunmalıdır. İşletme, bazı nedenlerle finansman güçlüğüne düşerse, yatırımları ve üretimi aksar, hammadde sıkıntısı çeker, çalışanların ücretlerini ödeyemez, en önemlisi de süresi dolmuş borçlarını ödeyemediği için iflası istenebilir. Dolayısıyla, işletme finansmanının temel görevi, işletmeyi düzgün bir işleyişe kavuşturacak nakit giriş çıkışlarını dengelemektir.

İşletmelerdeki her türlü ödeme aracına, kısaca fon adı verilir. Fonların bulunması ve kullanılması, başlı başına bir uzmanlık alanıdır. İşletme finansmancılarının, her şeyden önce, kısa ve uzun dönemli finansman kaynaklarını çok yakından izlemesi ve değerlendirmesi gerekir. Daha sonra da, uygun kaynaklardan sağladıkları fonları, işletme amaçlarını gerçekleştirecek uygun işletmecilik alanlarına yatırmaları gerekir. İşletme finansmancıları açısından, başlıca iki tür fon kaynağı vardır: (1) Ücret, hammadde. İşletme malzemesi, vergi ve benzeri ödemeler için gerekli olan kısa dönemli fon kaynakları, (2) Arazi, bina, makine, araç, gereç ve benzeri yatırımlar için gerekli olan uzun dönemli fon kaynakları.

Kısa dönemli finansman, bir yıl veya daha az bir dönem için ihtiyaç duyulan fonları bulmaktır. Uzun dönemli finansman ise, bir yıldan daha uzun bir süre kullanılacak işletme varlıklarına sahip olmak için gerekli fonları bulmaktır. İyi bir finansal yönetim, işletme varlıklarını, en uygun fon kaynağı ile dengelemeye çalışır. Örneğin, 20 yıl yararlanılacak bir fabrika binasına sahip olmak için gerekli olan 4 milyar lirayı, bir bankadan 9 ay sonra faiziyle birlikte ödemek için ödünç almak, akılcı bir davranış olmaz. Böyle uzun dönem kullanılacak yatırımlar için sağlanan fonların geri ödemesi, 5 yıl, 10 yıl, 15 yıl ve mümkünse 20 yıl gibi zaman dilimlerine yayılmalıdır. Çünkü, arazi, bina ve benzeri diğer çeşitli donanımlar, faydalı ömürleri süresince gelire katkıda bulunacaklardır. Dolayısıyla, her yıl yarattıkları gelir civarında bir geri ödeme planlanmalıdır. Oysa, hammadde, işçilik ve diğer giderler, mamule dönüştürülüp satıldığı anda gelire dönüşmüş olur. Dolayısıyla, kısa dönemde gelire dönüşebilecek harcamaları, kısa dönemli fon kaynaklarından karşılamak gerekir.

2. KISA DÖNEMLİ FİNANSMAN

İşletmeler, genellikle, mallarını üretip satıncaya kadar geçen zamanda, kısa süreli finansmana ihtiyaç duyarlar. İşletmeye hammadde, yardımcı madde, işletme malzemesi gibi üretim girdilerini sağlayanlara, bu girdileri mamule dönüştüren çalışanlara ve diğer günlük işlere, bazı ödemelerin yapılması gerekir. Başka bir deyişle, hammaddeleri mamule dönüştürecek kadar bir işletme sermayesine ihtiyaç vardır. İşletme sermayesi, kısa dönemli finansman kaynaklarından sağlanır. Yıllardır işlemekte olan bir işletme, işletme sermayesi ihtiyacının büyük bir kısmını, kendi yarattığı fon kaynaklarından sağlar. Öz kaynakların yetersizliği durumunda, işletme sermayesi ihtiyacı, dış kaynaklardan sağlanır. Kısa süreli finansman kaynaklarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Öz kaynaklardan kısa süreli finansman
  • Satıcı kredileri
  • Müşteri kredileri
  • Ticari banka kredileri
  • Diğer kurumlardan finansman
  • Factoring
  • Devlet yardımı

2.1.Öz Kaynaklardan Kısa Süreli Finansman

Bilindiği gibi, işletmelerin temel amacı kar elde etmektir. Yıllardır işlemekte olan bir işletme, yıl sonunda, yürürlükteki yasalara göre, o yıl elde ettiği karını hesaplayıp, muhasebe kayıtlarına geçirecektir. Daha sonra, bu kardan ödeyeceği vergiyi düşerek, vergi sonrası karını bulacaktır İşletme, dilerse, vergi sonrası karının bir kısmını veya tamamını, ortaklarına dağıtacaktır. İşletmenin ortaklarına dağıtmadığı kar miktarı ile yasalara göre ayırdığı amortisman tutarları toplamı, işletme açısından bir fon kaynağı oluşturur. Bu kaynağa, çok yaygın bir deyişle, oto finansman adı verilir. İşletmeler, oto finansman yoluyla gerçekleştirdikleri finansal kaynaklarını, işletme sermayesi olarak kullanabilecekleri gibi, dilerlerse sabit işletme varlıklarına dönüştürerek, sabit sermaye yatırımı olarak da kullanabilirler. Uygulamada, oto finansman kaynaklarının bir kısmı işletme sermayesi olarak, bir kısmı da sabit sermaye olarak kullanılmaktadır.

Herhangi bir işletme bilançosunun pasifine bakıldığında, oto finansman fon kaynağı kolayca hesaplanabilir. Bilançoların pasifinde yer alan şu muhasebe kayıtlarının toplamı, oto finansman yoluyla oluşturulan fon kaynağıdır:

  • Dağıtılmamış karlar
  • Yasal yedekler
  • Diğer yedekler
  • Karşılıklar
  • Amortismanlar

Aslında, yasal yedekler, diğer yedekler ve her türlü karşılıklar, dağıtılmamış karın alt öğeleridir. Dolayısıyla dağıtılmamış kar sayılırlar. Ancak, burada amortismanlar özel bir nitelik taşır. Bina, arazi, makine gibi sabit varlıklara bağlanan paranın bir kısmı, amortismanlar yoluyla nakit paraya dönüşmektedir. Devlet, amortismanları bir maliyet öğesi saydığı için, kabul edilebilir gider olarak işleme tabi tutulmasına imkan vermektedir. Dolayısıyla, bu durumda amortismanlar, hiçbir nakit çıkışı gerektirmeyen nakit girişi niteliği kazanmakta ve bir finansman kaynağı olarak kullanılabilmektedir.

Amortismanların finansal işlevini, sayısal bir örnekle belirtmekte yarar vardır. Örneğin 10.000.000 liraya satılan bir mamulün maliyeti içinde 2.000.000 lira işçilik gideri, 1.500.000 lira hammadde gideri, 2.500.000 lira diğer üretim giderleri ve 1.000.000 lira da amortisman gideri olsun. Bu maliyet oluşumu içinde, amortisman dışındaki tüm giderler için bir nakit çıkışı olmuştur. Oysa, amortisman giderleri için fiilen hiçbir nakit çıkışı olmamıştır. Yalnızca bir muhasebe kaydı yapılmış ve maliyetler içine dahil edilmiştir. 10.000.000 liraya satılan her mamul karşılığında, işletmeye 1.000.000 liralık amortisman niteliğinde bir nakit girişi ve 3.000.000 liralık da bir kar girişi olmaktadır. 6.000.000 lira tutarındaki diğer nakit girişleri ise, zaten daha önceki nakit çıkışlarının karşılığıdır. Bu durumda, hiçbir nakit çıkışı gerektirmeyen amortisman nakit girişleri, kar girişlerine ek bir fon kaynağı oluşturacaktır.

Kar dağıtımı, bir nakit çıkışı gerektirdiği için, işletmenin oto finansman gücünü, başka bir deyişle, öz kaynaklardan finansman gücünü azaltır. Herhangi bir işletmenin oto finansman gücü şu eşitlikle gösterilebilir:

Oto finansman Gücü = Dağıtılmayan Karlar + Amortismanlar

2.2.Satıcı Kredileri

En yaygın kısa süreli finansman kaynağı,ticari kredi terimi ile de ifade edilen satıcı kredileridir. İşletmeye, hammadde, yardımcı madde, işletme malzemesi, parça, hizmet ve benzeri girdileri satan satıcılar, sattıkları mal ve hizmetlerin tutarının bir kısmını veya tamamını, satış anında değil de belirli bir süre sonra ödetirlerse, işletmeye kredi açmış sayılırlar. Bu durum, işletmenin, işletme sermayesi ihtiyacını azaltıcı bir rol oynar. Uygulamada, işletme sermayesi ihtiyacının yaklaşık % 75-80’i, satıcı kredileriyle karşılanmaktadır. Ancak, satıcı kredisinden yararlanmak isteyen bir işletmenin ticari itibarının yüksek olması gerekir. Satıcı işletmeler, mal ve hizmet verdikleri işletmenin borçlarını zamanında ödeyemeyeceğinden korkarlarsa, satışlarını kredili değil peşin olarak yapma yoluna giderler.

Uygulamada satıcı kredileri veya ticari krediler, Açık Hesap,Hatır Bonosu, Ticari Kabul, Alacak senedi ve benzeri araç ve yöntemlerle gerçekleştirilir.

2.3. Müşteri Kredileri

Özellikle, pazarda eksikliği duyulan bazı mal ve hizmetleri öncelikle satın alabilmek için, bazı müşteriler avans şeklinde ön ödemelerde bulunurlar. Müşteri, ilerde satın alacağı bir malın bedelinin bir kısmını veya tamamını, önceden peşin olarak ödediği için, aslında üretici işletmenin işletme sermayesi ihtiyacını azaltmış ve böylece de kredi sağlamış olmaktadır. Türkiye’de özellikle bazı büyük işletmeler, bu yolu kullanarak, çok büyük tutarlarda kısa süreli finansman olanağı sağlamaktadırlar. Otomobil satın alma kuyruklarına girebilmek için ödenen avanslar, telefon bağlama kuyruklarına girebilmek için ödenen avanslar ve çeşitli depozitolar, müşteri kredilerinin bazı örnekleridir.

2.4. Ticari Banka Kredileri

İşletme sermayesi ihtiyacını karşılamak için, oto finansman kaynakları, satıcı kredileri ve müşteri kredileri yeterli olmayabilir. Bu durumda işletmeler, başka arayışlar içine girerler. Bunlardan birisi de ticari banka kredileri kaynağına baş vurmaktır. Ticari bankalar, belirli bir kısa süreli kredi anlaşmasına göre, başvuran işletmelere kredi açarlar. Uygulamada, kısa süreli kredi elde etmenin birçok yolu vardır.

Banka kaynaklı kısa vadeli krediler, şu şekilde sıralanabilir:

Iskonto: Borçluları aynı şehir sınırları içinde olan alacak senedi (ticari senet) sahibi işletmeler, dilerlerse, bu senetlerini, bankalara ıskonto ettirerek, kısa dönemli finansman yoluna gidebilirler. Banka, faiz, komisyon, gider vergisi gibi masrafları düştükten sonra, geriye kalan tutarı, senet sahibi işletmeye peşin olarak öder.

İştira: İşletmeler, borçluları başka şehir sınırları içinde olan, senetlerini bankalara ıskonto ettirirlerse, iştira kredisi sağlamış olurlar. İştira edilecek senet vadesi 121 günü geçemez ve bankanın alacağı komisyon, ıskonto komisyonundan biraz daha yüksektir.

Döviz kredisi: Bankaların döviz kredisi açabilecekleri kaynakları kısıtlı olduğu için, döviz kredileri, ihracat konusunda deneyimli, yeterli öz kaynağa ve organizasyona sahip işletmelere açılır. Yurt dışında iş yapan Türk Müteahhitleri ile ödemeleri dövizle yapılacak uluslararası ihalelerle ilgili işleri üstlenen işletmelere açılan döviz kredileri TL veya Döviz olarak kullandırılabilir. Döviz kredilerinde faiz, pazarlığa göre serbestçe kararlaştırılır. Uygulamada ise döviz kredisi faizi, uluslararası para piyasalarında uygulanan faiz oranına belirli bir komisyon eklenmek (Libor + Spread) biçiminde saptanmaktadır.

Açık kredi: Bankaların, borç para alacak işletmenin, doğrudan doğruya kişisel imzasına güvenerek açtıkları kredidir. Aslında, kredi alan işletmenin bütün aktifi, genel anlamda bir teminat sayılır.

Kefalet karşılığı kredi: Niteliği ve işleyişi bakımından, tıpkı açık kredi gibidir. Ancak, açık kredi tek imzalıdır. Oysa, kefalet karşılığı kredide, borçlu olacak işletmeden başka, bir veya birkaç işletme veya kişinin kefalet imzası, başka bir deyişle güvencesi koşulu vardır.

Senet karşılığı kredi: Bankaların, işletmelerin ticari senetlerinin rehini karşılığında açtıkları kredi türüdür. Bankaya rehin edilecek senetlerde vade 181 günden fazla olamaz.

Emtia karşılığı kredi: Üreticinin, tüccarın ve sanayicinin elinde mevcut olup henüz paraya çevirmediği mallarının rehini karşılığında açılan bir kredidir. Banka şube müdürünün seçeceği güvenilir bir uzman (eksper), rehin alınacak emtia değerini belirler.

Alacağın devir ve temliki karşılığı kredi: Bankaların, işletmelerin özellikle devlet ve diğer kamu kurumlarından tahakkuk etmiş alacaklarının bankaya devir ve temlik edilmesi karşılığında açtıkları kredidir.

Tahvil ve hisse senetleri karşılığı kredi: Bankaların, işletmelerin ellerinde bulunan tahvil, hisse senedi gibi menkul kıymetlerinin rehini karşılığında açtıkları kredidir.

Hazine plasman bonosu karşılığı kredi: Bankaların, işletmelerin elinde bulunan Devlet Gelir Ortaklığı Senedi, Devlet Tahvili, Hazine plasman Bonosu ve her türlü hazine kefaletine haiz Bonoların rehini karşılığında açtıkları kredidir.

Vadeli mevduat karşılığı kredi: Bankalar, işletmelerin vadeli mevduat hesapları üzerinden, kredinin % 10 fazlası kadar rehin tesis ederek açtıkları kredidir.

Döviz tevdiat karşılığı kredi: Mevcut kambiyo düzeni içersinde açtırılmış bulunan döviz tevdiat hesapları karşılığında verilen kredidir. Vadeli mevduat karşılığı krediye uygulanan tüm koşullar, bu tür kredide de geçerlidir.

Altın rehini karşılığı kredi: Teminat olarak alınacak hurda altının değeri, bu konuda uzman bir ekspertiz tarafından saptanır. Altının borsa alış fiyatı üzerinden % 10’dan az olmamak üzere bir marj eklenerek altın banka tarafından rehin alınır ve marjın altındaki kısım müşteriye kredi olarak verilir.

Mevduat sertifikası karşılığı kredi: Bankalar, karşılığında kredi verilecek sertifikaların, nakdi kredi sözleşmesindeki rehin bordrosuna dökümünü yaparak kredi alacak müşteriye imzalattırırlar. Rehin edilecek mevduat sertifikalarının miktarı, en az verilecek kredinin % 10 fazlası kadar olmalıdır.

İthalat akreditifi karşılığı kredi: Akreditif ödeme, uluslararası ödemelerde en çok kullanılan bir yoldur. Akreditifte dört taraf vardır. (1) akreditif amiri (alıcı), (2) amirin bankası, (3) amirin bankasının dış ülkedeki temsilcisi banka (lehtar banka) ve (4) akreditif lehtarı (satıcı). Alıcı, kendi bankasına belirli belgelerin teslimi karşısında, dış ülkedeki lehtara belirli bir para ödenmesi talimatını verir. Amir banka, ya ödenecek tutarı müşteriden peşin tahsil eder ya da müşteriye bu miktarda kredi açarak (akreditif kredisi) ödenecek parayı bu krediden karşılar. Daha sonra, akreditif açılış mektubu ile muhabirine sözü edilen belirli belgelerin teslimi karşılığında ve belirli koşullara uyularak belirli miktarda bir paranın ödenmesi talimatını verir. Yurt dışındaki temsilci muhabir banka, bu mektuba dayanarak durumu akreditif lehtarına (satıcıya7 bildirir. Akreditif lehtarı, belirlenen koşullara uygun belgeleri muhabir bankaya verdiğinde, muhabir banka kendisine ödemeyi yapar ve ödediği miktarı bankanın hesabına borç kaydeder. Açılan akreditifle ilgili belgeler geldiği zaman hesap kesilip, bakiyesi hesaplanarak bulunan miktar tahsil edildikten sonra belgeler ithalatçıya verilir. Bankalar, akreditif kredisi karşılığında, bankaca tespit edilen azami faiz ile yürürlükteki yasalar gereğince akreditif tutarı üzerinden açılış komisyonu, ayrıca ithal süresini aşan uzatmalarda, uzatma yapılan miktar üzerinden uzatma komisyonu alırlar.

İhracat kredisi: Her yıl resmi gazetede yayımlanan ihracatı teşvik kararı ile ilişkin Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı tarafından çıkartılan İhracatı Teşvik Tebliğ Esasları içinde yapılacak ihracatın finansmanında kullandırılmak amacıyla ihracatçı işletmelere tahsis edilen bir kredi türüdür. İşletmelere tahsis edilecek kredi miktarının, işletmelerin ihracat taahhüdü ile uyumlu olması zorunluluğu vardır. Krediye, ihracat kredileri için saptanan azami faiz uygulanır. Ayrıca, ihracat kredilerine Devletin tanıdığı vergi, resim ve harç istisnası da göz önünde bulundurulur.

Donanımlı işletme kredisi: Üretimlerini çeşitlendirmek ve artırmak isteyen küçük esnaf, sanatkar ve üreticilerin işyerlerinin ihtiyacı olan her türlü araç-gereç ve tezgahlarının alımında açılan bir kredi türüdür. Kredinin bugünkü limiti 100 milyon liradır. Kredinin aylık geri ödeme taksit tutarları, kredi alanın net gelirinin % 80’nini geçemez.

İşletme ihtiyaç kredisi: Donanımlı işletme kredisinde belirtilen esnaf, sanatkar ve üreticilere, işletme gereksinmelerini ve işyeri dışındaki kendi kişisel gereksinmelerini karşılamaları için verilen bir kredi türüdür.

İşletmelere araç kredisi: Kredinin limiti, otomobilin toplam maliyetinin % 75’ini geçmemek üzere en çok 250 milyon ile 500 milyon liradır. Kredi 12, 18 ve 24 ay vadeli olarak kullandırılmaktadır.

