MŞ FACEBOOK PAYLAŞIMLARI-1



BAZI ÜLKELERİN NÜFUSLARINA GÖRE ATEİST ORANLARI

İsveç: %46–85

Danimarka: %43–80

Norveç: %31–72

Japonya: %64–65

Çek Cum.: %54-61

Finlandiya: %28–60

Fransa: %43–54

Endonezya, Bangladeş, Brunei, Tayland, Sri Lanka, Malezya, Nepal, Afganistan, Pakistan, Filipinler: %0–1

Kongo: %2–3

Zimbabwe: %4

Mozambik: %5

Güney Afrika: %1

Diğer: %0–1

Lübnan: %3

Ürdün: %1–5

Mısır: %1–5

Irak, Suriye, Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen: %0–2

TÜRKİYE %0,5-1

AÇIKLAMASI İMKANSIZ BİR SORU: Hangi ülkelerde insan haklarına saygı daha çok, hangilerinde daha azdır veya hiç yoktur? Niçin?

*****

YOL KESMENİN ANLAMI

Eski çağlarda yol kesenlere EŞKİYA denirdi. 2000’li yıllarda yol kesenlere ne deniyor acaba?

BEDEN İŞÇİLERİ BAYRAMI

Tanım:  Üretimden gelir elde etmek için yapılan eylemlere iş, bu işleri yapanlara işçi denir. Dört tür işçi vardır:

  • Beden işçileri,
  • Beyin işçileri,
  • Yönetim işçileri,
  • Girişim işçileri

Bugün üretimden en, daha en ve daha da en düşük payı alan beden işçilerinin bayramıdır. Kutlu olsun.

*****

NÜDİZM (1.5.2014)

Nudizm veya Naturizm, kişilerin vücutlarını utanmadan rahatlıkla sosyal olarak çıplak bir şekilde bir arada ve doğa ile bütünleşmiş olarak bulunabilmeleri halidir. Seksüel bir anlam taşımayan nudizm, 14 Aralık’ta Almanya’da çıkan bir yasayla şehrin altı bölgesinde serbest bırakılmıştır.
KAYNAK: Le Monde, Le Figaro, AFP.

ÇELİŞKİYE BAKINIZ: Bazı ülkelerde yasaklar artar, bazı ülkelerde yaşam tarzına saygı artar. Almanya, Dünyanın en büyük üçüncü ekonomisine sahiptir. Bu ahlaksız Almanya niçin batmıyor? Anlaşılır gibi değil doğrusu.

*****

ADALETSİZ VE YALANCI İNSANA YAKIŞAN BİR SIFAT BULMAK ÇOK ZORDUR

“Bir günlük adalet, 60 yıllık ibadetten daha faziletlidir.” Hz. Muhammet.

“Bütün kötülüklerin kaynağı olduğu için yalan, bu dünyadaki en büyük onursuzluktur.” MŞ

SORU: Bir insan hem adaletsiz hem de yalancıysa, ona hangi sıfat uygun düşer?

*****

Formun Altı

K. Husnu Can Baser’in Paylaşımının MŞ tarafından tercüme edilmiş Durumu (29 Nisan 2014)

HOW TO MAKE A MAN HAPPY( ERKEK NASIL MUTLU EDİLİR):

  • Feed him (Besleyerek)
    2. Sleep with him (Birlikte uyuyarak)
    3. Leave him with peace (Huzur vererek)
    4. Don’t check his phone (Msgs) (Telefonunu kontrol etmeyerek)
    5. Don’t bother him with his movements (Hareketlerini hoş karşılayarak)

So what’s so hard about that (Görüldüğü gibi, erkeyi mutlu etmek çok da zor değildir)?

HOW TO MAKE A WOMAN HAPPY (KADIN NASIL MUTLU EDİLİR):

It’s really not too difficult but… To make a woman happy, a man only needs to be (Bu gerçekten çok zor değildir. Yeter ki bir kadını mutlu etmek için, erkek şunları olabilsin):

  • a friend (Arkadaş)
    2. A companion (ahbap)
    3. A lover (aşık)
    4. A brother (Erkek kardeş)
    5. A father (baba)
    6. A master (akıl hocası)
    7. A chef (Şef)
    8. An electrician (Elektrikçi)
    9. A plumber (Tesisatçı)
    10. A mechanic (Tamirci)
    11. A carpenter (Marangoz)
    12. A decorator (Dekoratör)
    13. A stylist (Modacı)
    14. A sexologist (Seksoloji uzmanı)
    15. A gynecologist (Kadın hastalıkları uzmanı)
    16. A psychologist (Ruh bilimci)
    17. A pest exterminator (Bela defedici)
    18. A psychiatrist (Akıl hastalıkları uzmanı)
    19. A healer (Falcı)
    20. A good listener (İyi bir dinleyici)
    21. An organizer (Organizatör)
    22. A good father (İyi bir baba)
    23. Very clean (Tertemiz)
    24. Sympathetic (Cana yakın)
    25. Athletic (Sportif)
    26. Warm (Sımsıcak)
    27. Attentive (Kibar)
    28. Gallant (Görkemli)
    29. İntelligent (Zeki)
    30. Funny (Komik)
    31. Creative (Yaratıcı)
    32. Tender (Duyarlı)
    33. Strong (Güçlü)
    34. Understanding (anlayışlı)
    35. Tolerant (Toleranslı)
    36. Prudent (Mantıklı)
    37. Ambitious (Tutukulu)
    38. Capable (Yetenekli)
    39. Courageous (Cesur)
    40. Determined (azimli)
    41. True (Sadık)
    42. Dependable (Güvenilir)
    43. Passionate (Hırslı)

WITHOUT FORGETTING TO (AYRICA ŞUNLARIN YAPILMASI ASLA UNUTULMAMALIDIR):

44. give her compliments regularly (Düzenli olarak iltifatlar ve övgüler yapma)
45. Go shopping with her (Birlikte alışverişe gitme)
46. Be honest (Açık yürekli olma)
47. Be very rich (Varlıklı olma)
48. Not stress her out (Dışarı çıkmasına bozulmama)
49. Not look at other girls (Başka kadınlara bakmama)

AND AT THE SAME TIME, YOU MUST ALSO (AYNI ZAMANDA ŞUNLAR DA GEREKLİDİR):

50. give her lots of attention (Ona çok özen gösterilmeli)
51. Give her lots of time, especially time for herself (Özellikle bakımına ve süslenmesine uzun zaman tanınmalı)
52. Give her lots of space, never worrying about where she goes (Gideceği yer konusunda endişe duymayacağı kadar serbestlik tanınmalı)

BUT MOST OF ALL IT IS VERY IMPORTANT (ANCAK YUKARIDA SIRALANANLARDAN DAHA DA ÖNEMLİSİ):

53. never forget (Şunları asla unutmayınız)
*birthdays (Doğum günlerini)
*anniversaries (Yıl dönümü kutlamalarını)
*valentine (Sevgililer günü hediyesini)
*arrangements she makes (Liste halinde elinize verdiği alış verişleri yapmayı)

BARBAR

Fikir ileri sürerek üstün gelemediği ya da kendi fikrinde olmadığına inandığı kişi veya gruba kaba güçle saldıran,  güç gösterisinde bulunan, zarar veren veya onları yok etme arzusu taşıyan vahşi, yabani, ilkel, bencil, acımasız, kaba kişi ve gruplara BARBAR denir.

*****

UYGAR

Evrensel insan haklarına saygılı olan; bütün inanç ve yaşam biçimlerine eşit mesafede duran; fikir özgürlüğünü benimseyen; sorunların nezaket kuralları içinde tartışarak çözüleceğine inanan; içinde yaşadığı topluma saygının gereği olarak temiz ve güzel giyinen; bakımlı olan; eliyle, yüzüyle, diliyle, tavrıyla başka insanları incitmeyen kişi ve gruplara UYGAR denir.

*****

BENCİLLİK (EGOİZM)

Her durum ve her koşulda yalnızca kendi çıkarını koruyup gözeten, kendinden başka hiç kimseye bir yarar önceliği tanımayan; her türlü iyiliği, güzelliği, maddi ve manevi değerleri kendine mal eden, ben odaklı kötü ruhlu ve kötü ahlaklı kimselere BENCİL denir.

Bencillik, bütün dinlerde ve bütün ahlak sistemlerinde şiddetle kötülenmiştir. Özellikle İslam dininde insanlar bencillik yapmamaları konusunda defalarca ikaz edilmiş, bencil insanların sonlarının hem bu dünyada hem de öteki dünyada felaket olacağı çeşitli örneklerle vurgulanmıştır. İnsanları bencil davranışlardan vaz geçirmeye yönelik hadislerden kişi:

“Din kardeşini sıkıntıdan kurtarana hac ve umre sevabı verilir.”

“Kendi için istediğini din kardeşi için de istemeyen kimsenin imanı tam değildir.”

*****

DEVLET YÖNETİMİNDE BİRLEŞTİRİCİ VE BÜTÜNLEŞTİRİCİ POLİTİKALAR UYGULANMAZSA, “ÜLKENİN BÖLÜNMEZ BÜTÜN LÜĞÜ”  EDEBİYATINA RAĞMEN, DEVLETLERİN PARÇA PARÇA BÖLÜNMESİNE TÜRK TARİHİNDEN BAZI ÖRNEKLER

Büyük Hun İmparatorluğu, Doğu Hun ve Batı Hun Devleti olmak üzere ikiye bölünmüştür. Daha sonra, Doğu Hun devleti de Kuzey ve Güney Hun Devleti olmak üzere ikiye bölünmüştür.

Büyük Göktürk İmparatorluğu, Doğu Göktürk devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye bölünmüştür.

Büyük Selçuklu devleti Suriye Selçuklu Devleti, Irak Selçuklu Devleti, Kirman Selçuklu Devleti, Horasan Selçuklu Devleti, Danişmentliler, Mengücekler, Saltukoğulları, Artukoğulları, İzmir Çaka Beyliği Anadolu Selçuklu Devleti ve diğer Atabeylikler olarak bölünmüşlerdir.

Anadolu Selçuklu devleti Karamanoğulları (1256-1487), Germiyanoğulları (1299-1429), Aydınoğulları (1308-1426),  Saruhanoğulları (1313-1410),  Karesioğulları (1304-1345), Candaroğulları (İsfendiyaroğulları) (1299-1260), Menteşeoğulları (1261-1425),  Hamitoğulları (1300-1425), Dulkadiroğulları (1337-1515), Ramazanoğulları (1353-1608) ve diğer Anadolu Beylikleri olarak bölünmüşlerdir.

Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasıyla, toprakları üzerinde 23 ayrı devlet doğmuştur.

SÖZÜN ÖZÜ: Kendi görüş ve inançlarını muktedir kılmaya çalışanlar, aslında bindikleri dalı keserler. Ancak bunu, ağaçtan düşüp paramparça olunca anlarlar ama iş işten geçmiş olur. Hem kendilerinin hem de kardeşlerinin sonunu hazırlamış olurlar. Aklınızı başınıza toplamak için hiç olmazsa Tarihten der alınız.

*****

DOĞRU SÖZÜ NE KADAR İNANDIRICI TARZDA SÖYLERSENİZ SÖYLEYİNİZ, O SÖZE UYGUN UYGULAMADA BULUNMUYORSANIZ SİZE AHMAKLARDAN BAŞKA İNANAN OLMAZ

Çelişki Örnekleri:

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Biz yaratılmışı hoş görürüz yaratandan ötürü.”  Politik uygulama: “Biz bize karşı olanların hem dirilerine hem de ölülerine farklı davranırız.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindir.”  Politik uygulama: “Hepimiz yalnızca birimiz içindir.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Biz halkın efendisi olmak için değil, halkın hizmetkarı olmak için geldik.”  Politik uygulama: “Biz hizmette önceliği bizi destekleyen halka veririz.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Biz hiç kimsenin yaşam tarzına karışmayız.”  Politik uygulama: “Biz bizim inançlarımıza uygun yaşayanları teşvik eder, yaşamayanları kınarız.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Komşusu açken tok yatanlar bizden değildir.”  Politik uygulama: “Biz önce bizden olduğuna inandıklarımızı doyururuz.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Adalet devletin temelidir.”  Politik uygulama: “Adalet sandıktan birinci çıkanların temelidir.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Biz Cumhuriyeti kuran partiyiz.”  Politik uygulama: “Biz 27 Mayıs1960 tarihinde Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin yıkılmasına razı olan partiyiz.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Biz kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren partiyiz.”  Politik uygulama: “Biz kadınları seçim listelerinde kazanma olasılığı olmayan yerlere koyan partiyiz.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Biz altı okla simgelenen ilkelerden asla taviz vermeyen partiyiz.”  Politik uygulama: “Biz oy oranımızı artıracağına inanırsak altı oktaki ilkeleri görmezden geliriz.”

Politik amaçla söylenen doğru söz “Biz Dokuz Işık ilkelerine göre politika yaparız.”  Politik uygulama: “Biz gerektiğinde koşullara göre Dokuz Işık politikamızı değiştirebiliriz.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Biz ülkücü gençliğimiz ile bu vatanı asla böldürmeyecek güce sahibiz.”  Politik uygulama: “Biz Bölücü başının idam edilmesini önleyen yasa değişikliğini destekleyen partiyiz.”

Politik amaçla söylenen doğru söz: “Biz halkımızın demokratik haklarının verilmesi için mücadele ediyoruz.”  Politik uygulama: “Biz bağımsız bir Kürt devleti kurmak için savaşıyoruz.”

*****

KARAKUŞİ KADISININ ADALETİ

Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek görmüş. Karakuşi Kadı, fırıncıya “Ben bu ördeği alıyorum”  demiş. Kadının ününü bilen fırıncı ördeği paket yapıp vermiş. Az sonra ördeğin gerçek sahibi gelmiş ve “Hani benim ördek?” diye sormuş. Fırıncı boynunu bükerek “Uçtu” deyince kavga başlamış ve kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca çok korkmuş ve kaçmaya başlamış. Gayrimüslim de peşinde koşarken önüne çıkan bir duvarın üstünden atlarken, duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş ve hamile kadının çocuğunu düşürmesine neden olmuş. Kadının kocası da gayri Müslim’in peşine düşmüş. Bu arada can havliyle kaçan fırıncı da bir Yahudi vatandaşa çarpmış ve onu yere düşürmüş. Bu durma kızan Yahudi de peşlerine takılmış.

Sonunda zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı’nın karşısına çıkarmışlar. Kadı sırayla sormuş. Ördeğin sahibi, “Bu fırıncı ördeğimi hiç etti” diye şikáyet etmiş. Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş “Ne yaptın bu adamın ördeğini?” Fırıncı “Uçtu” demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış “Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar “Uçar anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil” diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş. Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikáyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş “Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Gayri Müslim’in tek gözü çıkarıla” Davacı Gayri Müslim  “Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?” diye sorunca Karakuşi Kadı  “Şimdi Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.” Demiş. Bu durumda doğal olarak gayrimüslim şikáyetinden hemen vaz geçince fırıncı, bu davadan da beraat etmiş. Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşi Kadı, “Tamam’ sen de karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.” Demiş. Doğal olarak kadının kocası da şikayetini anında geri almış ve fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi’ye “Senin şikáyetin nedir bre?’ Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış, “Ne diyeyim kadı efendi adaletinle bin yaşa Sen, e mi?” demiş. ÖZDEYİŞ: “Ananı şey eden kadı ise, kimi kime şikáyet edeceksin?”

MŞ DEYİŞİ: “Kötü niyete formül bulunur.”

“YAVUZ HIRSIZ EV SAHİBİNİ BASTIRIR” ATASÖZÜNÜN ANLAMI:

Bazı kimseler ve bazı gruplar, açıkça suçlu oldukları halde, kendilerini güçlü hissettikleri için, zarar verdikleri kişi, grup ve toplumu suçlu çıkarmaya çalışırlar. Gerçek suçluları böyle davranışlara yönelten esas neden, kendi şarlatanlıkları, edepsizlikleri ve kural tanımazlıklarıdır. Söz konusu şarlatan, edepsiz ve kural tanımaz suçlular, açıkça zarara uğrattıkları kişi, grup ve toplumu susturmak için, şeytanın bile aklına gelmeyecek yol ve yöntemler bulurlar. Kendilerini güçlü hisseden söz konusu gerçek suçlular daha da ileri giderek, işledikleri suçlarını zarar verdikleri kimselere yüklemeye çalışırlar. Ellerindeki otoriteyi, delilleri karartacak yönde kullanmaktan çekinmezler. Kendilerini toplumun kutsal saydığı değerlerin üstünde gören söz konusu güçlü suçlulara göre, aslında madur olan kendileridir. Diğer iç ve dış çevrelerin iftiraları, komploları, tuzakları, manipülasyonları ve karanlık tuzakları olmasa, düzen aheste aheste işleyişini sürdürecektir. Bu tür yavuz hırsızların en yüksek sesle bağırmaları, gürlemeleri ve tehditleri, aslında “Suçlunun Telaşı” olarak nitelendirilir. 23/12/2013

*****

TÜRK MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİ İFLAS ETMİŞTİR

Mustafa Kemal Atatürk’ün rahmetli olmasından sonraki bütün dönemler yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, akraba kayırma, hemşeri kayırma, zengin kayırma, makam mevki sahibi kayırma ve benzeri çirkinliklerle çalkalanıp durmuştur. Bazıları işine gelince, Türkiye’nin yüzde 99,5’u Müslüman der. Ömrüm boyunca yolsuzluk yapmadım, rüşvet almadım, adam kayırmadım. O halde ben neyim? Bu durumda galiba benim dinimin adı yok.

Mustafa Kemal Atatürk “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür insanlar yetiştirin” demişti. Türk Milli Eğitim Sistemi böyle insanlar yetiştiremediğine göre, tam tersine, istisnalar dışında çirkin, bağımlı ve köle ruhlu insanlar yetiştirdiğine göre İFLAS etmiştir. MŞ 20/11/2013

*****

Prof. Dr. Stephen HAWKING (1942-) Halen Yaşayan İngiliz Fizikçisi ve Filozofu

Stephen Hawking, kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili tezleriyle, yaşayan en ünlü bilim insanları arasında sayılır. Yaklaşık 40 dile çevrilen kitaplarının satışları, kendi alanında rekor kırmıştır.

Son kitabı “Ceviz Kabuğundaki Evren” adını taşır. Bu kitabında Hawking, dünyanın büyük bir felaket ile karşı karşıya kalabileceğini belirterek, uzayda insan kolonileri kurulmasını gündeme getirmiştir

Ceviz Kabuğundaki Evren kitabında Filozof, teorik fiziği geliştirerek evrenin temel ilkelerine daha da anlaşılır yorumlarda bulunmuştur.  Adı geçen kitabında yazar görecelik kuramı, zaman yolculuğu, süper kütle çekimi, süper simetri, kuantum teorisi,  M-Kuramı, bütünsel beyin algılaması konularını açıklamaktadır. Hawkin, Einstein’in “Genel Görecelik Kuramı” ile Richard Feynman’ın Çoklu Geçmiş düşüncesini birleştirerek, evrende olup bitenleri tanımlayabilecek tek bir teori geliştirmeye çalışmıştır.

*****

METAFİZİK (FİZİK ÖTESİ)

Tanrı, din, varlık, varoluş, evren, uzay, zaman, algı, akıl, dil, bilim, sebep, ilişki, özellik gibi kavramları inceleyen felsefe dalına, metafizik denir.

Kalıtım biliminin kurucusu Avusturyalı bilim adamı ve aynı zamanda rahip olan Mendel (1822-1884), metafiziği durağanlık, zıttını ise diyalektik olarak belirtmiştir. Alman filozofu Hegel ( 1770- 1831) de metafiziğin ilkelerini “özdeşlik ilkesi”, “aşılmaz sınıflandırmalar ilkesi”, “zıtların karşıtlığı ilkesi” olarak sıralamıştır.

Özdeşlik: Varlıkların boyutlarını değiştirmek mümkün değildir. Örneğin, cinlerin boyutu insanların boyutuna dönüştürülemez. Üç varlık boyutu vardır. Ancak insanlar bunlardan yalnızca bir boyutunu görür, diğer iki boyutu göremez.

Aşılmaz Sınıflandırmalar: Varlıklar birbirinden farklıdırlar.

Zıtların Karşıtlığı: Zıt boyutlar, ancak kendi yapılarında boyut değiştirir.

Aristotales, metafiziği üç bölüme ayırarak incelemiştir. Bunlar ontoloji (varlık bilim), teoloji (din bilim) ve evren bilimdir.

MŞ YORUMU: Allah’ı, ruhu, melekleri, cinleri ve benzer varlıkları, boyutları farklı olduğu için göremiyoruz.

*****

İKİLEM (DUALİTE) İLKESİ VE RUH BEDEN BAĞIMLILIĞI

Kuantum fiziğindeki dalga/parçacık ikilemi, felsefede ruh/beden ilişkisinin kurulmasını mümkün kılmıştır. Karşıtların birliği, başka deyişle “İkilem (Dualite) İlkesi”, evreni dengede tutar. Gerçekten de dalga/parçacık ikilemi, ruhsal yapı ile fiziksel yapı arasındaki ilişkiyi açıklama olanağı verir. Dalga ve Parçacık, Siyah ve Beyaz, Gece ve Gündüz, Ruh ve madde ve benzeri ikilemler, aslında bir denge kurabilmek için zorunluluktur. Söz konusu denge gereksinimine, “Yin-Yang Felsefesi” adı verilir.

Yin-Yang Felsefesi, dünyada bugün var olan gelmiş geçmiş tüm bilgi kaynaklarının temelinde görünebilen, karşıt kutupları ve bu kutupların birbiriyle olabilecek her türlü ilişkisini ortaya koymaya çalışan bir düşünce sistemidir. MÖ 2800’lerdeki Çin’in yazılı en eski belgelerinden biri kabul edilen Yi Çing (Değişimler, Dönüşümler Kitabı) Yin ve Yang adı verilen kutuplar üzerine kurgulanmıştır.

Yin ve Yang kutup ilkelerinden bazıları şu şekilde sıralanabilir:

Her varlık, iki kutupludur ve birbirine karşıttır.

Kutuplar, kısmi oranda bile olsa yine de karşıtını muhakkak kendi içinde barındırır.

Bağlılık: Varlıklar veya oluşumlar, karşıtı olmadan açıklanamaz. Karşıtların biri, diğerinden bağımsız olamaz. Gündüz olmadan, gece; gece olmadan, gündüz açıklanamaz. Gece olmadığı sürece, gündüz de yoktur. Kutuplar birbirinden bağımsız ele alınamazlar. Bu durumda beden ve ruh ayrı ayrı incelenemez. Mevlana ve Yunus Emre için “Aşk” parçanın bütünle buluşabilmesi olgusudur.

Dönüşebilme: Karşıtlar, birbirine dönüşebilen yapıdadır. Yin Yang’a; Yang da Yin’e dönüşür. Örneğin, sanki bir sarmal gibi döne döne kış, yaza; güz, bahara; karanlık, aydınlığa dönüşür ve bu dönüşüm sürer gider.

Üreten-Tüketen İlkesi: Kutuplar birbirinin ürettiğini dönüşüm gerçekleşene kadar tüketir. Örneğin, mumda yanmakta olan ip ve parafin, alevi besler. Alevin ısısı ise bu ikiliyi tüketir. Sonunda fitil veya mum bittiğinde, alev de tükenecektir. Mum, fitil ve alev ışık ve ısı olarak ortamın enerjisine geçiş yaparlar.

Karşıtlar kendi içlerinde alt karşıtları barındırır: Her Yin ve her Yang tekrar tekrar, kendi alt Yin ve Yang kutuplarından oluşur. Örneğin, sıcaklık olgusu, sıcak (yang) ve soğuk (yin) olarak ayrılabilir. Aynı biçimde sıcak; tekrar, çok sıcak (yang) ve az sıcak (yin) olarak bölünür ve böyle devam eder gider. Son derece basit bir yapı, son derece karmaşık yapının ayrılmaz parçasıdır. Bütün ve onun parçaları, birbirinden bağımsız olarak ayrı ayrı açıklanamaz. Basit yapıyla, karmaşık yapı; Yin ve Yang’ın temel ilkelerine sürekli uyar. Mikro yapı makro yapının, makro yapı da mikro yapının ayrılamaz parçalarıdırlar.

MŞ AÇIKLAMASI: Evrendeki bütünselliği anlamalıyız. Bütün içindeki kendi yerimizi belirlemeli, bütüne uyum sağlamalı ve bütünün yapı ve işleyişine olumlu katkılarda (sevap kazanma) bulunmalıyız. Bazı alt parçacıklar, (insanlar) bütüne olumsuz katkıda bulunsalar bile, bütün (evren) yine de işler ancak, olumsuz katkıda bulunan alt parçacıklar (insanlar), sistemin yapı ve işleyişini anlamamakta ısrar ettikleri ve işleyişe aykırı davrandıkları için günah işlemiş olurlar. Örneğin, iki cins (erkek ve erkek ya da kadın ve kadın) de aynı kutup olduğu için eş cinsel ilişki ikilem ilkesine aykırıdır ve günahtır.

*****

SANATIN ÖNEMİ

Sanat, hayal gücünün ya da insan yaratıcılığının söz, ses, saz, çizgi, biçim, yontu, yapı, görüntü, canlı simgeler, cansız simgeler ve benzeri değişik yollarla ifadesidir. Söz konusu ifade, tamamen özgür insan duyarlığı ile yapılır. Bir bakıma söz konusu olağanüstü insan yaratıcılığı hiçbir kısıtlama, hiçbir engel, hiçbir kalıp tanımaz.