Ev hanımları kredisi: Evinin bir veya birkaç odasında mal ve hizmet üretimine yönelik olarak faaliyet göstermek isteyen ev kadınlarının bu amaçlarını gerçekleştirmek için gereksinme duyacakları menkul veya hammadde alımında kullanılmak üzere verilmeye başlanan çok yeni bir kredi türüdür. Kredinin üst limiti, 50 milyon liradır.

2.5. Diğer Kurumlardan Finansman

Yukarıda sözü edilen kısa süreli fon kaynakları yanında, bir başka fon kaynağı da, diğer kurumlardan finansmandır. Diğer kurumlardan finansman, işletmenin bazı kurumlara karşı tahakkuk etmiş borçlarını, ödeme tarihlerine kadar, işletme sermayesi olarak kullanmasıdır.

Yürürlükteki yasalar gereği, işletmenin devlete, sosyal sigorta kurumlarına, ortaklarına ve personeline karşı bazı borçları tahakkuk eder. Ancak, yine yasalar gereği, tahakkuk etmiş bu borçların ödeme tarihleri takvime bağlanmıştır. Örneğin sigorta primleri, tahakkuk tarihinden bir ay sonra, vergiler ise çeşitli tarihlerde taksitler biçiminde ödenir. Ayrıca, devlet alacaklarına uygulanan faiz oranlarının düşük olması, finansman sıkıntısı çeken bazı işletmelerin devlete olan borçlarını, daha da geç ödeyerek, ek bir finansman olanağı sağlamalarına yol açmaktadır.

2.6. Factoring

Yatırımcı finansal işletmelerden sağlanan kısa süreli finansman kaynağının en çağdaşı, factoringdir. Kredili satış yapan işletmelerin, bu satışlardan doğan alacak haklarını, bankalara veya bu konuda uzman diğer finansal işletmelere satmalarına, factoring adı verilir. Factoring yoluyla finansman olanağından yararlanmak isteyen işletme, bir factoring işletmesiyle sözleşme imzalayarak, yapacağı bütün kredili satışlar için factoring işletmesinin onayını almayı kabul etmektedir. Böylece, işletme, bir taraftan, alacaklarını izleme külfetinden kurtulmakta, diğer taraftan da, alacakların vadesinden önce yüzde yüz peşin tahsilatını sağlamış olmaktadır. Ayrıca, işletme, factoring işletmesinin sahip olduğu pazarlama olanaklarından da yararlanmaktadır. Doğal olarak, satıcı işletme, factoring işletmesine, hizmetleri karşılığında belirli bir komisyon ödemektedir.

Factoring Sistemiyle Finansmanın Aşamaları

Şekilden de izlenebileceği gibi, uygulamada, factoring yoluyla finansman, başlıca şu aşamalardan geçilerek gerçekleştirilir:

  1. Müşteri, işletmeye siparişini verir
  2. İşletme, siparişi factoring işletmesine bildirerek onun onayını alır (onaysız satışlardan factoring işletmesi sorumlu olmaz)
  3. Factoring işletmesinin onay vermesi durumunda, işletme, malı sipariş veren işletmeye gönderir ve bu andan itibaren factoring işletmesinin sorumluluğu başlar
  4. İşletme, müşterisinden alacak hakkını factoring işletmesine devreder
  5. Factoring işletmesi, malın bedelini, işletmeye nakit olarak öder
  6. En son aşamada da, factoring işletmesi, işletmeye peşin olarak ödediği parayı, müşteriden tahsil eder

Türkiye’de, factoring yoluyla ilk finansman uygulaması, 1988 yılında İktisat Bankası tarafından yapılmaya başlanmıştır. İşletmelerimiz, alt yapı, personel ve deneyim yetersizlikleri nedeniyle, ihracatta güçlüklerle karşılaşmaktaydılar. Bu tıkanıklıkları aşmak amacıyla, Türkiye’de factoring işletmelerinin kurulup işlemesi teşvik edilmek istenmiştir. Ancak, iç pazarlarda bu uygulama yozlaşmış ve senet mafyacılığına dönüşmüştür

Bazı işletmeler, alacaklarını, bir yeraltı örgütüne, tutarının altında bir değerle devretmekte, daha sonra da söz konusu yeraltı örgütü, çeşitli yasa dışı yollarla bu alacağı tahsil etmektedir. Bu yanlış uygulamaları önlemenin bir yolu bulunmalı ve ekonomik yaşam normal işleyişine kavuşturulmalıdır.

2.6.1.Factoringin Tanımı ve Tarihçesi

Kredili satış yapan işletmelerin, bu satışlardan doğan alacak haklarını, bankalara veya bu konuda uzman diğer finansal işletmelere satmalarına, factorin adı verilir.

Factoring, her türlü mal ve hizmet satışlarından kaynaklanan kısa vadeli (Türkiye koşullarında 90 gün) ticari alacakların factoring şirketine devri, borçlunun bu devirden haberdar edilmesi ve tahsilatın factoring tarafından yapılmasıdır. Ticari alacağın takibini ve tahsilatını, factoring işletmesi yapar. Factoring işletmesi, yapılan sözleşmeye göre, satın aldığı alacak tutarının yaklaşık % 70-80’nini peşin olarak ödeyerek, alacağını factoring işletmesine satan işletmenin finansman sorununu çözer.

Factoring işletmelerinin temel konusu ve amacı, kendisine başvuran müşteri işletmelerin ekonomik faaliyetlerinden kaynaklanan veya kaynaklanacak ticari alacaklarının belirli bir ıskonto ile satın alınmasıdır.

19.yüzyılda ABD’de özellikle tekstil sektöründe uygulanmaya başlayan factoring, son 50 yıl içinde Avrupa’da da yaygın uygulama alanı bulmuştur. Bilgisayarların ekonomik yaşama girmesiyle hız kazanan factoring uygulamaları, bugün çok değişik sektörlerde kullanılan çağdaş bir finansman yöntemi durumuna gelmiştir.

Türkiye’de, factoring yoluyla ilk finansman uygulaması, 1988 yılında ıktisat Bankası tarafından yapılmaya başlanmıştır. İşletmelerimiz, alt yapı, personel ve deneyim yetersizlikleri nedeniyle, ihracatta güçlüklerle karşılaşmaktaydılar. Bu tıkanıklıkları aşmak amacıyla, Türkiye’de factoring işletmelerinin kurulup işlemesi teşvik edilmek istenmiştir. Ancak, iç pazarlarda bu uygulama yozlaşmış ve senet mafyacılığına dönüşmüştür. Bazı işletmeler, alacaklarını, bir yeraltı örgütüne, tutarının altında bir değerle devretmekte, daha sonra da söz konusu yeraltı örgütü, çeşitli yasa dışı yollarla bu alacağı tahsil etmektedir. Bu yanlış uygulamaları önlemenin bir yolu bulunmalı ve ekonomik yaşam normal işleyişine kavuşturulmalıdır.

Türkiye’de, önceleri ihracat yapan işletmelerde uygulanan bu finansman yöntemi, son yıllarda yurt içi finansmanda da kullanılmaya başlamıştır. Türkiye’de ilk foctoring işletmesi, 1990 yılının ilk yarısında Facto Finans adı altında kurulmuştur. Daha sonra da Aktif Finans, Türkiye Kalkınma Bankası ve ış Bankası factoring uygulamalarını başlatmıştır. Bugün, yaklaşık 40 işletme, factoring faaliyetinde bulunmaktadır. Heller Factoring, Devir Factoring, Aktif Finans Factoring, Eurofactoring, Esfacto Factoring, Kapital Factoring, Factor Expres bunlardan bazılarıdır.

6.2.2. Factoring Süreci

Factoring yoluyla finansman olanağından yararlanmak isteyen işletme, bir factoring işletmesiyle sözleşme imzalayarak, yapacağı bütün kredili satışlar için factoring işletmesinin onayını almayı kabul etmektedir. Böylece, işletme, bir taraftan, alacaklarını izleme külfetinden kurtulmakta, diğer taraftan da, alacakların vadesinden önce peşin tahsilatını sağlamış olmaktadır. Ayrıca, işletme, factoring işletmesinin sahip olduğu pazarlama olanaklarından da yararlanmaktadır. Doğal olarak, satıcı işletme, foctoring işletmesine, hizmetleri karşılığında belirli bir komisyon ödemektedir.

6.2.3. Factoring Türleri

Başlıca factöring türleri, şu biçimde sistemleştirilebilir:

  1. Yurtiçi (domestic) Factoring
  2. Uluslararası (international) Factoring,
  3. Geri Dönülebilir (with recourse) Factoring
  4. Geri Dönülemez (without recourse) Factoring

Yurtiçi factoring, aynı ülkede faaliyet gösteren alıcı, satıcı ve factor arasında yapılan factoring işlemidir.

Uluslararası factoring, alıcı veya satıcıdan herhangi birisinin dış ülkede olması durumunda söz konusu olur. Yurtiçi factoringteki üç tarafın yanına, dördüncü taraf olarak yabancı ülkedeki factoring işletmesi eklenir. Örneğin, bir Türk ihracatçısı, Almanya’ya mal sattığında, Almanya’daki factoring işletmesi import factor olarak devreye girer ve borcun ödenmeme riskini üstlenir. Türk ithalatçısı, Almanya’dan mal satın aldığında ise, Almanya’daki factoring işletmesi export factor konumunda olur. Dolayısıyla, Türkiye’deki factoring işletmesi de bu kez import factor olur ve riski üstlenir.

Geri dönülebilir factoring, borçlunun ödememe riskini üstlenmeksizin, yalnızca finansman hesaplarının tutulması hizmetlerinin verildiği factoring türüdür.

Geri dönülemez factoringte, borçlu borcunu ödemezse, riskin tamamını factoring işletmesi üstlenir. Ancak, factoring işletmesinin üstlendiği risk, finansal bir risktir. Başka bir deyişle, borçlunun finansal bir zorluk (iflas vb.) nedeniyle borcunu ödeyememesi durumunu kapsar. Alacağını factoring işletmesine devreden işletmenin malları sözleşmeye uygun değilse ya da zamanında yollamamışsa, bu durum factoring şirketini bağlamaz.

Uygulamada, uluslararası factoring, geri dönülemez şekilde yapılmaktadır. Türkiye’de yapılan factoringlerin ise, yaklaşık % 30-40 ı geri dönülemez factoring biçimindedir.

6.2.4. Yurtiçi Factoring Uygulaması

Türkiye’deki bir işletme, değişik şehirlerdeki müşterilerine, örneğin bayilere vadeli mal satmış olsun. Bu işletme factoring hizmetinden yararlanabilmek için, Türkiye’deki bir factoring işletmesine, vadeli mal sattığı borçluların listesini verir. Factor işletme, listedeki borçluların kredi değerliliklerine göre bir öneride bulunur. Factoring sözleşmesinin koşulları, komisyonu, ön ödeme oranı ve ıskonto aranı (bir bakıma faiz) karşılıklı olarak belirlendikten sonra factoring sözleşmesi imzalanır.

Üretici işletme, malları sevk edip faturaları düzenledikçe, bu faturaları factora temlik eder. Düzenlenen faturaların üzerine “Faturalar factora temlik edilmiştir; ödemeyi lütfen factora yapınız” biçiminde bir etiket yapıştırılır.

Factor, fatura bedellerini vadesi geldiğinde, malların alıcısından tahsil eder ve ön ödeme yapılan durumlarda bu miktarı düşerek, üretici işletmenin hesabına alacak bakiye olarak işler.

Malların alıcısı, borcunu factora zamanında ödememesi durumunda, geri dönülemez factoring sözleşmesi yapılmışsa, bu factorun sorunudur. Geri dönülebilir factoring sözleşmesi yapılmışsa, factor, üretici işletmeye rücü eder.

6.2.5. Uluslararası Factoring Uygulaması

Türkiye’deki bir ihracatçı işleteme, İtalya’ya mal ihraç etmek istesin. İtalya’daki müşteri, satın almak istediği malların siparişini verir. Türkiye’deki işletme, İtalya’daki müşterinin adını, adresini, ödeme koşullarını ve ödeme vadesini, Türkiye’deki factoring işletmesine bildirir. Türkiye’deki export factor, İtalya’daki import factora alıcı hakkında bilgi edinmek için başvurur ve alıcı hakkında elde ettiği kredi değerini ve kredi limitini, üretici işletmeye bildirir. Üretici işleteme, malları ve faturanın aslını İtalya’daki müşteriye, faturanın temlik edilmiş kopyasını ise, Türkiye’deki factora yollar ve ihtiyacına göre % 80 oranında ön ödeme talep eder.

Borcun vadesi geldiğinde, İtalya’daki import factor, İtalya’daki mal alıcısından alacağı tahsil eder ve Türkiye’deki factoring işletmesine gönderir.

6.2.6. Factoring Yöntemiyle Finansmanın Yararları

Factoring yöntemiyle finansmanın başlıca yararları şu biçimde sıralanabilir:

  • İşletme alacaklarının izlenmesi, tahsili ve muhasebesi belirli bir sisteme bağlanmış olur
  • Geri dönülemez factoring yapılması durumunda, alacağın tahsil edilmemesi riski ortadan kalkar
  • Şüpheli alacak riskini factora devreden işletmeler, yurtiçi ve yurtdışı pazarlarını genişletme olanağına kavuşurlar
  • Factorun verdiği ön ödeme ile işletme, hammaddesini peşin alarak, önemli indirimler sağlayabilir ve üretim maliyetlerini düşürerek daha fazla kar sağlayabilir
  • İşletmenin alacakları, stokları ve ticari borçları azalacağı için, işletme
  • sermayesi gereksinmesi azalır; bilançosu daha likit duruma gelir; banka kredisi kullanma olanağı saklı kalır
  • İşletme, müşterilerine vade tanıyabileceği için, satışları ve rekabet gücü artar
  • Factorun ihracattaki ön ödemesi döviz biçiminde olacağı için, kambiyo
  • dosyası çabuk kapatılır ve KDV başvurusu anında yapılır, böylece elde edilen dövizi en yüksek kur veren bankada bozdurma şansı doğar
  • İhracatta, müşteri ile dil sorunu ortadan kalkar; terimler yüzünden çıkabilecek sorunlar, müşterinin ana diliyle muhabir factor tarafından çözüme götürülür
  • Ön ödeme, alacağı factora devreden işletmenin ihtiyacı ve talebi üzerine yapıldığı için, işletme gereksiz zamanlarda banka kredisi kullanmaz ve faiz giderlerini düşürme olanağına kavuşur, böylece işletme nakit akışı planlarını daha gerçekçi olarak hazırlayabilir

6.2.7. Türkiye’de Factoring Uygulamasına Elverişli Sektörler

Türkiye’de, factoring uygulamasına elverişli sektörlerin başında, birazda factoringin ilk uygulandığı sektör olması bakımından, tekstil sektörü gelir. Bunu hazır giyim sektörü izler. Dünya factoring hacminin % 30 u tekstil ve hazır giyim sektöründe gerçekleşmektedir.

Türkiye, tekstil ve hazır giyim sektöründe, üretim ve satış kapasitesi açısından 6. sırada yer almaktadır. Tekstil sektöründe 1992 yılında 7 milyar dolarlık dış satım ve 4,5 milyar iç satım olmak üzere 11,5 milyar dolarlık işlem hacmi gerçekleşmiştir.

Factoring uygulamasının en çok yapıldığı ikinci sektör, satışı kısa vadeli olarak yapılan tüketim mallarıdır. Dayanıklı tüketim malları içinde de beyaz eşya ile elektronik eşya, factoring açısından belirli bir potansiyele sahiptir. Toplam dayanıklı tüketim malları satışının % 90 ı vadeli olarak gerçekleşmektedir.

Factoring uygulamasına elverişli diğer sektörler şu biçimde sıralanabilir:

  • İşlenmiş gıda
  • Deri-kösele
  • Demir-çelik
  • Cam eşya
  • Refrakter malzemeleri
  • Plastik
  • Mobilya
  • Kimyevi madde ve ilaç
  • Hizmet sektöründe özellikle turizm ve reklam sektörleri

Turizmde factoring uygulamaları, çok geç gündeme gelmiştir. Bu sektörde ödemeler, genellikle ya kredili ya da nakit olarak yapılmaktadır. Bu nedenle, yurt içindeki otellerin yabancı ülkedeki seyehat acentalarıyla yaptıkları rezervasyon anlaşmalarından doğan alacakların factor kuruluşa devredilmeleri şeklindeki uygulama, factoringi gündeme getirmiştir.

Factoring işlemine uygun olmayan sektörlerin başında inşaat sektörü gelir. İnşaat sektöründe, alacağın nerede doğduğu, işlemin nerede bittiği baştan kesin olarak belirlenemeyeceği için, bu sektörde factoring yapmak zorlaşmaktadır.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, factoring, özellikle 1 aydan 3 aya kadar vadeli malların satışlarında ideal bir finansman aracıdır. Factoringin, uzun vadeli yatırım mallarının satışından doğan alacaklarda uygulanma olasılığı şimdilik yok gibidir.

2.7. Devlet Yardımı

Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler, çok sık işletme sermayesi sıkıntısı içine düşerek, kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Böyle durumların yaygınlaştığı zamanlarda devlet, bu işletmeleri kurtarmak için, çeşitli yardım politika ve programları uygulayabilir. İşletme sermayesi sıkıntısı çeken işletmeler, yasal mevzuat çerçevesinde devletin yardım ve desteğini salama yoluna başvururlar. Türkiye’de, devletin şirket kurtarma işlemlerinde, işletmelere karşı eşit davranmadığı yolunda çok sayıda eleştiriler olmaktadır.

3. UZUN DÖNEMLİ FİNANSMAN

Kısa dönemli finansmana, işletme sermayesi ihtiyacını karşılamak için gidilirken, uzun dönemli finansmana, sabit sermaye ihtiyacını karşılamak için gidilir. Bilindiği gibi, arazi, bina, makine, donanım ve çeşitli haklar, bir yıldan daha uzun süreler işletmede kullanılırlar. Başka bir deyişle, bunların işletme karına katkıları uzun yıllar boyunca sürer gider. Dolayısıyla, söz konusu sabit işletme varlıklarının satın alınması için gerekli paranın geri ödenmesi de, uzun yıllara yayılmalıdır. Uygulamada, genellikle 1-5 yılı kapsayan döneme orta, 5 yılı aşan dönemlere ise, uzun dönem adı verilmektedir. Burada, basitlik sağlamak için, ayrıntıya inilmeyecek ve yalnızca uzun dönem ifadesi kullanılacaktır.

Uzun dönemli finansman kaynaklarını, şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Öz Kaynak Şeklinde Uzun Dönemli Finansman

  • Oto finansman
  • Hisse senedi satışı

2. Borçlanma Yoluyla Uzun Dönemli Finansman

  • Tahvil satışı
  • Orta ve uzun dönemli banka kredileri
  • Finansal kiralama (leasing)
  • Devlet yardımı

3.1. Öz Kaynak Şeklinde Uzun Dönemli Finansman

Öz kaynak şeklinde uzun dönemli finansman, oto finansman veya hisse senedi satışı yoluyla gerçekleştirilir. Yukarıda da değinildiği gibi, her ne şekilde olursa olsun, dağıtılmayan veya işletmede kalan kar ile amortismanlar toplamı, o işletmenin oto finansman gücünü gösterir. İşletme, bu gücünün bir kısmını işletme sermayesi olarak kullanırken, artan kısmını da sabit varlıkların finansmanında kullanabilir.

Öz kaynak şeklinde uzun dönemli finansmanın asıl temel kaynağı, hisse senedi satışlarıdır. Hisse senedi, ister işletmenin ilk kuruluşunda, isterse sonradan sermaye artırılışı şeklinde çıkarılıp satılsın, hisse senedini alan kişiler, işletmenin ortağı olurlar. Dolayısıyla, hisse senedine yatırdıkları paraları oranında, işletmenin karından pay alma hakkını kazanırlar.

İşletmelerin, hisse senedi satışı yoluyla finansman sağlamaları, devlet tarafından da desteklenir. Devlet, mülkiyeti geniş halk kitlelerine yaymak için, hisse senedi satışıyla halka açılan anonim şirketleri, çeşitli teşviklerle desteklemektedir. Son yılların güncel ekonomik konularından birisi de, devlet işletmelerinin halka açılma yoluyla özelleştirilmesidir. Bu durumda, Kamu İktisadi Teşebbüslerinin sermayeleri paylara bölünecek ve bu payları temsil eden hisse senetleri halka satılacaktır. Böylece, en azından devlet mülkiyeti halka yayılmış olacaktır. Ancak, gerek özel mülkiyetin, gerekse, kamu mülkiyetinin hisse senedi yoluyla halka geçebilmesi için, devletçe bazı koşulların da sağlanmış olması gerekir. Bunların en başında, çağdaş bir sermaye piyasasının kurulup işletilmesi gelir. Halk, kolayca hisse senedi alıp satabilirse, hisse senetlerinin fiyatı piyasada oluşursa, işletmeler karlarının belirli bir miktarını her yıl ortaklarına dağıtırlarsa ve halka açılan işletmeler devletçe desteklenirse, bu önemli uzun dönemli finansman aracına işlerlik kazandırılmış olacaktır.

Hisse senedi satışı yoluyla öz kaynak finansmanına gitmeden önce, aşağıdaki faktörlerin göz önünde bulundurulması gerekir:

  • Bu tür finansman karşılığında, herhangi bir faiz ödemesi gerekmez,
  • Hisse senedi satışıyla elde edilen ana paranın geri ödenmesi söz konusu değildir
  • Ekonomik durgunluk veya işlerin kötüye gittiği dönemlerde hisse senediyle finansman, işletmeyi iflastan kurtarır
  • Hisse senedi satışıyla finansman, en güvenli para bulma aracıdır. Ancak, bunun için bir taraftan işletmelerin halka açılmayı kabul etmeleri, diğer taraftan da halkın çıkarılan hisse senetlerini almaya istekli olması gerekir. Hisse senedi başına kar oranı yüksek olursa, halk tasarruflarını hisse senedine yatırmak ister
  • Her para sıkıntısına düşüldüğünde, hisse senedi çıkarıp halka satmak oldukça zaman alıcı, bürokratik, masraflı ve zor bir işlemdir

Son yıllarda, hisse senedi satışı yoluyla önerilen bir başka uzun dönemli finansman şekli de, risk sermayesi (venture capital)’dir. Özellikle, küçük ve orta ölçekli işletmelerin oluşması ve desteklenmesi için, risk sermayesi kavramı geliştirilmiştir. Bilindiği gibi, riski çok büyük olan yatırımların kar veya zarar olasılığı da çok büyüktür. Elinde çok orijinal ve cazip yatırım projesi olan, ancak bu yatırımı gerçekleştirecek finansal gücü olmayan küçük ve orta ölçekli işletmelerin çıkardığı hisse senetlerini, riski seven tasarruf sahiplerinin satın alması yoluyla sağlanan finansmana, risk sermayesi denilmektedir. Uygulamada, kumarcı yatırımcı (venture kapitalist), riski azaltmak için, ortak olmayı düşündüğü işletmenin fizibilite çalışmalarına, kuruluşuna ve yönetimine de katılmak istemektedir.

Pek yakın gelecekte, Türkiye’de de, sermayesi olmamakla birlikte çok iyi bir yatırım projesi geliştiren girişimciler, bu projelerini destekleyecek bir finansal kuruluşa başvurarak, fikirlerini gerçekleştirme olanağını bulabileceklerdir.

3.2. Borçlanma Yoluyla Uzun Dönemli Finansman

Her finansman sıkıntısına düşüldüğünde, hisse senedi çıkarma yoluna gidilemeyeceğine göre, geriye kalan tek uzun dönemli fon bulma seçeneği, borçlanmadır. Borçlanmaya karar vermeden önce, aşağıdaki faktörlerin göz önünde bulundurulması gerekir:

  • İşletmeye borç verenlerin, işletmenin yönetiminde herhangi bir hak ve yetkileri yoktur
  • İşletmeye borç verenler, işletmenin borcunu faiziyle birlikte ödeyip ödeyemeyeceğini göz önünde bulundururlar. Dolayısıyla, iyi işlemeyen işletmelere kolay kredi açmazlar
  • Borç faizleri masraf sayıldığı için, ödenecek vergiyi azaltır
  • İşletmenin borç aldığı paraya ödediği faiz oranı, bu parayla elde edeceği kazanç oranından küçükse, işletmenin karını yükseltici bir rol oynar. Bu etkiye, işletme finansmanında kaldıraç faktörü denir. Örneğin, eğer borç alınacak para ile %90 oranında net gelir sağlanacak, buna karşılık, borç alınan paraya %75 faiz ödenecekse, aradaki %15’lik fark, işletmeye kalacaktır. Borç alınan paraya uygulanan faiz oranı % 95 olsaydı, bu kez kaldıraç tersine çalışacak ve işletmenin öz sermayesini % 5 oranında olumsuz yönde etkileyecekti
  • Ana borcu, sözleşme koşulları içinde geri ödemek gerekir
  • İşletme gelirlerinin azaldığı dönemlerde, borç faizlerini ve ana borcu ödemek zorlaşır; bazen faizi veya ana borcu, tekrar borçlanarak ödemek durumunda kalınır ve sonunda bir çıkış yolu bulunamazsa işletmenin iflası istenebilir

Borçlanma yoluyla uzun dönemli finansman kaynaklarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Tahvil satışı
  • Orta ve uzun dönemli banka kredileri
  • Finansal kiralama (Leasing)
  • Devlet yardımı

3.2.1. Tahvil Satışı

Nasıl devlet, nakit sıkıntısına düştüğü zamanlarda devlet tahvili ihraç edip halka borçlanırsa, anonim şirket yapısındaki özel işletmeler de, gerektiğinde tahvil çıkarıp satarak, tasarruf sahiplerine borçlanırlar. İşletmeler, tahvil satışını çekici duruma getirebilmek için, çeşitli yollar denerler. Örneğin, ikramiyeli, teminatlı, kara iştirakli, primli, hisse senedi ile değiştirilebilir ve başka çıkarlar sağlayan tahviller çıkarıp halka arz ederler. Böylece, tasarruf sahiplerini etkileyerek, çıkardıkları tahvilleri kolayca satmaya çalışırlar.

Türk Ticaret Kanunu’na göre, borç senedi niteliğinde bir menkul kıymet olan tahvil, tahvili çıkaran işletme açısından uzun dönemli bir finansman aracıdır. İşletme, tahvil çıkarıp satarak, ortak sayısını artırmadan, uzun dönemli bir fona kavuşmuş olur. İşletmeler, bu fonları, işletmede etkili bir şekilde kullanıp işletme karını artırarak, bir taraftan, her yıl tahvil kuponları karşılığında aldığı borcun faizini, diğer taraftan da zamanı gelince ana borcunu öderler.

3.2.2. Orta Ve Uzun Dönemli Banka Kredileri

İşletmeler, hisse senedi ve tahvil satışı dışında, diğer bir uzun dönemli fon kaynağı olarak, bankalardan yararlanırlar. Bilindiği gibi, temelde bankalar, para pazarlaması yapan finansal işletmelerdir. Dolayısıyla, orta ve uzun dönemli fona ihtiyaç duyan işletme yöneticileri ile banka yöneticileri, bir araya gelerek pazarlığa tutuşurlar. Pazarlık sonunda bir anlaşmaya varılabilirse, bu anlaşma bir kredi sözleşmesine dönüştürülür. Yapılan sözleşmede, kredinin dönemi 5 yıldan küçük bir zaman dilimini kapsıyorsa, bankanın açtığı krediye, orta vadeli banka kredisi, 5 yıldan daha uzun bir zaman dilimini kapsıyorsa, uzun vadeli banka kredisi adı verilir.

Orta vadeli kredileri, hemen her türlü bankadan sağlamak mümkündür. Uzun vadeli krediler ise, genellikle yatırım bankaları ile kalkınma bankalarından sağlanır. Orta ve uzun dönemli banka kredilerinin geri ödemeleri, belirli bir ödeme planına bağlanır. Söz konusu geri ödeme planlarında, sözleşmeye belirli bir ödemesiz dönem konulması, yaygın olarak görülen bir uygulamadır. Uzun dönemli banka kredilerindeki ödemesiz dönem, genellikle 2 yıl olmaktadır.

Orta ve uzun dönemli krediler, uygulamasında iki kısma ayrılmıştır:

  • Yatırım Kredileri
  • İşletme Kredileri

Yatırım kredileri, yeni bir sanayi tesisi kurulması, faaliyette olan bir sanayi tesisinin yenileştirilmesi, genişletilmesi veya mevcut tesisi bütünleyici ek tesis kurulması gibi amaçlar için açılan kredilerdir.

Yatırım kredilerinin değerlendirilmesinde, yatırım projesinin durumuna ve Yatırımların Teşviki ve Yönlendirilmesine Ait Karar ve Tebliği esaslarına göre hareket edilir. Başka bir deyişle, bu tür krediden yararlanabilmek için, yatırımın teşvik belgesine bağlanmış olması gerekir.

İşletme kredileri, üretim faaliyetinde bulunan işletmelerin işletme sermayesi gereksinimini karşılamak amacıyla verilen kredilerdir. Bu kredilerde, teşvik belgesi aranması zorunluluğu yoktur.

Orta ve uzun dönemli kredilerde, kredi sözleşmesi, teminat, vade ve ödemesiz dönem, taksit dönemleri, faiz dönemleri, ilgili mevzuata uymak koşuluyla, krediyi açacak banka ile krediyi alacak işletme arasında karara bağlanır. Ticari itibarı ve kredi itibarı yüksek, finansal yapısı sağlam ve güçlü teminat gösterecek durumda olan işletmelerin, kredi sözleşmesinde pazarlık gücüne sahip olacakları açıktır.

3.2.3. Finansal Kiralama (Leasing)

İkinci Dünya savaşı sırasında, savaş araç-gereçlerinin kiralanmasıyla gündeme gelen leasing, son yıllarda çağdaş bir orta ve uzun dönemli finansman yöntemi durumuna gelmiştir. İlk leasing işletmesi, 1952 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde kurulmuştur. Daha sonra, ABD’yi Kanada, İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’da kurulan leasing işletmeleri izlemiştir. Bugün leasing konusunda en iddialı ülke olan Japonya ise, 1963 yılında devreye girmiştir.

Leasing, son yıllarda, gelişmekte olan ülkelerde de büyük önem kazanmaya başlamıştır. Leasing, Türkiye’ye, 28 Haziran 1985 tarihinde yürürlüğe giren 3226 Sayılı Finansal Kiralama Kanunu ile gelmiştir.

Finansal kiralama yapmak isteyen işletme, önce kiralamak istediği sabit değeri araştırıp bulacaktır. Sonra, bir finansal kiralama kuruluşuna başvurarak, söz konusu sabit değeri kiralamak istediğini bildirecektir. Kira pazarlığında anlaşabilirlerse, aralarında bir kira sözleşmesi yapacaklardır. Sözleşme esaslarına göre, finansal kiralama kuruluşu, söz konusu sabit değeri sahibinden satın alarak kendi mülkiyetine geçirecek ve kiracı işletmeye teslim edecektir. Kiralanan mal otel, gemi, uçak, fabrika, bilgisayar, taşıt aracı, makine, donanım gibi sabit değerler olduğu için, kiracı işletme açısından, kiralama yoluyla uzun dönemli bir finansman sağlanmış olmaktadır. Finansal kiralama kuruluşunun satın aldığı mal, yüksek bedelle kiraya vermek amacıyla mülkiyetine geçirdiği bir yatırımdır.

Türkiye’nin ilk leasing işletmesi İktisat Bankası tarafından 1986 yılında kurulan İktisat Leasingdir.

Finansal kiralama yasasının yürürlüğe girmesinden sonra, Türkiye’de bazı bankalar, leasing işlemleri yapabilecek şekilde örgütlenmişlerdir. Vakıflar Bankası tarafından kurulan Vakıflar Leasing, Yapı kredi Bankası ve Fransız Bankalarının katılımıyla kurulan Yapı Kredi Leasing, İş Bankası ile IFC ve Societe General katılımı ile oluşan İş-Gen Leasing, Akbank ile Alman Dresdner ve Fransız BNP bankalarınca oluşturulan BNP-AK-Dresdner Leasing bunlardan bazılarıdır. Ayrıca, Finansal Kiralama Yasası, daha birçok ticaret bankasına ve kalkınma bankalarına, finansal kiralama yapma yetkisi vermiştir.

Türkiye’de leasing sektörü, oldukça kısa bir geçmişe rağmen, çok hızlı bir şekilde gelişim göstermektedir. Bugün için Türkiye’de, yaklaşık 40 leasing işletmesi faaliyet gösterir duruma gelmiştir.

 Türkiye’deki leasing işletmeleri, şu biçimde sınıflandırılabilir:

  • Banka kökenliler: İktisat Leasing, Halk Leasing, Yapı Kredi Leasing, Interlease Finans Leasing, TYT Leasing, BNP-Ak-Dresdner Leasing, Garanti Leasing, Esleasing, Egeleasing, Marmara Leasing, Vakıf Deniz Leasing, Atlas Leasing
  • Banka kökenli olmayanlar: Gökçe Leasing, Mengerler Leasing, Sistem Leasing, Volkan Leasing, Bilmar Leasing, Şetat Leasing, Universal Leasing
  • Kalkınma ve Yatırım Bankaları: Türkiye Kalkınma Bankası, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Tekfen Bank, Yatırım Bank, Tat Yatırım Bankası, Avrupa Yatırım Bankası
  • Özel finans kurumları: Al Baraka Türk, Kuveyt Türk Evkaf, Anadolu Finans Kurumu, Faisal Finans

3.2.3.1. Leasingin Tanımı

Türkçeye finansal kiralama olarak çevrilen leasing, bir üretim malının kira karşılığında belirli bir süre kiralanması anlamına gelmektedir. Leasingde, yatırım malının mülkiyeti leasing işletmesinde kalmakta, yalnızca kullanım hakkı kiralayan işletmeye devredilmektedir. Kira dönemi sonunda ise, sözleşmede belirlenen sembolik bir rakam karşılığında, yatırım malının mülkiyetinin kiracı işletmeye geçmesi sağlanabilmektedir.

3226 Sayılı Finansal Kiralama Kanununda, finansal kiralama, şu şekilde tanımlanmıştır: “Kiralayanın, kiracının talebi ve seçimi üzerine üçüncü kişiden satın aldığı veya başka suretle temin ettiği bir malın zilyetliğini, her türlü faydayı sağlamak üzere ve belli bir süre feshedilmemek şartıyla, kira bedeli karşılığında, kiracıya bırakmasını öngören bir sözleşme”dir.

Finansal kiralama işleminin aşamalarından da anlaşılacağı gibi, mal ve hizmet üretimi yapmak isteyen işletme, bu üretim için gerekli olan sabit değerleri, satın alma yerine kiralamayı tercih etmektedir. Finansal kiralama kuruluşu, sabit değerin mülkiyetini satıcı işletmeden devralarak, bunu yüksek bir bedelle kiraya verip karını artırmaya çalışmaktadır. Satıcı işletme ise, zaten satmak için sabit değerler üretmektedir. Daha açık bir ifadeyle, iki işletme arasına bir aracı finansal kiralama kuruluşu girince, her üç kuruluş da amacına ulaşmış olmaktadır.

Finansal kiralamada en önemli konu, kira bedelinin saptanmasıdır. Uygulamada, kiracı işletme, genellikle, her ay sabit bir kira bedeli yerine, gelecekteki satış gelirleriyle orantılı bir kira bedeli için çaba göstermektedir. Ayrıca, sözleşmeye konulacak bir maddeyle, kira süresi sonunda, kiracı işletme, isterse, sabit değerin o günkü değerini finansal kiralama kuruluşuna ödeyerek, kira ödediği malı kendi mülkiyetine geçirebilmektedir. En başta verilen tanımından da anlaşılacağı gibi, finansal kiralama kuruluşu, kira sözleşmesini, sözleşmede belirtilen süreden önce feshetme hakkına sahip değildir. Bu durum, kiracı işletmeye, huzur içinde çalışma olanağı veren çok önemli bir özelliktir.

3.2.3.2. Leasingle Kiralanabilecek Yatırım Malları

Leasing yöntemiyle amortismana tabi her türlü mal kiralanabilir. Ancak, hammadde, yardımcı madde, işletme malzemesi, yarı ürün, yedek parça, know-how, patent ve software leasinge konu olamaz. Şu anda, amortisman sorunu nedeniyle gayrimenkul leasingi uygulaması, çok kısıtlı olarak yürütülmektedir. Türkiye’de gayrimenkul leasinginin önünü açmak için çalışmalar yapılmaktadır.