Sanat; insanı dinin, geleneğin, tekdüzeliğin, felsefenin dar kalıplarından çıkararak, ona özgürlüğün tadını yaşatır. İnsanın yaratıcı ruhu ve zekası, üzerinde çalıştığı eserde güzeli ve daha güzeli, doğruyu ve daha doğruyu, estetiği ve daha estetiği, hoşu ve daha hoşu ararken, aslında kendini (Tanrı’nın yaratıcılığını) arar. Bulduğu gerçeğin tadını da, başka insanlara yaşatmak için sergileme yoluna gider. İşte sanatın önemi de bu sergileme gerçeğinde yatar.

İnsanların bir yerden bir yere “nasıl” gideceklerinin yanında, “niçin” gidecekleri de çok önemlidir. Sanata önem veren ülkelerde ve şehir yönetimlerinde, sanatın sergilendiği mekanlara kolayca gidilebilecek kara yolları, su yolları, deniz yolları, metro hatları, güzergahlar, yol göstericiler, haritalar ve benzerleri mutlaka planlanır ve yapılır.

Türkiye’de ise, bir bakıma insanlar, yuvadan işe işten yuvaya şeklindeki karınca yaşantısına mahkum edilmişlerdir. Oysa şehir planlamacıları ve yöneticileri, tıpkı Londra’da, Paris’te, Roma’da, Berlin’de, Moskova’da olduğu gibi sanata, sanatçıya ve sanat eserlerini sergilendiği mekanlara birinci önceliği vermeli, kişilere kişiliğini tattıracak her türlü kolaylığı sağlamalıdırlar.

*****

TANRI İLE İLGİLİ İNANÇLAR

ATEİZM (TANRITANIMAZLIK) Tanrıya ya da tanrılara ve ruhsal varlıklara olan metafizik inançları reddeden ve var olan gerçekliği inanç yoluyla açıklamayı kabul etmeyen bir felsefi düşünce akımıdır. Bu görüşü benimseyenlere ATEİST denir.

TEİZM (TANRICILIK): Evrenin kuruluş ve yönetiminden sorumlu en az bir tanrının var olduğunu, bu tanrının da çeşitli yollarla din gönderdiğini savunan felsefi görüşeTEİZM, bu görüşü benimseyenlere ise, TEİST denir. Teizm terimi, Eski Yunancadaki “Tanrı” anlamına gelen “Theos” sözcüğünden türetilmiştir.

MONOTEİZM (TEK TANRICILIK): Bahailik, İslam, Hristiyanlık, Yahudilik dinlerinde olduğu gibi yalnızca bir tanrı olduğu inancıdır.

POLİTEİZM (ÇOK TANRICILIK): Birden fazla tanrı olduğunu savunan felsefi görüştür.

PANTEİZM (EVREN-TANRI): Evrenin Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür.

PANENTEİZM: Tanrının evrenin de üstünde mutlak ve değişmez olduğunu ileri süren felsefi görüştür.

DEİZM: Tanrının, yarattığı evrene ve insana sonradan müdahalelerde bulunmadığını; kehanetlerin, mucizelerin, vahiy gibi Tanrı mesajlarının olmadığını, dini inancın insan aklıyla ve gözlemlerle kurulması gerektiğini savunan felsefi görüştür.

POLİDEİZM: Tanrıların her biri, evrenin bir parçasını yarattıktan sonra, evren ile ilgilenmeyi bıraktığını savunan felsefi görüştür.

PANENDEİZM: Evrenin de üstünde mutlak ve değişmez olan tanrının yarattıktan sonra evren ile artık ilgilenmediğini savunan felsefi görüştür.

*****

JEAN- BABTİSTE SAY (1767 – 1832) “Economi Politique” eseriyle ün yapmış bir ekonomisttir. Ekonomi Bilimi ile Siyaset Bilimini birbirinden ayırarak, Ekonomi Biliminin sınırlarını çizmiştir.

Say’a göre, tıpkı fizik veya kimya gibi, ekonominin de değişmez yasaları vardır. Bu yasaları insanlar yapmaz; tam tersine bizzat ekonominin kendi doğallığından kaynaklanır.

Say, fizyokratların, merkantilistlerin ve Adam Smith’in bazı düşüncelerini eleştirerek, ekonomi biliminin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Jean – Baptiste Say’ın Bazı Fikirleri:

Doğa, her alanda insanla birlikte çalışır.

Üretim maddi varlıklar değil, fayda yaratmaktır.

Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan tüm meslek mensuplarının hizmetleri, insan ihtiyaçlarını karşıladığı için üretimdir.

Sermaye maddi mallar değil, o malların değeridir ve daima aynı değerini muhafaza eder.

Her arz, kendi talebini yaratır.

*****

ACI GERÇEK

Hukuk, Hukukun Üstünlüğü, Vatan, Vatandaşlık, Devlet, Kuvvetler Ayrılığı, Yönetim, Cumhuriyet, Demokrasi, Din, Laiklik, İnsan hakları, Adil Gelir Dağılımı, Fikir Özgürlüğü, Sosyal Güvenlik, Çevrecilik, Yeşil Alan, Orman, Şehircilik, Trafik, Ordu, Eğitim, Sanat, Basın Özgürlüğü, Konut Dokunulmazlığı, Fırsat eşitliği, Özel Yaşamım Gizliliği, Medya, Üniversite, Bilimsel Yaklaşım, İnsanlık, İnsana Saygı.

Yukarıda sayılanlar, insanlık tarihi boyunca içi doldurulmuş evrensel kavramlardır. Türkiye’de ise, şu ve bu nedenle söz konusu kavramların içi boşaltılmış ve anlamsızlaştırılmıştır. Sayılan kavramların evrensel içerikte içselleştirilmesi gerçekleşmedikçe, Tarihte çektiği çilelerin karşılığında kısmi de olsa mutluluğu hak eden Türk Milletinin, mutlu bir yaşama kavuşamayacak olması çok, ama çok acıdır.

*****

NİHİLİZM (HİÇÇİLİK VEYA YOKÇULUK) FELSEFESİ

Her türlü varlığın anlamdan ve değerden yoksun olduğunu savunan felsefi görüşe, “Nihilizm veya Hiçlik” denir. Nihilistler tanrının varlığını, iradenin özgürlüğünü, bilginin değerini, ahlâkın önemini ve tarihin öğreticiliğini reddederler.

Hiççilik ya da nihilizm veya yokçuluk; 1800’lü yılların ortalarında Rusya’da, özellikle genç entelektüel kesim arasında taraftar bularak yükselen bir felsefî yaklaşımdır.

Nihilizm; her varlığı, her olguyu, her gerçeği ve bütün değerleri reddeder. Ayrıca, nihilizme göre hiçbir genel ve geçer bilgi ve hiçbir doğru bilgi olamaz. Ne şekilde olursa olsun tüm varlıkların varlığı şüphelidir hatta hiçbir varlık yoktur.

Nihilizm temelde estetizmin (estetikçilik) bütün biçimlerini, sosyal bilimleri ve klasik felsefe sistemlerini bütünüyle reddeder. Bilim denilen saçmalığın, toplumsal sorunların üstesinden gelemeyeceğini ileri sürer.

Nihilizm, maddeci bir yaklaşımla toplumsal düzen, devlet, din ve aile otoritesine karşı çıkar. Genelde nihilizm, yüksek ideallerin zaman içinde değerlerini yitirmelerinden kaynaklanan olumsuz düşünce tutumudur. Nihilistler “Tanrı Öldü” derken, aslında başta Avrupa olmak üzere dünyada tanrı kavramının bilinçli veya bilinçsiz olarak yozlaştırıldığını, anlamsızlaştırıldığını, akıl ve mantığın kabul edemeyeceği bir duruma getirildiğini söylemek istemişlerdir. Korkutmalar, ilahi yasaklar, tehditler ve benzeri çıkışlar, Tanrı idealinin çökmesine yol açmıştır. Tanrı adına yapılan söylemler, Tanrıyı anlaşılır bir gerçeklik ve değer olmaktan uzaklaştırmıştır.

Nihilistler, bir ahlak kuralını reddederken veya kabul ederken onun yaşamı geliştirici mi yoksa engelleyici mi olduğuna bakarlar.

Şu ifade nihilist felsefeyi özetler: “Hiçbir şey var değildir, var olsa da bilinmez, bilinse de başkalarına aktarılamaz.”

Nihilist felsefe, insanın beden ve ruhtan oluşan ikilik yapısını reddettiği için, özellikle temel dinlerin çok şiddetli tepkisini çekmiştir.

*****

BEKRİ MUSTAFA FIKRASI

Dördüncü Murat içki yasağı koymuş. Zaptiyeler, içki içenleri yakalıyor, kadılarda asarak idam cezası uyguluyorlar. Bekri Mustafa, alkolik ve hiç ayık gezmez. Bir köşe başında zıkkımlanırken, karşıdan zaptiyelerin yakalamak için koşarak geldiklerini görür ve hızla kaçmaya başlar. Kumkapı Camisinde bir cenaze var. Cemaat, saf tutarak cenaze namazını kıldıracak imamı beklemekte. İmam gecikir. Tam o sırada can havli ile Bekri Mustafa, hızla Cami avlusuna girer. Cemaat imam koşarak geldi zannederek Bekri Mustafa’ya imam cüppesini giydirir. Bekri Mustafa ahalinin önüne geçerek Namaz kıldırmaya başlar. Zaptiyeler durumu anlamadıkları için caminin diğer kapısından hızla çıkıp giderler. Namaz bitince Bekri Mustafa mevtanın kulağına eğilerek, çok kısık bir sesle şöyle der: “Öbür dünyada Osmanlı nasıl diye sorarlarsa, onlara Bekri Mustafa Kum Kapı Camisine imam olmuş de. Onlar anlarlar.” demiş.

MŞ UYARLAMASI: Rahmetli politikacı X ölür. Öbür Dünyada Atatürk politikacı X’e “Türkiye ne durumda” diye sorar. Rahmetli politikacı X “On bir senedir başbakanımız Erdoğan’dır ve başbakanlıkla birlikte hem diyanet işleri başkanlığı, hem genel kurmay başkanlığı, hem anayasa mahkemesi başkanlığı, hem MİT başkanlığı, hem YÖK başkanlığı ve hem daha ne kadar başkanlık varsa hepsini yapıyor. Güney Doğu ayaklanmasının bastırılması için hapishanedeki Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’dan değil de, yine hapishanedeki PKK lideri Abdullah Öcalan’dan akıl alıyor” der. Atatürk, “Gençlik ne yapıyor?” diye sorar. Rahmetli politikacı X “Gençlik paramparça, bölük bölük bölünmüş. Bir kısmı, içinde bulunduğu ahval ve şeraitte, Gezi Parkında direnişe geçer olmaz. Bir kısmı internette direnişe geçer olmaz. Bir kısmı ne yapsa gaz ve sopa yer, azar işitir. Bir kısmı sağcılık, bir kısmı solculuk, bir kısmı dincilik, bir kısmı ümmetçilik, bir kısmı ülkücülük, bir kısmı futbolculuk, bir kısmı çetecilik, bir kısmı bilmem necilik yapıyor ” diye yanıtlar. Atatürk, “Halkım yine de metin olsun, korkmasın, Cumhuriyeti öyle sağlam temeller üzerinde kurdum ki ve her alanda öyle güncellemeler yaptım ki, kimse ırmakları geriye doğru akıtamaz, tarih yanlış yola girenlerin kaybolup gittiklerini, oysa doğru yolda hiç kimsenin kaybolmadığını göstermiştir.” demiş ve derin bir düşünceye dalmış.

*****

ENTROPİ (Faydasız Enerji)

Entropi, bir termodinamik terimidir. Fizikteki sembolü S’dir. Fizik, yönetim, istatistik, felsefe, teoloji gibi farklı alanlarda yararlanılan önemli bir kavramdır.

Bilimde düzensizlik, “entropi” ile ölçülür. Bir sistemde düzensizlik arttıkça, iş yapabilir (faydalı) enerji azalır. Bir sistem bütünüyle düzenli ise, entopi sıfırdır. Başka değişle sistem mükemmelse, faydasız enerji yoktur.

Entropi, insanoğlunun keşfettiği en büyük yasalardan biridir. Bu yasaya göre, “Evrende her varlık, kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister.” Aslında, tanımdaki “maksimum düzensizlik” düşük enerji anlamına gelir. Buna göre, “Evrendeki her varlık kendini minimum enerjiye çekmek ister.”

Bazı Entropi Örnekleri:

Dayatma ile baskı altına alınan toplumlar, o dayatmaya karşı koyarlar. Nedeni, baskı toplumu bir düzene sokmak ister, oysa toplum daha düzensiz (özgür) olmak ister.

Yukarıdan bırakılan bir madde, aşağı düşmek ister. Nedeni, aşağı denilen yer yukarı denilen yerden daha düşük bir enerji düzeyine sahiptir.

Bir kaba sıkıştırılan gaz, dışarı fışkırmak ister. Nedeni, dış ortamdaki gazlar daha düzensizdir.

Teolojiye göre, evrenin düzenini ve enerji seviyesini devam ettirebilmesi, başka deyişle evrenin dağılmaktan alıkonulabilmesi, daha güçlü bir enerjiyle (Allah’ın Kudreti) mümkün olabilir.

Entropi yasasındaki evrensel “düzensizliğe gidiş” olgusu ve tam düzensizlik gerçekleştiğinde yeniden bir düzenlilik gelip gelmeyeceği konusu tartışmalıdır. Doğu Felsefesinde, yalnızca Allah’ın bildiği bir saatte birinci boruya üflenecek ve tam düzensizlik (bozulma) olacaktır. İkinci boruya üflendiğinde ise, yeni bir düzen (kıyamet) kurulacaktır. Batı felsefesinde ise, tam düzensizliğe ulaşıldığında “Kaos” olacaktır.

MŞ ÖZETİ: Başlayan Biter.

*****

İNSAN BEYNİ

İnsan beyni, eşzamanlı bir şekilde, bir saniyede bir milyondan daha çok mesajı işleme tabi tutar ve bilgiyi üretir. Beyin çevrede gördüğü şekilleri, renkleri, kokuları, ısıları, basıncı, nemi, her türlü dokunuşu aynı anda hisseder ve işleme tabi yutar. Aynı zamanda beyin duygusal yanıtları, anıları ve düşünceleri kaydeder ve yeniden canlandırır. Diğer taraftan beyin, organizmanın düzenli işleyişini sürdürür, nefes aldırır, göz kapaklarını açar kapar, canlılığı var kılar, iç organları yönetir.

Beyin dış ve iç çevreden, tarihten ve kendi belleğinden aldığı veriyi tartar, önemine göre süzgeçten geçirir, göreceli olarak önemsizlerini eler, önemlilerini önceliğine göre sıralar, kararlar verir, uygular, denetler, değerlendirir, vücudun bilinçli ve bilinçsiz işlevlerini sürdür, milyarlarca etkinliği ve yaratıcılığı gerçekleştir.

Yukarıda sayılanlar, insan beyninin işlevlerinden yalnızca birkaçıdır. Bir et parçası tesadüfen, kendiliğinden bu mükemmel yapı ve işleyişi kazanabilir mi? İnsan beynini, insan beyninden daha bilgili ve daha zeki bir akıl, bir yüce yaratıcı, başka değişle bütün mükemmelliklere sahip “Allah” yaratabilir.

*****

ÖĞRETMENLİĞİN ÖNEMİ

Dünyada yapılan bütün araştırmalarda ortaya çıkan gerçek şudur: Öğretmenliğin getirisi ve saygınlığı yüksek olursa akıllı, zeki ve başarılı öğrenciler eğitimcilik alanına yöneliyorlar. Bu yönlendirmeyle çok iyi öğretmenler çok iyi mezunlar yetiştiriyorlar ve ülkelerin kaliteli insan sayısı artıyor, her alanda zaferler elde ediliyor. Bu konuda en ileri ülke Finlandiya’dır.

*****

MUHYİDDİN-İ ARABİ (1165-1240) İslam Evliyası

Aşağıda Bazı Önemli İfadelerinden Örnekler Verilmiştir:

“Sevgi dinidir dinim ve imanım.”

“Kalbim her varlığı kabul eder oldu.”

“Eğer Allah´a yönelmede samimî isem, Allah´ın Peygamber´ine sevdirdiğini sevmeliyim.”

“Fıkıhcılar (Şeriat ulemaları ya da Müslümanların hayatını düzenlemek amacıyla açıklama yapanlar ve fetva verenler) şekilci, törenci, cahil, katı ve çoğu zaman da ikiyüzlüdürler.”

“Fıkıhcılar, kendileri için ve sultanlar için dini hükümlerde esneklik ve kolaylık gösterirlerken, halkın taraf olduğu meselelerde çok katı ve sert hükümler koyarlar.”

“Fıkıhcılar, hiç olmayacak yorumlar yaparak sultanların maksadına uygun fetvalar verir, bunu şer´î bir hükümmüş gibi gösterirler. Oysa buna kendileri de inanmazlar.”

“Yapılan hiçbir zulüm ve haksızlık yoktur ki, fıkıhçıların verdiği fetvaya dayanmış olmasın. Lanet olsun onlara!”

*****

İLKE (PRENSİP)

Bir kişinin, yasal bir zorunluluk olmamasına rağmen, doğru olduğuna inandığı ve kendi yaşamında hiç taviz vermeden uyguladığı davranış biçimlerinden her birisidir. Söz konusu davranış biçimlerini kişi, kendi hür iradesiyle kendisine bir kural olarak koyar ve kendisine saygının bir gereği olarak, her durumda kesinlikle uygular.

Aslında, ilkeleri olan ve her durumda ilkelerine bağlı kalan insana, “Tutarlı İnsan” denir. İlkeli insan, hem kendisine hem de çevresine saygı duyar. Diğer taraftan, ilkeli insanın davranışlarını da, çevresi saygıyla karşılar. Bir insanın kişilik sahibi olması, ilkeli olmasıyla eşdeğerdir. Bir amaca ulaşmada her davranış biçimini (her yolu) geçerli (mubah) sayan bir kişilik, toplumsal anlamda kural tanımayan, kişi hak ve hürriyetlerine saygılı olmayan, kendi amacı için insanları kullanabilen ve insanlara zarar verme potansiyeli çok yüksek bir kişilik olarak nitelendirilir.

MŞ SAVUNMALARINA BİR ÖRNEK: “Kusura bakmayınız. Bu isteğinizi yerine getirmem ilkelerime aykırıdır.”

*****

TÜRKİYE’DE PROFESÖR UNVANI ALMANIN MAZİSİ

1983-1989 yılları arasında Türkiye’de “Profesör” unvanı, Uluslararası standartlara göre veriliyordu ve adayın eserlerini YÖK’te bir komisyon değerlendirip Genel Kurula sunuyordu. YÖK Genel kurulunda uzun tartışmalar sonunda genellikle başvuru sahibinin yetersiz kaldığı gerekçesiyle söz konusu unvan verilmiyordu. 1989 yılına gelindiğinde, Rektör veya Dekan kadrolarını dolduracak Profesör bulunmaz olmuştu. Bu acıklı durum karşısında 1989 yılında YÖK yasasında değişiklik yapılarak “Profesör” unvanı vermek, YÖK’ten alınarak yalnızca üniversite senatolarının oy çokluğuna bırakıldı. Bu tarihten sonra Türkiye’de yer gök profesörle doldu taştı. Genellikle her başvuran adaya “Profesör” unvanı verildi ve hala da verilmektedir. (Utanarak söylüyorum; ben 1983-1989 yılları arasında profesör unvanı alabilen birkaç kişiden birisiyim.)

*****

RASYONALİZM(Akılcılık)

Felsefede, kesin ve evrensel bilgiye deneyimle ulaşılamayacağını, ancak aklı kullanarak tümden gelim yöntemiyle ulaşılabileceğini ileri süren görüştür. Rasyonalizme göre, evrende apaçık (a priori) gerçekler ve her insanda bu apaçık gerçekleri algılayacak değişmez akli ve mantıki ilkeler vardır. Akılcılık, deneyciliğin (a posteriori) karşıtıdır. Bu felsefi görüşte, gerçeğe ve eşyanın yapı ve işleyişine, yalnızca akıl ile erişilebileceği savunulur.

Rasyonalizmi Savunan Bazı Filozoflar Şunlardır: Farabi, Aristotales, René Descartes, Sigmund Freud, Immanuel Kant, Gottfried Leibniz, John Locke, Platon, Bertrand Russell, Baruch Spinoza,Voltaire…

*****

DİYANET HUTBESİ

DİYANET İşlerinin 29 Kasım 2013 Cuma günü okuttuğu hutbede “Sebepsiz yere boşanan kadına cennetin kokusu haramdır” denildi.

MŞ SORUSU: (1) Kadına haram da erkeğe helal midir? Niçin? (2) Neler boşanma sebebidir? Niçin? (3) Diyanet niçin kadın erkek diye cinsiyet ayırımı yapıyor? (4) Ruhta cinsiyet var mıdır? (5) Kadın erkek yerine insan denilse daha iyi olmaz mı? (5) Diyanet İşleri kurumu Vatikan rolüne mi soyunuyor?

*****

İKİLİK YARATANLAR: Çok şükür Müslümanım, Hz. Muhammed’i seviyorum ve benim sevdiğim gibi Hz. Muhammed’i sevdiğine inandığım Mustafa Kemal Atatürk’ü de seviyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün kaderini de, Hasan ile Hüseyin’in kaderini de, padişahların kaderini de, benim kaderimi de tüm insanların kaderini de Allah’ın önceden bildiğine inanıyorum.

“Çatal kazığı yere saplamak imkansızdır.” Ülkemizde ikiliği yaratanları, besleyip büyütenleri, düşmanlar ilerlerken Türk insanlarının günlerini kısır tartışmalarla geçirmesine neden olanları Allah ıslah eylesin.

MŞ KARARI: Benden bu kadar. Olaylara yanlı olarak değil, bilimsel açıdan bakma yolunu tercih edeceğim.

*****

ATATÜRK’Ü GERÇEKTEN SEVENLER

Küçücük çocuklar ve çocuklar, kendilerini gerçekten sevenleri ve rol icabı sevenleri hemen anında hissederler ve sahte sevgi gösterisi yapanlara asla yüz vermezler. Genelde Türk insanı da Mustafa Kemal Atatürk’ü gerçekten sevenler ile rol icabı sevenleri anında hisseder ve sevmeyenlere içinden “nankör” diye haykırır. Bazıları asla Atatürk diyemez. Halk baskısından kurtulmak için yalnızca Mustafa Kemal demek zorunda kalırlar. Nur içinde yat ey İstanbul’un ikinci Fatihi!

*****

MUHAFAZAKARLIK

Var olan durumu koruma amacını güden düşünce tarzı. Toplumun değişmesine karşı direnç gösteren, toplumsal-kültürel değerlerin hiç değişmeden aynı kalmasını savunan siyasi ideoloji.

DEMOKRASİ

Tüm vatandaşların, devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir.

PARTİ

Ortak düşünce ve görüşteki kişilerin oluşturdukları siyasi topluluktur.

BİZ MUHAFAZAKAR DEMOKRAT PARTİYİZ

Biz kan davalarının, kul hakkı yeme biçimlerinin, çocuk evliliklerinin, yere tükürme alışkanlıklarının, muska ve üfürükle tedavi yöntemlerinin, görücü yoluyla evlenmelerin, ensest ilişkilerin, imam nikahlarının, hüllelerin, kadın horlanmalarının, kadın cinayetlerinin, dinin siyasete alet edilmelerinin, torpille işe yerleştirmelerin, şatafatlı düğünlerin, devlet olanaklarının kişisel amaçlarla kullanılmalarının, haksız rekabetin, riyanın, sahtekarlığın, dolandırıcılığın, işlemeyen trafiğin, halka hormonlu ve bozuk gıda satılmasının, tam 385 çeşit vergiye daha da vergi eklenmesinin, halkı canından bezdiren yargı sürecinin, dalkavukluğun, yalakalığın, sahtekarlığın, hırsızlığın, ihale yolsuzluklarının, kartellerin, mafyaların ve hemen her gün herkesin her an karşılaştığı tüm mutsuzluk kaynaklarının aynı kalmasını isteyen bir siyasi topluluğuz.

MŞ ÖNERİSİ: Türk gelenek, görenek, örf ve adetlerinin mutluluk verenleri korunmalı, mutsuzluk verenleri terk edilmelidir.

MŞ TESPİTİ-1) Ne muhafazakar aileler ne de o aile baskısıyla büyüyen çocuklar mutludur. Gençler azıcık özgürlük buldukları üniversite yaşamlarında mutluluğu tadabilmektedirler. Bu kısmi mutluluğu gençlere çok germemelidir. Unutulmamalıdır ki Atatürk, Cumhuriyeti yaşlılara değil, her hakları ellerinden alınan ve hala da alınmaya çalışılan gençlere emanet etmiştir.

MŞ TESPİTİ-2) Yarım asırlık üniversite yaşamımda üniversite öğrencilerinin yaklaşık yüzde doksan dokuzunun muhafazakarlıkta olduğu gibi örtülü bir ahlaka değil, gerçek bir ahlaka sahip olduklarını gördüm. Yemin ederim.

*****

ÇOK MU ZOR?