Leasing finansman yöntemiyle kiralanabilecek yatırım malları şu biçimde sıralanabilir:

  • Bilgisayarlar ve yüksek kapasiteli bilgi işlem üniteleri
  • Matbaa makineleri
  • Tekstil tezgahları
  • İşletme için gerekli her türlü taşıtlar
  • Uçaklar ve helikopterler
  • Kuru yük gemileri, tanker ve diğer deniz taşıtları
  • Enerji tesisleri
  • Sanayi kalıpları
  • Tıbbi cihazlar, komple hastaneler
  • Santraller ve haberleşme cihazları
  • Her türlü üretim makineleri
  • Üretim bantları
  • Komple fabrikalar, vinçler ve iş makineleri
  • Otel, büro donanımları ve her türlü araç-gereç

Bugün için Türkiye’de toplam sabit yatırımların yalnızca % 12 si, leasing yoluyla finanse edilmektedir. Ancak çok yakın bir gelecekte, bu oranın hızla artacağı beklenmektedir. Çünkü, leasing, yatırımlarda öz kaynak gereksinmesini azaltmakta, bir bakıma da işletmelere, orta ve uzun vadeli nakit sağlama işlevi görmektedir.

 3.2.3.3. Leasing Süreci

Leasing finansman yöntemiyle yatırım yapmak isteyen işletme, yatırım malının satıcısı işletme ile fiyat ve teslim koşullarını içeren bir ön anlaşma imzalamaktadır. Yatırım projesi finansman aşamasına geldiğinde, işletme bir leasing işletmesine başvurmaktadır.

Leasing işletmesi, başvuran işletmenin finansal yapısını, nakit akışını ve yatırım mallarının özelliklerini değerlendirerek, en geç bir hafta içinde olumlu veya olumsuz bir yanıt verir. Leasing işletmesi olumlu yanıt verirken, beraberinde bir de kiralama teklifi sunar. Teklif üzerinde anlaşılabilirse, iki işletme arasında bir finansal kiralama sözleşmesi imzalanır.

Leasing işletmesi, düşük bir KDV ödeyerek, başvuran işletmenin seçtiği yatırım malını satın alır ve kararlaştırılan bir ödeme planına göre işletmeye kiralar. Yatırım malını kiralayan işletmenin kira dışındaki sabit giderleri ise, sigorta ve noter giderleridir. Finansal kiralama, resim, harç ve damga vergisinden muaftır. Kiralanan yatırım mallarının bakım-onarım ve sigorta giderleri, kiralayan işletmeye aittir. İşletme, finansal kiralama sözleşmesinin sona erme tarihinde, sözleşme sırasında konulan bir madde ile sembolik bir ücret ödeyerek mala sahip olabilir.

3.2.3.4. Leasingden Yararlanabilecek İşletmeler

Yatırım malı tanımına giren ve amortismana tabi bir mala yatırım yapmak isteyen her işletme, bu finansman yönteminden yararlanabilir. Ancak, leasing işletmeleri, daha çok büyük işletmelerle çalışma eğilimindedirler. Belirli bir risk taşıdığı için, leasing işletmeleri, henüz işe yeni başlayan girişimcileri ya da adı pek duyulmamış işletmeleri tercih etmemektedirler. Bu tür işletmeler finansal kiralamadan yararlandırılsa bile, istenen kira ve teminatlar çok yüksek olmaktadır.

Leasing işletmeleri, daha önceden tanıdıkları, ödeme alışkanlıklarını bildikleri eski müşterilerini tercih ederler. Bu arada, leasing işletmesi ile yatırımcı işletmelerin ilişkileri de büyük önem taşır. Leasingciler, gelişme potansiyeli gördükleri ve ileride de benzer kiralamalar getirebilecek işletmelere daha sıcak bakmaktadırlar.

Yürürlükteki 3226 sayılı yasaya göre, leasing yöntemiyle finanse edilen bir yatırım malı, en az 4 yıl süre ile kiralanabilir. Başka bir deyişle, yatırım malını kiralayan işletme, 4 yıl geçmeden mala sahip olamaz. Ancak, uygulamada, leasing işletmesiyle müşteri işletmeler, kendi aralarında anlaşarak, 2 yıl kira ödedikten sonra mala fiilen sahip olunması sağlanmakta; sözleşme ise, formalite icabı devam etmektedir. Yeni yasa önerisinde, bu 4 yıl koşulunun kalkması beklenmektedir.

Leasingde, ıskonto oranı adı verilen yıllık faizler, çıplak yıllık kredi faizlerine yakın bir düzeyde olmaktadır. 1995 yılı itibariyle leasingde yıllık temelde uygulanan oran % 80 civarındadır. Ancak, özellikle çok şubeli bankaların iştiraki olan leasing işletmelerinde görüldüğü gibi, nakit bolluğunun yaşandığı dönemlerde, faiz oranları büyük ölçüde düşebilmektedir. Türkiye’de yıllık % 54, aylık % 2 veya 3 gibi düşük faizlerle leasingin yapıldığı dönemler olmuştur. Ancak, bu durum, kredibilitesi yüksek, adı teminat yerine geçen büyük şirketler için söz konusu olmuştur.

Görüldüğü gibi, leasing işletmesine leasing için başvuran işletmenin pazarlık şansı ne kadar güçlü ise, aylık kiralar da o kadar düşük olabilmektedir.

Leasing yöntemiyle yatırım malına sahip olmak isteyen işletmenin, sektördeki küçük büyük birçok leasing işletmesiyle görüşmesinde yarar vardır. Pazar payını artırmak isteyen ya da rakiplerinden müşteri almak isteyen bazı leasingciler, daha düşük fiyat verebilirler.

Finansman yöntemleri arasında leasing, ödeme planı en esnek olanlardan birisidir. Leasing ödemelerinde, ticari banka kredilerinde olduğu gibi, üç ayda bir faiz, vadede de anapara ödemesi gibi kesin bir kural yoktur. İşletme, leasing işletmesiyle anlaşarak, ödeme planını, kendi nakit akışına göre belirleme şansına sahiptir. Örneğin, hangi aylarda işletmeye daha çok nakit girecekse o aylarda kira yüksek, diğer aylarda da düşük tutulabilir.

Leasingde istenen teminatlar, yatırımcı işletmenin kredibilitesiyle bire bir oranlıdır. Ancak, leasingde kiralanan malın mülkiyeti leasing işletmesinde olduğu için, kiralanan mal en önemli teminat sayılır. Bunun dışında, her türlü menkul ve gayrimenkul de teminat olarak istenebilir.

3.2.3.5. Leasing Türleri

Başlıca leasing türleri şu biçimde sıralanabilir:

  • Yurtiçi finansal kiralama (domestic leasing): Yatırım malının Türkiye’den veya dünyanın herhangi bir yerinden, Türkiye’de yerleşik bir leasing işletmesi tarafından satın alınarak kullanımının, kira bedeli karşılığı yatırımcıya bırakılmasıdır. Yurtiçi kiralamada önemli olan, kiralayanın ve kiracının yurtiçinde olmalarıdır. Burada yatırımcı için en önemli avantaj, Türkiye’de bulamadığı yatırım mallarını, Türkiye’de müşterisi olduğu leasing işletmesi aracılığı ile kiralayabilmesidir. Yurt dışından ithal edilecek mallarda yatırımcının dikkat etmesi gereken konu, kira ödemelerinin yanında, ithalat işlemlerinin maliyeti olmalıdır
  • Uluslararası finansal kiralama (cross-border leasing): Herhangi bir yatırım malının, yurtdışında yerleşik bir leasing işletmesi tarafından satın alınarak kiralanmasıdır. Bu tür kiralamada Türkiye’deki leasing işletmesi, dünya çapındaki geniş muhabir ağıyla işleme aracılık eder
  • Satışa yardımcı kiralama (sales-aid leasing): Leasing işletmelerinin, pazar paylarını artırmak amacıyla, müşterilerine yeni finansman alternatifi sunmak isteyen satıcı ve üretici işletmelere verdiği bir hizmettir. Satıcı işletme, peşin ve vadeli satış opsiyonlarının yanı sıra, leasing seçeneğini de sunar. Müşterinin leasing alternatifini seçmesi durumunda, işlemler normal sürecinde gelişir. Türkiye’de özellikle ticari otomobil üreten işletmeler, satışa yardımcı leasing yönteminden yararlanmaktadırlar. Başka bir deyişle, bu işletmeler, bir anlamada, malı kiralayan müşteriye kefil olmuş, malı takip edeceğini garanti etmiş olmaktadır
  • Satış ve geriye kiralama (sale and lease back): Daha çok nakit paraya gereksinme duyan işletmelerin başvurduğu bir finansman yöntemidir. Burada işletme, sahip olduğu bir malı, leasing işletmesine satar ve ayını malı kiralar. Böylece malın nakit karşılığını leasing işletmesinden peşin olara Õk alır ve kira ödeyerek sattığı malı kullanmaya devam eder. Vade sonunda da sembolik bir ücret ödeyerek, malı tekrar mülkiyetine geçirir

3.2.3.6. Leasingin Üstünlükleri ve Sakıncaları

Finansal kiralama yoluyla finansmanın başlıca yararlarını, birkaç nokta etrafında özetlemek mümkündür:

  • KDV avantajı: Leasingde makine ve donanımlarda % 1, ticari araçlarda % 8 KDV ödenir. Banka kredisi için Banka ve Sigorta Muameleleri ve Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu ödenmez. Ayrıca leasing işlemleri, her türlü vergi, resim ve harçtan muaf olduğu için maliyet düşer
  • Vergi avantajı: Kira bedellerinin tamamı gider olarak gösterilir. Böylece yatırımcıya vergi avantajı sağlanmış olur
  • Yüzde yüz finansman: Yatırım projesindeki sabit yatırım tutarının nakliyat ve montaj dahil tümü finanse edilebilir
  • Az bürokrasi ve esneklik: Kira ödeme planı, dönem, para türü, nakit akışına ve gelirlerin durumuna göre belirlenebilir. İşlemin teminatlandırılması ve gerçekleşmesi çok kısa sürede tamamlanır. İleriye dönük işletme plan ve bütçelerindeki sapmalar minimuma indirilebilir
  • Uzun dönemli finansman sağlar: Leasing sözleşmesi en az dört yılı kapsadığı için, diğer finansman yöntemlerine göre, daha uzun vadeli sayılır. Bu arada, kira ödemelerini daha kısa sürede bitirerek mala sahip olma olanağı da vardır
  • Öz kaynakları tüketmez: Leasing yöntemiyle gerçekleştirilecek yatırımlar, öz kaynaktan fon ayırma zorunluluğunu ortadan kaldırır. Böylece, bir taraftan likidite sağlanmış olur, diğer taraftan da likit öz kaynakları repo gibi alternatif alanlarda kullanma şansı elde edilmiş olur
  • Teşvik avantajı: Teşvik belgesine bağlanmış yatırımlar için, kiracı ve leasing işletmesi birlikte DPT’ye başvururlar. Kiracının belgesi, leasing işletmesine devredilir. Teşvik belgesindeki yatırım indirimi ve diğer avantajlardan yararlanan leasing işletmesi, bu avantajı düşük bir kira bedeli olarak kiracıya yansıtır
  • İflas durumunda kolaylık: Kiracı işletmenin iflası durumunda, leasing yoluyla finanse edilmiş mallara el konulamaz. Bu durumda, yatırımcı üretime devam ederek, borçlarını ödemeye çalışabilir

Finansal kiralamanın diğer üstünlüklerini de şu biçimde sıralamak mümkündür:

  • Sabit değerlerin tümünü peşin alacak kadar finansal gücü olmayan
  • işletmeler, kira şeklindeki taksitlerle, bu değerlerden yararlanma olanağına kavuşurlar
  • İşletmeler, isterlerse, yatırımlarının tamamını bu yolla yapabilirler
  • Faiz ve kira şeklindeki finansal kiralama ödemeleri, vergi yasaları açısından masraf sayıldığı için, kiralanan sabit değerlerin bedeli kısa sürede geri alınabilir
  • Amortisman oranı düşük olan ülkelerde, finansal kiralama, amortisman ayırmaya oranla daha fazla bir vergi avantajı sağlar
  • Kredi bulma sınırlarına ulaşan işletmeler, finansal kiralama yoluyla ek bir kredi olanağına kavuşurlar
  • Finansal kiralama yoluyla uzun dönemli finansman kaynağı, işletme bilançosunun pasifinde yer almadığı için, işletmenin borçlar rakamı büyük olarak görünmez
  • Teknolojinin kısa sürede demode olduğu sektörlerde, işletmeyi hantal yatırımlardan kurtarır. Örneğin, en son teknolojiyi temsil eden taşıt araçlarını kiralayan bir işletme, modası geçince bunları geri vererek, daha ileri modelleri kiralayabilir
  • Finansal kiralamanın sayılan üstünlükleri yanında en önemli sakıncası, çok pahalı bir uzun dönemli finansman seçeneği olmasıdır.

Konuya son vermeden önce, finansal kiralamanın alternatifi durumunda olan satın almanın ve kredinin de sakıncalarını belirtmekte yarar vardır.

Kiralama yerine satın almanın sakıncaları, şu biçimde sıralanabilir:

  • Öz kaynağın yatırım mallarına kullanılması nedeniyle, işletme sermayesi açığı ortaya çıkabilir
  • Öz kaynağın, repo, hazine bonosu, iştirak, mevduat gibi alternatif getirilerinden mahrum kalınabilir
  • Nakit sıkıntısına düşülebilir
  • İşletmenin likiditesi azalır
  • Beklenmedik durumlarda ortaya çıkabilecek nakit gereksinmelerine yanıt verme esnekliği ortadan kalkar
  • Yeterli fon bulunamadığı durumlarda yatırımları ertelemek gerekebilir. Bu da enflasyonist ortamlarda yatırım maliyetini artırır

Kiralama yerine kredi kullanmanın sakıncaları da şu biçimde sıralanabilir:

  • Faiz oranlarının üzerine vergi ve primler eklendiği için, finansman maliyeti artar
  • Bilançoda borçluluk oranı artar
  • Kredi işleminin teminatlandırılması ve gerçekleşmesi genellikle uzun zaman alır
  • Çoğu zaman, kredi ile projenin tamamı değil belirli bir kısmı finanse edilebilir
  • Kredi geri ödemesinde, işletmenin nakit girişlerine göre bir esneklik sağlanamaz
  • Kredi faizi, dönem içinde değişerek, işletme planlarını bozabilir
  • Faiz oranlarının üzerine vergi ve primler eklendiği için, finansman maliyeti artar
  • Bilançoda borçluluk oranı artar
  • Kredi işleminin teminatlandırılması ve gerçekleşmesi genellikle uzun zaman alır
  • Çoğu zaman, kredi ile projenin tamamı değil belirli bir kısmı finanse edilebilir
  • Kredi geri ödemesinde, işletmenin nakit girişlerin Öe göre bir esneklik sağlanamaz
  • Kredi faizi, dönem içinde değişerek, işletmenin finansal planlarını bozabilir

Sonuç olarak, sabit varlıkları için finansman gereksinmesi duyan işletmeler, diğer seçeneklerle karşılaştırarak, leasinge gidip gitmemeye karar vermek durumundadırlar.

3.2.4. Devlet Yardımı

Devlet, ülkenin dünya pazarlarındaki pay oranını ve milli geliri artırmak, özel kesimi geliştirmek, işsizliği azaltmak, ekonomik ve sosyal kalkınmayı hızlandırmak ve daha başka amaçlarla, yatırımları teşvik etmektedir. Başta yüksek amortisman oranları olmak üzere, çeşitli kredi kolaylıkları, yatırım indirimleri, gümrük vergisi indirim ve muaflıkları, kalkınmada öncelikli yöreler uygulamaları ve daha birçok teşvik araçları, bunlardan bazılarıdır.

Devlet yardımı şeklindeki uzun dönemli finansman seçeneğinden yararlanabilmek için, devletin aradığı özellik ve boyutlarda yatırım projesi hazırlamak ve DPT’ye başvurarak yatırımı teşvik belgesine bağlamak gerektiği açıktır.

10

DİĞERER İŞLETME İŞLEVLERİ

GİRİŞ

Bilindiği gibi yönetim, pazarlama, üretim, finans, muhasebe, insan kaynakları, halkla ilişkiler ve araştırma-geliştirme, işletmenin temel işlevleridir. İlk üç işleve önceki bölümlerde değinilmişti.  Bu bölümde de kalan işlevlere değinilecektir.

1. MUHASEBE ÜŞLEVİ

Çağımızdaki rekabet yarışında, işletme yöneticileri, hemen her gün binlerce karar alıp uygulamak durumundadırlar. Bu kararların çok büyük bir kısmı, finansal nitelik taşır ve finansal sonuçlar doğurur. Eğer yöneticiler, aldıkları kararların ne gibi sonuçlar doğuracağını önceden bilebilselerdi, yöneticilik, çok kolay ve risksiz bir meslek olurdu. Ancak, işletmecilikte, böyle mutlak bilgiye dayalı hiçbir karar yoktur. Bunun yerine, karar almaya ışık tutan çok çeşitli bilgi kaynakları vardır. Bu kaynakların en başında da, işletmenin kendi muhasebe bölümü gelir.

Başarılı bir işletmecilik için, başarılı bir muhasebe sistemi, kesin bir zorunluluktur. İster arazi, bina, donanım, mal ve benzeri alımlar olsun, isterse vergi, ücret ve diğer ödemeler olsun, işletmedeki tüm finansal işlemler, Türk Lirası ile ifade edilip izlenirler. Muhasebenin işlevi, işletmedeki bütün finansal olayları ve işlemleri izlemek, sınıflandırmak, kaydetmek, özetlemek, saklamak ve sağlıklı kararlar alabilecek şekilde analiz edip yorumlamaktır. Bu tanıma göre, muhasebenin üç önemli boyutu vardır. Bunlar, defter tutma, bilgi üretme ve finansal analizdir.

Muhasebeye, uzun yıllar boyunca, yalnızca finansal işlemlerin kaydı, sınıflandırılması ve özetlenmesi şeklinde bir defter tutma olayı olarak bakılmıştır. Bu anlamda, önce finansal nitelikli olaylar günlük defterlere ve büyük defterlere kaydedilir, daha sonra da bilanço ve gelir tabloları şeklinde özetlenirdi. Oysa günümüzde, muhasebede ağırlık, karar almada yararlanılacak bilgi üretmeye ve muhasebe verilerinin analizine doğru kaymıştır. Dolayısıyla çağdaş muhasebe, işletme yöneticilerine, bugün için işletmede neler olduğunu ve gelecekte de neler olabileceğini gösteren bir araç durumundadır.

  1. Muhasebeye Gereksinim Duyan Çevreler

Muhasebe bilgilerine ihtiyaç duyan çevrelerin en başta gelenlerini, şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • İşletme yönetimi
  • Ortaklar
  • İşletmeye kredi arz edenler
  • Devlet kurumları
  • Sendikalar

1.1.1. İşletme Yönetimi

Muhasebe bölümünde yapılan işlerin büyük bir bölümü, işletmenin yönetilmesine yardımcı olmaktır. İster kısa dönemi ilgilendiren taktik işletme kararları olsun, isterse, işletmenin bütünüyle geleceğini ilgilendiren uzun dönemli stratejik kararlar olsun, tüm kararların alınmasında muhasebenin ürettiği bilgilerden yararlanılır. İşletme yöneticilerinin ihtiyaç duyduğu ve muhasebe bölümünden istediği başlıca bilgileri, şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Halen işletmede ne kadar nakit vardır?
  • Halen işletmede ne kadar mal stoku vardır?
  • Müşterilerin işletmeye ne kadar borcu vardır?
  • İşletmenin müşterilere ve diğer kişi ve kurumlara ne kadar borcu vardır?
  • İşletme, geçen ay, üç ay önce ve geçen yıl ne kadar satış yapmıştır?
  • Birim başına üretim maliyeti kaç liradır?
  • Geçmişe oranla üretim maliyetleri artmakta mıdır yoksa azalmakta mıdır?
  • Ne kadar kar veya zarar edilmektedir?
  • Yeni mallar ve pazarlar geliştirmeye para ayırmak mümkün müdür?
  • Yeni yatırımlar yapmaya uygun fon birikimi var mıdır?

Her işletme yöneticisi, işletmenin nasıl işlemekte olduğunu bilmek ister. Dolayısıyla, işletme yöneticileri, yukarıda sıralanan bilgiler ve bunların benzeri bilgiler aracılığı ile işletmeyi kontrol altında tutmaya çalışırlar. Başka bir deyişle, işletme yöneticileri, muhasebeden sağladıkları bilgilerle, işletmenin bugünkü ve gelecekteki finansal yapısını dengelemeye çalışırlar.

1.1.2. Ortaklar

İşletmenin mevcut ortakları ve işletmeye gelecekte ortak olmayı düşünenler, aşağıdaki soruların cevaplarını, işletme muhasebesinden öğrenmek ihtiyacını duyarlar:

  • İşletmenin şimdiki kar veya zararı ne kadardır ve gelecekte nasıl bir eğilim göstermektedir?
  • İşletme yatırımlarının tutarı kaç liradır?
  • İşletmenin finansal yapısı sağlıklı mıdır?
  • İşletme varlıklarının bugünkü değeri nedir?

1.1.3. İşletmelere Kredi Açanlar

Aylık muhasebe raporları ile yıl sonunda hazırlanan finansal tablolar, herhangi bir işletmenin kredi değerini ölçmede kullanılan en güvenli bilgi kaynaklarıdır. İşletmeye kredi açmayı düşünen kişi, işletme ve diğer finansal kurumlar, genel olarak aşağıdaki soruların cevabını, muhasebe raporlarından öğrenmeye çalışırlar:

  • İşletmenin alacağı borç karşılığında gösterebileceği teminatların gerçek değeri nedir?
  • İşletme varlıklarının ne kadarı ortaklar tarafından, ne kadarı da borçlanma yoluyla finanse edilmiştir?
  • İşletmedeki kar birikimi ne kadardır ve bu birikim gelecekte artma veya azalma eğiliminde midir?
  • İşletmeye en çok ne kadar kredi açılabilir?
  • Açılacak kredinin süresi ve bu krediye uygulanacak faiz oranı ne olmalıdır?
  • Açılacak kredi için, işletmenin hangi varlıkları teminat olarak istenmelidir?

1.1.4 Devlet Kurumları

Çeşitli devlet kurumları, işletmenin finansal raporlarına ve bu raporların yasalara uygun olarak hazırlanmasına, özel bir dikkat gösterirler. Bunun en başta gelen nedeni, devletin, işletmeden alacağı vergiyi, doğru olarak saptamak istemesidir. Genellikle devlet, en azından aşağıdaki soruların cevabını arar:

  • İşletmenin gerçek gelir ve giderleri nelerdir?
  • İşletmenin ne tür borçları vardır ve bu borçların gerçek değeri nedir?
  • İşletme ne tür varlıklara sahiptir ve bu varlıkların gerçek değeri nedir?
  • İşletmenin satış gelirleri ne kadardır?
  • İşletmede ne kadar insan çalışmaktadır?
  • İşletmede çalışanlar kaç lira karşılığında, ne kadar çalışmaktadırlar?
  • İşletmenin gerçek vergi matrahı nedir?

1.1.5. Sendikalar

Toplu pazarlık sürecinde, gerek işveren sendikaları, gerekse işçi sendikaları, gerçekçi bir pazarlığa oturabilmek için, muhasebe raporlarından yararlanırlar. Sendikaların muhasebe raporlarından, başlıca şu soruların cevabını bulmaya çalışırlar:

  • İşletmenin gerçek kar düzeyi nedir?
  • İşçilerin işletmenin yarattığı katma değerden aldıkları pay artmakta mıdır yomsa azalmakta mıdır?
  • İşçi verimliliği, artmakta mıdır yoksa azalmakta mıdır?

1.2. Muhasebe Kayıt Sistemi

İşletmedeki finansal olayların kaydedilmesi, özetlenmesi ve analizi, tarih boyunca, çok çeşitli şekillerde gerçekleştirilmiştir. Bazı küçük işletmelerde, bugün bile, az da olsa tek taraflı kayıt sisteminin kullanıldığı görülmektedir. Ancak, orta ve büyük ölçekli işletmeler, muhasebe işlemlerini, artık yalnızca çift taraflı kayıt sistemiyle yürütmektedirler.

Tek taraflı kayıt sisteminde, her finansal işlem için, yalnızca bir tek kayıt yapılır. Her muhasebe kaydında, kasa hesabına alacak ya da borç yazılır. Aradaki fark da, kasa dengesini gösterir. Oysa, çift taraflı kayıt sisteminde, her finansal işlem için, en az iki ayrı hesaba kayıt yapılır. Çift taraflı kayıt sisteminin kurulabilmesi için, işletmedeki finansal olayların sınıflandırılması ve her sınıf için bir hesap açılması gerekir. Açılan ve ilerde açılması düşünülen tüm hesaplar, bir hesap planı içine yerleştirilir. Türkiye’de, son yıllarda, hemen tüm işletmeler, tek düze bir hesap planı kullanma yönünde eğilim göstermektedirler.

İşletmede bir finansal olay gerçekleştiği zaman, çift taraflı kayıt sistemine göre açılan en az iki hesaba, ya borç ya da alacak kaydı yapılır. Başka bir deyişle, her finansal olayda, hesap planındaki bir hesaba alacak yazılırken, başka bir hesaba da borç yazılır. Böylece, işletmedeki finansal olaylar sınıflandırılmış ve aralarında mantıki bir bağ kurulmuş olur. İşletme muhasebecileri, söz konusu mantıki bağlardan da yararlanarak, bir taraftan bilanço, gelir-gider tablosu, nakit akım tablosu gibi finansal tabloları kolayca hazırlama olanağına kavuşurlar, diğer taraftan da, gerekli analiz ve yorumların yapılmasını sağlarlar. Özetle belirtmek gerekirse, günümüzün çok karmaşık finansal olaylarının izlenmesi, analizi ve yorumu için, çift taraflı kayıt sistemi ile çok iyi hazırlanmış bir hesap planından başka bir çözüm yolu yoktur.

2. İNSAN KAYNAKLARI İŞLEVİ

Bilindiği gibi, üretim insanlar için yapılır. Ancak, yine bilindiği gibi, insanlar, aynı zamanda bir üretim aracı veya üretim faktörüdür. Bir taraftan üretimin amacı, diğer taraftan da üretimin aracı olan insanların, hem üretirken hem de tüketirken, mutlu olmaları gerekir.

Bu durumu ve diğer fiziksel, akılcı ve duygusal özellikleri nedeniyle insan kaynağı, diğer üretim faktörlerinden bütünüyle farklı bir öneme sahiptir. Dolayısıyla, işletmecilikte, insan faktöründen yararlanırken, çok daha özel bir dikkatin gösterilmesi gerekir.

İşletmenin amaçlarını, işletmede görev alan ve çeşitli niteliklere, uzmanlıklara, yeteneklere ve deneyimlere sahip olan insanlar gerçekleştirir. Bu insanların tümüne birden, işletme insan kaynağıi adı verilir.

İşletme insan kaynağıinin bulunması, işe alınması, işe yerleştirilmesi, işte eğitilmesi, yeteneklerinin geliştirilmesi, dinlendirilmesi, başarısının ölçülmesi, ücretinin saptanması, terfi ettirilmesi, işine son verilmesi, emekliye ayrılması gibi işlemleri, işletmenin insan kaynağı bölümü yürütür.

İşletmedeki insan kaynağının işletme amaçlarını gerçekleştirecek şekilde planlanmasına, işe alınmasına, çalıştırılmasına, değerlendirilmesine ve diğer yasal işlemlerinin yapılmasına, insan kaynağı yönetimi denir. İşletmenin büyüklüğü, çalışma konusu, finansal yapısı, tüketicileri, coğrafik yerleşimi ve sendikal ilişkileri, insan kaynağı yönetimini etkileyen başlıca faktörlerdir.

2.1. Ünsan Kaynakları Bölümünün Görevleri

Bilindiği gibi, günümüzde, gerek dünyada, gerekse Türkiye’de insanın bir takım hakları, yasalarla güvence altına alınmıştır. Özellikle çalışan insanın hakları, ulusal düzeyde ve uluslararası düzeyde çeşitli örgütler tarafından savunulmakta ve korunmaktadır. Dolayısıyla işletmeler, çalıştırdıkları çalışanların sosyal ve yasal haklarına titizlik göstermek durumundadırlar.

Küçük işlerde, belki ayrı bir insan kaynağı bölümü oluşturulmaz. Ancak, yine de bu görevi, işletmede bir kişi üstlenip, yasalara uygun olarak yürütür. İşletmede çalışan insan kaynağı sayısı arttıkça, işletmede ayrı bir insan kaynağı bölümüne ihtiyaç duyulacağı açıktır.

Bu durumda her işletme, kendi ihtiyaçlarına uygun bir insan kaynağı bölümü örgütlemesine gider.

Aşağıdaki şekil, büyük işletmeler için geçerli olan örgütlenme biçimlerinden yalnızca birini göstermektedir. Şekilden de izlenebileceği gibi, aslında, insan kaynağı yönetimi, her biri ayrı bir özel uzmanlığı gerektiren geniş bir görev alanını kapsar. Diğer taraftan, insan faktörü, diğer üretim faktörleri gibi alınıp satılabilen bir mal niteliğinde olmadığı için, emeğinin kiralanması, yasalar tarafından özel düzenlemelere tabi tutulmuştur. Başka bir deyişle, yasalar, girişimci karşısında emek sahibinin ekonomik ve sosyal haklarını dengelemeye çalışmıştır. Dolayısıyla, insan kaynağı yöneticilerinin, diğer uzmanlıklarına ek olarak, insan kaynağıle ilgili yasal mevzuatı çok iyi bilmeleri gerekir.

      İnsan Kaynağı Bölümünün Örgütlenmesi

2.2 İşe Alma

İşletmeyi amaçlarına, işletmede çalışan insanlar ulaştırır. İşletmeyi amaçlarına ulaştırma yeteneğine sahip insanların bulunması, insan kaynağı yönetiminin ilk aşamasını oluşturur. Bu aşamanın başlayabilmesi için, her şeyden önce, işletmenin tümü için geçerli olan bir insan kaynağı planlaması yapmak gerekir. İnsan kaynağının bulunması, seçimi, yerleştirilmesi ve diğer işe alma işlemleri, söz konusu insan kaynağı planlamasına dayanır.

2.2.1. İnsan Kaynağı Planlaması

Ünsan kaynağı planlaması, işletmenin gelecekteki işgücü ihtiyacının nitelik ve nicelik yönünden dökümünü kapsar. Gelecekte, işletmenin ne türde, ne kadar insan kaynağı ihtiyacı olduğunu, işletmenin kullandığı teknoloji (emek yoğun veya makine yoğun), ülkenin ekonomik koşulları, işletmenin içinde yer aldığı sektördeki gelişme, emek arzındaki dalgalanmalar ve politik çevrelerdeki gelişmeler, büyük ölçüde etkiler. Dolayısıyla, istatistik tahmin yöntemlerinden de yararlanarak, gelecekteki emek arzının kompozisyonu, ülkedeki genel ücret yapısındaki gelişmeler, işletmenin ürettiği mal veya hizmete karşı talebin ne yönde gelişeceği, gerçeğe yakın bir şekilde öngörülmeye çalışılmalıdır. Geleceğe ilişkin bu öngörmeler ışığında, işletmenin içinde bulunduğu dönemde ve sonraki dönemlerde hangi uzmanlıklara sahip ne kadar insan kaynağı ihtiyacı olacağının hesaplanmasına geçilir.

Türkiye’de, genellikle, işletmede çalışan insan kaynağı, kapsam içi insan kaynağı ve kapsam dışı insan kaynağı olarak iki grupta toplanır. Herhangi bir işçi sendikasının üyesi olanlara kapsam içi, olmayanlara da kapsam dışı insan kaynağı adı verilir. Genellikle, kapsam içi insan kaynağı işçi statüsünde, kapsam dışı insan kaynağı ise, memur statüsünde çalıştırılır. İşletmenin, hangi statüde kaç insan kaynağına ihtiyacı olduğunu hesaplayabilmek için, her şeyden önce, işletmede hangi işlerin yapılması gerektiği belirlenmelidir. Daha sonra da her birim işin, standart olarak ne kadar işçilik saati içinde yapıldığı hesaplanmalıdır. Kuramsal bir örnek olmak üzere, işletmenin ürettiği mala 5 000 birim talep olacağı ve bir birim malın da 30 işçilik saatinde üretileceği varsayılsın. Bu verilere göre, işletmenin üretim bölümünde kaç işçi çalıştırılması gerektiği, şu şekilde hesaplanacaktır:

1  birim mal                      30  saatte üretilirse,

5 000  birim mal                 150 000  saatte üretilir.

1  iş gününde bir işçi             8  saat çalışırsa,

300  iş gününde bir işçi           2 400  saat çalışır.

150 000  saati bir yılda              63  işçi çalışır.

Yukarıdaki sayısal örnekte, izinler düşüldükten sonra bir yılda 300 iş gününün olduğu ve normal olarak günde 8 saat çalışılacağı varsayılarak, üretim bölümünde yıllık işçi ihtiyacının 62,5; yarım işçi olmayacağına göre de, bu sayının 63 olacağı hesaplanmıştır. İşletmede bir yıl süreyle 2 saat fazla çalışma yapılarak, bir günde 10 saat çalışılacağı varsayılsaydı, bu kez 50 işçiye ihtiyaç olacağı hesaplanacaktı. Ancak, bu durumda, fazla çalışma işçilik ücretinin %100 zamlı olacağı da unutulmamalıdır.

İnsan kaynağı ihtiyacını belirlerken, hastalanma, mazeret izni, ölüm, istifa gibi bazı başka faktörleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Bu arada, dikkate alınması gereken bir diğer önemli faktör de, insan kaynağı devir oranıdır. İnsan kaynağı devir oranı şu formülle bulunur:

İnsan Kaynağı Devir Oranı = Bir yılda işten ayrılanların toplamı/

                            Yıllık ortalama çalışan sayısı

Belirli bir dönemde işletmeden ayrılanların, o dönemde işletmede görevli ortalama insan kaynağı sayısına oranına, insan kaynağı devir oranı adı verilir. İşletmeden 1992 yılında 25 kişi çeşitli nedenlerle ayrılmış olsun. 1 ocak 1992 de işletmede 60 kişi görevliyken, 31 aralık 1992 de 70 kişi görevli olursa, işletmedeki ortalama insan kaynağı sayısı da,.(60+70)/2 =65 olacaktır. Bu duruma göre, işletmenin insan kaynağı devir oranı, (25/65) % 38 olarak hesaplanacaktır.

% 38’lik insan kaynağı devir oranı, işletmede çalışan her 100 kişinin 38’nin işletmeden ayrıldığını gösterir. Başka bir deyişle, işletme, yetişmiş insan kaynağının % 38’ni elinde tutamayarak, başka işletmelere kaçırmakta ve gereksiz yere, insan kaynağı bulma, işe alıştırma, eğitme, geliştirme ve benzeri masraflara katlanmaktadır. İşletme, insan kaynağı politikalarını iyileştirerek, insan kaynağı devir oranını düşürmeye çalışmalıdır.

Görüldüğü gibi, matematiksel yolla hesaplanan insan kaynağı sayısına, hastalık, mazeret izni, işten ayrılma gibi faktörleri de göz önünde bulundurarak, artı bir sayının eklenmesi gerekir. Böylece, ilerde insan kaynağı sıkıntısına düşülmemiş olunur.

2.2.2 İş Analizi

İşletmeye insan kaynağı, işletmedeki belirli işlerin yapılması için alınır. O halde, işletmede yapılacak işlerin analiz edilerek, her birinin tek tek ne gibi özellikler taşıdığı ve bu işleri yapacak insanlarda ne gibi özellikler bulunması gerektiği, bilimsel olarak ortaya konulmalıdır. Başka bir deyişle, işletmedeki tüm işler tanımlanmalı ve bu işleri yapacak insan kaynağında bulunması gerekli nitelikler belirlenmelidir.

İşletmedeki işlerin tanımlanması (job description) ve iş gereklerinin (job specification) saptanması yöntemine veya sürecine, iş analizi denir. Üş analiziyle toplanan bilgilerden yararlanarak, her bir işin kapsamına giren görevlerin, işlemlerin sorumlulukların ve çalışma koşullarının yazılı olarak açıklanmasına ise, iş tanımı denir. Aynı şekilde, belirli bir işin, amaca ulaştıracak biçimde yapılabilmesi için, ne düzeyde eğitim, görgü, deneyim, muhakeme, analiz, yorum, çok yönlülük, yaratıcılık, algılama gücü, uyum gücü, iş bilgisi, sorumluluk duygusu, fiziki görünüş ve benzeri nitelikler gerektirdiğini belirleyen çalışmalara da, iş gerekleri adı verilir.