Londra’da, Paris’te ve diğer uygar kentlerde her türden insana rastlanır. Kamu düzenini bozmadıkları sürece özgürce giyinir, özgürce sokaklarda gezer, özgürce konuşur ve özgürce yaşarlar. Bizde de artık yaşam tarzı farklılıkları gerginlik nedeni olmasa, herkes bir arada yaşamaya razı olsa, insanlardaki enerji yalnızca uygar davranışlara harcansa ve ülkemiz uygarlığın nimetlerinden özgürce yararlansa, Türk insanı kültürel farklılığın ve barışın hazzını tatsa………..Önce Türkiye Büyük Millet Meclisinin tüm üyeleri söz konusu uygar davranışlara örnek olsa………

*****

İNSAN ÖMRÜ İZAFİDİR

İnsanların yeryüzünde ilk kez göründükleri güne bir nokta koyunuz. Bir de son kez olarak görünecekleri güne bir nokta koyunuz. İki noktayı birleştirerek hayali bir doğru yaratınız. Bu doğru üzerinde kendi ömrünüzü göstermeye çalışınız. Bu hayali doğru üzerinde ömrünüz noktanın sonsuzda birinden bile küçük olacağı için göstermekte başarısız olacaksınız. O halde göreceli olarak bakıldığında bir noktanın sonsuzda biri kadar bile uzun olmayan ömrünüzü niçin kavgayla, kalp kırmakla, kötülükler yapmakla, onun bunun hakkına tecavüz etmekle, aşırı mal mülk biriktirmeye harcamakla, aşklara ihanet etmekle geçiriyorsunuz ki!

SEÇİM ÖZGÜRLÜĞÜ

Bir amaca ulaşmanın sonsuza yakın yolu vardır. Örneğin, zengin olmak isteyen bir kimse, şu seçeneklerden birisini, maliyetine katlanmak koşuluyla seçmekte özgürdür:

a)Banka soyabilir, b) Zengin bir ailenin oğluyla veya kızıyla evlilik yapabilir, c) Define arayabilir, d) Kumar oynayabilir, e) Borsada oynayabilir, f) Esrar üretip pazarlayabilir, g) Kiralık katillik yapabilir, h) satın aldığı bir arsanın rant elde etmesini bekleyebilir, i) Ülkesi aleyhine casusluk yapabilir, k) Beyaz kadın ticareti yapabilir, l) Yüksek gelirli bir işte kazandığı paranın büyük bir kısmını biriktirebilir, m) Yenilik ve yaratı9cılık özellikli mal, hizmet veya bilgi girişimcisi olabilir, n) İhale yolsuzluğu yapabilir, o)Çok zengin bir kimsenin güvenliğini sağlayabilir, ö) Devlet üst yöneticilerine yalakalık yapabilir…………..

Zengin olmak isteyen kişi, bu seçeneklerin en akılcısını en başta olmak üzere sıraladıktan sonra birisini seçerse, vazgeçmek zorunda kaldığı ikinci en iyi seçeneğe ALTERNATİF MALİYET denir.

*****

OYOGAR TUVALETLERİ PARASIZ OLMALIDIR

Eskişehir belediye başkanı Prof. Dr. Yılmaz BÜYÜKERŞEN, Eskişehir Otogarında tuvaletlerin parasız olarak (bedava) kullanılmasını gerçekleştirmiştir. Diğer il otogarlarında ve dinlenme tesislerinde de tuvaletlerin parasız kullanımının gerçekleştirilmesi için, karınca kaderince üzerimize düşen her türlü siyasi, sosyal ve iktisadi girişimde bulunmayı öneriyorum. “Parası olmayan koltuklarınıza mı boşaltsın?”, “Zaten yolcuların sırtından fazlasıyla kazanıyorsunuz, boşaltım hizmeti de ikramınız olsun”, “Boşaltım da acil sağlık tanımına girer ve bunun parasız olarak sağlanmasının bir yolunu bulmak, devletin en temel acil görevidir.” biçimlerinde bir kampanya gerekçesi üretebiliriz. Kampanyaya katılmanız ve bu öneriyi arkadaşlarınıza duyurmanız için şimdiden çok teşekkür ederim.

*****

İNSANOĞLU DEĞİŞİR

Anında doldurulduğu için, evrende asla boşluk olmaz. “Beni hep seveceksin değil mi sevgilim?” sorusuna, sevgilinin “seni sonsuza kadar seveceğim sevgilim” yanıtı, sosyal yaşamda yalanla doldurulur. Nedeni, yalan dünyada “başlayan biter yasası” geçerlidir. Başka değişle, daha önce de değindiğim gibi, “belirli bir anın kimyasıyla verilen sözler, kimya değişince değişir. Kimya ise, değişim süreci yasasına göre işler. M.Ö. dördüncü yüzyılda keşfedilmiş “Değişim yasası” şöyledir: “Değişmeyen tek gerçek değişimdir.”

*****

BACA VERGİSİ

Osmanlının hemen her konuda halktan vergi aldığı günlerde, hazine yine tamtakır kuru bakır durumuna gelmiştir. Padişah vezirlerini toplamış ve onlardan bir vergi konusu bulmalarını istemiş. Ancak, hiçbir öneri alamamış. İçlerinden biri, “Padişahım ben Piç Mehmet Paşa lakabıyla ünlü birini biliyorum. Emir verin getirsinler. O mutlaka bir vergi konusu bulur. ”Piç Mehmet Paşa huzura getirilince Padişah, “Sen akıllı bir adammışsın. Biz halka her konuda vergi koyduk. Hazinemiz yine boşaldı. Halktan para toplamak için bir vergi konusu bulamıyoruz. Sen ne dersin?” demiş.

Piç Mehmet Paşa, “Padişahım halka BACA VERGİSİ salınız. İster yoksul ister zengin olsun, her evin bir bacası vardır. Vergi toplayıcılarınız çıksın dolaşsın ülkeyi. Hangi bacadan duman tütüyorsa, oradaki halk henüz yoksulluktan ölmemiş yaşıyor demektir. Bacasından duman çıkan evlerden hazineye muazzam bir gelir sağlanır.

Padişah vezirlerine dönüp “vezirlerim söyleyin bakalım Fiil-i zina (nikahsız kadın-erkek çiftleşmesi) mı daha iğrençtir; yoksa Fiil-livata (erkek erkeğe çiftleşme) mi daha iğrençtir” diye sormuş. Vezirlerin tümü, “Padişahım fiil-ilivata daha iğrençtir. Fiil-i zina kadınla erkek arasında olduğu için hiç değilse doğaya uygundur. Oysa, erkek erkeğe ilişki doğaya da aykırıdır” demiş.

Padişah “Hayır bilemediniz. Fiil-i zina” daha iğrençtir. Fiil-i livatadan hiç bir şey çıkmaz. Ama “fiil-i zinadan, bir PİÇ çıkar ve BACA VERGİSİ salmaya kalkarak bela olur ümmet-i Muhammed’in başına” der.

MŞ SORUSU: Türkiye’de halktan vergi toplamak için konu bulabilecek bir PİÇ var mı acaba? Ya da Türkiye’de halktan vergi toplamak için konu bulabilen bir PİÇ mi var acaba?

*****

30 AĞUSTOS ZAFERİ (30 Ağustos 2014)

91 yıl önce bugün, yurdumuzun yarısı işgal altındaydı. Can ve mal güvenliği yoktu. Gururumuz, düşman ayakları altındaydı. Bayrağımız dalgalanmıyor, minarelerimizden ezan sesleri duyulmuyor, namuslar ve iffetler korunamıyordu. Daha benzer birçok felaket, halkın üzerine çöreklenmişti. Yer yüzünde sığınılacak tek yer olarak kalan Anadolu da, halkın elinden alınmak üzereydi. Padişah dahil tüm Osmanlı sözde yöneticileri, kendi başlarının çaresini aramaktan başka bir kaygı içinde değildi. Halkın geleceği İngilterenin, Fransanın, İtalyanın ve Amerikanın insafına kalmıştı. Bir an için, bu gün aynı koşulların geçerli olduğu varsayılsın lütfen!

İşte Mustafa Kemal Atatürk, işte 30 Ağustos Zaferi, işte bir sürü kendini beğenmişin içinde Mustafa Kemal Atatürk’e nasip edilen kurtarıcılık, yeniden diriliş, yenilmez varsayılanları kesin yeniş, kayıtsız şartsız bağımsızlık, yeniden namus, yeniden iffet, ebedi özgürlük, imkansız denilen zaferi sadece 5 gün içinde ve imkansız denilen çağdaş uygarlık düzeyini 91 yıl içinde gerçekleştiren büyük MİLLET!

30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun!

*****

AKIL ÇELİŞEN FİKİRLERLE GÜÇLENİR

Aynı doğrultuda yüz bin kitap okuyan bir kimse, farklı doğrultularda yüz kitap okuyan kişiye göre, çok daha cahil sayılır. Akıl, çelişen fikirlerle güçlenir ve gerçeğe ulaşma yeteneği kazandırır.

*****

DİNİ YAŞAMAYANLARIN DURUMU

Din hakkında konuşan, yazan, savaşan ve ölen insanların büyük bir kısmı, dinin en başta gelen temel şartlarına göre yaşamasını bilmezler.

*****

İBADET HANELER

İbadethanelerden içeri politika girerse, gerçek din dışarı çıkar.

*****

ZITLIKLARA EŞİT MESAFEDE DURABİLMEK

Güzel/çirkin, yerli/yabancı, iyi/kötü, inanan/inanmayan gibi tüm zıtlıklara eşit mesafede durabiliyorsan, Hak’ka teslim olmuş sayılırsın.

*****

AŞIRI ÇIKARCI İNSANIN DURUMU

Aşırı çıkarcı insan, her telden çalar, her kılığa girer, her rolü oynar, her masaya oturur, her fikri destekler, yüzü kızarmaz, pişkindir.

*****

İNSANLAR AKILLARINDAN MEMNUNDURLAR. İnsanların kendi özelliklerini beğenip beğenmemeleri konusunda yapılan araştırmaların kesin bir sonucu vardır. Hemen her insan göz rengi, burun biçimi, saçları, boyu, kilosu, rengi, dişleri, kaşları vb. bazı fiziksel özelliklerini beğenmediğini ifade etmiştir. Ancak, hiçbir insan aklından şikayetçi olmamıştır. Türk atasözü: “Akıllar pazara çıkmış, herkes kendi aklını almış.”

*****

PAPAĞAN YETİŞTİRİCİLERİ: Öğrencilere anlattıklarını ezberleten öğretim üyelerine yüklü maaşlar veren devlet yöneticileri, sadece papağan yetiştirenleri teşvik eder.

*****

KUTLAMA

Tüm vatandaşlarının ırk, dil, din, etnik köken, cins, soy, sop, cemaat, mezhep, parti, dernek, kurum ve benzeri ayrımları yapmadan, yalnızca insan oldukları için birbirlerine değer verdikleri ve birbirlerini sevdikleri bir Türkiye Cumhuriyeti arzusu ve hayaliyle, Ramazan Bayramınızı kutlar, sevgi ve saygılarımı sunarım.

*****

KUYRUĞU DİK TUTMAK

Hz. Mevlana’dan hikaye: Hayvanların kralı aslana, ormanda yaşayan diğer hayvanlar, kuyruğunu hep dik tutan fareden dert yanmışlar. “Şu kuyruğunu hep dik tutan fare, malımıza ve canımıza sürekli zarar veriyor, onu cezalandırın da artık şerrinden kurtulalım” demişler. Aslan ne yapsam diye düşünürken kedi, ” sayın kralım siz onu bana bırakın. Biz fare ile ebedi düşmanız.” Aslan “ne yapacaksın” demiş. Kedi “siz bana bırakın” demiş. Aslan “peki” demiş. Kedi arkada, kuyruğu dik fare önde, bir kovalamaca başlamış. Ancak, kedi tam yakalayacakken, fare bir ağacın arkasına saklanıyormuş. Ormanda saklanacak ağaçlar bitince fare, kendisini bir kupkuru meydanda bulmuş. Saklanacak bir yer ararken, meydanda bir inek görmüş ve ineğe, “inek kardeş, canım tehlikede ne olur beni sakla” demiş. İnek, “bana bunca zararlar verdin, ama madem canın tehlikede geç arkamda dur” demiş. Arkasına geçip duran farenin üzerine şeyini yapmış. Tam o sırada kedi gelmiş ve ineğe, bu tarafa bir fare kaçmıştı onu gördün mü demiş. İneğin daha yanıt bile vermesine zaman kalmadan kedi, ineğin şeyinin içinde dik bir kuyruk görmüş, durumu anlamış ve farenin işini bitirmiş.

Kıssadan Hisse: Hz. Mevlana bu hikayesi ile üç öğüt veriyor: (1) sana pislik atan herkesi düşman sanma, belki de günün birinde ihtiyacın olunca dostça davranabilir, (2) Seni her pislikten çıkaranı dost sanma, belki de düşmanındır vakti gelince seni yok edebilir, (3) Bu kadar pisliğin içinde bari kuyruğunu dik tutma, biraz aşağıdan almasını bil.

*****

TOLERANS

Bir demir çubuktan asla tam 5’er, 6’şar veya 8’er milimetrelik parçalar kesilemez. Kesinlikle sapmalar olur. Ya da bir ekmek fırınında tam 400 kilogram ekmekler üretilemez. Kesinlikle sapmalar olur. Bu nedenle hemen her konuda tam ve kesin ölçüler veya kesin kurallar konulmaz. Belirli alt ve üst limitler konulur. Bu limitlere TOLERANS denir. Gerçek Müslümanlık, toleransı en geniş dindir. Öyle ki,Peygamberimiz, “zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” demiştir. Matematik, istatistik ya da kısacası pozitif bilimden habersiz din yobazları, ayrıntının ayrıntısına da kesin kurallar koyma yarışına girmişlerdir. Yok hamile kadınlar sokakta gezemezmiş, yok kuşun su içtiği kaptaki su ile abdest alınamazmış, yok kadınların gözleri hariç her yeri sokakta kapalı olacakmış, yok klozetlerin ön kısmı kıbleye doğru olmazmış. Başka değişle sonsuza yakın ayrıntının ayrıntısı safsata, safsata, safsata… Yobaz doktor candan, yobaz dinci dinden, yobaz yönetici kurumdan, yobaz siyasetçi vatandan ediyor. Biraz güncel bilimleri edinin de günaha girip durmayın ey yobazlığını kabul etmeyen yobazlar.

*****

B.K’UM DA BANA YÜZME ÖĞRETİYOR

Rahmetli Baba’ma 13 yaşlarındayken bir konuda bilgiçlik taslamıştım. Babam bana şu fıkrayı anlatmıştı:

Oğlum, manda gölde yüzmeyi çok severmiş. Bir gün tam gölün ortasına gelince, büyük abdest ihtiyacı duymuş ve bu ihtiyacını gidermiş. Bir müddet sonra arkasına bakmış ve şöyle demiş: “B.K’um da bana yüzme öğretiyor.

Kendilerine bir söz bile öğretmiş olsa, el öpmek şöyle dursun susmaları gerekirken, hocalarının fikirleri veya fıkraları karşısında bilgiçlik taslayan öğrencilere ithaf olunur.

*****

ÇALIŞMANIN ÖNEMİ

Hz. Musa ile Firavun, halkın önünde iddiaya tutuşurlar. Yarın halk, Nil nehri kenarına davet edilecektir. Burada kim Nil nehrini tersine akıtabilirse, diğeri Onun dinini kabul edecektir. Hz. Musa, Allah’ın kendisini mahcup etmeyeceğinden emin olarak, gece rahat bir uyku çeker. Firavun ise, sabaha kadar hiç gözünü kırpmadan, sürekli olarak “Ya Musa’nın Allah’ı, yarın beni halkımın önünde mahcup etme! Ya Nil tersine ak dediğim anda, Nil’i tersine akıt” diye dua eder, yalvarır. Sabah belirlenen saatte, Hz. Musa, Firavun ve halk, belirlenen yerde toplanır. Hz. Musa, kendinden emin olarak asasını Nil nehrine vurur ve, “Ya Nil tersine ak” der. Ancak Nil, Hz. Musa’nın emrini dinlemez, normal akışına devam eder. Sıra Firavuna gelir. Firavun ise, biraz endişeli olarak “Ya Nil tersine ak” der ve Nil tersine akmaya başlar. Bu duruma çok şaşıran Hz. Musa, Tur Dağına çıkarak, hal diliyle Allah’a, Firavun karşısında niçin mahcup edildiğinin sebebini sorar. Göklerden gelen bir nida ile ürperir: “Ya Musa, ben Firavun dahil tüm kullarımın Allah’ıyım. Sen hiç çalışmadın, büyüklük tasladın, sabaha kadar uyudun. Oysa Firavun, sabaha kadar “Ya Musa’nın Allah’ı yarın beni halkımın önünde mahcup etme” diye yalvardı. Böylece bana inandı ve benim büyüklüğümü kabul etmiş oldu. Ben kullarım arasında ayrım yapmam. İyi niyetle sürekli çalışan, didinen, hak eden ve yardım dileyen tüm kullarımın duasını kabul ederim.”

M. Şahin’in önerisi: Muhalefet partileri ve liderleri de iyi niyetle, hiç durmadan çalışır, halkın seveceği, inanacağı projeler, seçenekler geliştirir ve Allah’a yalvarırlarsa, Allah onları da iktidara getirir. Değilse, hep ve her zaman Hz. Musa’nın durumuna düşerler.

*****

SİMGELER

İnsanların ve kurumların çok büyük bir kısmı, aslında kendilerinde eksik olan bir özelliği varmış gibi gösteren adlar, simgeler ve davranışlar sergilerler. Örneğin, namussuzlar namusluymuş gibi, yalancılar dürüstmüş gibi, inanmayanlar inanıyormuş gibi, bilgisizler bilgiliymiş gibi, fakirler zenginmiş gibi, kötüler iyiymiş gibi, güçsüzler güçlüymüş gibi, iktidarsızlar iktidarlıymış ….. gibi görüntü vermeye çalışırlar. Kurumlar da öyle. Örneğin, bu günlerde her üniversite, kendisini en iyiymiş gibi reklam yapma yarışındalar. Adalet eksikliyi duyan partiler ise, adına bir “Adalet” sözcüğü ekler. Sosyal demokrat olmayan bir parti adına bir “Sosyal Demokrat” sözcüğü ekler. Halkçı olmayan bir parti adına bir “Halk” sözcüğü ekler. Dahası, dahası ve dahası var….Ey Türk halkı! Sakın simgelerin etkisinde kalma!

*****

DERTSİZ İNSAN YOKTUR

İhtiyaçlar sonsuzdur. İhtiyaçlar para ile karşılanır. O halde para ihtiyacı da sonsuzdur. Para sonsuz olmadığına göre, dertsiz insan yoktur.

*****

GÖNÜLLÜ DEĞİŞİM MUCİZESİ

Ramazan, bir değişim ayı. İnsanın diğer 11 aydaki günlük yaşamı, tamamen değişiyor. Uyku saatleri, yemek saatleri, sofrası, yiyecekleri, içecekleri, davranışları, büyük abdest alışkanlığı, küçük abdest alışkanlığı, kısaca söylemek gerekirse gönüllü bir değişim mucizesi. Bu gönüllü değişimi yaşayan tüm insanların ramazanını kutlar, dualarının kabulünü dilerim.

*****

FAZLALIKLAR ATILIRSA SANAT ESERİ OLUR

Musa Heykeli’ni yapan Michelangelo’ya (1475-1564) sormuşlar: Bu olağanüstü heykeli yapmayı nasıl başardın? Dahi Heykeltıraş “taşın fazlalıklarını atınca bu Musa Heykeli oldu.” demiş. Ben de bu fikirden yararlanarak, “sözün fazlasını atınca şiir, çizginin fazlasını atınca resim, hurafeleri atınca din, yalanları atınca devlet adamı, gururu atınca insan olur” desem ve benzeri türetmeleri yapsam, doğru olur mu acaba?

*****

BİZ BU B.k’U NİYE YEDİK

Ağa sabah kalktığında kahyasına arabanın hazırlanmasını, şehre ineceğini söyler. Kahya hizmetlilerin de yardımıyla, en iyi koşumlarla en iyi iki atı arabaya koşar. At araba, atların süsü, arabanın boyası ile göz kamaştırmaktadır.

Ağa ve kahya arabaya kurulurlar. Ağanın işareti ile araba hareket eder. Bu hareket sırasında ağa, şu atlara bak, şu arabaya bak, kimde var böylesi. Diye düşünerek kasılmaktadır. Aynı anda kahyanın da aklından; ömrüm el kapılarında geçecek, keşke şu at araba benim olsaydı diye geçirirken, Ağa birden bire, arabayı durdurmasını ister kahyadan. Kahya arabayı durdurur. Bu arada köyün dışına çıkmışlardır. Ağa yolun kenarında bir çukura büyük abdestini yapar. Pantolonunu kaldırdıktan sonra kahyasına dönerek, “bu atlarla arabanın senin olmasını ister misin?” diye sorar. Kahya, şaşkınlıktan gözleri yerlerinden fırlayacak gibi, “şaka mı yapıyorsun ağam?” diye sorar. Ağa hayır deyince de “ama ağam benim atı alacak kadar param yok ki” der. Ağa da “para istemiyorum şu b.kumu ye bu atlarla araba senin olsun” der. Kahya, Ağanın b.kunu yedikten sonra, Ağa, “tamam artık bu atlarla araba senin” der. Kahya sevinçli, ağa üzgün olarak, şehre doğru yola devam ederler. Şehirden eve dönerken ağayı sıkıntı basar. Ağa “ben atla arabayı bu kahyaya verdim ama, şimdi köylüye ne derim” diye kendine sorar. Sonra dayanamayıp kahyaya, “kahya bu atla arabayı bana satar mısın? diye sorar. Kahya, arabayı durdurur. Yolun kenarında bir çukura büyük abdestini yapar ve Ağaya dönerek, “satmam ama şu b.kumu yersen sana atlarla arabayı geri veririm der. Ağa da köylüye mahcup olmamak için kahyanın b.kunu yer. Köye yaklaştıkları sırada kahya gülmeye başlar. Ağa merak edip sorar: Kahya niye gülüyorsun? Kahya da ağaya dönüp: “Ağam sana bir sorum olacak” der. Ağa sor bakalım deyince, kahya sorusuna başlar: “Ağam, biz köyden çıkarken bu atlarla araba kimindi?” .Ağa cevap verir: “Benim.”, Kahya, “şimdi kimin?”, Ağa, “şimdi de benim. Kahya Ağasına dönerek, “Ağam o halde biz bu bokları niye yedik?”

Mehmet Şahin’in yanıtı: “Hülya Avşar Başbakanla baş başa görüşebilsin ve yüce fikirlerini Başbakana sunabilsin diye.”

*****

YAŞAM TARZI

Yaşam tarzı kavramını, ilk kez Avusturyalı psikolog Alfred Adler (1870-1937) kullanmıştır. Zaman içinde kavram, sanatta, pazarlamada, sosyolojide, psikolojide, kültürde ve hemen her alanda değişik biçimlerde tanımlanmıştır. Yaşam tarzının güncel olarak en çok benimsenen tanımı; bir kimsenin bedeni, giysileri, konuşması, boş zaman kullanması, yiyeceği, içeceği, evi, otomobili, tatili, eşi, inancı gibi hemen her özgün tercihlerine, evrensel doğrulara aykırı düşmedikçe, iç ve dış çevrelerin saygı duymasıdır.

*****

MUHALEFET PARTİLERİ

Muhalefetin azıcık ümidi olsaydı, erken seçim isterdi. Muhalefet partileri, laf yarışı yapmayı bırakıp alternatif olmanın yolunu bulmalıdır.

*****

ATATÜRK HARİÇ BÜTÜN CUMHURBAŞKANLARINI GÖRDÜM

Atatürk hariç, bütün Cumhurbaşkanlarını gördüm. 1949 yılından sonra başbakanlık yapan bütün liderleri gördüm. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve irili ufaklı daha bütün müdahalelerin üzerinden belirli bir zaman geçtikten sonra, gerek müdahalede bulunanların, gerek müdahaleye maruz kalanların, gerekse de bütün tarihçi ve düşünürlerin şu ortak kanıda birleştiklerini gördüm: “Halkın çıkardığı mesajlara aldırışsız kalma ve kendini beğenmiş psikolojisiyle anlamsız inatlaşmalar olmasaydı, bir demokratik uzlaşma bulunur ve halka maddi/manevi acılar ve kayıplar yaşatılmazdı.”

*****

HİÇ

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin?” “Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.” Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: …“Sen kimsin?” “Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara. “Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca. “Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam. “Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca. “Vezir” demiş adam. “Daha daha sonra ne olacaksın?” “Bir ihtimal sadrazam olabilirim.” “Peki, ondan sonra?” Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş: “Hiç.” “Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: “Hiçlik makamında!” Nasrettin Hoca

*****

GERÇEK BEYİN AZLIĞI

İnsan organizmasındaki her organın bir işlevi vardır. İnsanlar, beyni dışında tüm organlarının iyi çalışıp çalışmadığını bilirler. Yalnızca, beyinlerinin çevrede olup bitenleri algılamada, anlamada ve kavramada yeterli olup olmadığını bilmezler. Doğada, işlevini hakkıyla yerine getiren organ sayısı yüzde yüze yakındır. Oysa, işlevini hakkıyla yerine getiren beyin sayısı çok azdır. En kötüsü ise, kafası sorunlu çalışanlar, bu aksaklığın farkında bile olmazlar. İnsanlığın sık sık bunalıma girmesi, yaşamın çekilmez duruma gelmesi, söz konusu zihinsel verimsizliktir. Ne yazık ki, sayıları oldukça yüksek olan ahmakları, ahmak olduklarına inandırmak mümkün değildir. Bu nedenle, insanlık hep tökezleyip duracaktır.