İş analizi, insan kaynağı yönetiminin yararlandığı en önemli bilgi kaynaklarından birisini oluşturur. Üş analizinin birçok yararları vardır. Bunların en başta gelini, iş tanımı ve iş gereklerinin çıkarılmasına yardımcı olmaktır. Şekilde iş analizi ile iş tanımı ve iş gerekleri arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

2.2.3. Adayların Bulunması


´Ünsan kaynağı planlaması ve iş analizi aşamalarından sonra, işletmedeki işler ve bu işleri yapacak kadrolar, belirlenmiş olur. Artık sıra, bu kadroların, iş gereklerine uygun nitelikte insan kaynağıyla doldurulmasına gelir. İşletmedeki boş kadrolar, terfi ettirme şeklinde işletme içinden doldurulabileceği gibi, işletmeye yeni görüşlerin gelmesi amacıyla, işletme dışından da doldurulabilir. Uygulamada, genellikle, her iki amaç dengelenmeye çalışılır.

Boşalan kadroların tümü, işletme içinden doldurulsa bile, yine de onların boşalttığı kadrolar için, insan kaynağı adayları bulmak gerekecektir. Gazete, dergi ve magazin ilanlarıyla aday başvurusu sağlanabileceği gibi, daha önce iş isteğiyle işletmeye gelenler veya işletmede çalışanların önerdikleri kimseler de aday olabilirler. Daha geniş bir aday başvurusu sağlanmak istendiğinde, resmi ve özel iş ve işçi bulma kurumlarından, üniversite ve yüksekokul panolarına asılacak ilanlardan ve benzeri yollardan yararlanılabilir. Bazı önemli işletme kadrolarının doldurulması için ise, kamuda veya özel sektörde çalışan nitelikli kimselerle bizzat görüşülür ve ikna edilerek işletmeye transferi sağlanmaya çalışılır.

2.2.4. İşe Alınacakların Seçimi

Boş kadrolara atanmak üzere çok sayıda adayın başvurması durumunda, insan kaynağının seçimi ve kadrolara yerleştirilmesi gündeme gelir. Üş analizi sonunda hazırlanan iş gerekleri, her kadroya hangi nitelikte insan kaynağı alınacağını gösterdiğine göre, artık yapılacak işlem, iş isteyenlerde söz konusu niteliklerin olup olmadığını saptamaktır. Şekilden de izlenebileceği gibi, insan kaynağı seçimi, ön eleme aşamasıyla başlayıp kazananları boş kadrolara atamayla sonuçlanan bir süreçtir.

         İnsan Kaynağı Seçim Süreci

İşletmeye iş için başvuran her aday, çeşitli sorulardan oluşan bir başvuru formu doldurur. Başvuru formundaki sorular, boş kadroyla ilgili iş gereklerine göre hazırlanmıştır. İnsan kaynağı seçimi sürecinin ilk aşamasında, söz konusu başvuru formları, boş kadrolarla ilgili iş gerekleriyle karşılaştırılır. Başvuru formunda verdiği bilgiler, atanacağı kadronun iş gereklerine uymayan adaylar, ön elemeye tabi tutularak, durum kendilerine bildirilir.

İnsan kaynağı seçimi sürecinin ikinci aşamasında, ön elemeyi geçen adayların başvuru formları, daha yakından bir incelemeye tabi tutularak, birbirlerine göre karşılaştırılıp değerlendirilir. Daha sonra da, iş gereklerine göre ortalamanın üstünde görülen adaylarla yüz yüze görüşme (mülakat) aşamasına geçilir. Yüz yüze görüşmede, görüşmeyi yapan jürinin adaylara nazik davranması, rahat bir görüşme atmosferi sağlaması ve işletme hakkında olumlu bir izlenim bırakması, en başta gelen bir yüz yüze görüşme ilkesidir. Bu koşullar sağlandıktan sonra, jüri, önünde hazır bulunan iş  analizleri çerçevesinde, adayı konuşturmaya çalışır. Böylece, adayların, başvuru formlarında görülemeyen olumlu ve olumsuz yönleri ortaya çıkarılır.

İnsan kaynağı seçiminde son yıllarda sıkça kullanılan bir eleme yöntemi de, adayların çeşitli amaçlarla hazırlanmış testlerden geçirilmesidir. Ancak, söz konusu testlerin, bu işin uzmanı tarafından hazırlanmış olması gerekir. Değilse, gelişigüzel hazırlanmış test uygulamaları, bir taraftan yanıltıcı sonuçlara yol açarken, diğer taraftan da zaman ve maliyet kayıpları yaratır. Ayrıca, bir işletme için uygun olan test, başka bir işletme için uygun olmayabilir. Bu nedenle, işletmelerin insan kaynağı seçiminde, aynı testleri kullanmaları, son derecede sakıncalıdır. Dolayısıyla, her seferinde, insan kaynağı seçimindeki amaca göre, yeni testler geliştirmek gerekir.

İyi hazırlanmış bir test programının başlıca yararlarını, üç nokta etrafında toplamak mümkündür:

  • İnsan kaynağı seçimindeki hataları azaltır. Adaylar, yetenek, akıl, güdülenme, çıkarcılık ve amaç bakımlarından, birbirlerinden oldukça farklılık gösterirler. Testler, kişilerin farklı yönlerini ortaya koyarak, iş başarısı ile ilişkisini kurabilirse, insan kaynağı seçimindeki etkililik artmış olur
  • Yansız bir değerleme aracıdır. Adaylar, aynı koşullarda aynı sorulara cevap verdikleri için, aldıkları puanların sıralanması, yansız (objektif) bir karşılaştırma sağlar
  • Mevcut insan kaynağının ihtiyaçları konusunda bilgi verir. Eğer, işletmenin eski insan kaynağı bazı testlerden geçirilirse, hangi konularda eğitilmeleri, geliştirilmeleri ve güdülenmeleri gerektiği ortaya çıkarılmış olur

Belirtilen bu yararları karşısında, testlerin bazı sakıncaları da vardır:

  • Testler, kişilerin gelecekte neler yapacağını değil, şimdi ne yapabileceklerini gösterir
  • Testler, bir kişinin bütün olumlu ve olumsuz yönlerini ölçebilen kusursuz araçlar değildir
  • Test uygulamalarında kopya çekme olasılığı vardır

İnsan kaynağı seçiminde uygulanan çeşitli test türleri vardır. Zeka testleri, yetenek testleri, ilgi testleri ve kişilik testleri, bunlardan bazılarıdır. Bu test türerinden ister biri, birkaçı veya hepsi birden uygulansın, hiçbirisi, bir adayın işini başarıyla yerine getirebileceği konusunda kesin bir bilgi vermez. Testler, yalnızca, insan kaynağı seçimine yardımcı bir araç olarak düşünülmelidir.

Başvuru formlarının değerlendirilmesi, yüz yüze görüşme ve testlerin yanında, insan kaynağı seçimine yardımcı diğer bir araç da, referanslardan yararlanmaktır. Aday hakkında referans bilgileri, genellikle, adayın daha önce çalıştığı iş yerlerinden ya da adayı iyi tanıyan sözüne güvenilir saygın kişilerden alınacak referans mektuplarından elde edilebileceği gibi, referans vereceklerle yüz yüze görüşme veya telefon görüşmesi yaparak da elde edilebilir.

Çeşitli değerlendirmeler sonunda başarılı olan insan kaynağı adayları, kesin atanmaları yapılmadan önce, genellikle bir sağlık muayenesinden geçirilirler. Sağlık muayenesini, bizzat işletmenin kendi doktoru yapabileceği gibi, güvenilir bir hastaneden alınacak sağlık raporuyla da yetinilebilir.

2.3. Çalışanların Eğitimi

İnsan kaynağının eğitimi kavramı, işletmenin hem eski insan kaynağının hizmet içi eğitimini, hem de yeni insan kaynağını işe alıştırma eğitimini kapsar. İşletmeye yeni atanan insan kaynağı, hemen işinin başına vermek doğru değildir. Böyle bir durumda, insan kaynağının, gerçek şokuna uğrama olasılığı büyüktür. Bilindiği gibi, insanlar, genellikle yaşamlarındaki ilkleri asla unutmazlar. Büyük olumlu hayal ve umutlarla işe giren kişi, birden bire işin başına verilirse, bazı hatalar yaparak olumsuz davranışlarla karşılaşabilir. Gerçeğin, hiç de hayal ettiği gibi olmadığını görerek, bir bakıma şoka girer. Bütün umutları yıkılır. Başaramayacağı korkusuna kapılır. İşletme ve işi konusundaki bu ilk olumsuz izlenimi, yaşamı boyunca unutamaz.

Bir taraftan gerçek şokunu en aza indirmek, diğer taraftan da, kusurlu üretim ya da makinelere zarar verme gibi olasılıkları önlemek için, işe yeni alınan insan kaynağı, önce işe alıştırma eğitimine tabi tutulur. Bu eğitimde, insan kaynağına işletme, işletmenin amaçları, politikaları, kuralları, ekonomik ve sosyal olanakları, çalışma koşulları, iş saatleri, dinlenme saatleri ve benzeri konularda bilgiler verilir. Daha sonra da insan kaynağı, birlikte çalışacağı iş arkadaşları ve üst’leriyle tanıştırılarak, yeterli bir süre işin nasıl yapıldığını izlemeleri sağlanır. Yeni insan kaynağı, özellikle ilk günlerde, hemen herkesin güler yüzle ve anlayışla davranması için, gerekli bütün önlemler alınır.

Yeni insan kaynağı, işletmeye biraz da olsa alıştırıldıktan sonra, sıra, yapacağı işi bütün ayrıntılarıyla öğretmeye gelir. Yeni insan kaynağı, bir uzmanın veya eski bir insan kaynağının gözetimine verilir. İnsan kaynağı, uzmanın çok yakın gözetiminde, deneme-yanılmalarla işini giderek öğrenmeye başlar. Bu yönteme, iş başında eğitim adı verilir. Aynı eğitimin, gerçek işin başında değil de, genellikle, eski makine veya evrakların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir eğitim ortamında veya alanında yapılmasına ise, yapay iş başında eğitim denir.

Büyük işletmeler, işe alıştırma eğitimini, genellikle sınıflarda gerçekleştirirler. Sınıf eğitimi adı verilen bu yöntemde, benzer işlerde çalıştırılacak yeni insan kaynağı, işin uzmanları tarafından çeşitli konferanslar verilir. Konferans sırasında veya konferansın sonunda, insan kaynağının soracağı çeşitli sorular cevaplandırılır ve insan kaynağının birbiriyle tartışmaları sağlanır. Ayrıca, kendilerine senaryoları önceden verilmiş iki veya daha çok gruba, çeşitli roller oynatılır. Rol oynama adı verilen bu eğitim yöntemi, adayların sonra karşılaşabilecekleri durumları, önceden gerçekmiş gibi görmelerini sağlayarak, ilerde benzer durumlar çıktığı zaman kararsız kalmalarını önler.

İşletme insan kaynağı, zamanla, çevresel ve teknolojik gelişmeler karşısında yetersiz kalmaya başlar. Yeni fikir, görüş, yaklaşım, teknoloji ve yöntemlerin işletmeye kazandırılması amacıyla, insan kaynağı yönetimi, hizmet içi eğitim programları hazırlar ve uygular. Böylece, işletmenin değişen koşullara uyum göstermesine katkıda bulunulmuş olur.

2.4. Diğer İnsan Kaynağı Yönetimi İşlevleri

İnsan kaynağı yönetimi işlevlerinden bazılarına, yukarıda değinilmiştir. Burada kısaca, ücret ve sosyal yardımlar konularına değinmekle yetinilecektir.

2.4.1. İnsan Kaynağının Ücretlendirilmesi

Çağdaş toplumsal yaşamda para, ekonomik ve psikolojik açıdan çok önemli bir işleve sahiptir. Dolayısıyla, işletme insan kaynağı, işletmeden elde ettiği paraya karşı son derecede duyarlıdır. İnsan kaynağı, işletmeden aldığı parayı, bir taraftan iş arkadaşlarının aldığı parayla, diğer taraftan da toplumun başka kesimlerinde çalışanların aldığı parayla, devamlı olarak karşılaştırır. İnsan kaynağı, işletmeye harcadığı zamanın, çabanın ve her türlü katkılarının karşılığında, statüsüne uygun bir ücretin ödendiğine inanmak ihtiyacındadır. Bu inancı taşımayan insan kaynağının, morali bozulur ve dolayısıyla da iş verimi azalır.

İnsan kaynağı ücretinin saptanmasında, ülkedeki genel ücret düzeylerinin, devletin ve sendikaların çok önemli rolleri vardır. Devlet, ülkenin genel ekonomik koşullarını da göz önünde bulundurarak, tüm işletmelerin ve işverenlerin uyması gereken asgari ücret düzeyini belirler. Bu ücretin altında insan kaynağı çalıştırmayı yasaklar. İşçi sendikaları ile işletme temsilcilerinin birlikte yaptıkları toplu sözleşme görüşmelerinde en tartışmalı konu, işçilerin alacağı ücretin saptanmasıdır.

Ücret saptamada çağdaş yaklaşım, iş analizlerine dayanarak, önce bir iş değerlemesi yapmaktır. Başka bir deyişle, işleri, çeşitli faktörleri göz önünde bulundurarak, önem derecelerine göre sıralamak veya boylandırmaktır. Böylece, işletmedeki aynı öneme sahip işlere, aynı ücreti ödeme olanağı ya da “eşit işe eşit ücret” ödeme olanağı doğacaktır. İkinci olarak, insan kaynağı değerlemesi yapılmalıdır. İnsan kaynağı değerlemesinde, her insan kaynağı, çok değişik açılardan, objektif puanlar verilir. Üçüncü aşamada ise, iş değerlemesi ve insan kaynağı değerlemesi sonuçlarına göre, işletmedeki tüm insan kaynağının ücretlendirilmesine gidilir. Uygulamada, genellikle, işçi statüsünde çalışanlara saat başına ücret saptanırken, memur statüsünde çalışanlara da aylık ücret saptanır.

Ücret saptamada en önemli ilke, insan kaynağının yaptığı iş ile aldığı ücret arasında anlamlı bir ilişki kurmaktır. Başka bir deyişle, insan kaynağı, çok çalıştığı zaman çok ücret alacağına, az çalıştığı zaman ise, yalnızca bir taban ücreti alacağına ve belki de işine son verileceğine inandırılmalıdır. Böyle bir yaklaşım, işletmedeki insan kaynağı verimliliğini ve üretim verimliliğini artıracaktır. Türkiye’de, birkaç büyük işletme dışında, işle ücret arasında anlamlı bir orantı kurulmaz ve genellikle de zaman temeline dayalı bir ücret uygulaması yapılır. Belirli bir zamanı işin başında geçiren kişi, ister gerçekten çalışsın, isterse çalışır görünsün, belirli bir ücreti almaya hak kazanmış olur.

2.4.2. Sosyal Yardımlar

İnsan kaynağının sosyal hakları konusunda devlet ve işçi sendikaları, çok büyük duyarlılık gösterirler. İnsan kaynağının sağlık hizmetleri, sigorta işlemleri ve emeklilik işlemleri, yasalarla güvence altına alınmıştır. Üşçi sendikalarıyla yapılan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde ise, ücretten sonraki en önemli tartışma konuları; iş güvenliği, izinler, dinlenme ara ve süreleri, disiplin işlemleri ve çeşitli öneri paketleridir.

Ücret, ikramiye ve diğer ücret eklentileri dışında, insan kaynağına, başka sosyal yardım ve hizmetler de sağlanır. Taşıma, yemek, giysi, gıda maddesi, lojman, park olanağı, spor salonu, sosyal tesis, ölüm ve doğum yardımı, bunlardan bazılarıdır. İşletmecilikte, amaç, çalıştırdığı insan kaynağının her türlü ihtiyacını karşılayarak, harcadığından daha fazla bir gelir düzeyine ulaşmaktır. Dolayısıyla, burada insan kaynağı yönetimine düşen görev, yalnızca laf olsun diye bazı sosyal yardım programları hazırlamak değil, insan kaynağını olumlu yönde motive ederek iş verimliliğini artıracak sosyal yardım ve hizmet programlarını yürürlüğe koymaktır.

HALKLA İLİŞKİLER İŞLEVİ

1. HALKLA İLİŞKİLER KAVRAMI

Halkla ilişkiler terimi, İngilizcedeki “public relations” deyiminin karşılığıdır. Ancak, buradaki “halk” sözcüğü, günlük konuşmadaki “halk” sözcüğü ile aynı anlama gelmemektedir. İşletmecilik açısından halk, kısa veya uzun dönemde işletmeden etkilenen ve davranışlarıyla da işletmeyi etkileyebilen geniş insan gruplarını simgeler. Başka bir deyişle, işletmecilik açısından halk, yalnızca işletmenin malını veya hizmetini satın almakta olan tüketiciler değil, bu mevcut kitlenin yanında, olumlu veya olumsuz davranışlarıyla işletmeyi etkileme potansiyeline sahip daha büyük bir insan kitlesidir. İşletmenin tutum ve davranışlarından etkilenen ve tutum ve davranışlarıyla işletmeyi etkileyen herkes, halk kavramı içine girer.

Halkla ilişkiler, halkla karşılıklı çıkarlara dayalı ilişkiler kurma, halkta olumlu işletme izlenimi yaratma, halkı işletmeye karşı olumlu düşünce ve davranışlara yöneltme yolundaki planlı ve uzun dönemli çalışmalara verilen addır. Halkla ilişkiler işlevinin en belirgin özelliklerini birkaç nokta etrafında toplamak mümkündür:

  • Halkla ilişkiler, karşılıklı çıkar ilkesine göre işler. Örneğin, halka karşı sağlıklı, doğru ve gerçekçi yaklaşım, halkın işletmeye karşı içten ilgisi şeklinde geri alınır
  • Halkla ilişkiler, halkın işletmeye güveninin, desteğinin ve ilgisinin sürekli olmasını amaçlar. Dolayısıyla da, halkla ilişkiler, uzun dönemli ve planlı bir çabayı gerektirir
  • Halkla ilişkiler, halkı, belirli amaçlar doğrultusunda etkilemeye çalışır. Bilinçli yapılan halkla ilişkiler çabaları, halka, işletmenin arzuladığı inancı, tutumu ve davranışı kazandırır

Halkla ilişkiler nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ana amacı, kamu oyunu belirli bir konuda etkilemek, onun desteğini ve güvenini kazanmaktır. Halkın güveni ve desteği, işletmeler için son derecede önemlidir. İşletmelerin, halkın inanmadığı, benimsemediği ve desteklemediği durumları gerçekleştirmesi mümkün değildir.