*****

GERÇEK SAVAŞ

Din uğruna savaş (cihat) yapıyorum diyenlerin, önce kendi bencillikleri ile savaşıp kazanmaları, ilkel komplekslerini yok etmeleri gerekir.

*****

ZÜCCACİYE DÜKKANINA FİLLER GİRSELER VE KENDİ ETRAFLARINDA BİR KEZ DÖNSELER VE GELDİKLERİ KAPIDAN ÇIKIP GİTSELER DÜKKANIN HALİ NE OLURDU ACABA?

Züccaciye dükkanı: Değerli cam eşyaların satıldığı küçük yer.

MŞ YANITI: Züccaciye dükkanı, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak hedefiyle Rahmetli Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin şu andaki durumuna benzerdi. Kırılmadık, dökülmedik bir varlık kalmaz. Bütün değerler, yerle bir olurdu.

*******

ANADOLU

Seni çok sevenler(!) çok örseledi 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu.. 
Açların çalıştı, tokların yedi 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

Yanan hep sen oldun, yakılan sensin 
Ruhuna çiviler çakılan sensin 
Şekilden şekile sokulan sensin 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

Sınırlar çizildi rüyalarına 
Yasaklar konuldu dualarına 
Hangi sesler hâkim semalarına 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

Ahlat’ın, Afşin’in, Söğüt’ün mahzun 
Evladın, âşığın, yiğidin mahzun 
Tebessümün mahzun, ağıdın mahzun 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

Metrûk manastırlar ihya olmakta 
Hüzün, camilere mahya olmakta 
Yadlar başımıza kâhya olmakta 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

Üzerinden hak, adalet silindi 
Hayâ zırhı delik delik delindi 
Bu zelil duruma nasıl gelindi? ! . 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

Dün şehit kanıyla sulanan sensin 
Bugün alkollere belenen sensin 
Düşmandan sadaka dilenen sensin 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

Şehit torununa ” sen susdiyorlar 
” Vatan sevmek bize mahsus diyorlar 
Her taraf toz-duman, kâbus diyorlar 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

Hariçten gelenler köprüyü tutmuş 
Dost karşı kıyıda seni unutmuş 
Hınzır yeller yaprakların kurutmuş 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

” Biraz azim, biraz gayret derim ha 
” Delinir karanlık, sabret derim ha 
” Şanlı mazi döner elbet derim ha 
Oy güzel vatanım, oy Anadolu..

ABDURRAHİM KARAKOÇ

********

“Heyecanların dile getirildiği” yaklaşan seçim günlerinde, baştan aşağıya bütün liderler, kendini beğenmişlik çirkinliği sergilemektedirler.

********

“Her söylenen sözün mutlaka aynı değerde bir karşılığı söz vardır” özdeyişini, propaganda yapmakta olan liderler hakkıyla kanıtlamaktadırlar

*******

Türkiye’de baştan sona bütün liderler “ben senin geçmişini bilmem ne yaparım” şeklinde küfürleşmektedirler. İmam yellenirse cemaat ne yapar?

******

GERÇEK LİDER VE SAHTE LİDER

İçinde bulunduğu toplumu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracak değişimleri zekaya, sezgiye, bilgiye, fikir alış verişine ve sorumluluğa dayalı karar ve uygulamalarla gerçekleştiren kişiye gerçek lider denir.

İçinde bulunduğu toplumu geçerliliğini yitirmiş uygarlık seviyelerine indirecek değişimleri hileye, yalan dolana, din istismarcılığına, yüzeysel bilgiye, tehdide, küfürlü söz ve davranışa dayalı karar ve uygulamalarla gerçekleştiren kişiye sahte lider denir.

******

İNGİLTERE’NİN BİLE BİR GÜN SONRA ÖĞRENDİĞİ 30 AĞUSTOS 1922 DUMLUPINAR MEYDAN SAVAŞI KAZANILMASAYDI BUGÜN NELER OLMAZDI?

Türkiye Cumhuriyeti olmayacağı için, bugün burnu havada siyasi partileri ve parti liderleri olmazdı. Ayrıca Sayın R. T. Erdoğan çağdaş okullarda okuyarak Cumhurbaşkanı olmazdı.

ZAFER BAYRAMINIZI KUTLARIM.

*******

HIDIRELLEZ

Hızır günü de denilen Hıdırellez, Türklerin kutladığı bir mevsim bayramıdır. İnanışa göre, Hz. Hızır ile Hz. İlyas bugün yeryüzünde buluşmaktadırlar.

Rumi Takvime göre, 6 Mayıs4 Kasım Hızır Günleri olarak yaz mevsimini; 8 Kasım-5 Mayıs ise Kasım Günleri olarak kış mevsimini oluştururlar.

MezopotamyaAnadoluİranBalkanlar ve Doğu Akdeniz ülkelerinde yazın gelişi, çeşitli gösterilerle sevin içinde kutlanır. 5 Mayıs akşamı, yakılan ateşler üzerinden atlanılır. Dilekler bir kağıda yazılır ve bir yeşilliğe gömülür. Bekar erkekler, ellerindeki yeşil dalları, 6 Mayıs sabahının erken saatlerinde, hayırlı kısmet arayışı içinde grup halinde gezen genç kızların sırtına hafifçe vurarak, onların kapalı kısmetlerini açmış olurlar. Daha bunlara benzer güzel davranış ve iyi niyetlerle Hıdırellez coşkuyla kutlanır.

*****

SWOT TEKNİĞİ

Kendinizin, ailenizin, işletmenizin veya kurumunuzun ÜSTÜN yönlerini, alt alta yazınız. Kendinizin, ailenizin, işletmenizin veya kurumunuzun ZAYIF yönlerini, alt alta yazınız. Üstünlükleri devam ettirmeye, zayıflıkları da üstünlük haline getirmeye çalışınız.

NOT: Nelerin üstünlük, nelerin zayıflık olduğunu anlamak için başarılı kişileri, aileleri, işletmeleri veya kurumları örnek alınız.

******

İLK İNAN AYETTEKİ İLK ALLAH EMRİ OLAN “OKU” BUGÜNÜN KOŞULLARNDA “SORGULA” ANLAMINA GELİR Mİ?

Şartlandırıldığın ne varsa Rabbinin adıyla sorgula. Örneğin, kız çocuklarının diri diri niçin gömüldüğünü sorgula; Kureyş ileri gelenlerinin Kabe’yi ziyaret için gelenleri nasıl sömürdüğünü sorgula; insanların nasıl köleleştirildiğini sorgula; erkeklerin niçin sınırsız kadınla evlendiğini sorgula gibi…..

SORU: Günümüz Türkiye’sinde başlıca neleri sorgularsak Yüce Allah’ın ilk emrini yerine getirmiş sayılırız?

******

YASAK KOYMA SAÇMALIĞI

Tarih boyunca, konulan her yasak, koşullar oluşunca serbest bırakılmıştır. Yasak koymak, eksik zekalıların kolay çözüm arama yöntemidir.

*****

MİLLİ EĞİTİM İFLAS ETMİŞTİR

Türkiye’nin dış düşmanları, Türk vatandaşlarından Türklere kolayca kiralık katil bulabiliyorlarsa, Türk Milli Eğitimi iflas etmiş demektir.

*****

GERÇEK SEVGİ

Sınırsız verebilme isteği taşıyorsanız, gerçekten seviyorsunuz demektir. Örneğin anneler, sınırsız bir verme isteği duyarlar. Anne sevgisi!

*****

ÖNLEM ALMA GENİ

Türklerin yapısında “önlem alma” geni var. Şeriata, trafiğe, içkiye, namusa, depreme ve benzeri hemen her olasılığa karşı önlem alınır. Ancak, bütün önlemlerine rağmen olacaklar yine de olurlar.

*****

TASARRUF

“İktisat (ekonomi)”, tasarruf (artırım) demektir. En iyi tasarruf yapan, en iyi iktisatçıdır. İktisatın teorisi de uygulaması da tasarruftur.

*****

DOĞADA ERKEĞİN DİŞİYİ EZMESİ YOKTUR

Tek tanrılı dinlerde ve aslında doğada, “erkeğin dişiyi ezmesi”, kesinlikle yoktur. Kadınların tüm 365 gününü, kadınlar günü olarak kutlarım.

*****

AHLAK VE YALAN

“Ahlak” kavramının olmazsa olmazı, yalan söylememektir. Peygamberler, gerçek bilim ve din adamları ve Atatürk’ümüz hiç yalan söylememiştir.

*****

BİR GÜN OLSA HERKES YAPAR

Rahmetli Büyük Anne’min bir sözü vardı: “Gelinlik veya damatlık bir gün olsa herkes mükemmel olarak yapardı.” Ben bu görüşü şöyle güncelliyorum: “Sevgililik bir gün olsa herkes mükemmel olarak yapar.”

*****

TOPRAĞIN ÜSTÜ VE ALTI

Adaletsizlik, toprağın üstündedir. Toprağın altında herkes, maddi açıdan eşit, manevi açıdan farklıdır.

*****

ALLAH İÇİN İBADETLER

Namaz, oruç, haç ibadetleri kendimiz içindir. Fakirleri, yetimleri görüp gözetmek, kul hakkı yememek, insanlığa yararlı olmak Allah içindir.

*****

KİM VATANSEVERDİR?

Çağda, ülkelerin saygınlığı, Milli Gelirle Ölçülür. O halde, en vatansever çok güzel konuşan değil, milli gelire en çok katkıda bulunandır.

*****

KİŞİNİN İNANDIRICILIĞI

Aykut Kocaman’a bir gerçeği Anımsatma: “İstifa” tek taraflı bir irade beyanıdır. İyi düşünülür, önü, ortası ve sonu hesaplanır ve karar verilir. Onun bunun araya girmesiyle verilen karardan dönülürse, hele birkaç kez dönülürse, kişinin kendini bile yönetemediği, bir takımı nasıl yöneteceği sorgulanır. Kişiyi, bir başkası yönetiyor, bir başkasının kuklası, bir başkasına gebe gibi yakıştırmalar yapılır. Kişinin inandırıcılığı gittiği için, artık kendisinden herhangi bir başarı beklenemez.

*****

YANLIŞ PSİKOLOJİ

Karısının başka erkekle kapandığı odanın penceresini gözetleyen adamın “Tuh! Perde kapanmasaydı gerçeği öğrenecektim” psikolojisi içindeyiz.

*****

ÇİLE NİN ÖDÜLÜ

Çile çekmeden peygamber, Atatürk, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Neşet Ertaş olunmaz. Mutlu yaşamda üretkenlik yoktur.

*****

NEŞET ERTAŞ: Bazı kimseler, bir şart için hicaza gider hacı olur. Bazıları da günahlarından arınmak için şeytan taşlar. Büyük Neşet Ertaş ise, gönüllerde kendi elleriyle yaptığı gerçek Kabe’nin içine girer, ebediyete kadar huzur içinde yatar. Allah rahmet eylesin.

*****

MŞ ŞİİRİ: Cebine giden yok olur,

Kalbine giden ok olur,

Yoksula giden çok olur,

Midene giden b.k olur.

*****

ASLINDA KİMLER DELİDİR

Çin imparatorunun kahinleri, ilk yağacak şiddetli yağmurdan ve selden bir damlacık da olsa ıslananların delireceğini bildirmişler. İmparator, ıslanmamak için en yüksek bir tepeye muhteşem bir sığınak yaptırmış. En yakınlarıyla yaptırdığı sığınağa kapanmış. O gün gelmiş ve beklenen tufan (su felaketi) olmuş. İmparator ve ailesi hariç tüm ÇİN halkı ıslanmış ve delirmiş. Bir süre sonra güneşli günler gelmiş. Her yer kurumuş. İmparator ailesiyle tepeden inerek halkın arasına doğru yürürken, halk “bakın bakın bize doğru gelen “DELİLER” var” diye bağırmaya başlamış.

*****

YARIM POLİTİKACININ ZARARI

“Yarım doktor candan, yarım imam dinden eder” özdeyişine ek öneri: yarım hoca bilimden, yarım aşk candan, yarım politikacı da vatandan eder.

*****

REKABETİN ÖĞRETİCİLİĞİ

“Eğitenleri kim eğitecek?” sorusuna “öğretmen ve öğretim üyeleri arasındaki rekabetin gerçekleştirilmesi ve başarılı olanların desteklenmesi” yanıtı verilebilseydi, görevini hakkıyla yapanlar çoğalırken cahil öğretmen ve öğretim üyeleri azalır, çağdaş uygarlık düzeyine gidiş hızlanırdı.

*****

TÜRKİYE’Yİ ATATÜRK YÖNETSEYDİ

“Bugün Atatürk Türkiye’yi yönetseydi, PKK Terörü 30 yıl değil 30 gün bile devam edemezdi” diyorsanız, Türkiye iyi yönetilmiyor demektir.

*****

İMANIN ŞARTI

Doğal sistemlerin “kader”, yapay sistemlerin “tercih” olduğunu; doğal sistemlerin “mükemmel” yapay sistemlerin “kusurlu” olduğunu öğrenmedikçe iman etmiş sayılmazsınız.

****

DOĞRU AHLAK: Bir eylemin ahlaki doğruluğu, sonuçlarıyla değerlendirilir. Annesini 500 metreden tüfekle vuran kişi, iyi nişancıdır ama iyi insan değildir.

*****

KİM ÖLE KİM KALA

İdam mahkûmuna son isteğini sormuşlar: “-Padişahın atına Arapça öğretmek” demiş…
“-Olur mu, ata Arapça öğretilir mi, padişahın atı olsa bile!”
“-Size ne, son isteğimi sordunuz!”
Padişah razı olmuş:
“-Öğretsin bakalım da görelim!”
Adamı idam hücresinden çıkarmışlar, atı da yanına koymuşlar…
Mahkûmlardan biri yanaşmış:
“-Ulan, sende bir hinoğlu hinlik var, hiç at Arapça öğrenir mi?”
İdam mahkûmu parmağını ağzına götürmüş:
“-Sus konuşma, dört ihtimal var!”
Sıralamış ihtimalleri:
“-Ya padişah ölür ya ben ecelimle ölürüm ya da at ölür!”
Dördüncü ihtimal?
“-At Arapça öğrenir… Daha bir yıl var, kim öle kim kala!”

*****

TÜRKİYE ŞAMPİYONLUĞU

Tayvan matematikte, Japonya uzun ömürde, Vietnam kürtajda, Tonga obezlikte, Amerika dünya güzeli çıkarmada, Türkiye boş tartışmada şampiyon.

*****

MUTLUYUM ŞÜKÜR. Bugün de sağlığım yerinde, yediklerim dokunmayacak, dilediğim yere gidebileceğim, dilediğim varlığı sevebileceğim. Anlamsız kaygılarım yok. O halde benden daha mutlu bir insan yok!

*****

İNSANLAR BİÇİMLENEMEZLER

Biçimlenmiş gibi görünürse de, insanlar biçimlendirilemezler. Uğraşmayın insanlarla. Başkalarının özgürlüğünü kısıtlamadıkça, bırakınız insanlar dilediği gibi yaşasın.

*****

ŞEY DEMEYİNİZ

Konuşurken ve yazarken “Şey” boş kümesini kullananlar, cahil olduklarının farkında olmayanlardır. “Şey”, ne somut ne de soyut bir varlıktır; yalnızca bir hiçtir.

*****

SANAT

Dün ben de Karaköy Anrepo’daki VANGOH resim galerisindeydim. Saat 10-13 arası, o şaheserlere baktım baktım baktım… bu dünyada bir hiç olduğumu düşündüm. Herkesin kolayca kağıda yazdığı şiiri, Vangoh beynine yazarak fırçaya, oradan renge, renkten de sonsuzluğa işlemiş. Ne anlamlı bir ömür! Ben doğa denen şaheseri, şimdiye kadar hiç görmemişim. Bunu Vangoh gösterdi bana. Artık doğa yeter bana. Aradığım ne varsa önümde. Bakmasını biliyorum artık. Sanatseverlik ayrıntıda gizliymiş. Tıpkı gerçek aşkın ayrıntıda olduğu gibi!

*****

TÜRKİYE NUFUS YAPISI

  • Hiçbir yayın okumayanlar % 80; (2) Okusa da anlamayanlar % 15; (3) Anlasa da anlatamayanlar % 14; (3) istisnalar % 1

*****

İYİ ÖNERİLMELİ KÖTÜ YERİLMELİDİR

Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve benzeri gelişmiş ülkelerin sistemi gibi bir sistemi gerçekleştirmeliyiz. Bir grup, diğer grubu düşmanmış gibi görmemeli. Taraf tutmamalı. İyiyi önermeli, kötüyü yermeli.

*****

DOĞAL GÜZELLİKLER

Kendimi, iletişim araçlarından uzak tutabildiğim günlerde, doğal güzellikleri görebiliyorum ve çok mutlu oluyorum.

*****

ARKAYA FAZLA BAKMAMALIDIR

İşte yalın bir yaşam felsefesi: “Seçimini yap, arkana hiç bakmadan yürü, kavşakta tekrar seçimini yap, arkana bakmadan yürü.. ….devam et.” Bu, kendi yazdığın kaderindir.

*****

BATI KÜLTÜRÜ

Uluslararası hukukta, haklı olmak asla yeterli değildir. Ekonomik açıdan çok güçlü olmak gerekir. Batı kültürü, hakka değil, çıkara dayanır.

*****

EN BÜYÜK YETENEK

En büyük yetenek, aşkını gizleyebilmektir.

*****

HÜR DÜŞÜNEBİLMENİN KOŞULU

Beynimize eğitimle, kültürle, anne-babamızla, arkadaşlarımızla, çevreyle, medyayla, diğer iletişim araçlarıyla yavaş yavaş yüklenen tüm yazılımları silip atmadıkça, hür düşünemeyiz. 

*****

VERİLEN SÖZLERİN GÜVENİLİRLİĞİ

Belirli bir anın kimyası ile verilen sözler, kimya değiştikçe değişir. 

*****

BİLGİSAYARLAR

Bilgisayarlar, aslında bir yapay beyin. Uzaktan kumandalarla gönderdiğimiz sinyallerle, bu yapay beyinlere, istediğimizi yaptırabiliyoruz. Bizim beyinlerimiz ise doğal bir bilgisayardır. Bu doğal bilgisayara, sinyaller göndererek, iyilikler yaptırmaya çalışan yüce güce Küresel koşullarda yenik düşmemek için, yerel koşulları iyileştirmek gerekir.

*****

HAKKA TESLİMİYET

Güzel-çirkin, gece-gündüz, sıcak-soğuk, iyi-kötü, artı-eksi, hayır-şer gibi evrendeki tüm zıtlıklara eşit mesafede durabiliyorsan, Hak’ka teslim olmuş sayılırsın. 

*****

KARAKUŞ KADISI ADALETİ

Hırsızın biri Karakuş Kadısının önüne çıkar ve hırsızlık için evine girdiği kişiden şikayetçi olur: “Kadı Efendi, evin penceresi çürükmüş, çıkarken yıkıldı. Düştüm, kolum kırıldı.” Ev sahibiyse pencereyi kendisinin değil marangozun yaptığını söyleyerek işin içinden sıyrılır. Marangoz, “Pencereyi yaparken gözüme falanca kızın elbisesi takılmıştı” der. Kız elbiseyi kırmızıya boyayanı suçlar. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca kadı onu idama mahkum eder. Ancak boyacının boyu idam sehpasından daha uzun olduğu için, sokaktan geçen kısa boylu bir adamı yaka paça getirip idam ederler. Yorum: Ülkemiz

*****

EN ADİL YARGIÇ

En büyük, en adil ve en acımasız yargıç, insanın kendi vicdanıdır. Allah bizi o yargıca yargılatmasın.

*****

ONU DA SEN BUL Çok soğuk bir kış günü, padişah, tebdili kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.
Padişah, ihtiyarı selâmlamış:
“Selamünaleyküm ey pir-i fani…”
“Aleykümselam ey serdar-i cihan…”
Padişah sormuş.
“Altılarda ne yaptın?”
“Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…”
Padişah gene sormuş.
“Geceleri kalkmadın mı?”
“Kalktık. Lâkin, ellere yaradı.”
Padişah gülmüş.
“Bir kaz göndersem yolar mısın?”
“Hem de ciyaklatmadan…”
Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş, ” Ne konuştuğumuzu anladın mı ?” diye sormuş.
“Hayır padişahım…”
Padişah sinirlenmiş.
“Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.”
Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telâşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hâlâ orada çalışıyor..
“Ne konuştunuz siz padişahla…”
Adam, baş veziri şöyle bir süzmüş.
“Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.”
Baş vezir, yüz altın vermiş.
“Sen padişahı, serdar-i cihan, diye selâmladın. Nasıl anladın padişah olduğunu?”
“Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.”
Vezir kafasını kaşımış.
“Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?”
Adam, bu soruya cevap vermek için de yüz altın almış.
“Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, otuz iki dişimize yemek bulamıyoruz dedim.”
Vezir bir soru daha sormuş…
“Geceleri kalkmadın mı ne demek?”
Adam yüz altın daha alarak cevaplamış: “Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim.”
Vezir gene kafasını sallamış.
“Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek…”
Adam gülmüş. “Onu da sen bul…”

*****

GERÇEK BİR TARİHİ KİŞİLİK

Bir insan düşününüz. 76 yıl önce ebediyete göç etmiş. 23 nisan, 19 mayıs 30 ağustos ve 10 kasım yıl dönümlerinde, hiçbir zorlama olmaksızın sırf sevgi, saygı ve şükranlarını sunmak için, yüzbinlerce insan kabrine geliyor. Bunun dışında da hemen her gün binlerce insan huşu içinde ziyaret ediyor.

*****

GERÇEK TUTARLI KİŞİLİK

Gerçek ve tutarlı kişilik, her yerde ve her koşulda aynı olmaktır. Her yerde ve her koşulda aynı olmayanlara kaypak, yalaka, dalkavuk, kahpe, çıkarcı, adi gibi yakıştırmalar yapılır.

*****

HUKUK DEVLETİ İLE KANUN (YASA)  DEVLETİ ARASINDAKİ FARK

Tarihi açıdan bakıldığında Roma hukukuCermen hukukuKatolik hukukuİslam hukuku gibi hukuk sistemleri vardır. Ancak bugün ileri ülkelerde, kaynağını pozitif bilimden alan pozitif hukuk sistemi geçerlidir. Söz konusu hukuk sistemi, her şeyden önce eşitlik ilkesine dayanır. İnsanlar arasında ayrım yapılamaz. Devlet bütün kurallarını, faaliyetlerini ve kurumlarını hukukun üstünlüğü ilkesine dayandırır. Hukuk devleti ilkesine göre işleyen bir toplumda, doğal hukukun gereği olarak temel hak ve hürriyetlere aykırı yasa üretilemez. Hukuk devletinde temel ilke, “özgürlüklerin esas, yasakların istisnai” olmasıdır. İstisnai bir durum olmadıkça, temel haklar ve özgürlüklerle ilgili bir yasak konulamaz.

Hukuk devleti  “Çağdaş Evrensel İlkelere”, kanun devleti ise “Keyfiyete” dayanır. Kanun devletinde “Çağdaş Evrensel Hukukun Üstünlüğü” ilkesi,  “Yöneticilerin Emir ve Buyrukları ilkesi (Ferman)” ile yer değiştirir. Kanunlar, iktidarı elinde bulunduranların kaynak toplamada ve kaynakları dağıtmada dostlara ve düşmanlara ayrıcalık yapmasını sağlayabilecek esneklikte çıkarılır. İktidarlar, ömürlerini uzatabilmek için düşman üretmek zorundadırlar. Bu nedenle, korku mitosundan beslenirler ve iktidarlarına engel olacak ne varsa tümünü suç sayan ve bu suçlara ağır cezalar getiren kanunlar çıkarır ve titizlikle uygularlar.

MŞ GÖRÜŞÜ: Her ülkenin, her rejimin kanunları vardır. Hitler rejiminin de, Saddam rejiminin de, Stalin rejiminin de Kaddafi rejiminin de, Esat rejiminin de kanunları vardı. Ancak çağ dışı kanunların var olması o ülkeyi bir hukuk devleti yapamamıştır. Bir süre kendinden olmayanlara zulüm yaptıktan sonra yok olup gitmişler ve Cehennemdeki yerlerini almışlardır. Ülkeleri gerçekten hukuk devleti yapan özellik, yürütmenin baskısından çekinmeden, mevcut yasaları bağımsız ve tarafsız olarak bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruyacak şekilde yorumlayan yargı mekanizmasıdır.

*****

YENİ KAVRAM: YÖNETİM KÖRLÜĞÜ

Bir işletmenin, kurumun ve özellikle de devletin yapı ve işleyişindeki hataların, risklerin ve fırsatların algılanamaz duruma gelmesine, YÖNETİM KÖRLÜĞÜ denir.

Uzun süre aynı işi yapan kişiler, yönetim işlevini en iyi şekilde kendilerinin yerine getirdiklerini düşünmeye başlarlar. Diğer taraftan da tüm astlar, sanki aralarında anlaşmışlar gibi, aşağıdan yukarıya doğru “evet efendim, siz her şeyi en iyi bilirsiniz efendim” türü söylemleri rutin hale getirirler.