Halkın işletme hakkında duydukları, gördükleri ve edindikleri izlenime, “işletme imajı” denir. Herhangi bir işletmeye ilişkin olarak hiçbir şey duymayan kişinin, bir işletme imajı da yoktur. Amaç, halkta olumlu işletme imajı yaratmak olduğuna göre, işletmelerin özel bir program ve çabayla, halka, bazı düşünceleri, uygulamaları, üstünlükleri ve diğer güzel tasarımları duyurması ve inandırması gerekir. Böylece, halkta, işletmenin saygınlığı yükseltilebilirse, işletme, bundan sayısız yararlar sağlar. Halkın gözünde saygınlığı olmayan bir işletme; uzman insan kaynağı bulmakta, kredi sağlamakta, mallarını pazarlamakta, hisse senetlerinin değerini yükseltmekte ve diğer benzer konularda, büyük güçlüklerle karşılaşır.

2.İŞLETMELERİN SOSYAL SORUMLULUĞU VE HALKLA İLİŞKİLER

Bilindiği gibi, işletmenin başta iş yaratma ve gereksinme giderme olmak üzere, halk için sayısız yararları vardır. Dolayısıyla devlet, çeşitli kurumlar ve halk işletmeleri her yönden korur ve gözetir. Buna karşılık işletmelerin de halka karşı bazı sorumlulukları vardır. Bu kısımda, önce “sosyal sorumluluk” kavramına değinilecek, daha sonra da, “işletme ahlakı” ve “çevre kirliliği” üzerinde durulacaktır.

2.1. Sosyal Sorumluluk Kavramı

Günümüz işletmelerinden, ülke ve dünya sorunlarının çözümlenmesine katkıda bulunmaları beklenmektedir. Bilindiği gibi, ülke ve dünya genelinde, insan yaşamını ve mutluluğunu olumuz yönde etkileyen çeşitli ortak sorunlar gündeme gelmiştir. Kaynak kıtlığı, işsizlik, hava ve su kirliliği, gürültü, katı artık birikimi ve benzerleri, insanlığı tehdit eden ortak sorunların başında gelir. İçinde yaşadığımız çevreyi temizlemedikçe, nüfus artış hızını düşürmedikçe, kaynakları akılcı kullanmadıkça ve bilimsel gerçeklere uygun davranmadıkça, insanlığın sağlığı, mutluluğu ve geleceği tehlikede demektir. Dünyamızı tehdit eden çevresel sorunların yanında, en az onun kadar önemli diğer bir sorun da, ekonomide fırsat eşitliğinin gerçekleştirilememesidir. Günümüzün aydın insanı, artık eskiden olduğu gibi, sessiz kalmamakta, çeşitli tutum ve davranışlarla çıkarlarını arayabilmektedir.

İşletmeler, 2.binli yıllara girerlerken, çeşitli çıkar grupları tarafından eleştirilere uğramaktadırlar. Tüketiciler, iyi kalitede ve uygun fiyatta mallar istemekte; işçiler, bir taraftan işsizliğin azaltılmasını, diğer taraftan da ücret düzeylerinin yükseltilmesini beklemekte; sermaye sahipleri ise, yatırdıkları paranın karşılığını almaya çalışmaktadırlar. Özetle belirtmek gerekirse, çeşitli çıkar grupları, işletme yönetimini, düne göre bugün daha da fazla oranda sosyal sorumluluğa davet etmektedirler.

Bugünkü dünya görüşü açısından işletmeler, aldıkları kararların ve yaptıkları uygulamaların, ekonomik ve sosyal sonuçlarından, özel bir sorumluluk duymalıdırlar. İşletmelerin, kendi davranışlarından kaynaklanan ekonomik ve sosyal sonuçları üstlenmelerine, sosyal sorumluluk adı verilir. Sosyal sorumluluk duygusu taşıyan bir işletme, gölü, ırmağı, denizi, havayı, toprağı ve çevreyi kirletmemek için her türlü önlemi alır; ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınmasına katkılarda bulunur.

İşletmelerin sosyal sorumluluklarının bilincinde olması, bir bakıma, halkla ilişkiler ilkesi sayılır. Sosyal sorumluluklarını yerine getiren işletme, halk gözünde son derecede olumlu bir imaja sahiptir. Halk, böyle bir işletmeye karşı daha yakın ilgi duyar; bu olumlu ilgi ve izlenimini dalgalar halinde çevresine yayar. Halk, sosyal sorumluluk taşımayan bir işletmeye karşı ise, olumsuz izlenim edinir ve bu izlenimini de uzun süre değiştirmez. Sosyal sorumluluk duygusu taşımayan bir işletmenin, uzun süre ekonomik yaşamda kalması veya başarılı olması mümkün değildir. Halka rağmen işletmecilik yapılamayacağını, geçmiş deneyimler, açıkça ortaya koymuştur.

2.2. İşletme Ahlakı (Business Ethics)

Geniş anlamda ahlak, belirli koşullardaki yanlış ve doğrular dizisinden, yalnızca doğruların yapılmaya çalışılmasıdır. Toplum, belirli zamanlarda ve koşullarda geçerli olan bazı davranış tarzları geliştirmiştir. Birey, söz konusu bu davranış tarzlarına uymaya çalışır. Toplum, kendi tanımladığı genel davranış tarzlarına uyan kişileri ahlaklı, uymayan kişileri de ahlaksız olarak nitelendirir. Ünsanlar, çevrelerinde olumlu bir izlenim bırakmak için, genellikle ahlaklı görünmek isterler. Böylece, insanların topumla ilgili çeşitli amaçlarına ulaşmaları kolaylaşmış olur. Toplum, ahlaksız olarak nitelediği insanlara karşı, çeşitli engeller geliştirerek, onları dışlamaya çalışır.

İşletme ahlakı, işletmedeki bireylerin ve grupların, bir taraftan işletme koşullarına, diğer taraftan da, toplum standartlarına uyum göstermesidir. Aslında, ahlak, bireyin, üyesi olduğu toplumun standartlarını nasıl yorumladığına bağlıdır. Başka bir deyişle, bir işletmenin veya sektörün bütün üyeleri, ahlak konusunda, fikir birliği içinde olmayabilir. Bununa beraber, yine de ellerinden geldiği kadar, toplumun koyduğu ahlak standartlarına saygı duymaya çalışırlar. İşletmeler, zamanla, toplumun ahlak değerlerini daha ileri düzeylere çekmekte, önemi roller oynarlar. Ancak, işletmelerin birden bire genel ahlak kurallarına aykırı davranmaları, toplumun büyük tepkisine yol açar ve işletmeyi hiç beklemediği olumsuz sonuçlara götürebilir.

İşletmelerin, çeşitli halkla ilişkiler politikaları uygulayarak, halkın gözünde, “ahlaklı işletme” izlenimi yaratmaları gerekir. Halk, kendi değerlerini benimseyen işletmelere karşı daha yakın bir ilgi duyar. Son zamanlarda, Türkiye’deki bazı yayın organları ve televizyon kanalları, hedef kitle seçtiği bazı halk kesitlerinin ahlak anlayışına uygun yayınlar yaparak, bir taraftan satışlarını artırmaya, diğer taraftan da halkta “ahlaklı işletme imajı” yaratmaya çalışmaktadırlar.

2.3. Çevre Kirliliği

Halkın, işletmeler üzerinde kurduğu baskılardan birisi de, çevre kirliliği konusunda işletmelerin sosyal sorumluluk duymalarıdır. Başta sanayi işletmeleri olmak üzere, tarım işletmeleri, turizm işletmeleri ve çeşitli işletmeler, yıllardan beri, çevreyi kirletmişlerdir. Ancak, halk, özellikle son yıllarda, kendi geleceği ve daha sonraki kuşakların geleceği için, çevreyi kim kirletirse kirletsin, kirletenin karşısına çıkma bilincine ulaşmıştır.

Çevre kirliliğinin birçok nedeni vardır. Ancak, bunların en başında hızlı nüfus artışı, tüketim toplumu alışkanlığı ve ileri teknoloji gelmektedir. Çağımızda, bu üç önemli kirletici faktörün, bir taraftan kendi olumsuz etkileri, diğer taraftan da, birbirini destekleyici bir özelliğe sahip olmaları, dünyayı, atmosferi ve dolayısıyla tüm canlı ve cansız varlıkları tehdit etmeye başlamıştır. İleri teknolojiyle üretilen çeşitli tüketim malları, hızla sayısı artan tüketici kitlesine ulaşmakta ve çevre, birçok katı, sıvı ve gaz atıklarla kirlenmektedir. Böylece, bazı canlıların nesli tükenmekte, doğa dengesi bozulmakta ve insan yaşamı tehlikeye girmektedir. Suların kirlenmesi; havanın kirlenmesi; motorlu ve elektrikli araçların gürültüsü; teneke ve plastik kutuların, gazete, kağıt ve sigara izmaritlerinin ve benzerlerinin rast gele yere atılması ve daha binlerce faktör, her geçen gün biraz daha çözümü zor çevre sorunları yaratmaktadır.

Çevre koruyucu davranışlarda bulunan bir işletme, halkla ilişkiler açısından, oldukça olumlu bir işletme imajına ulaşır. İşletme, çeşitli halkla ilişkiler yöntemlerinden yararlanarak, çevre kirliliğini önleme konusundaki çabalarını halka iletebilirse, halk gözünde belirli bir saygınlık, sevgi ve güvenilirlik kazanacaktır. İşletmenin, çevre kirliliğine karşı halkla kuracağı olumlu etkileşim, halk üzerinde olumlu bir işletme imajı bırakacak ve işletmeyi uzun dönemde başarıya götürecektir.

3 HALKLA İLİŞKİLERİN REKLAM VE PRAPOGANDADAN FARKI

Hakla ilişkiler kavramı ile, reklam ve propaganda kavramları, bütünüyle birbirinden farklı kavramlardır. Bunların aynı kavramlarmış gibi görünmesinin başlıca nedenlerini, birkaç nokta etrafında toplamak mümkündür:

  • Her üçü de tanıtma faaliyetinde bulunurlar
  • Her üçü de benzer iletişim araçlarından yararlanırlar
  • Her üçü de dolaysız olarak halkla etkileşim içindedirler
  • Her üçü de halkın güdülerinden yararlanırlar

Halkla ilişkiler ile reklamın farklı yönlerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Reklam, pazarlama karmasındaki satış çabalarından yalnızca birisidir ve temel amacı da işletmenin satışlarını artırmaktır. Oysa, halkla ilişkiler, işletmenin temel işlevlerinden biridir ve dolayısıyla da işletmenin var oluş nedenidir
  • Reklamdan kısa dönemde sonuç alınmaya çalışılır. Halkla ilişkiler ise, uzun dönemli bir plana göre yürütülür ve bu çabaların sonuçları da uzun dönemde görülmeye başlar
  • Reklam, büyük ölçüde, işletmenin pazarlama ve dağıtım kanallarında çalışan insanların işini kolaylaştırır. Oysa, halkla ilişkiler, işletmenin iç ve dış çevrelerindeki halkla olumlu ilişkiler kurulmasını sağlayarak, olumlu işletme imajı yaratır ve tüm çevrelerin işini kolaylaştırır

Halkla ilişkiler, propagandadan da oldukça farklı bir kavramdır. Propaganda, politik bir araçtır. Propagandanın amacı, insanlara, belirli bir düşünceyi, fikri, inancı, tutumu veya davranış biçimini benimsetmektir. Halkla ilişkiler ise, işletmenin etkileşimde bulunduğu hakla ortak yaşamı düzenlemeye çalışır. Başka bir deyişle, halkla ilişkiler, halka, sosyal sorumluluk taşıdığını ve bunun gereklerini yerine getirdiğini benimsetmeye çalışır.

Özetle belirtmek gerekirse, reklamın amacı ekonomik, propagandanın amacı politik, halka ilişkilerin amacı ise, işletme-toplum ilişkisini dengelemektir.

4. HALKLA İLİŞKİ İLKELERİ

Halka ilişkilerde uyulması gereken birçok ilke vardır. Ancak, bunların en başta gelenleri, “doğruluk”, “inandırıcılık”, “süreklilik” ve “planlılık” ilkeleridir.

Doğruluk ilkesine göre, işletmenin uygulamalarıyla, halka iletmeye çalıştığı mesajlar arasında çelişki olmamalıdır. İşletmenin kendi inanmadığı konuda, halkı inandırması mümkün değildir. Halkla ilişkilerde, yalnızca gerçeklerin yeri olmalı, yalnızca gerçekler duyurulmalı, yalnızca gerçekler tanıtılmalıdır. Ne kadar acı olursa olsun, gerçekleri olduğu gibi duyurduğuna inanılan bir işletmenin halkın anlayışını, güvenini ve desteğini sağlama olanağı çok daha yüksektir. Tersini yapan bir işletmenin ise, bazen doğru söylediklerine de kuşku ile bakılır. Adı yalancıya çıkmış bir işletmeye, halkın güven duymasını sağlamak çok zordur.

İnandırıcılık ilkesi, özellikle, halkla ilişki uygulamaları sırasında kullanılacak dil, sözcük, giyim, tutum ve davranışlar açısından büyük önem taşır. Halkla ilişkilerde, halkın kültür düzeyi, güdüleri, algılama ve yorumlama tarzları göz önünde bulundurulmalıdır. Halka “halk adamı” görünüşüyle yaklaşım, halkın inanmasını kolaylaştıran önemli bir taktiktir. Başarılı halkla ilişkiler uzmanları, kesinlikle toplum psikolojisine uygun hareket etmeye çalışırlar. Halkla ilişkilerde kullanılacak cümleler, büyük bir titizlikle, halkın günlük yaşamında kullandığı sözcüklerden oluşturulmalıdır.

Süreklilik ilkesi, halka çıkarılan mesajların, halkın aklında kaması açısından önem taşır. Bir kez duyulan mesaj kolayca unutulabilir. Oysa, aynı mesaj, bir süreklilik içinde tekrarlanır durulursa, çok uzun yıllar insan belleğinde kalma olasılığı yükselir.

Planlılık ilkesine göre, halkla ilişkiler faaliyetleri, her yıl işletme bütçesine konulan belirli bir finansal kaynakla yapılmalıdır. Her türlü halkla ilişkiler faaliyeti, kısa orta ve uzun dönem açısından en ince ayrıntısına kadar planlanmalı ve bu planın parasal kaynakları halkla ilişkiler bütçesinde gösterilmelidir. Para harcayarak gerçekleştirilen bir halkla ilişkiler programının, uzun dönemlerde. para ile ölçülemeyecek kadar büyük yararlar sağladığı görülmüştür.

5. HALKLA İLİŞKİ YÖNTEMLERİ

İşletmelerin kamuoyunun desteğini kazanması, uzun dönemli, planlı, programlı, sabırlı ve yöntemli çalışmaları gerektirir. Oysa, sağlanan desteğin kaybedilmesi, bazen tek bir hata yüzünden olabilir. Kaybedilen halk desteğinin tekrar kazanılması ise, ilkinden çok daha pahalı ve uzun sürede gerçekleşir. Bu nedenle, hakla ilişkiler işlevi, bu alanda uzman insan kaynağı tarafından doğru yöntemlerle yerine getirilmelidir. Burada, yalnızca bazı önemli halkla ilişkiler yöntemlerine kısaca değinilecek, ayrıntılarına inilmeyecektir.

5.1. Halkın Kabulü

Halkı, hangi işletme insan kaynağı kabul ederse etsin, bu kimsenin güler yüzlü, sevimli ve nazik olması, daha işin başında, halkın izlenimlerini olumlu yöne doğru çevirir. İyi bir kabul ve ikram ile işletme, halka en kısa ve kestirme yoldan tanıtılmış olur. İşletmeye güler yüz ve samimiyetle kabul edilip gezdirilen insanlar, edindikleri iyi izlenimleri, daha sonra, dalgalar halinde diğer insanlara aktarma girişiminde bulunurlar. İşletmenin göstereceği konukseverlik, işletmenin bazı kusurlarının görmezden gelinmesini sağlar.

5.2. Halka Bilgi Verilmesi

Aslında, halkın işletme konusunda bilgili kılınması, daha işletmeye gelinmeden önce, duruma göre, gazetelerde, dergilerde, televizyon ve radyo yayınlarında, duvar ilanlarında ve diğer ortamlarda gerçekleştirilmiş olmalıdır. Ayrıca, işletmeye girilmeden önce ve girildikten sonra, albenili işaret levhaları, oklar ve afişlerle yer ve yön tanımları yapılmalıdır. İşletmeye, işletme bina ve bölümlerine nasıl gidileceği anlaşılır biçimde belirtilmemiş; belirtilmiş olsa bile, anlamsız, boyasız, bazı harf ve rakamları düşmüş biçimde olan işletmeler, daha başlangıçta kötü işletme imajı yaratırlar.

Diğer taraftan telefonla iletişimde bulunan insan kaynağı ve telefon santral memurları, arayanları cevapsız bırakmamalı, hatları kesmemeli, kaba bir ses tonuyla konuşmamalıdırlar. Ayrıca, işletmeye gelen mektup ve dilekçeler, kesinlikle cevaplandırılmalı ve cevaplarda nazik bir dil kullanılmalıdır. İşletmelerin danışma görevlilerinin fizik görünümleri, tutum ve davranışları sempatik ve anlayışlı olmalıdır.

Ziyaretçilerin bekletilmesi, halkla ilişkiler açısından son derecede sakıncalıdır. Bekletmenin kaçınılmaz olduğu durumlarda, salonların oturmaya uygun, temiz, aydınlık, çiçekli, yeteri kadar sıcak ve rahat olarak düzenlenmiş olması gerekir. Ayrıca, bekleme salonlarına, işletmeyi tanıtıcı dergi, broşür, duvar ilanları, duvar resimleri, işletme gazeteleri ve çeşitli bilgi kaynakları konulmalıdır. Bu arada, salonda bekleyen konuklara, çay, kahve, meşrubat ve benzeri ikramlarda bulunulması, son derecede olumlu işletme imajı yaratır.