Aslında iç ve dış çevredekiler, sistemdeki bozuk yapı ve işleyişin (entropi) farkına varmışlar ve bozulan yapıyı iyileştirecek kimseleri önermeye başlamışlardır. Ancak, yönetim körlüğünden kaynaklanan bağnazlık, çıkarcılık, küçük hesap ve basit gerekçelerle ehliyet ve liyakate sahip kişi ve kadroların iş başına getirilmesi ya da onların önerilerinden yararlanılması mümkün olmaz. Sistemdeki bozulma giderek artar, hemen her gün ve her yerde akıl dışı olaylar olmaya başlar. Problemlerin doğru tanımlanması ve doğru çözümlerinin bulunması güçleşir. Yanlış tanı ve yanlış çözümler, yangını iyice büyütür. Kör yönetim iyice şaşkına döner. Hata üstüne hata yapmaya başlar. Sistem yönetilemez hale gelir.

*****

YENİ FİKİR HAZIMSIZLIĞI ÇEKEN HASTALARA ÖNERİ

Bazı insanlar “YENİ FİKİR HAZIMSIZLIĞI” hastalığına yakalanıp, çok dayanılmaz acılar çekerler ve bu hastalığın çaresini yanlış uygulamalarda ararlar. Oysa bu hastalıktan kurtulmanın kesin çaresi, uygulaması çok zor ve çok acı bir reçete de olsa, hastalığa yakalananların belleklerindeki çağ dışı fikirlerin yanına hiç korkmadan çağın yeni fikirlerini de koymaya çalışmalarıdır. Hata bu amansız hastalığa yakalanan insanların, çok farklı kaynakları okuyarak kendilerinin de yeni fikirler üretmeleri ve başkalarıyla paylaşmaları, en kesin tedavi yöntemidir.

*****

YANLIŞ: İnsan ihtiyaçları sonsuzdur.

DOĞRU: İnsan ihtirasları (tutkuları) sonsuzdur.

EN DOĞRU: İnsan ihtirasları, ihtiyaç haline getirilirse asla mutlu olunamaz.

İHTİYAÇ: Hava, su, gıda, giysi, sevgi, ilgi gibi doğumla birlikte gelen ve yaşamda kalmayı sağlayan temel yaşam kaynaklarıdır.

İSTEK: Girişimcilerin, işletmecilerin, reklamcıların ve diğer insanların her geçen gün daha da artan sayıda öğrettiği, öğretmek için çaba harcadığı eksikliklerdir.

ARZU: Çok şiddetli, çok aşırı istektir.

MUTLULUK: Ayağını yorganına göre uzatmaktır. Başka bir deyişle, ihtirasları ihtiyaç haline getirmeden beden ve ruh sağlığı ile huzur içinde yaşamaktır.

*****

TÜRKİYEYİ YÖNETTİĞİNİ SANAN GELMİŞ GEÇMİŞ TÜM DEVLET ADAMLARI, ACABA ÖMÜRLERİ BOYUNCA KAÇ KİTAP OKUMUŞLARDIR Kİ?

Ölünce geride bıraktığı varlığı tespit etmek için tereke hakiminin tuttuğu resmi kayıta göre, Atatürk’ün kütüphanesinde not alarak, işaret koyarak, altını çizerek okuduğu kitap sayısı, 7333 olarak belirlenmiştir.
57 yıllık bir ömre sığdırdığı emsalsiz başarılarının yanında, bir de yerli ve yabancı 7333 kitap okuma! “Neden Atatürk’ten sonra tökezledik?” sorusuna bir yanıt da bu olsa gerek!

*****

TRAFİKTEN ŞİKAYETÇİ OLANLAR FİZİK BİLİMİNİ ÇOK İYİ ÖĞRENMELİDİRLER

Büyük şehirlerde trafikten illallah (Artık Yeter!) diyenler, genellikle şimdiki şehir yöneticilerini suçlarlar. Oysa asıl suçlular, eski yöneticilerdir. Mezarlarında rahat olduklarını varsayamadığım bu mevtalar, ya bilgisizlikten ya vizyonsuzluktan ya siyasi oy avcılığından ya taşınmaz mülk sahiplerine rant sağlama ahlaksızlığından ya da başka öngörüsüzlüklerden daracık caddeler, daracık sokaklar, daracık park alanları ve daracık bilmem neler yapmışlardır. Önce Metro dahil tüm alt yapıları hazırlamaları, sonra da yeni mahallelerin, yeni gelişim ve yerleşim alanlarının kurulmasına izin vermeleri gerekirdi. Oysa bu günkü trafik keşmekeşinin sorumlusu olan eski günlerin devlet ve belediye yöneticileri,  kapanın elinde kalacak plansız programsız gece kondular yapılmasına göz yummuşlar, sonra da oy toplamak için bu gecekondulara tapu verme yobazlığını göstermişlerdir.

Bugünkü sonuçların nedeni, geçmişte alınan kararlardır. Halkı canından bezdiren bu yanlış kararları alanlar, ölmüşlerse nur içinde yatmasınlar, halen yaşıyorlarsa derhal yönetimden çekilsinler ve tövbe edip halkla helalleşme ya da halktan özür dileme çabasıyla ömürlerini geçirsinler.

Halk, fizik bilimindeki hacim konusunu en kısa zamanda bir iyice öğrenmelidir. Eskiler, “bu terazi bu ağırlığı çekmez” derlerdi. Bu özdeyişten esinlenerek ben de “bu trafik olanakları bu araçların hareketini sağlamaz” diyorum. Örneğin, İstanbul boğazından akan suyu Marmaray tünelinden akıtamazsınız. Halk “yöneticiler bu trafiğe bir çözüm bulsun” derken, aslında fizik bilimini hiç bilmediğini itiraf etmiş oluyor. Bir buçuk kilogram zeytin yağını, bir kilogramlık şişeye sığdıramazsınız.

Çözüm: Ya insanlar yerin altında yaşamalı ya trafik yerin altında olmalı ya da bir kaynak yaratılıp Rahmetli Adnan Menderes’in İstanbul’daki Millet ve Vatan Caddesi örneklarinde olduğu gibi, bütün cadde ve sokaklar en az on kat büyütülmelidir.

NOT: Doğrumu bilmem. Atatürk’e Ankara’nın cadde ve sokak planlaması taslağını sunmuşlar. Rahmetli, taslağa şöyle bir göz atıp, “bu planda belirttiğiniz genişlikleri 10’la çarpıp öyle uygulayın” demiş. Zavallı planlayıcılar ise, “Sarhoş galiba ne dediğini bilmiyor” deyip bugünkü durumun olmasını sağlamışlardır.

*****

TRAFİKTEN ŞİKAYETÇİ OLANLAR FİZİK BİLİMİNİ ÇOK İYİ ÖĞRENMELİDİRLER

Büyük şehirlerde trafikten illallah (Artık Yeter!) diyenler, genellikle şimdiki şehir yöneticilerini suçlarlar. Oysa asıl suçlular, eski yöneticilerdir. Mezarlarında rahat olduklarını varsayamadığım bu mevtalar, ya bilgisizlikten ya vizyonsuzluktan ya siyasi oy avcılığından ya taşınmaz mülk sahiplerine rant sağlama ahlaksızlığından ya da başka öngörüsüzlüklerden daracık caddeler, daracık sokaklar, daracık park alanları ve daracık bilmem neler yapmışlardır. Önce Metro dahil tüm alt yapıları hazırlamaları, sonra da yeni mahallelerin, yeni gelişim ve yerleşim alanlarının kurulmasına izin vermeleri gerekirdi. Oysa bu günkü trafik keşmekeşinin sorumlusu olan eski günlerin devlet ve belediye yöneticileri,  kapanın elinde kalacak plansız programsız gece kondular yapılmasına göz yummuşlar, sonra da oy toplamak için bu gecekondulara tapu verme yobazlığını göstermişlerdir.

Bugünkü sonuçların nedeni, geçmişte alınan kararlardır. Halkı canından bezdiren bu yanlış kararları alanlar, ölmüşlerse nur içinde yatmasınlar, halen yaşıyorlarsa derhal yönetimden çekilsinler ve tövbe edip halkla helalleşme ya da halktan özür dileme çabasıyla ömürlerini geçirsinler.

Halk, fizik bilimindeki hacim konusunu en kısa zamanda bir iyice öğrenmelidir. Eskiler, “bu terazi bu ağırlığı çekmez” derlerdi. Bu özdeyişten esinlenerek ben de “bu trafik olanakları bu araçların hareketini sağlamaz” diyorum. Örneğin, İstanbul boğazından akan suyu Marmaray tünelinden akıtamazsınız. Halk “yöneticiler bu trafiğe bir çözüm bulsun” derken, aslında fizik bilimini hiç bilmediğini itiraf etmiş oluyor. Bir buçuk kilogram zeytin yağını, bir kilogramlık şişeye sığdıramazsınız.

Çözüm: Ya insanlar yerin altında yaşamalı ya trafik yerin altında olmalı ya da bir kaynak yaratılıp Rahmetli Adnan Menderes’in İstanbul’daki Millet ve Vatan Caddesi örneklarinde olduğu gibi, bütün cadde ve sokaklar en az on kat büyütülmelidir.

NOT: Doğrumu bilmem. Atatürk’e Ankara’nın cadde ve sokak planlaması taslağını sunmuşlar. Rahmetli, taslağa şöyle bir göz atıp, “bu planda belirttiğiniz genişlikleri 10’la çarpıp öyle uygulayın” demiş. Zavallı planlayıcılar ise, “Sarhoş galiba ne dediğini bilmiyor” deyip bugünkü durumun olmasını sağlamışlardır.

*****

“Suçu önlemenin en etkin yolu, cezanın ağır olması değil, yargılamanın adil ve cezanın kaçınılmaz olmasıdır.” Cesare Beccaria.

*****

SORU

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel, 
ister kafir, ister mecusi, 
ister puta tapan ol yine gel, 
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, 
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel… “

Diyen Mevlana gerçek Müslüman ise, bugün Türkiye insanının yaklaşık yüzde 57’sine kapılarını kapayanlar nasıl bir Müslümandır?

*****

SAĞDUYU (FORESIGHT)

(1) Doğru ve akla uygun yargılar verme yeteneği.

(2) Doğru ile yanlışı birbirinden ayırma gücü.

(3) İyi ve doğru yargılama gücü.

(4) Bir gidişatın gerisine ve ilerisine bakarak, sonuçlarını önceden görebilme gücü.

(4) Akılın, bilimsel düzeyin, toplum bilincinin desteklediği ve bir insanın tüm yaşam içinde geliştirdiği doğru görüşlerin, doğru alışkanlıkların ve doğru düşünme biçimlerinin toplamı.

(4) Ortalama akıllı bir insanın önsezilerine dayanarak gerçekçi, doğru ve sağlam düşünme yeteneği.

SORU: Diğer ülke insanlarıyla karşılaştırıldığında Türkiye’de yaşayan insanlar, sağduyu sıralamasında kaçıncı sırada yer alırlar acaba?

*****

(1)ÖLDÜRME (2) ÇALMA (3) YALAN SÖYLEME

Bu üç büyük kötülüğün asla yapılmaması gerektiğini; bütün semavi dinler, bütün peygamberler, bütün filozoflar, bütün gerçek bilim adamları, bütün sağduyu sahibi düşünürler, ısrarla vurgulamışlar, ısrarla belirtmişler ve ısrarla öğütlemişlerdir.

Öldürme, çalma ve yalan söyleme fiilleri bazen o kadar ustalıkla yapılır ki, ispatı kolay kolay mümkün olmaz. Ancak, bazı insanların bu kötülüklerin birini, ikisini veya hepsini birden yaptıklarından şüphelenilir.

DÜRÜST İNSANLARIN SAVUNMA MEKANİZMASI: Dürüst insanlar, kendilerini koruma içgüdüsüyle katilliğinden, hırsızlığından ve yalancılığından şüphelendikleri insanlardan uzak durmaya çalışırlar.

*****

LİDER VE LİDERCİKLER

94 yıl önce, Anadolu’nun güneyi, kuzeyi, doğusu ve batısı, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlar gibi tam teçhizatlı düzenli ordular tarafından işgal altındaydı. İçeride Osmanlı artıkları ve eşkıyalar kendi iç isyanlarını çıkarmış ve amansız düşmanlarımızla işbirliği içinde kendi çıkarlarını kollamaktaydılar.

Mustafa Kemal ve birkaç silah arkadaşı parasız, silahsız, ordusuz, yiyeceksiz, giysisiz, atsız, arabasız, araçsız, gereçsiz olarak Anadolu’nun toprak yollarına çıkmış; kimsesiz, sahipsiz, yoksun ve yoksul Türk halkına liderlik yapmaya ve onları vatanı kurtarma yönünde örgütlemeye çalışıyorlardı. Canlarından başka kaybedecek hiçbir varlıkları olmadığı için, hiçbir dış ve iç düşmandan korkmadılar. Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında örgütlendiler, milletin üzerindeki ölü gömleğini yırtıp attılar. Bugünün varlık içinde yüzen liderciklerine alın yönetebilirseniz yönetin diye bir bütün VATAN ve tam donanımlı binlerce MAKAMLAR bırakıp dosdoğru, alınları ak yüzleri pak TARİH oldular. Nur içinde yatsınlar.

Bugün Büyük Örgütlenme Bayramının 94.yıl dönümüdür. Bayramınızı bütün varlığımla kutluyorum.

*****

Küresel Zenginler Listesi 2014’teki Türk isimlerİ

  1. Ferit Faik Şahenk – 3.7 milyar dolar
  2. Murat Ülker – 3.4 milyar dolar
  3. Hüsnü Özyeğin – 3.3 milyar dolar
  4. Filiz Şahenk – 3.2 milyar dolar
  5. M. Emin Karamehmet – 3.1 milyar dolar
  6. Şarık Tara – 2.9 milyar dolar
  7. Erman Ilıcak – 2.3 milyar dolar
  8. Deniz Şahenk – 1.9 milyar dolar
  9. Mustafa Rahmi Koç – 1.7 milyar dolar
  10. Ahmet Nazif Zorlu – 1.6 milyar dolar
  11. Mustafa Latif Topbaş – 1.6 milyar dolar
  12. Mehmet Sinan Tara – 1.5 milyar dolar
  13. Bülent Eczacıbaşı – 1.5 milyar dola
  14. Ahmet Çalık – 1.5 milyar dolar
  15. Ahsen Özokur – 1.5 milyar dolar
  16. Ali İbrahim Ağaoğlu – 1.5 milyar dolar
  17. M. Nazif Günal – 1.3 milyar dolar
  18. Sezai Bacaksız – 1.3 milyar dolar
  19. Nihat Özdemir – 1.3 milyar dolar
  20. Şevket Sabancı – 1.3 milyar dolar
  21. Serra Sabancı – 1.2 milyar dolar
  22. Mubariz Gurbanoğlu – 1.2 milyar dolar
  23. Turgay Ciner – 1.2 milyar dolar
  24. Suzan Sabancı Dinçer – 1.2 milyar dolar
  25. Murat Vargı – 1.1 milyar dolar
  26. Mehmet Hattat – 1.1 milyar dolar
  27. Mustafa Vehbi Koç – 1.1 milyar dolar
  28. M.Rüştü Başaran – 1.1 milyar dolar
  29. Tuncay Ozilhan – 1.1 milyar dolar
  30. Suna Kıraç – 1.0 milyar dolar
  31. Kamil Yazıcı – 1.0 milyar dolar
  32. Faruk Eczacıbaşı – 1.0 milyar dolar

KAYNAK: http://www.memurlar.net/album/4967/

*****

KURBAĞA DENEYİ VE TOPLUM KÜLTÜRÜNÜN YAVAŞ YAVAŞ GERİYE GÖTÜRÜLMESİNE ÖRNEK

Bir kurbağa, altında ısıtıcı olan soğuk su dolu bir havuzda keyfince yüzerken, ısıtıcı düşük düzeyde çalıştırılır. Kurbağa, sıcaklığı hissedip kendisini havuz dışına atacağı aşamaya yakın ısıtıcı kapatılır. Kurbağa alıştığı su sıcaklığında yüzmeye devam ederken bir süre sonra ısıtıcı tekrar çalıştırılır. Kurbağa canını kurtarmak için tekrar kendisini havuz dışına atma aşamasına yakın ısıtıcı tekrar kapatılır. Kurbağa alıştığı yeni sıcaklık düzeyinde yüzmeye devam eder. Bu olay, aynı usulde defalarca tekrarlanır. Sonunda, suyun yüzeyinde kaynamış bir ölü kurbağanın yüzmekte olduğu görülür.

*****

ANNELERLE, BABALARLA, SEVGİLİLERLE VE BENZERLERİYLE İLGİLİ GÜNLER ve TİCARET SEKTÖRLERİ KURULUR DA, MÜSLÜMANLIKLA İLGİLİ TİCARET SÜKTÖRLERİ KURULMAZ MI?

MÜSLÜMANLARI SÖMÜREN BAZI TİCARET SEKTÖRLERİNDEN ÖRNEKLER: Hac sektörü, umre sektörü, mevlit sektörü, seccade sektörü, tespih sektörü, yağmur duası sektörü, nikah sektörü, cenaze defin sektörü, cami ve minare yapım sektörü, vaiz sektörü, diyanet işleri sektörü, mezar yapım sektörü, namaz kıldırma sektörü; ramazan, ramazan bayramı ve kurban bayramı sektörü, tesettür giysileri sektörü, cüppe ve takke sektörü, İslami yayınlar sektörü, muska sektörü, cenaze malzemesi sektörü ve benzerleri.

SORU: Sayılan sektörler ya da ticaret konuları, Peygamberimiz zamanında ve dört halife döneminde de var mıydı, yoksa halkın saf ve temiz İslam  inancı üzerinden para kazanma niyeti taşıyanlar, bunları sonradan mı İslam ritüellerine ekleyerek ibadet etmeyi çok pahalı bir hale getirdiler.

*****

İLERİ Mİ GİTMİŞİZ YOKSA ÇOK ÇOK GERİYE Mİ GİTMİŞİZ YADA BİZ NEDEN GÜVENİLMEZ İNSANLAR OLMUŞUZ?

Viyana’da hangi toplu taşıma aracına binerseniz bininiz. Gidip yerinize oturunuz. Günlük, haftalık veya aylık biletinizin cebinizde olduğuna inanılır.  Dürüstlüğünüzden asla şüphe edilmez. Ancak, ender de olsa belki bu güveni istismar eden yabancı veya yerliler olur düşüncesiyle üç, beş, on veya daha uzun bir sürede ansızın sivil bir görevli bilet kontrolü yapar. Kaçak binmiş olanlara astronomik bir yalancılık cezasını kesinlikle ödetir. Hemen her gelişmiş ülkede de aynı uygulama vardır.

Tarihçiler, Padişah Sulta Süleyman döneminde (yaklaşık dört yüzyıl önce) bizim her bakımdan Avusturya’dan üstün olduğumuzu ileri sürerler.

SORU: Bugün Avusturya, vatandaşlarının dürüstlüğüne inanıp, onları incitme anlamına gelen kontrolleri gereksiz görürken,  hemen her T.C. k vatandaşının başında bir kontrolör olmasını nasıl açıklayabilirsiniz?

*****

İBN-İ HALDUN (1332 – 1406) AÇISINDA DEVLET VE DEVLETİN AŞAMALARI

Devlet, insanı diğer insanların saldırı ve zulmünden korumak için oluşturulan bir organizasyondur. İnsanlar, diğer insanların tacizinden korunabilmek için bir otoriteye ihtiyaç duyarlar ve adaleti gerçekleştirdiği sürece onun otoritesine boyun eğerler.

Devletin Aşamaları: (1) Fetih ve kuruluş aşaması, (2) Bir kişi veya grubun iktidarı tekeline alma aşaması, (3) Lüks, görkem, gösteriş, şatafat ve ihtişam aşaması, (4) Doyum, tatmin ve kendini beğenme aşaması, (5) Sefahat, israf ve çöküş aşaması.

*****

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ İNANCI

Prusya Kralı İkinci Friedrich, 1740-1786 yılları arasında 46 yıl Avrupa’nın en güçlü hükümdarı olarak hüküm sürmüştür.  Kral, kendisine görkemli bir saray yaptırır. Ancak, sarayın yanındaki bir değirmenin gürültüsünden rahatsız olur.  Değirmeni satın alıp yıktırmak ister. Adamlarını değirmenciye göndererek, hangi fiyattan olursa olsun satın almak istediğini bildirir. Değirmenci, değirmenini asla satmayacağını söyler. Kral çok sinirlenir ve bu kez değirmencinin ayağına kendisi gider ve “Sen benim çok güçlü bir kral olduğumu bilmiyor musun? Neden en yüksek fiyattan satmıyorsun? Değirmeni istimlak eder ve zorla elinden alırım, yüksek fiyat fırsatını da kaçırmış olursun” der. Değirmenci, “Evet Kral olduğunu biliyorum, ama değirmenimi zorla elimden alamazsın. Çünkü, Berlin’de de hakimler var. Onlar da senden zorla alırlar ve değirmenimi tekrar bana verirler” der.

MŞ HAYRETİ-1) Yaklaşık 200 yıl önce, Avrupa’nın en güçlü Kralı bile “HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ İLKESİ” karşısında çaresiz ve aciz kalmış ve bu ilkeye bağlı kalan toplumdan bugünün üçüncü ekonomisi olan Almanya doğmuştur.

MŞ HAYRETİ-2) On bir yıldır Adalet sistemini çağdaşlaştırmak iddiası ile iktidarda olan partinin genel başkanı Sayın Başbakan,  Türkiye’nin Hukuk Sistemine güvenemediği için, “Yolsuzluk iddiası ile karşı karşıya kalan oğlum bile olsa onu yargının karşısına oturturum” diyememiştir.

MŞ SORUSU: 11 yıldır adalet sistemini işletmekten sorumlu Sayın Başbakanın bile güvenemediği yargıya kimsesiz vatandaşlar nasıl güvensin?

*****

İSTATİSTİK VE MUHASEBE İLİŞKİSİ

Olayları kaydetme, sayma, sıralama, sınıflandırma, analiz etme, yorumlama, raporlama, saklama ve yeniden canlandırma yöntemine ve uygulamasına istatistik denir.

Finansal (mali) nitelikteki olayları kaydetme, sayma, sıralama, sınıflandırma, analiz etme, yorumlama, raporlama, saklama ve yeniden canlandırma yöntemine ve uygulamasına muhasebe denir.

Özetin özeti: İşletme istatistiğine MUHASEBE denir.

*****

NİMET (blessing, boon, benefaction)

Temiz yiyecek, temiz içecek, temiz hava, temiz gıda, ferahlık, aydınlık, iyilik, lütuf, ihsan, yaşamı kolaylaştıran, güzelleştiren ve insanı mutlu kılan her türlü imkan ve benzerleri NİMET anlamına gelir.

BİR DÜŞÜNÜN: Bilincine varılabilirse her varlık, özellikle de doğa bir nimettir.

*****

KABALIK ÇİRKİNLİKTİR

Türkiye’ye bakıldığında genellikle kaba insanlar, kaba sesler, kaba giysiler, kaba yüzler, kaba yönetimler, kaba işlemler, kaba hukuk, kaba adalet, kaba eğitim, kaba trafik, kaba yapılar, kaba yollar, kaba araçlar ve daha binlerce kabalıklar görülür.
SONUÇ: Kabalığın (çirkinliğin) kural olduğu yerlerde mutluluk olmaz. Milli eğitim; inceliğe, nezakete, sanata, kibarlığa, güler yüzlülüğe, tatlı dilliliğe, güzelliğe yönlendirmedikçe bir saçmalıktır, bir kaynak israfıdır.

*****

17 saat önce · Beğenmekten Vazgeç · 1

Mehmet Sahin Sevgili Meltem, ben hiç ileriye bakmam hep geriye bakarak mutlu yaşarım. Sevgilerimle.

YORUM: Kendimi mutsuzmuşum gibi hissettiğim anda, hemen geriye bakar ve “ Ey Mehmet! Neredeydin nerelere geldin; sevdin, sevildin ve hala sağlıklısın, daha ne istiyorsun” der ve çok mutlu olurum.

*****

OTHELLO SENDROMU (PATOLOJİK KISKANÇLIK)

Bu hastalık türü, adını William Shakespeare’in “Othello” adlı eserinden alır.  Othello sendromu, kişinin sevdiği birini hastalık derecesinde kıskanması durumudur.

Hasta, içinde sürekli olarak sevginin veya sevgilinin kaybedileceği korkusunu taşır. Öyle ki, sevilen kişiye ve şüphelendiği rakibe karşı aşırı düşmanlık besler. Söz konusu aşırı kıskançlık duygusu, hastanın kendine duyduğu güven ve saygıyı azaltarak, onu narsist bir duruma getirir.

Patolojik düzeyde kıskanç kişiler, eşinin ya da sevgilisinin sadakatsizlik gösterdiğinden veya göstereceğinden şüphelendiği için, genellikle eşinin özerkliğini kısıtlama, gizlice eşini izleme, giysilerde düzensizlik ya da çarşaflarda lekeler arama, imgesel aşığı araştırma, eşini ya da sevgilisini rakiple yüzleştirme, eşine saldırıda bulunma gibi girişimlerde bulunur.

İleri derecede kıskanç kişilerin tehlikeli olabileceği, şiddete başvurabileceği unutulmamalıdır. Patolojik kıskançlığın tedavisi oldukça zordur.

*****

Bazıları, hep eleştirir hiç çözüm üretmez. Eleştiri, insanları değiştirmez ki! Olumsuzlardan güzel bir söz duymak umuduyla beklemek boşunadır.

*****

Hem kendi ruh sağlığınız ve mutluluğunuz hem de çocuklarınızın geleceği için, hep iyi olana bakınız. Kötüyü bir şekilde kınayınız.

*****

DEĞİŞEBİLENLER VE DEĞİŞEMEYENLER

PARADİGMA: Kendi alanlarına ilişkin olarak, gerçek bilim adamlarının ve gerçek sanatçıların paylaştığı ortak değerler ve anlayışlardır.

Paradigmaların, genel kabullerin, olaylara bakış açılarının, sanat akımlarının ve bilimsel tanımların büyük ölçüde değiştiği zaman dilimine ÇAĞ denir. Yeni çağ, Orta çağın değerlerini ve anlayışlarını çok büyük ölçüde değiştirmiştir. Örneğin, Orta çağda dünya düz ve güneş dünyanın etrafında dönüyor diye inanılırken, Yeni çağda, dünya yuvarlaktır ve güneşin etrafında dönüyor inancı geçerli olmuştur.

Yılan bile derisini yılda en az bir kez değiştirmezse, çevresine uyum sağlayamaz ve ölür.

Bugün içinde yaşanılan iletişim çağının değerlerine değil de ilk, orta, yeni veya yakın çağların değerlerine bağlı kalarak yaşamak isteyenler; değişime bütün güçleriyle direnirler. Ancak, değişim yasasının gücü karşısında kesin olarak yenik düşerler. Tarihte değişemeyenlerin kazandığına hiç rastlanmamıştır. Atalarımız, “Zaman (değişim) sana uymazsa sen zamana (değişime) uy” demişlerdir. Değişime uy ki, dünyayı hem kendine hem de çevrene zindan etme!

*****

TARİHİ SÜREÇTE SÖMÜRÜ AŞAMALARI

FİZİKİ İŞGAL İLE SÖMÜRÜ: Örneğin, İngiltere’nin işgal ettiği devletlerde askeri güç bulundurarak, bugünkü koşullara göre oldukça pahalı bir yöntemle sömürgelerini sömürmesi.
FİNANSAL SÖMÜRÜ: Örneğin, iç tasarrufu yetersiz ülkelere çok yüksek faiz fiyatı ile borç para verip, onların mili gelirlerinden çok yüksek paylar alma yöntemiyle sömürü.
YÖNETSEL SÖMÜRÜ: Örneğin, siyasi partilerin iktidara gelmesini sağlayarak ve siyasi partilerin ve kralların iktidarda kalmasını sağlayarak, kendi çıkarlarına kararlar aldırmak yoluyla sömürü.
KÜRESEL SÖMÜRÜ: Örneğin malların, insanların, sermayenin ve bilginin dünyada serbestçe dolaşımı koşullarını yaratarak, marka satışlarıyla, silah satışlarıyla, teknoloji satışlarıyla, knowhow satışlarıyla, yazılım satışlarıyla, teknik danışman satışlarıyla ve benzer yöntemlerle sömürü.

*****

ANNELER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

Dini kültürümüze göre, tüm insanlığın ilk babası Adem, ilk anası da Ademin eşi Havva’dır. Anne, tıpkı “Tabiat Ana” gibi doğurgan bir varlıktır. Annelik ise, annenin yavrusuna karşı gösterdiği sevgi, ilgi, şefkat, fedakarlık, koruma ve karşılıksız verme duygusudur.

Yavrusu kaç yaşında olursa olsun, annenin yavrusuna karşı niçin ilk günkü gibi ilgili, şefkatli, fedakar, korumacı ve karşılık beklemeden verici davrandığı, pek çok açıdan açıklanabilir. Ancak, kim nasıl açıklarsa açıklasın, bunu yalnızca anneler bilir ve anneler yaşar.

Annenin evladından beklediği tek karşılık; onu sağlıklı, huzurlu, başarılı ve mutlu görmektir. Gerisi hikayedir.

*****

DOĞADA GEOMETRİK ŞEKİL YOKTUR

İnsanoğlu, hemen her durumu kontrol altına almak için bazı çizimler, hesaplar veya tasarımlar yapma yolunu tercih etmiştir. Örneğin, doğada dikdörtgen, kare, üçgen, silindir, koni, küre gibi hiçbir geometrik şekil yoktur. Öyle ki, fiziki dünyanın kendisi bile tam bir küre değildir. Kesin olarak söylemek gerekirse, doğada birbirinin aynısı olan hiç bir varlık yoktur. Ancak, doğadan veya doğallıktan hoşlanmayan insan da yoktur. İnsanoğlunun yapaylığı, doğallığın mükemmelliği ile sürekli olarak çelişir.

SÖZÜN ÖZÜ: Bütünüyle birbirinden farklı varlıklardan oluşan doğada bir uyum, bir ahenk, bir yararlılık, bir barış, bir güzellik ve bir verimli işleyiş vardır. Doğadaki varlıkların hepsi birbirinin aynısı olsaydı, sayılanların hiç birisi olmazdı. Yeryüzünde birbirinin tıpa tıp aynısı olan insan da yoktur. İnsanların aynılaştırılmaya çalışılması; direnç, verimsizlik, kaos, anarşi, terör ve savaş yaratır. Tersine, insanların farklılığından yararlanma, olağanüstü bir sinerji ortaya çıkarır ve bu uyumlaştırmadan herkes hep birlikte yararlanır ve barışın huzurunu duyar.

*****

OLAYLARIN NEDENLERİ

Orta çağda olayların nedenlerinin doğaüstü güçler, büyüler, cinler olduğu ileri sürülmüştür. Yeni çağda olayların nedenlerinin başka olaylar olduğu benimsenmiştir. İçinde bulunduğumuz bilişim çağında ise olayların nedenleri, neden sonuç ilişkisiyle değil, “karmaşıklık-complexity” bilimsel önermesi ile açıklanmaktadır.

Gerçekten de bu günkü teoriye göre herhangi bir olay, yalnızca birkaç nedenden değil, sonsuza yakın nedenin kümülatif etkileşiminden meydana gelmektedir. Bu nedenle de herhangi bir olayın algılanması, tanımlanması ve denetim altına alınması çok zor olmaktadır.

*****

1450-1750 AVRUPA’SINDA CADI AVI

Önceleri Kilise, Kilisenin etkinliğini yitirmesinden sonra da krallar, kendi tanrısal güçlerine tehdit olarak algıladıkları fikirleri yasaklamışlar, fikir sahiplerini ise, “Bunlar Tanrının düzenine karşı Şeytanla işbirliği yapan cadılardır” gerekçesiyle ve göstermelik yargılamalarla, ya ateşte yakmışlar ya da idam etmişlerdir.

*****

VAHŞİ KAPİTALİZM, SAHTE DEMOKRASİ, SAHTE ADALET, SAHTE HUKUK VE SAHTE DİNDARLIK; FAKİR KESİMLERİ YOKSUL YAPAR, SÜRÜNDÜRÜR, SONRA DA ACIMASIZCA ÖLDÜRÜR.

Vahşi kapitalist birileri, işletme maliyetlerini 138 dolardan 28 dolara düşürebilmek için bile bile, göz göre göre ölüm kusturmuş, vicdanlı insanlarımızı kahretmiş, hepimizi ağlatıp, yüreklerimizi cayır cayır yakmıştır.

Ey yoksul olarak bir süre çile çekip şehit olan kardeşlerim! Ey onların kimsesiz aileleri! Ey tuzu kuru olmayan çileli vatandaşlarım! Söylenecek sözün bittiği yerdeyim. Yalnızca ağlıyorum. Kahrolsun bu katil sistem ve bu katil sistemden sorumlu olanlar.

*****

SÜREÇLERİN YENİDEN TANIMLANMASI (REENGİNEERİNG) VE ALTI SİGMA (SIFIR HATA)

18.yüzyıl, 19.yüzyıl ve 20.yüzyılın üretim süreçleri, başta işçi sağlığı ve güvenliği olmak üzere her açıdan çok yetersiz, çok tehlikeli ve çok verimsiz aşamalardan oluşan yapılardı. 21.yüzyılda sıfır hatalı mükemmel üretim süreçleri elde edebilmek için, süreçlerin yeniden tanımlaması, ölçülmesi, analiz edilmesi, iyileştirilmesi ve kontrolü yaklaşımı benimsenmiştir. Altı sigma istatistik yöntemiyle üretim süreçlerinin arzulanan kalitede olup olmadığı ve kalitenin sayısal değerinin ne olduğu açıkça görülebilmektedir.

Uçakların mükemmeliyeti 6 sigma ile belirlenir. Yani üretilen bir milyon uçağın en çok 3 tanesi belki hatalı olabilir, ancak üretilen 1 milyon uçağın 999.997 tanesi kesinlikle kusursuzdur. İşte bu garanti olduğu için, her gün milyonlarca insan korkmadan uçağa binip yolculuk yapmaktadırlar.

Başta Almanya olmak üzere gelişmiş ülkelerin maden işletmelerinde de süreçler hemen her gün yeniden tanımlanarak, sıfır hata (6 sigma) mükemmellik hedefine ulaşılmıştır. Artık o ülkelerde 1 milyon maden işletmesinde yalnızca 3 adet kaza olma olasılığı vardır ve eğer tesadüfi nedenlerle 1 milyonda 3 kaza olasılığı gerçekleşirse bu kazada da 1 milyon işçinin içinde yalnızca 3 yaralı veya ölü olma olasılığı vardır. 999.997 işçi sapa sağlam ayakta kalır.

SONUÇ: Türkiye’de bir haftadır afralı tafralı, makamlı mevkili,unvanlı munvanlı bir sürü insan havanda su dövmekte, çağ dışı yaklaşımlar sunmaktadırlar. Çok acı! Ama çok acı!

******

YAPI VE İŞLEYİŞİ TANIMLANMIŞ KONULAR BİLİM, HENÜZ TANIMLANAMAMIŞ KONULAR İNANÇTIR

Yer çekiminin yapı ve işleyişi tanımlanmıştır. İnanmayan, bir gökdelenin üstünden aşağıya atlar doğru olup olmadığını test eder. Maden işletmeciliğinin sağlıklı yapı ve işleyişi tanımlanmıştır. İnanmayan, Türkiye’de gözlem yapar ve tanımına uygun işletilmemesi durumundaki felaketi kendi gözleriyle görür.

Yapı ve işleyişi tanımlanmamış konular, inanç olarak nitelenir ve saygı duyulur. Çünkü, hangi inancın doğru olduğunu test etmek mümkün değildir. Dünyada ne kadar insan varsa, o kadar da birbirinden az veya çok farklı inanç vardır. Herkes, kendi inancının daha doğru olduğunu ileri sürer ve daha ileri gitmez, orada durur. Eğer bir kişi veya bir grup veya bir devlet, kendi inancını dayatmaya kalkarsa, 400 yıl önce Avrupa’da olduğu gibi 100 yıl, 30 yıl süren DİN SAVAŞLARI yapılır. Sonuçta, koskoca Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu minik minik parçalara ayrılır. Ölen ölür, kalan kalır; herkes elindekini de, avucundakini de kalbindekini de kaybeder.

DUA: Allah’ım kendi inanç sistemini başkalarına dayatmaya kalkışanlara, akıl fikir ve vicdan ihsan et! Allah’ım, dinimizin bir adı da BARIŞTIR. İçimizdeki bağnazları, içimizdeki dayatmacıları, içimizdeki din savaşı çığırtkanlarını, içimizdeki azgınları ıslah et, bizi barıştır! Birbirimizle inanç savaşları yaptırarak, bizi yedi düvele esir düşürme Yarabbi!

*****

DAYATMALAR

“- Dini konularda konuşma.”

“- Niçin?”

“- Din uzmanı değilsin.”

“- Sen her konuda konuşuyorsun ama. Sen her konunun uzmanı mısın da her konuda dayatıp duruyorsun?”

“- O konular başka, dini konular başka.”

“- Niçin? Din, sıradan insanların anlayamayacağı kadar zor bir inanç sistemi midir? Ya da örneğin, Kur’an yalnızca uzmanlara mı gönderilmiştir? Ya da din yalnızca uzmanlar aracılığıyla mı yaşanır? Ya da örneğin, İslam dininde din uzmanı aracılar diye bir aracılık müessesesi mi var mıdır? Ya da İslam dininde de Hristiyanlıktaki papa veya rahipler gibi aracılar araya girmeden Allah’a ulaşılamaz mıdır?”

“- Din derin bir konudur. Derinliği olmayan kimseler, din hakkında öyle ulu orta konuşursa, yanlış anlaşılmalar ve yanlış uygulamalar olur, dinde birlik ve bütünlük bozulur.”

“- Bu senin fikrin mi yoksa Kuran’ın bir emri midir? Yani Kur’an, uzman olmayanlara Kur’an okumayı, gerçekleri Kuran’dan bizzat kendisinin okuyarak karınca kaderince anlamasını yasaklıyor mu?”

“- Hah işte kendi sözünle çelişkiye düştün şimdi. Herkes kendisi Kuran’ı karınca kaderince anlamaya çalışırsa büyük hatalar, büyük yanlışlıklar yapar. Kuranda öyle derin öyle derin konular vardır ki, o konuları ancak din alimleri anlarlar ve din alimi olmayanların hata yapmasını önlerler.”

“- Yani Kur’an Hristiyanlıktaki papaz müessesesinin alternatifi olarak din alimi müessesesini getirmiştir diyorsun.”

“Ben öyle bir iddiada bulunmuyorum. Yalnızca din adına fetvalar vererek günaha girmeni önlemeye çalışıyorum.”

“- Sana ne? Allah seni bu iş için mi gönderdi? Zındık sende! Hadi ordan! Hadi ordan! Sen kim oluyorsun da bana dayatmada bulunuyorsun? Huzurumu kaçırıyorsun?”

******

VÜCUT TAM ORTADAN İKİYE BÖLÜNDÜ

Vücut bir bütündü. Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği yöne doğru İzmir Marşı ile koşuyordu. Çağdaş uygarlık değerlerinin üstüne çıkmaya odaklanmıştı. Epey de yol almıştı. Ancak, vücut yavaş yavaş çark etmeye başladı. Vücudun bir yarısının çaktırmadan hedef değiştirme girişimini diğer yarısı engellemeye çalışırken, olanlar oldu ve vücut tam ortadan ikiye bölünüverdi. Vücudun bir yarısı batıya, bir yarısı da doğuya gitmek için direnmeye başladı. Amaçlar zıt olduğu için, vücudun bir yarısı ile diğer bir yarısı giderek birbirini vücut hainliği ile suçlar duruma geldi. Tam ortadan amip gibi ikiye bölünmüş vücut yarıları, kendi vücutlarını oluşturmaya başladı. Tek vücut, iki vücut oldu ve birbirleriyle kıyasıya savaşmakta. Bu savaştan ikisinin de yenik düşeceği kesindir. Kazanan, diğer düşman vücutlar olacaktır. Çünkü on yıl önce sapasağlam bir bütün olan vücudun beyinleri de tam ortadan ikiye ayrıldı ve yarım beyinler yarım düşünür oldular.

******

ESKİ DEĞERLER HALA GEÇERLİ MİDİR ACABA?

“Sevelim sevilelim.”, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.”, “Nimette de ve külfette de eşitiz.”, “Yaratılmışı severiz Yaratandan ötürü.”, “Yerin üstünde üstünlük taslayan gafiller, yerin altında kesin eşitlik vardır.”, “Bütünlük, birlik, dirlik, düzenlik, sağlayamayanlar gitmeli ki bir de sağlayabilecekler denensin.”, “Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar.”, “Adalet devletin temelidir.”, “İmam yellenirse cemaat da s…r.”,  “Çatal kazığı yere saplamak mümkün değildir.”, “Birlikten güç gelir, ikilikten savaş.”, “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım.”, “Mezarlıklar yerim dolduramaz diyen insanlarla doludur.”, “Sana söylüyorum kızım sen anla gelinim.”, “Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur.”, “Bölenlere şeytan, birleştirenlere adam denir.”, “Bölmek çok kolaydır, birleştir de görelim.”, “Parçalanan vazo yapıştırılsa bile eski güzel vazo değildir artık.”, “Her söze karşılık aynı güçte bir zıt söz vardır.”, “Söz gümüşse sukut altındır.”, “Kibirinden dübürü yarılanlardan olma sakın.”, “Büyüklenme senden büyük Allah var.”, “Ülkesinin bugünkü koşulları için karar alanlara, siyasetçi, ülkesinin uzun gelecekteki koşulları için karar alanlara devlet adamı denir.”, “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az.” Daha binlerce değer sıralanabilir. Atalarımız çok uzun bir tarih süreci içindeki acı deneyimlerinden, belki torunlar ders alır da halkı bölmez diye neler de neler söylemiş….

*****

NELER EKSİKSİZ OLARAK YAPILIRSA YÖNETİM OLUR?

1.         Kısa, orta ve uzun dönem amaçlarının, hedeflerinin ve kaynaklarının planlanması

2.         Kaynakların israfını önleyecek düzeyde kusursuz bir organizasyonun gerçekleştirilmesi

3.         İnsan kaynağını, kısa orta ve uzun planlarda açıkça belirtilen vizyon, misyon, strateji ve amaçların gerçekleştirilmesine yöneltme

4.         İnsanların, eşyaların ve işlerin birbiriyle uyumlu işleyişini gerçekleştirecek yasaların, tüzüklerin, usullerin, yönetmeliklerin ve yöntemlerin sürekli olarak iyileştirilmesi

5.         Çağdaş iletişim teknolojisinden yararlanarak, işleyiş sonuçları ile amaçların anlık olarak kontrol edilmesi ve sapmalar belirlenen tolerans sınırlarını aşıyorsa, derhal düzeltilmesi.

*****

KUANTUM BİLGİSAYARI İCAT EDİLMİŞTİR

BBC’nin haberine göre, Kanada’daki D-WAVE Firması, kuantum bilgisayarını gerçekleştirdiğini ilan etmiştir. Kuantum fiziği ilkeleriyle geliştirilen bilgisayarın içi, uzay boşluğundan 150 kat daha soğuk durumdadır. Eski fizik kuralları yerine kuantum fiziği kuralları geçerli duruma getirildiği için, ısınma sorunu ortadan kaldırılmıştır. Böylece, aynı anda çok sayıda karmaşık matematik ve sözel işlemler yapılabilir duruma gelmiştir. Kuantum bilgisayarla düşünen Yapay Zekalar, olağanüstü artış hızıyla insan oğlunun günlük yaşamına girmiş olacaktır. Başka değişle, insanoğlunun kendi akıl ve zekasıyla aldığı saçma sapan tutarsız kararların yerini, sıfır hatalı yapay zeka kararları alacaktır.

ÜZÜNTÜ: Türkiye’nin gündemiyle dünyanın gündemi karşılaştırıldığında, üzülmemek elde değil. Biz nelerle meşgulüz, dünya nelerle meşgul. Yazıklar olsun!

*****

FIKRA

Temel, oğlunun normal olmayan konuşmalarından ve davranışlarından şüphelenerek, muayene ettirmek için Bakırköy Sinir ve Ruh Hastanesine getirmiş. Profesör Doktor olan uzman, çocuğu birçok teknikle ayrıntılı bir incelemeden geçirdikten sonra babaya “Oğlunu al da git. Şimdilik korkulacak bir durum yok. Nasıl olsa bir gün buraya gelecek” demiş.

Baba doktora “Nasıl yani?” diye sormuş. Doktor;

“Senin oğlun ilkokul mezunu olmak isteyecek ve bir yolunu bulup olacak; imam hatip mezunu olmak isteyecek ve bir yolunu bulup olacak; üniversite mezunu olmak isteyecek ve bir yolunu bulup olacak; belediye başkanı olmak isteyecek ve bir yolunu bulup olacak; başbakan olmak isteyecek ve bir yolunu bulup olacak; Cumhurbaşkanı olmak isteyecek ve bir yolunu bulup olacak; bütün bunlardan sonra da Allah olmak isteyecek ve buraya bize gelecek.” Demiş..

*****

FIKRA

İstanbul’dan Trabzon’a gitmek için havalanan uçakta Temel yanında oturan yolcuya, “hişt sakın kimseye deme, ben Türk Hava Yollarını aldattım” demiş. Yolcu, “Nasıl yani?” diye sormuş. Temel, “Bileti gidiş dönüş aldım, ama dönmeyeceğim.” Demiş.

*****

FIKRA

Kuğu Gölü, Pyotr İlyiç Çaykovski (1840-1893) tarafından bestelenen dört perdelik bale eseridir. Belarus’taki görkemli Opera Binasında oynandığı bir sırada, eski başbakanlardan Sayın Yıldırım AKBULUT, resmi bir ziyaret için gittiği Belarus’ta Türk Büyük Elçiliğindedir. Büyük Elçi, Akbulut’ta gerekli ikramları yaptıktan sonra, misafirini daha da memnun etmek için, “Sayın Başbakanım, akşam sizi KUĞU GÖLÜ’NE götüreceğiz” der. Akbulut, “Zahmet etmeyiniz, mayomu yanımda getirmedim” der.

NOT: Çok olgun, çok nazik, çok görgülü bir devlet adamı olan Sayın Akbulut’a bu fıkra söylendiği zaman, Akbulut katıla katıla gülmüş ve fıkrayı anlatan gazeteciye iltifat etmiştir.

*****

NELER EKSİKSİZ OLARAK YAPILIRSA PLANLAMA YAPILMIŞ OLUR?

  1. Kısa dönem tanımlaması, orta dönem tanımlaması ve uzun dönem tanımlaması
  2. Kısa orta ve uzun dönem amaçlarının tanımlaması
  3. Kısa, orta ve uzun dönemlere ilişkin koşulların öngörülebilmesi için en uygun tahmin yönteminin seçilmesi ve tahminlerin yapılması
  4. Planın parasal boyutunu gösteren bütçenin hazırlanması
  5. Planın teknik boyutunu gösteren üretim yönteminin hazırlanması
  6. Planın zaman boyutunu gösteren programların hazırlanması
  7. Hangi kişinin, hangi araç gereci kullanarak, hangi işi, nerede ve ne kadar zamanda yapacağının belirlenmesi
  8. Hazırlanan planın diğer planlarla uyumunun sağlanması
  9. Planın taviz verilmeden uygulamaya konulması ve uygulanması
  10. Uygulan aşamalarının kaydedilmesi ve muhasebeleştirilmesi

******

İLAHİ ADALET ER GEÇ TECELLİ EDER

27-28 Nisan 1960 İstanbul Üniversite’sindeki öğrenci yürüyüşünde, polis kurşunu ile Turan Emeksiz adlı öğrenci vurulmuş ve ölmüştü. Bu olay 27 Mayıs 1960 Askeri darbesini tetiklemişti. Türkiye maşallah o günden bu güne çooook yol almıştır. Ölen ölür kalan sağlar devletindir. Birkaç gün “ah vah! Kimsenin kanı yerde kalmayacaktır. Suçlular yakalanıp yargı önüne çıkarılacaktır” ve benzeri bir dizi vatan, millet, Sakarya edebiyatıyla, önce geçiştirilir, sonra da unutturulur. Taaaaa ki yeni cinayetler işleninceye kadar. Bir yıl içinde bu kaçıncı cinayet! Ne bir sorumlu var, ne de kendisini sorumlu hissedip istifa eden var. İlahi Adalet, er geç tecelli eder.

*****

NELER EKSİKSİZ OLARAK YAPILIRSA ÖRGÜTLEME YAPILMIŞ OLUR?

  1. İş bölümü ve uzmanlıkların belirlenmesi için bölümlere ayırmanın yapılaması,
  2. Her bölümdeki işlerin öncelik ve sonralık sırasının başka değişle, işin aşamalarının belirlenmesi
  3. Her bir aşamadaki işlerin kimliğinin, içerdiği görevlerin ve sorumlulukların belirlenmesi
  4. Tek tek her işin başarıyla yapılabilmesi için gerekli eğitim düzeyinin, deneyimin ve diğer yeteneklerin belirlenmesi
  5. İşin yapıldığı iç ve dış çevresel koşulların belirlenmesi
  6. İşe uygun insan kaynağının seçilmesi, hizmet içi eğitimden geçirilmesi ve işe alıştırılması
  7. İşe atanan insan kaynağının işini yapabilmesi için gerekli kaynakları kullanabilecek şekilde yetkilendirilmesi
  8. İşe atanan insan kaynağının yetki ve sorumluluğunun eşit hale getirilmesi
  9. İşini standartlara uygun olarak yapan insan kaynağının ödüllendirilmesi

******

NELER EKSİKSİZ OLARAK YAPILIRSA ÇALIŞANLAR HEDEFE YÖNELTİLMİŞ OLUR?