5.3. Basınla İlişki

İşletmelerin, radyo, televizyon, gazete ve diğer basın organlarıyla iyi ilişkiler kurmaları, kapılarını basına her zaman açık tutmaları, basının olumsuz yayınlarını önleyici bir yarar sağlar. Ancak, bu ilişkide dengeyi iyi ayarlamak gerekir. Bazı işletme dosya veya sırlarının basına açık tutulması, bazen çok olumsuz sonuçlar da doğurabilir. Basın, kendi hedef kitlesini tatmin etmek amacıyla, işletmenin hiç beklemediği bir anda, işletmeyi olumsuz yönde etkileyecek bir haberi yayınlayıverir. Bu haber sonradan düzeltilse bile, kamuoyunda işletme bir kez yara aldığı için, bu olumsuz izlenim uzun süre ortadan kaldırılamaz.

Kulağa ya da kulağa ve göze hitap eden radyo, televizyon ve sinema, halkla ilişkiler açısından kalıcı imajlar yaratırlar. Çeşitli iletişim ajanslarıyla da ilişki kurarak, bu tür araçlardan yararlanmak, halkla ilişkiler açısından büyük önem taşır.

5.4. Diğer Yöntem Ve Araçlar

Halkla ilişkilerde, belirli bir yöntem ve araç listesine bağı kalmak doğru değildir. Yararlanılabilecek her türlü yöntem ve araçtan yararlanarak, halkın işletmeyi benimsemesi sağlanmalıdır. Bununla birlikte, halkla ilişkilerde yararlanılabilecek diğer yöntem ve araçlardan bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Açılış törenleri yapmak
  • Kuruluş yıldönümlerini kutlamak
  • Basılı yayınlar hazırlayıp dağıtmak
  • Sergiler düzenlemek
  • Fuarlara katılmak
  • Festivaller, balolar. yemekler, danslı partiler veya çay partileri düzenlemek
  • Yarışmalar, seminerler, paneller, konferanslar, açık oturumlar, kurslar, geziler ve benzeri bilimsel organizasyonlar gerçekleştirmek
  • Öğrenci bursları, öğrenci yurtları ve kütüphane hizmetleri sunmak

ARAŞTIRMA İŞLEVİ

1. ARAŞTIRMA KAVRAMI

Konusunda uzman kimselerin, yoğun ve yorucu çalışmalarla bilinmeyene uzanarak, bilinenleri artırma çabalarına, genel anlamda araştırma denilebilir. Bu açıdan araştırma, bilinmeyenleri ortaya çıkarmak için izlenen yol ve yöntemlerin ortak adı olmaktadır. Doğal ve toplumsal yönleriyle gerçeğin kavranması ve derinleştirilmesi, bilim ve uygulama açısından büyük önem taşır. Gerçek; bir nesne, nitelik, ilişki, olay veya durum olarak var olan bir olgudur. Araştırma, gerçeğin düzenini, yapısını ve işleyişini ortaya koymaya çalışır. Böylece. İnsan ihtiyaçlarını karşılayan yeni mal veya hizmetlerin, yeni üretim araç ve yöntemlerinin yapılmasına olanak hazırlanmış olur.

Bu açıklamalar ışığında araştırmayı, kuramsal ve uygulamaya yönelik bilgi birikimini artırmak amacıyla ve gerçeğin ortaya çıkarılması yönünde yapılan sistemli ve yaratıcı çabalar şeklinde tanımlamak mümkündür.

Aslında bütün araştırmalar, aynı bilimsel yöntemlerden yararlanılarak yapılır. Ancak, her bilim ve uygulama için, kendi özelliklerine uygun gelen bazı yaklaşımlara, daha fazla ağırlık verilir. Başka bir deyişle, araştırmacılıkta, bilimsel süreç aynı; kullanılan araç, yöntem ve yaklaşımlar farklıdır. Örneğin, biyologlar, verilerini mikroskop yardımıyla toplarken, sosyologlar, bir takım soru kağıtlarından yararlanırlar. Bununla beraber, hem biyologlar hem de sosyologlar veya diğer dallardaki uzmanlar için, araştırma süreci aynıdır. Bu süreç, veri toplama, veri işleme, analiz, yorum, genelleme ve sonuca gitme aşamalından oluşur.

2. ARAŞTIRMA VE GELİŞTİRMENİN ÖNEMİ

Araştırma-geliştirme yapabilen işletmeler, yapacak gücü olmayanlara oranla, çok büyük rekabet üstünlükleri elde etmektedirler. İşletmelerin gelecekteki koşulara uyum sağlayabilmeleri, araştırma-geliştirme faaliyetlerinin yoğunluğu ile orantılıdır. İşletmeleri araştırma-geliştirme yapmaya zorlayan faktörlerin en başta gelenlerini, şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Teknolojik değişim hızının artmış olması
  • Mamul yaşam sürecinin kısalmış olması
  • İşletmelerin giderek büyümesi
  • İşletme faaliyetlerinin çok karmaşık duruma gelmesi
  • Rekabetin dünya ölçüsünde yapılmaya başlaması

İşletmeler, giderek artan rekabet ortamlarında ayakta kalabilmek için, daha ekonomik üretim yöntemleri, daha ileri teknolojiler, daha yeni ve işlevsel mamuller, daha etkili dağıtım veya pazarlama sistemleri geliştirmek zorundadırlar. Böylece, yüksek kaliteli ve düşük fiyatlı ürünler gerçekleştirmeyi başarabilen işletmeler, önemli ölçüde rekabet üstünlüğü sağlamış olacaklardır.

3. İŞLETMECİLİK ARAŞTIRMASI TÜRLERİ

Bilindiği gibi, işletmelerin bir iç çevresi, bir de dış çevresi vardır. Dolayısıyla, hem iç çevreye yönelik, hem de dış çevreye yönelik gerçeklerin ne olduğu araştırılmak istenebilir. İç çevreye yönelik gerçeklerin ortaya konulması, işletmenin rakipler karşısındaki üstün ve zayıf taraflarının görülmesini sağlar. Dış çevreye yönelik gerçeklerin ortaya konulması ise, işletmenin önünde duran fırsatların ve tehlikelerin görülmesini sağlar. İşletmeler, çok çeşitli ve değişik amaçlı araştırmalar yaparlar. Burada yalnızca, hem iç hem de dış çevrelerdeki gerçekleri ortaya çıkarmak amacıyla yapılan pazarlama araştırması ile stratejik araştırmaya değinmekle yetinilecektir.

3.1. Pazarlama Araştırması

Girişimci, işletme kurma kararı vermeden önce, kurmayı düşündüğü işletmenin yıllara göre hangi fiyattan ne kadar satış yapacağını bilmek durumundadır. Bunun için, bir pazarlama ön araştırması yapmak gerekir. Ön araştırmadan olumlu sonuç alınırsa, daha geniş bir pazarlama araştırmasına gidilerek, üretilmesi düşünülen malın pazarlama karması oluşturulmaya çalışılır. Böylece, tüketicilere uygun mallar, tüketicilerden elde edilen bilgilere göre tasarlanmış olur. Bu tasarımda, fiyat, yer, zaman ve satış çabası boyutları, işletme amaçları doğrultusunda dengelenmeye çalışılır.

Pazarlama araştırması, yalnızca işletmelerin kuruluş aşamasında değil, aynı zamanda işletmelerin işleyiş aşamasında da devamlı olarak yapılır. Dolayısıyla, pazarlama araştırması, işletmeciliğe başlamanın temelini oluşturur. Başka bir değişle, pazarlama araştırması, daha mallar veya hizmetler üretilmeden önce başlar ve işletmenin yaşamı sona erinceye kadar aralıksız olarak devam eder. Pazarlama araştırmasını şu şekilde tanımlamak mümkündür:

Tüketicilerin malları veya hizmetleri ele geçirmelerinden önce, ele geçirdiklerinde ve ellerinden çıkardıktan sonra, ne düşündüklerini, ne duyduklarını, ne yapmak istediklerini ve ne yaptıklarını inceleyen, değerlendiren, açıklayan ve böylece işletme kararlarının alınmasına yardım eden bilimsel çalışmaya, pazarlama araştırması denir.

3.1.1. Mal Araştırması

Bilindiği gibi, belirli bir ihtiyacı giderme özelliği bulunan ve para ölçütü ile değerlendirilen somut veya soyut oluşumlara mal adı verilir. Dolayısıyla, pazarlama açısından hizmetler de mal sayılır. Mallar, tüketici açısından, hem fiziksel olarak hem de psikolojik olarak eskirler. Rakipler karşısında pazar payını kaybetmemek ve daha geniş tüketici kitlelerine ulaşabilmek için, mevcut mal karmasında iyileştirmeler yapmak gerekir. Bunun için ya malda bazı değişiklikler yapılır ya mal mevcut mal karmasından çıkarılır ya da bütünüyle yepyeni bir mal geliştirilir. Bütün bu iyileştirmeleri yapabilmek için, pazarlama araştırmacılarının, belirli bir program altında mal araştırmaları yapmaları gerekir.

Mal araştırması, hedef pazarı oluşturan tüketicilerin, hangi niteliklere sahip ürünler istediklerini, bu ürünleri geliştirmek için gerekli teknik çalışmaları ve çeşitli deneyleri kapsar. Araştırmadan elde edilen bilgiler bütünleştirilerek, mevcut mallarda kalite değişikliği, kullanım değişikliği ve diğer nitelik değişiklikleri yapılır. Böylece, hedef pazarın isteklerine uygun mal, pazara sunulabilir duruma getirilir.

3.1.2. Tüketici Araştırması

İşletmeler, bir taraftan mevcut pazar payını küçültmemeye çalışırken, bir taraftan da bu payı artırmaya çalışırlar. Pazarlamacılar, bu amaçla, hedef pazarı oluşturan tüketicileri, değişik özellikleriyle tanımaya çalışırlar. Belirli bir programa göre yürütülen tüketici araştırmalarıyla, tüketicilerin yaşları, cinsiyetleri, gelirleri, aile yapıları, sosyal grupları, yaşam tarzları ve diğer özellikleri saptanır. Daha sonra, tüketiciler coğrafi etkenlere, demografik etkenlere, psikolojik etkenlere, sosyolojik etkenlere ve benzeri etkenlere göre gruplandırılarak, türdeş (birbirinin aynı) sınıflar meydana getirilir. En sonunda da, her türdeş sınıfa uygun pazarlama karmaları oluşturularak, hedef pazar bölümlendirilmiş ve uygun ürünler, pazar bölümlerine sunulmuş olur.

3.1.3. Güdü Araştırması

Güdü araştırması, tüketicilerin satın alma davranışlarını etkileyen sosyal ve psikolojik etkenleri saptamak için yapılır. Bu araştırmada, tüketicilerin müşteri olma güdüleri, birincil satın alma güdüleri, seçimli satın alma güdüleri, ussal güdüleri ve duygusal güdüleri saptanır. Elde edilen bilgiler, pazarlama kararlarında değerlendirilerek, gerekli güdülemeler yapılır. Böylece, tüketiciler, satın alma yönünde uyarılmış olur.

3.1.4. Pazar Analizi

Pazarlama araştırmasının en önemli uygulama alanını, pazar analizi oluşturur. Pazar analizinin temel amacı, işletmenin gelecek dönemdeki satışlarını gerçeğe yakın bir şekilde tahmin etmektir. Bu tahminde yapılacak bir hata, başta finans ve üretim bölümü olmak üzere diğer bütün işletme bölümlerini olumsuz yönde etkiler. †retim plan ve programlarının başarısı, finansal planların hazırlanması, satın alma bütçelerinin yapılması ve pazarlama faaliyetlerinin planlanması, bütünüyle pazar analizinin verdiği satış tahminlerine dayanır.

3.1.5. Satış Örgütünün Ve Satış İşlevlerinin Analizi

Pazarlama araştırmasının bu boyutu, en uygun satış örgütünü kurmaya ve kurulan örgütün etkili çalışmasını sağlayacak denetimlerin yapılmasına yardımcı olur. Çeşitli dağıtım kanallarının incelenmesi, bunların üstünlüklerinin ve sakıncalarının ortaya konulması, dağıtım kanallarında bütünleşmenin başlıca yollarının neler olduğu, bütünleşmenin sağlayacağı yararlar ile sakıncaların karşılaştırılması, dağıtım kanallarında zorunlu olarak yapılan taşıma, depolama, stok kontrol, finansman, riske katlanma, yönetim ve benzeri faaliyetler, satış örgütünün ve satış işlevlerinin analizi araştırmasının kapsamına girer.

3.1.6. Dağıtım Maliyetinin Analizi

Bu pazarlama araştırması türünde, dağıtım maliyetleri analiz edilerek, maliyet artırıcı bazı yanlış uygulamaların ortadan kaldırılmasına çalışılır. Bu araştırmadan elde edilecek bilgilerin ışığında, daha ekonomik taşıma ve depolama sistemleri, yükleme ve boşaltma sistemleri, stok kontrol sistemleri, sipariş işleme sistemleri, üretime zamanlama sistemleri, ambalajlama sistemleri ve benzeri sistemler geliştirilir. Dağıtım maliyetinin analizi araştırmasının temel amacı, ekonomik olmayan dağıtım uygulamalarını ortaya çıkararak, daha ekonomik dağıtım sistemleri geliştirmektir.

3.1.7. Reklam Araştırması

Yersiz ve yanlış bir reklam, sonradan düzeltilmesi çok zor bazı olumsuz sonuçlar doğurur. Reklam araştırmasının temel amacı, reklam türlerinin üstünlüklerini ve sakıncalarını belirlemek, reklam işlerinin organizasyonuna katkıda bulunacak bilgileri derlemek, reklam planının hazırlanması için gerekli bilgileri sağlamak, reklam araçlarının seçimine ışık tutacak bilgileri sunmak ve yapılan reklamların etkisini ölçmektir. Özellikle, mesaj araştırması, araç araştırması ve reklamdan sonraki satış araştırması, reklam araştırmasının başta gelen görevleri arasında sayılır.

3.2. Stratejik Araştırma

Stratejik araştırma, işletmenin bugününü değil, geleceğini yönetebilmek amacıyla yapılır. İşetmelerin iç çevre koşullarının üstünlük ve zayıflıkları ile, dış çevre koşullarının yarattığı fırsatlar ve tehlikeler, stratejik araştırmayla dengelenmeye çalışılır.

3.2.1. İç Çevre Araştırması

Üç çevre araştırmasında, işletme içindeki tüm öğeler gözden geçirilerek değerlendirilir. Bu değerlendirmedeki temel amaç, işletmeye özgü güçlü ve zayıf yönleri ortaya koymak ve içinde bulunulan endüstri dalındaki rakiplere göre neler yapılabileceğini saptamaktır. Üç çevre araştırmasında, başlıca şu konuların açıklığa kavuşturulması gerekir:

  • Endüstride geçerli olan başarı faktörlerinin ortaya konulması
  • Temel başarı faktörleri ile işletmenin kaynak ve olanaklarının karşılaştırılması
  • Rakiplerin güçlü ve zayıf yönleri ile işletmenin güçlü ve zayıf yönlerinin karşılaştırılması
  • İşletmenin rakiplerine göre daha güçlü ve zayıf olduğu yönlerin belirlenmesi
  • Dış çevrenin oluşturduğu fırsatlar karşısında, işletmenin güçlü yönlerine ağırlık veren stratejilerin geliştirilmesi ve başarısızlıkların minimize edilmesi

Yukarıda sıralanan değerlendirmelerin yapılabilmesi için, özellikle şu alanların araştırılıp analiz edilmesi gerekir:

  • Finansal durumun araştırılması,
  • Örgütsel yapının araştırılması
  • Üst yönetimin uzmanlık ve yeteneklerinin araştırılması
  • Diğer insan kaynağının uzmanlık ve yeteneklerinin araştırılması
  • Üretilen mal veya hizmetlerin pazar talebinin araştırılması
  • Makine, araç, gereç ve diğer donanımların araştırılması
  • İşetmenin pazarlama yeteneğinin araştırılması
  • İşletmenin araştırma-geliştirme yeteneğinin araştırılması
  • İşletmenin amaçlarının, politikalarının ve stratejilerinin araştırılması

3.2.2. Dış Çevre Araştırması

İşletme için fırsatlar ve tehlikeler yaratan durumlar, dış çevreden kaynaklanır. Dış çevre başlıca dört karmaşık sistemden oluşur:

  • Ekonomik dış çevre
  • Sosyo-kültürel dış çevre
  • Politik dış çevre
  • Teknolojik dış çevre

İşletmenin dış çevresinin yarattığı fırsatları ve tehlikeleri açığa çıkarabilmek için, aşağıda belirtilen temel soruların cevaplandırılması gerekir:

EKONOMÜK ÇEVRE ANALİZİNE İLİŞKİN SORULAR:

  • Ekonomideki enflasyon, tasarruf, tüketim ve benzeri eğilimler nasıldır?
  • Başıca kredi kurumları nelerdir? Kredi koşuları nasıldır?
  • Ülkedeki harcanabilir gelir düzeyi nedir?
  • Faiz oranları hangi düzeydedir?
  • Mevcut döviz kurları nasıldır?
  • Vergi yükü ve vergi oranları nasıldır?
  • Uluslararası ekonomik durum nasıldır?
  • Milli gelir düzeyi nedir?
  • Milli gelir dağılımı nasıldır?
  • Kişi başına ortalama gelir nedir?
  • Maaş ve ücretler hangi düzeydedir?

SOSYO-KÜLTÜREL ÇEVRE ANALİZİNE ÜLÜŞKÜN SORULAR:

  • Toplumun işletmeyi ilgilendiren başıca değer yargıları nelerdir?
  • Toplumu oluşturan bireylerin yaşam tarzları nasıldır?
  • Toplumdaki işgücünün yapısı nasıldır? Vasıflı ve vasıfsız işçi oranları nedir?
  • Genel iş ahlakı hangi düzeydedir?
  • Demografik yapı nasıldır?
  • İşletmeyi etkileyen başlıca dini faktörler nelerdir?
  • Toplumun endüstrileşmeye karşı tavrı nedir?
  • Toplumdaki statü yapısı nasıldır?

POLİTİK ÇEVRE ANALİZİNE İLİŞKİN SORULAR:

  • Yasaların işletmeye tanıdığı fırsatlar ve yükümlülükler nelerdir?
  • Devletin izlediği temel amaçlar ve politikalar nelerdir?
  • Devletin işletmelere ve temel endüstrilere karşı politik tavırları nelerdir?

TEKNOLOJİK ÇEVRE ANALİZİNE İLİŞKİN SORULAR:

  • Uygulanabilirlik olanağı olan bilimsel buluşlar var mıdır?
  • Eşdeğer endüstrilerde ne gibi teknolojik gelişmeler olmaktadır?
  • İçinde faaliyet gösterilen endüstrideki teknolojik gelişmeler nelerdir?