  1. Liderlik (Önderlik)
  2. Motivasyon (Güdüleme)
  3. Bilişim (Açık veya örtülü bilginin, iç veya dış bilginin ve her türlü deneyimin karar ortamlarına çağdaş bilgi teknolojisiyle gelmesi ve yararlanılması)
  4. Yönetişim (Aşağıdan yukarıya tüm çalışanların kendi alanlarıyla ilgili sorunları ve çözüm önerilerini demokratik bir ortamda birlikte tartışması ve amaca en uygun kararların birlikte alınması
  5. İletişim (Çalışanlar, kendi alanlarıyla ilgili hedeflere, amaçlara, analizlere, yorumlara, kararlara, uygulamalara ve sonuçlara, çağdaş iletişim teknolojisiyle ulaşabilmeli, kendi mesajlarını da ilgililere aynı teknolojiye iletebilmelidirler.

*****

FIKRA

Temelin komutanı, “Arkadaşlar, yarın son eğitiminiz olan paraşütle atlama yapacağız ve askerliğiniz bitecek. Bu gece rahat bir uyku çekiniz. Yarın uçaktan paraşütle atlamayı başarıyla yapanlara teskerelerini vereceğiz. ” demiş.

Ertesi gün tüm bölük, paraşütlerini kuşanıp uçağa binmişler. Komutan uçağın kapısına dikilmiş, sırayla gelen erlerin tek tek uçaktan atlamalarını kontrol ederken, en son sırada Temel komutanın önüne gelmiş. Komutan, “Hadi temel atla evladım” demiş. Temel “Atlamam komutanım” demiş. Komutan, “Neden atlamazsın evledım?” diye sormuş. Temel, “Komutanım gece rüyamda rahmetli annemi gördüm. Annem, sakın o üzerindeki paraşütle atlama oğlum. O paraşüt açılmayacak dedi. Rahmetli annem hiç yalan söylemezdi. Atlarsam paraşütüm açılmayacak komutanım.

Komutan “Tamam Temel, paraşütleri değişirsek atlar mısın?” Temel, “O zaman atlarım komutanım.”  Komutanla Temel paraşütlerini değişmişler ve temel uçaktan atlamış.  Paraşüt açılmış ve Temel süzülerek inmeye başlamış. Bir ara temel, yanından kurşun hızıyla inan komutanını görmüş ve bağırmış, “Komutanım nereye gidiyorsun?” Komutan öfkeyle yanıt vermiş, “Ananı bellemeye gidiyorum.”

*****

Şair, “Kabahat (suç) kız olsa etseler gelin acaba gerdeğe giren olur mu?” demiş. Türkiye’de sorumlu olana ya da sorumluluk duyana rastlanmaz.

*****

NELER EKSİKSİZ OLARAK YAPILIRSA YÖNETİMDE KOORDİNASYON (UYUMLAŞTIRMA) YAPILMIŞ OLUR?

  1. Sözcük, kavram, olgu ve meslek dili birliği olmalıdır. Başka bir değişle, Aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya tüm çalışanların çıkardığı mesajlar, herkes tarafından aynı anlamda anlaşılmalıdır.
  2. Yasalar, tüzükler, yönetmelikler ve yönergeler birbiriyle çelişmemelidir. Başka değişle yasalar, tüzükler, yönetmelikler ve yönergeler, tam bir uyum içinde olmalı, birbirini bütünlemeli, birbirini desteklemelidirler.
  3. Şefler, bölüm başkanları, müdürler, genel müdürler, müsteşarlar ve bakanlar, zaman zaman bir araya gelerek, aksaklıkları tartışmalı ve gerekli iyileştirmeleri yapmalıdırlar.
  4. Konunun uzmanları tarafından yeni koşullara uygun hizmet içi eğitimler verilmelidir.
  5. Ekibin en başındaki kişi ( yani orkestra şefi) takıma kusursuz bir önderlik yapacak nitelikte ve yetenekte olmalıdır.

******

MOTİVASYOM VE ZULÜM

İnsanları yönetim bilimi ilkeleriyle üretken davranışlara yöneltmeye MOTİVASYON; vahşi kapitalizm ilkeleriyle köle gibi kullanmaya ise ZULÜM denir.

*****

ABD, “Kadife eldivende demir yumruk” ilkesiyle kendi içini ve dünyayı kuzu kuzu yönetir. Biz çok fakiriz; öyle bir eldivenimiz bile yoktur.

 

 

“Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar.” Newton

 

Mutluluğa iş, makam, mevki, statü, unvan, para ya da aşkla ulaşılmaz. Doğası ile iç dünyası arasındaki çelişkileri giderebilen insan, kendisini mutlu hisseder.

*****

Prof. Dr. Stephen Hawking (1942 – ) İngiliz fizikçievrenbilimciastronomteorisyen ve yazar.

Kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili Kuramları, Hawking’i halen yaşayan bilim insanları arasında çok belirgin bir düzeyde tutmaktadır.

Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalışarak, Einstein‘ın Genel Görelilik KuramınınBig Bang‘le başlayıp karadeliklerle sonlandığını göstermiştir.

Ceviz Kabuğundaki Evren” adlı kitabıyla Hawking, evrenin temel ilkeleri konusunda anlaşılır yorumlar yapmıştır. Hawking kitabında dünyanın büyük bir felaket ile karşı karşıya kalabileceğini belirterek, uzayda insan kolonileri kurulmasını gündeme getirmiştir.

KITLIK KURAMI

Değerli varlıklarda kıtlık kuramı geçerlidir. Örneğin icat, yenilik, huzur, mutluluk üretebilen akıllı insan sayısı, yok denecek kadar azdır.

*****

İnsanoğlu bir varlığı elde edinceye kadar, o varlığın yalnızca  en güzel taraflarını; elde edince de güzel olmayan yönlerini görmeye başlar.

*****

SÜRÜCÜSÜZ OTOMOBİL

Google, 4 yıldır üzerinde çalıştığı sürücüsüz elektrikli otomobilden 100 adet üretip test etmeyi planlamıştır. Gazı, freni ve sürücüsü olmayan bu otomobil, şimdilik saatte 40 km hız yapmaktadır.

Projenin başındaki isim olan Chris Urmson, sürücüsüz otomobilin yolları daha güvenli hale getirmek için ileriye doğru atılmış önemli bir adım olduğunu belirtmiştir. 

New York Times’ın bildirdiğine göre araç, akıllı telefon uygulamasına sahip olacaktır. Kullanıcılar, akıllı telefonla bulundukları noktadan alınacak ve gitmek istedikleri yere bırakılacaktır. Böylece,  araya hiçbir insan müdahalesi girmeden güvenli bir ulaşım sağlanmış olacaktır.

Harita uygulaması ve sensörleri sayesinde otomobilin bulunduğu konum, bilgisayar tarafından tespit edilecek ve araç birkaç yüz metre ötesini ‘görebilme’ yeteneğine sahip olacaktır.

ÜZÜNTÜ: Bizim gündemimiz ve en hararetli tartışmalarımız genellikle öteki dünya odaklı ve ağırlıklı olurken, dört bir yandan etrafımızı kuşatan ülkelerin gündemi ve hararetli tartışmaları bilim, teknoloji, yenilik, icat ve süper savaş araç gereçleri üzerine olmaktadır. Allah, Yüce Türk Milletini gaflet uykusundan uyandırsın!

******

BİLİŞSEL BİLİM (COGNITIVE SCIENCE)

Bilişsel bilim terimi ilk kez 1973 yılında Christopher Longuet tarafından ortaya atılmış ve1979 Ağustos’unda da Kaliforniya’da İlk bilişsel bilim konferansı yapılmıştır. Bilişsel bilim;  psikoloji, bilgisayar mühendisliği, robotik, yapay zeka, felsefe, sinir bilim (nörobilim), doğal dil, dilbilim ve antropoloji bölümlerinin oluşturduğu disiplinlerarası bir programdır.

Türkiye’de Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve Yedi Tepe Üniversitesi Bilişsel Bilim Yüksek Lisans programları açılmıştır.

Bilişsel bilim, bilinç akışının ve zekânın yapı ve işleyişini inceler.  Başka değişle, bu yeni bilim dalı düşüncenin, algılamanın, belleğin, duygunun, isteğin ve beyinde canlandırma (imajinasyon) yeteneğinin birlikte etkileşimini açıklamaya çalışır.

İnsan beyninin bilinçli süreçlerin tümünü içeren bu bilim dalının temel amacı, insan yaşamını daha da kolaylaştıracak yapay zeki sistemleri tasarlamak, üretmek ve günlük yaşama sokmaktır.

Bilişsel bilim, vizyon sahibi gençlerin en çok tercih ettiği lisans ve yüksek lisans programları arasında sayılır.

UYARI: Gelişmiş ülkelerdeki durumla karşılaştırıldığında, ülkemizde gereğinden olağanüstü çok sayıda Öteki Dünyanın yapı ve işleyişini inceleyen, araştıran ve öğreten öğretim kurumu, öğretmen ve öğretim üyesi vardır. Bütçe tahsisinde ağırlık biraz da bu dünyayı ilgilendiren bilim dallarına verilebilirse,  çok yakın bir gelecekte yapay yaratık silahları ile yapılacak olan savaşta yok olmaktan kurtulabiliriz.

*****

HİPOTEZ: Türk atasözlerine, geleneklerine, göreneklerine, usullerine, yollarına, yöntemlerine ve batıl inançlarına sıkı sıkıya bağlı kalarak yaşayanlar, asla mutlu olamamaktadırlar.

HİPOTEZİN KANITI: Türkiye’de yaşayan insanların çok büyük bir kısmının, mutlu olmadığı gözlemlenir. Ne yönetenler ne de yönetilenler mutludur. Hemen herkes hiç sorgulamadan Türk örf, adet ve geleneklerini över ve yüceltir; ancak hiç kimse “mutlu bir yaşamım var” demez. Hatta Türkler, bu dünyada çile çekerek, mutluluğu öteki dünyadaki cennette yaşamaya ertelerler.

NOT: Bu, sadece bir hipotezdir. İsteyen, mantıklı gerekçeler ileri sürerek istediği gibi çürütebilir.

*****

Beceriksiz yöneticiler, mizah konusu olurlar. Halkın kendilerine güldüğünü görünce de iyi yönettiklerini sanarak daha da çok saçmalarlar.

*****

Çocuğu cebimden hiç çıkarmam. Nereye gidersek gidelim hep beraber oluruz. Onunla oynamak öyle tatlı ki! Ağlarken gülüveririz, gülerken ağlayıveririz. Mutluyuz!

*****

KADER

İnsanoğlu, doğa karşısındaki acizliğini, inanlara göre “kader”, inanmayanlara göre tesadüf olarak nitelendirir. Bilimde inansın inanmasın tüm insanlara eşit uzaklıkta olabilmek için, Allah kavramı yerine  “doğa” kavramı tercih edilir. Bilime göre doğal yasalar, inananlara göre Allah’ın Yasaları, insanoğlunun kaderi olmaktadır. Örneğin “Yer çekimi Yasası” kaderimizdir. Bu yasayı, değiştirmek isteriz de değiştiremeyiz. Bu kadere isyan ederek bir gökdelenden atlarsak, kendi kaderimizi, (inananlara göre intihar adı verilen en büyük günahımızı) yazmış oluruz. Ne kötü bir yazı!

*****

Güncel olmayan bilgi işletmeyi her gün, aynı boyuttaki rakiplere göre 100 birim zarar ettirirken, güncellenen bilgi 1000 birim kar sağlar.

******

HALKIN ORGANİZASYONUNA DEVLET DENİR

HALK:  Bir ülkedeki yurttaşların bütünü ya da kısaca kamu.

ORGANİZASYON: Kimin, hangi görevi, hangi yetki ve sorumlulukla yapacağının yasalarla, tüzüklerle, yönetmeliklerle, yönergelerle açık seçik tanımlanması

İyi bir organizasyon güven, huzur, barış, adalet, etkinlik ve verimlilik sağlar. Gelişmiş ülkelerde halk, göstermelik değil, gerçek bir eğitim almış olduğu için, organize olmakta güçlük çekmez. Türkiye’nin eğitim sistemi A’dan Z’ye bozuktur. Bozuk sistemden, asla ve kata kaliteli ürün çıkmaz. Bu nedenle de, göstermelik eğitim almış olan Türk halkının kurduğu organizasyon işlemez, güven, huzur, barış, adalet, etkinlik ve verimlilik sağlamaz.

Mustafa kemal Atatürk’ün kurduğu Türk Halkının karakterine uygun mükemmel organizasyon; 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 tarihlerinde, ANAP döneminde, Koalisyonlar döneminde ve en son olarak da AKP döneminde defalarca bozulmuş ve bugünkü güven, huzur, barış, adalet, etkinlik ve verimlilik sağlamayan bozuk yapı ve işleyiş ortaya çıkmıştır.

ÇÖZÜM: Halkı eğittiğini sananların eğitim sistemimden istisnasız olarak, bir daha gelmeyecek şekilde uzaklaştırılmasıdır. Atatürk öyle yapmıştır.

*****

“Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim!”, “Yaş kesenin başını keserim!” II.Mehmet. Sahte Fatih sevenlere uyarı: Fatih başınızı keserdi!

*****

SİSTEMLERİN BOZULMASI (ENTROPİ) YASASI

 

Bozulma (Entropi) yasasının keşfedilmesi, kainat sistemindeki yapı ve işleyişin açıklanmasına çok büyük katkı sağlamıştır. Yasa fizikte, istatistikte, yönetimde, teolojide ve felsefede birçok değişimin bilimsel açıklamasını sağlamıştır.

 

Yasaya göre sistemler, ideal işleyişi gerçekleştirecek şekilde tasarlanır, oluşturulur ve yaşama geçirilir. Ancak, sistem daha işlemeye başladığı anda da bozulma başlar. Örneğin otomobil, ideal işleyişi gerçekleştirecek şekilde tasarlanır, üretilir ve işleyişe konur. Ancak, işlemeye başladığı andan itibaren de bozulma başlar. Aynı şekilde Atatürk ve arkadaşları, mükemmel bir Türkiye Cumhuriyeti sistemi tasarlamışlar, kurmuşlar ve yürürlüğe koymuşlardır. Ancak, işleyişle birlikte bozulma da başlamıştır. İnsanoğlu, mükemmel bir sistem olarak yaratılmıştır. Ancak, daha doğar doğmaz da organlarda bozulma başlar ve belirli bir ömrün sonunda da sistem durur.

 

Sistemlerin bozulmasına ya da bozulan sistemin onarılmasına karşı, pek çok iyileştirmeler yapılabilir. Böylece sistemin ömrü, kısmen de olsa belirli bir süre uzatabilir. Ancak, ne yapılırsa yapılsın, “Başlayan Biter” yasasına göre, her sistem tam bozulma gerçekleştiği an durur.

 

 

 

Türk çocukları ve gençleri, anne babaları mutlu olsun diye yalan söylerken; uygar ülkelerin çocukları ve gençleri, anne babaları mutlu olsun diye doğruyu söylerler.

 

*****

Korkma inmez bu şafaklarda yüzen al sancak,

Şımartılmışlar görecek en sonunda ne olacak!

 

 

MUSTAFA KEMAL’İN ORDUSU

Mustafa Kemal, İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkulu gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelir. Kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durur. Yerdeki ipekten yapılmış büyük bir Yunan bayrağıdır. Üzerine basılsın da içeri girilsin diye kapının önüne serilmiştir. Oradaki kalabalık halk, adeta yalvararak Mustafa Kemal’e:

“Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmiştir. Siz de onların bayrağını çiğneyerek, bizim bayrağımıza yapılan hakareti ve alnımıza sürülen o lekeyi siliniz! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizin halkınızdır.” der.

Mustafa Kemal, o yerde serili bayrağın önünde saygıyla durur; çevresindekilere tatlı tatlı bakar ve, “O, bayrağımızı çiğneyerek geçmişse çok büyük bir hata yapmıştır. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.” der.

ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ, ANLAMAYANA MUSTAFA KEMAL’İN ORDUSU ANLATIR BİR GÜN NASIL OLSA!

*****

Damarlarımızdaki asil kan sabırsız,

Yurdu baştanbaşa sarmış eşkıya, kene, hain, vatansız, hırsız, kansız;

Uykuda mısın uyan ey modası geçmiş molla;

Damat Ferit bile senin kadar işbirliği yapmadı düşmanla,

Ayranı kabarıyor Türkün görmüyor musun?

Kendi mezarını kendin kazmaktasın ne olur artık anla!

Barış yapılmaz barışa inanmayan barbar düşmanla.

*****

Nükleer füze düşse dimdik ayakta durur, yıkılmazdı yeryüzünde tekti,

Barış süreci diye bir aldatmaca icat etti hükümet, ülkeyi ihanet tepti.

*****

Ey rahmetli büyük Türk Mustafa Kemal, gençliğe hitabende, bir gün orduların dahili ve harici hainlerce lağvedileceğini bile öngörmüşsün. Nur içinde yat.

*****

BARIŞ

Barış, düşmanca duyguların olmadığı bir ortamda kötülükten, kavgadan, savaştan uzak olarak uyum, birlik, bütünlük, huzur, sessizlik ve karşılıklı sevgi ve saygı içinde yaşamaktır.

Barışın temel koşullarından ilki, toplumu oluşturan bireylerin kendileriyle barışık, kendi içinde dengeli, kendi içinde sakin ve huzurlu olmasıdır. İkincisi, toplumu oluşturan bireylerin uygar bir kültüre, eğitime, inanç ve felsefeye sahip olmasıdır. Üçüncüsü, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir devlet ve uygar bir devlet yönetiminin olmasıdır. Dördüncüsü, yetkisini yasalardan ve öz vicdanından alan tarafsız savcı ve yargıçlar tarafından gerçekleştirilen ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin olmasıdır.

SORU: Türkiye, kısa dönemde BARIŞ ortamına kavuşabilir mi?

YASA: Her savaş kesinlikle barışla son bulur ve her barış kendi içinde yeni savaş nedenlerini gizler. Başka bir değişle, barış ve savaş birbirinin nedeni ve sonucu olarak sürer gider. Önemli olan, uygar insanların yaptığı barış ve savaştır. İster sıcak ister soğuk olsun.

*****

Sözde Müslümanlar birbirini vahşice öldürürken, birbirinin hakkına ve ırzına tecavüz ederken diğer dinlerden olanlar huzur içinde yaşıyorlar

*****

Dış politikada atasözleri dikkate alınsaydı bile, bundan daha iyi bir sonuç alınırdı. BESLE KARGAYI OYSUN GÖZÜNÜ. IŞİD ‘I biz beslemişiz.

*****

TANSU ÇİLLER NE CESUR, NE VATANSEVER BİR BAŞBAKNMIŞ!

Başbakan Tansu Çiller yer Kıbrıs’tır. Türk bayrağını gönderden indirmeye çalışan Rum vatandaşı, Türk askerince alnının ortasından vurulur ve öldürülür.

Kardak adalarına Yunan Ordusu bayrak dikmiştir. Başbakan Tansu Çiller, “O asker gidecek o bayrak inecek” demiştir. Türk Sat komandoları operasyon yapar ve Kardak’a Türk Bayrağı dikilir. Bu olay üzerine Yunanistan başbakanı ve Genel Kurmay başkanı istifa eder.

ABD başkanı, Başbakanımıza telefonla “Farkında mısınız? Üzerinde bitki bitmeyen canlı olmayan bir kara parçası için iki ülkeyi savaşın eşiğine getirdiniz” der. Başbakan Tansu Çiller ABD Başkanına, “Bizde can verilir çakıl taşı verilmez” diye yanıt verir.

*****

FIKRA

Yeni evli güzel bir kadının terzilik yapan zayıf, kısa boylu ve incecik kocası, aniden ölür. Kadını, uzun boylu, pehlivan gibi, orta yaşlı bir ünlü erkekle baş göz ederler. Gerdek gecesi, adam yatakta sere serpe yatan kadının karşısına geçer ve önce sağ kolunu şişirerek, “eski kocanda böyle kollar var mıydı?” der. Sonra sol kolunu şişirerek, “eski kocanda böyle kollar var mıydı?” der. Daha sonra iri bacaklarını göstererek, “eski kocanda böyle bacaklar var mıydı?” der. Adam, vücudunun çeşitli yönleriyle öğünmeye devam eder ve her seferinde “eski kocanda … var mıydı” diye sorar.

Bu sorulardan bunalan kadın kocasına, “Rahmetli sağ olsaydı şimdiye kadar hem seni hem beni şey eder, üstüne de iki pantolon dikerdi” der.

KISSADAN HİSSE: Kıbrıs çıkarmasını yaparak oradaki Türkleri katliamdan kurtaran Rahmetli Başbakan Bülent Ecevit Sağ olsaydı, şimdiye kadar hem, konsolosluğumuzu işgal edip mensuplarını esir alan IŞİD’ın, hem diğerlerinin başına dünyayı yıkar, üstüne de iki şiir yazardı.

*****

Türkiye IŞİD için NATO’dan yardım istemiş. Atasözü: “Başkasının cinsel organıyla gerdeğe girilmez.”

*****

DEDEM, YA İDAM EDİLECEK YA BERAAT EDECEKTİ

Gerçek bir Müslüman olan Rahmetli Dedemi eğiten o dönemin İslam alimi sayılan hocaları, Kur’an’daki “Ey İman edenler! Allah’a itaat ediniz! Resûle itaat ediniz! Ve sizden olan ulü’l-emre de itaat ediniz!” ayetine sadık kalmasını ısrarla dedemin beynine işlemişlerdir. Dedem de günaha girmemek için, “Ulü’l-emr’e uymaya, yani yöneticilerin emrine uymaya, yönetici emirlerine karşı gelmemeye çaba göstermiştir.

 Mustafa Kemal Samsuna çıktıktan sonra, cami imamları aracılığıyla halifenin (yani baş yöneticinin) şu emri halka defalarca duyurulmuştur: “Mustafa Kemal bir vatan hainidir. Yakalanıp idam edilecektir. Sakın ulü’l-emr’e karşı gelip arkasından gitmeyin, yoksa siz de kafir olursunuz.”

Rahmetli dedem, yöneticilerin emrine karşı gelip kafir olmamak için, 1919-1920 arasında yaklaşık 1,5 yıl padişah yanlısı olarak söylemlerde bulunarak, çevresindeki halkı halifenin emrine uyma yönünde uyarmıştır.

1921 yılında Yunan Ordusu dedemin yaşadığı Eskişehir’in Mihalıççık ilçesini işgal edince ve minarelerden ezan okunmasını yasaklayınca, rahmetli dedemin aklı başına gelmiş ve bu kez de çevresindeki halkı, halifenin emirlerine değil Mustafa Kemal’in emirlerine uyma yönünde uyarmaya başlamıştır.

Sakarya Zaferinden sonra Yunan Ordusu Mihalıççık’ı boşaltıp Eskişehir’e çekilince, dedemin hasımları, dedemi İstiklal Mahkemesine “Padişah Yanlısıydı” diye ihbar etmişlerdir. Dedem tutuklanarak İstiklal Mahkemesine çıkarılır. Mahkemenin verdiği karar kesindir ve anında ya idam edilir ya beraat eder. İkinci bir şık yoktur.

Mahkeme başkanı dedeme, “Sen padişahın emirlerine uyunuz, sakın Mustafa Kemal’in emirlerine uymayınız diye halkı kışkırtmışsın, ne dersin?” diye sorar.

Dedem, Evet, Mihalıççık işgal edilinceye kadar ulü’l-emr’e itaat etmek için, halifenin emirlerine bağlı kaldım. Ancak, minarelerden ezan sesi kesilince aklım başıma geldi ve bu sefer de çevremdeki herkesi, Mustafa Kemal’in emirlerine itaat etmesi için uyardım” der ve güvendiği bazı insanları şahit olarak gösterir.

Hakim, “Yunan işgaliyle susturulan ezan sesini şimdi kim tekrar okunur hale getirdi? diye sorar. Dedem, “Tabi ki Mustafa Kemal ve onun şanlı ordusu” diye coşkuyla ağlamaya başlar.

Hakim, beraat kararı verir ve dedem idam edilmekten kurtulur.

NOT: İlgili ayet, ulü’l-emre mutlak itaati emretmez. Âyet, itaatte bir öncelik sırası tayin eder: (1) Önce Allah’a itaat edilecek. (2) Sonra Resûl’e itaat edilecek. (3) Sonra yöneticilerin emrine itaat edilecektir. Yani, yöneticilerin Allah’ın ve Peygamberlerin emrine aykırı olmayan emirlerine itaat etmek farzdır.

*****

ATATÜRK, TÜRKLERİ ARKADAN VURARAK BİZDEN AYRILAN YAPAY ÜLKELERE ASLA GÜVENİLEMEYECEĞİ GEREKÇESİYLE, ONLARDAN UZAK DURMAMIZI SÖYLEMİŞTİ

1.Dünya Savaşı boyunca Osmanlı İmparatorluğu 4 Tümenlik bir kuvvetle Arabistan‘daki kutsal İslam şehirlerini korumaya çalıştı. 7. Kolordu’nun birer tümeni HicazAsirSan’a ve Hudeybe‘de konuşlandırılmıştı. 1916 yılında İngilizlerin kışkırtmasıyla, Araplar kendilerini koruyan Osmanlı Kuvvetlerine karşı ayaklandı. Müslüman olmayan İngilizlerle işbirliği yaptılar ve Türkleri acımasızca arkadan vurdular ve şehit annelerine,  “Burası yemendir, gülü çemendir, giden gelmiyor acep nedendir” türküsünü yaktırttılar. 1917 Şubatında Hicaz Seferi Kuvvetleri‘ne atanmak üzere, Şam‘a gelen Mustafa Kemal Paşa, Hicaz’ın boşuna savunulmayıp boşaltılmasını istedi. Ancak, Medine savunmasını yapan Fahrettin Paşa, bu emri uygulamadı. Bin bir güçlükle Medine‘yi, Yemen’i, Asir’in kuzeyini,  I. Dünya Savaşı sonuna kadar kahramanca savunduysa da, Mondros Mütarekesi‘nden bir müddet sonra, 23 Ocak 1919‘da teslim oldu.

O günlerin aklı erenleri şöyle demiştir: “Ne Arap’ın yüzü, ne Şam’ın şekeri.”

PİŞMANLIK: Keşke Atatürk’ü dinleseydik de o tarafa hiç bulaşmasaydık. Başımıza daha ne işler açılacak! Allah yöneticilerimiz akıl fikir versin.

*****

POST MODERN YÖNETİM KOŞULLARI

  1. Kol gücü yerine beyin gücü
  2. Bilançodaki varlıklar yerine bilgi (Entelektüel Sermaye)
  3. Yerelliğin yerine küresellik
  4. Aynılığın yerine farklılık (İnnovasyon)
  5. Amirliğin yerine dönüştürücü liderlik
  6. Geleceğin tahmini yerine geleceğin oluşturulması (şekillendirilmesi=yaratılması)
  7. Geleneksel teknolojiler yerine ileri teknolojiler
  8. Geleneksel kurumlar yerine yeni kurumlar
  9. Geleneksel değerler yerine yeni değerler
  10. İş bölümü yerine iş birliği (Takım Ruhu=Kalite Çemberi)
  11. Kalıcı tanımlar yerine yeniden tanımlama
  12. Merkezden yönetim yerine yerinden yönetim
  13. Tek kişi kararları yerine astların katılımıyla (participation) karar alma
  14. Dikey organizasyon yerine yatay organizasyon
  15. Katı örgütlenme yerine esnek örgütlenme
  16. Bireysel başarı yerine Takım (Ekip) başarısı

*****

İnsanoğlunun en önemli kararlarının en başında, iyi ve uygun bir eş seçimi gelir. Yanlış eş seçimi, ömrün önemli bir kısmını zindana çevirir.

*****

ABD üst yönetiminin asla taviz vermeden uyguladığı ilkelerden birisi şöyledir: “Bir ABD pasaportu için bütün dünyayı yakarız.”

*****

Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu Vecizesi: “Kimse Türkiye’nin gücünü ve kararlılığını sınamaya kalkışmasın.”

MASAL: “Bir çoban varmış, “Koyunları kurt kapıyor yardıma koşun” diye köylüyü yardıma çağırır, köylü koşarak sürünün başına gelince de “Yalan söyledim, sizi nasıl kandırdım ama” diye köylü ile alay edermiş. Bu hep böyle sürüp giderken, bir gün gerçekten sürüye kurt saldırmış ve sürüyü darma dağın yerle bir etmeye başlamış. Çoban, can havliyle yine hızla köylüğe gelip ““Koyunları kurt kapıyor çabuk yardıma koşun” diye feryat etmiş.

Köylüler hep bir ağızdan, “Yalancı yalancı sana kimse inanmaz, yalancı yalancı sözüne kimse kanmaz” diye şarkı söylemeye başlamış.

*****

BABALARIN ÇOCUKLARINA DUASI

Allah’ım çocuklarımı affet, günahlarını bağışla, tövbelerini kabul et, doğru yoldan ayırma, hem bu dünyada hem de öteki dünyada yüzlerini ak eyle, cehennem azabından koru, cenneti nasip ettiğin kullarından eyle, rızıklarını bol ver, vatana ve millete hayırlı evlatlar olmalarını nasip eyle!

TÜM BABALARIN VE BABA ADAYLARININ BABALAR BAYRAMINI KUTLARIM.

*****

İnternet çağında, hala ezberleterek öğrencilerinin başarısını değerlendiren angut öğretmen ve öğretim üyeleri olduğuna inanmak istemiyorum. Gerçekten böyle aptallar hala var mı ki?

*****

POST MODERN EKONOMİK KOŞULLAR

  1. Seçenek bolluğu
  2. Pazar genişlemesi
  3. Yatay ve dikey bütünleşme tekelleri
  4. Arzın talepten fazla olması
  5. İletişim maliyetlerinin sıfırlanması
  6. Küresel ölçekte rekabet
  7. Gerçek zamanlı (dönemin an olduğu) işletmecilik
  8. İmaj ve ilgi çekme yarışı
  9. Tüketici egemenliği
  10. Tüketici odaklı işletmecilik

******

APTALDAN DOĞRU KARAR BEKLEYEN DE APTALDIR

“Bilgili bir aptal, bilgisiz bir aptaldan daha aptaldır.” Moliere.

Aptalın en belirgin özelliği, aptallığının farkında olmamasıdır. 
Aptal, bilmediğini bilmez, ya da bilmediğinin farkında değildir. 

“Günümüz dünyasının temel sorunu, aptallar kendilerinden son derecede emin olurlarken, akıllıların sürekli şüphe içinde olmalarıdır.” Bertrand Russell .

*****

AHMAKLARIN ORANI VE ZİHİNSEL VERİMSİZLİK


İnsan organizmasındaki her organın bir işlevi vardır. İnsanlar, beyni dışında tüm organlarının iyi çalışıp çalışmadığını bilirler. Yalnızca, beyinlerinin çevrede olup bitenleri algılamada, anlamada ve kavramada yeterli olup olmadığını bilmezler. Doğada, işlevini hakkıyla yerine getiren organ sayısı yüzde yüze yakındır. Oysa, işlevini hakkıyla yerine getiren beyin sayısı çok azdır. En kötüsü ise, kafası sorunlu çalışanlar, bu aksaklığın farkında bile olmazlar. İnsanlığın sık sık bunalıma girmesi, yaşamın çekilmez duruma gelmesi, söz konusu zihinsel verimsizliktir. Ne yazık ki, sayıları oldukça yüksek olan ahmakları, ahmak olduklarına inandırmak mümkün değildir. Bu nedenle, insanlık hep tökezleyip duracaktır.

Özellikle Türkiye’deki eğitim sistemsizliği, zaten aptal olanların aptallık düzeyini yükseltmekten başka bir işe yaramamaktadır.

*****

Bir makam için insanlar arasından seçim yapan kişi, seçtiği insanın değerini, ancak kendisindeki değer kadar algılayabilir ve yanlış seçer. 

*****

Ramazan boyunca ATV ekranında yer alacak olan Nihat Hatipoğlu, 1 ay sürecek programı için 600 bin TL alacak.

http://www.milliyet.com.tr/fotogaleri/50244-yasam-ramazan-da-kim-ne-kadar-kazanacak-/8

*****

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI (3 MART 1924)

Mustafa Kemal ve arkadaşları 3 Mart 1924 tarihinde Halifeliği kaldırmışlardır. Ancak, Mustafa Kemal’in Partisini kaset skandallarıyla ele geçirenler, 10 Ağustos 2014 tarihinde yapılacak olan HALİFE seçimine aday isim önermişlerdir.

*****

ÜMİDİNİ YİTİRMEK UZAY BOŞLUĞUNA DÜŞMEK GİBİDİR

İnsanoğlu, yaşadığı sürece maddi ve manevi pek çok değerini yitirir. Acı duyar. Bir süre sonra zaman yaralarını sarar ve tekrar yaşama döner, yeni değerlere gönül verir. Ancak, insanoğlu cehaletin içinde kalır ve ümidini yitirirse, kendini uzay boşluğuna düşmüş gibi hisseder. Hangi yöne gideceğini, ne yapacağını, nereye bakacağını, sonunun ne olacağını bilemez, kendini bırakıverir ve “Ne olacaksa olsun” diyerek bilinmezliğe ya da kendi özel Tanrısına teslim olur.

*****

Anadolu’da bir özdeyiş vardır: “Ha hasan dayı, ha dayı hasan. Ne fark eder ki?”

*****

ÖZDEYİŞ: “Elle gelen düğün bayram.” Afganistanlı da, Iraklı da, Suriyeli de ve diğerleri de öyle demişlerdi. Şimdi düğün bayram yapıyorlar.

*****

ÖZDEYİŞ: “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”  Afganistanlı da, Iraklı da, Suriyeli de öyle demişlerdi. Şimdi yılanlar dokundu, ölüyorlar.

*****

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI

Mustafa Kemal ve arkadaşları 3 Mart 1924 tarihinde Halifeliği kaldırmışlardır. Ancak, Mustafa Kemal’in Partisini gaflet, delalet ve hatta hıyanetle ele geçirenler, 10 Ağustos 2014 tarihinde yapılacak olan HALİFE seçimine, aylardır aramalarına rağmen, ne yazık ki bu kutsal makama Türkiye’de yetişmiş bir aday bulamamışlardır.  Bu durumda mecburen mazisi şaibeli, yaldızlı unvanlarını nereden ve hangi bilim jürilerden, nasıl aldığına bir türlü doğru yanıt verilemeyen; çocukluğu, gençliği ve tüm ömrünün dörtte üçü İslam ülkelerinde geçmiş olan, kültür yapısı koyu din ağırlıklı bir şahsı aday olarak önermişler ve bu kararlarından çok mutlu olduklarını ifade etmişler ve halen de etmektedirler.

ÖNERİ: Bence bu karardan vaz geçilmeli ve aday olarak Prof. Dr. Zekeriya Beyaz önerilmelidir. Hiç olmazsa, Cumhuriyet Türkiye’sinde yetişmiş, önerilen adayın bütün özelliklerinden de daha fazla özelliklere sahip, tüm dünyanın tanıyıp saygı duyduğu bir yerli değerimizdir.

*****

VERİ İŞLEME

Veri: Gözlemlerin mağara duvarlarına, mermerlere, derilere, kağıtlara, dijital fotoğraf makinelerine, bilgisayar belleklerine, CD’lere, flaş belleklere ve diğer magnetik ortamlara kaydedilmesine veri denir.

Verilerin bilgi durumuna gelmesini sağlayan işlemler dizisine, veri işleme denir. Veri işleme süreci, şu aşamalardan oluşur.

  1. Kaydetme
  2. Doğrulama
  3. Sınıflandırma
  4. Yeniden sistemleştirme
  5. Özetleme
  6. Hesaplama
  7. Saklama
  8. Erişme
  9. Çoğaltma
  10. İletme

*****

Her olay, olgu, ve gelişmenin sürpriz olduğu ve hiç kimsenin yarın ne olacağını tahmin edemediği bir fırsatlar ve tehlikeler çağındayız.

*****

Sev beni seveyim seni

Say beni sayayım seni

Gör beni göreyim seni

Selamımı al selam vereyim sana

Ve Yunus Emre: “Sevelim sevilelim, bu dünya hiç kimseye kalmaz.”

Kenan Evren’e bile.

*****

ÖNERİ

Rakiplerinize göre kuvvetli yönlerinizi alt alta yazınız. Zayıf yönlerinizi de alt alta yazınız. Zayıf yönlerinizi kuvvetli duruma getiriniz. Kuvvetli yönlerinizi güncelleyip daha da iyileştiriniz.

SONUÇ: Rakiplerinizin üstüne çıktığınızı (onları çok gerilerde bıraktığınızı) kesinlikle görürsünüz.

******

CİSİMLERİN İÇİNİ VE ARKASINI GÖSTEREN KAMERA

İngiliz bilim adamları, 2002 yılından bu tarafa yaptıkları çalışmalar sonunda cisimlerin içini ve arkasını net olarak gösteren bir kamera geliştirmişlerdir. Cisimlerden yayılan “terahertz (T-ışını)” adlı dalgaları yakalayan akıllı kamera, giyinik veya sıkı sıkıya örtünmüş bir insanı da çırıl çıplak gösterebilecek bir nitelik taşımaktadır.

ÖNERİ: Özellikle Müslümanlıktan ekmek yiyen ve mangalda kül bırakmayacak biçimde atıp tutan yüce bilginler, İlahiyat profesörleri ve başörtüsünü slogan yapan siyasetçiler, biran bile beklemeden, bir “firewall=ateşten duvar” yazılımı yazarak cisimlerin içini ve arkasını gösteren kameranın görmesini engellemeli ya da bu şeytan aletinin ülkemize gelmesini önleyecek önlemleri almalıdırlar. Ancak, atalarımız da matbaanın ülkemize gelmesini yasaklamışlardı, ama 300 yıl sonra bu matbaa ülkemize yine gelmiştir.

*****

DİJİTALLİK VE GELENEKSEL SOMUT İŞLETMENİN  DİJİTAL SANAL İŞLETMEYE DÖNÜŞÜMÜ

Dijitallik; varlıkları binlerce, yüz binlerce, milyonlarca, milyarlarca parçalara ayıran ve her parçayı ayrı bir değişken olarak ikilik sistemle “1″ ve “0”  olarak kodlayan, daha sonra da her parçayı telefon makinesi, bilgisayar ekranı, fotoğraf makinesi gibi alıcılara taşıyan sinyal sistemidir. İleri teknolojik gelişmeler; nesne, ses, koku, duran görüntü, hareketli görüntü, veri, bilgi,  ve akla gelebilecek diğer her türlü varlığı, sinyallerle taşıma ve yeniden canlandırma olanağı yaratmıştır.

Varlıkları mini minnacıktan da daha mini minnacık parçalara ayıran, her parçayı “bir” ve “sıfır” sinyalleriyle bir ortama iletip orada yeniden bütünleştiren ve anlam kazandıran araç, gereç, yöntem, teknoloji ve sistemler, doğal olarak, geleneksel işletmeyi dijital sanal işletmeye dönüştürmüştür.

Dijital çağda işletmeler, sürekli açık olarak bulundurulan ve servis sağlayıcı adı verilen büyük bir bilgisayara yüklenmiş bir yazılımdır. Bu yazılımın oluşturduğu  WEB sayfası (sanal işletme) 24 saatin her anında sanal müşterileriyle her türlü işletmecilik işlemlerini güvenle gerçekleştirir.

******

Bazı insanlar, dinlerinin gereklerini yapmazlar ama din adına yazar, savaşır ve ölürler. Bazıları da farzları bırakıp vaciplere odaklanırlar

******

KALİTELİ BİR SİSTEMDEN KALİTESİZ ÜRÜN ÇIKMAZ

Hukuk fakülteleri, tıp fakülteleri, mühendislik fakülteleri ve diğer fakülteler gerçekten kaliteli iseler, buralardan mezun olanlar, kesinlikle işlerinin ustasıdırlar. Ya da örneğin gerçekten kaliteli lise mezunların en azından bir yabancı dili bilirler.

SORU-1: Kusur, üründe mi aranmalıdır yoksa ürünün üretildiği sistemde mi aranmalıdır?

SORU-2: Türkiye’de tıpkı Almanya’daki, İngiltere’deki, Japonya’daki ve benzerlerindeki gibi A’dan Z’ye kaliteli ya da mükemmel bir sistem örneği gösterilebilir midir? Niçin ve neden Türkiye’de kaliteli bir sistem gösterilemez?

SORU-3: Kalitesiz sistemlerden oluşan bir ülkenin, büyük bir devlet olduğu ileri sürülebilir midir?

*****

Aşk ya da gerçek sevgi ölümü göze almak değil, ölüme rağmen yaşamaktır.

*****

PROBLEMİN (SORUNUN) TANIMI

Karşılanmayan ihtiyaç, istek ve arzuya problem denir. Türkiye’de adil bir devlet ya da iş güvenliği arzuluyorsanız probleminiz var demektir.

*****

BİLGİ ÜRETİMİNİN ÖNEMİ

Ekonomide doğal kaynaklar, yetişmiş işgücü ve tasarruf (sermaye) kıt (sonlu) olarak bulunur. Oysa bilgi, paylaştıkça ve tükettikçe artan temel üretim faktörüdür. Ancak, en karmaşık sorunları bile çözerek rekabet üstünlüğü sağlayan gerçek bilgi, çok pahalı bir üründür. Bu bilgi know-how, patent, lisans, teknoloji, donanım, yazılım gibi etiketlerle birlikte pazarlanır. Eğitim sistemlerinin yetersizliği nedeniyle rekabet üstünlüğü sağlayıcı bilgiyi kendisi üretemeyen ülkeler, üretebilen ülkeler tarafından sömürülürler. Başka değişle, bilgi üretemeyen ülkelerin dışa bağımlılıkları giderek artar ve ileri ülkelerin kuklası olarak yaşarlar.

SORU: Sayılarının ve akademik yayınlarının çokluğu ile övünülen Türkiye üniversitelerinin ve büyük endüstri kuruluşlarının, rekabet üstünlüğü sağlayabilecek patentli bilgi üretememelerinin nedenleri nelerdir?

******

İLAHİ ADALET ER GEÇ TECELLİ EDER

12 Eylül Darbesini yapan generallerin, 17 olan yaşını doktor raporu ile18’e büyüterek idam ettiği Erdal Eren için hemen herkes, “Olamaz böyle bir hukuksuzluk” demişti. Darbenin lideri Kenan Evren ise, “Asmayalım da besleyelim mi” diye savunma yapmıştı.

Rahmetli Erdal Eren’e yaşı 18 diye rapor veren doktor O.Ç’nin Tıp Fakültesi 5.sınıfta okuyan ve aşırı eroin bağımlısı olan oğlu, 2002 yılında uyuşturucu bulundurma ve satma suçundan tutuklanmıştır.

Erdal Eren’in idamı için gerekçe olan raporu veren doktor ise felç geçirmiş, yürüyememiş, konuşamamış, uzun süre yatalak yatmış, yaraları açılmış, kokmuş ve çeke çeke ölmüştür.

******

KURUMSAL KAYNAK PLANLAMASI (Enterprise Resource Planning-ERP)

Kurumsal kaynak planlaması, işletme dahil bütün kurumların kaynaklarını planlamada ve verimli olarak kullanmada geçerli olan bir bilgi teknolojisi yazılımıdır.

Bilindiği gibi, bilançoların varlıklar (aktifler) bölümünde “Dönen Varlıklar”, “Duran Varlıklar” ve bunların daha alt ayrıntıları olan varlıklar vardır. Yönetim, varlıklar adı verilen kaynakları, koşullara göre tam zamanında doğru değiştirerek karı veya yanlış değiştirerek veya hiç değiştirmeyerek zararı gerçekleştirir. Kurumsal Kaynak Planlaması yazılımları, kurumun tüm kaynaklarını aynı anda, eş zamanlı olarak, birbiriyle ve kar hedefiyle ilişkilendirerek kaynak israfını önler ve kaynakların akılcı kullanımını sağlar. İşlerinin bilincinde olan büyük kurumlar, oldukça pahalı olan bu yazılımı satın alıp kullandıkları için, çok önemli bir rekabet üstünlüğü sağlamışlardır.

CRM (Müşteri İlişkileri Yönetimi, SCM (Tedarik Zinciri Yönetimi), CPC (Ortaklaşa Ürün Ticareti)  ve benzerleri, sözü edilen yazılımın en belirgin örnekleridirler.

*****

İbadethanelerden içeri politika girince gerçek din dışarı çıkar ve din görevlileri sermayesi din olan politikacılara oy toplamaya başlarlar.

KARARSIZLIK

SORU: Sen benim yerimde olsan ne yapardın?

YANIT: Hiç kimse hiç kimsenin yerinde asla olamaz. Nedeni; genler, aileler, çevreler, kültürler, eğitimler, okuduğu okullar, arkadaşlar, deneyimler, felsefeler, inançlar, olaylara bakış açıları, amaçlar, vicdanlar, sorunlar, gelirler, yaşlar, mutluluk anlayışları farklıdır.

*****

CAD/CAM YAZILIMLARI

CAD (Computer Aidet Design-Bilgisayar Destekli Tasarım)

CAM (Computer Aidet Manufacture- Bilgisayar Destekli Üretim)

CAD/CAM yazılımlarıyla nesneler çoğaltılabilir, taşınabilir, döndürülebilir, ölçeklenebilir, silinebilir, birbiriyle kesiştirilebilir, birbirine eklenip çıkartılabilir ve farklı açılardan görüntülenebilir.

Adlarından da anlaşılabileceği gibi, CAD/CAM yazılımları çağın temel gereksinimi olan yeni tasarımlar yapmak, tasarım yapmayı kolaylaştırmak, hızlandırmak, tasarım ve üretim kalitesini yükseltmek amacını taşır.

******

Seni gerçek seven birisine ömrünü verirsin, o yine de sana “ömrün de ne kadar kısaymış” der.

******

İNSAN KAYNAĞI DEĞİŞİM ORANI

A kurumundaki bir yıllık dönemdeki ortalama insan sayısı= 100

A kurumundaki bir yıllık dönemdeki işten ayrılan insan sayısı= 40

A kurumundaki insan kaynağı değişim oranı= 40/100= % 40

YORUM: Bu kurumun sahip veya sahipleri de, yöneticileri de, insan kaynağı müdürü de ve diğer amirleri de emeğe saygısı olmayan, kendi çıkarları için işgöreni (insanı) harcamaktan çekinmeyen, emeği insafsızca sömüren, insanlıktan çok ama çok uzak kimselerdir. İş yerinde ne huzur, ne güven, ne insana saygı, ne emeğin karşılığı olan ücret, ne motivasyon, ne ödüllendirme, ne liderlik ve ne de diğer insancıl ilişkiler vardır.

SORU: Türkiye’deki kurumların insan kaynağı değişim oranı sıfıra yakın mıdır yoksa yüzde yüze yakın mıdır? Nedenleriyle birlikte yanıtlayınız.

*******

ALLAH BÜYÜKTÜR

Nur içinde yatsın, önceleri ateist, sonra Müslüman olan ve kelime-i şehadet getirerek son nefesini veren bir profesör hocam, sınavda boş kağıt vererek sıfır puan alan öğrencilerine tek tek “Niçin sınava girdin” diye soruyordu. Öğrencilerden birisi, “Şansımı denemek istedim hocam” diye yanıt verince hocam aynen şöyle yanıt vermişti:

“Dikkat et! Allah yarattığı evrendeki bütün varlıkları, oluşları ve işleyişleri asla şansa bırakmaz. Allah; bazı insanların yaptığı gibi al sana üç şans, al sana beş şans, al sana yüz şans, alsana bin şans diye adil olmayan dağıtımlar yapsaydı, O’nun “büyüklük”, “adillik” ve diğer güzel sıfatları olur muydu?”

*****

İnsanoğlunun iyi niyetle yaptığı her eylem, kendi özel belleğine sevap, kötü niyetle yaptığı her eylem de günah olarak yazılır. 

******

Zekat vermek ve hacca gitmek zenginlere, oruç tutmak ise yoksullara pek yakışır. Ey zenginlerin sınav ayı RAMAZAN hoş geldin! Kolay gelsin!

Dünyadan yalnızca erdem sahibi bilge insanlar barışık olarak ayrılırlar. Diğerleri, şu veya bu nedenden dolayı dünyaya küs olarak giderler.

*****

BİLGİ, KÜLTÜR VE YAŞAM İLİŞKİSİ

BİLGİ: Bilim adamlarının inceledikleri konuya bilimsel yöntemler uygulayarak, yapı ve işleyişlerini belirledikleri gerçeklerdir. Örneğin, su gerçeğinin yapısı (H2 O) ve işleyişi de katı, sıvı ve gaz olarak belirlenmiştir.

KÜLTÜR: İnsandaki, bölgedeki, ülkedeki veya dünyadaki doğru, yarı doğru veya yanlış bilgi birikimidir. Örneğin, belirli bir kesimdeki bilgi birikiminin bir parçası, “Dünya yuvarlaktır ve hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında döner” şeklindeyse, doğru kültürdür. “Dünya yuvarlaktır ve güneş dünyanın etrafında döner” şeklindeyse, yarı doğru kültürdür. “Dünya düzdür ve öküzün boynuzları üzerinde durur” şeklindeyse, yanlış kültürdür.

Bilgi ve kültürün amacı, yaşamı kolaylaştırarak insanları düne oranla daha da mutlu hale getirmektir.

SORU: Türkiye’deki insanların, ailelerin, mahallelerin, şehirlerin ve bölgelerin kendine özgü kültürleri, yaklaşık 76 milyon insanı, yüzde kaç oranında yaşamından memnun hale getiriyor?

*****

FIKRA

Din ağırlıklı politika izleyen bir iktidarın lideri, her felaket olayda “Her şey Allah’tan, her şey Allah’tan” diyerek iktidarını sürdürür gidermiş. Bir gün bir parkta, Allah’ın ağaçlarını kesme girişiminde bulununca, Allah bazı gençlerin göğsüne ilham vermiş ve ağaç sevenler olağanüstü bir direnç göstererek kesimi durdurmayı başarmışlardır. Amacına ulaşamayan lider, biraz bozulmuş ama yine de “Her şey Allah’tan, her şey Allah’tan” söylemine devam etmiş.

Liderin “Her şey Allah’tan, her şey Allah’tan” söylemleriyle sürekli olarak kendi geçim alanına girmesine çok içerleyen deniz aşırı ülkedeki bir başka dini lider, iktidarın liderine bir ders vermek istemiş. Bir gün, yargıdaki ve polisteki müritlerini devreye sokarak, iktidar liderinin ensesine okkalı bir şaplak vurdurtmuş. Canı fena halde yanan iktidar liderinin pür hiddet kendisine dönüp ters ters baktığını görünce:

-Öyle ne bakıyorsun ortak, hani her şey Allah’tandı?

– Tabii demiş iktidarın lideri, her şey Allah’tan da, ben hangi şeytanı aracı ettiğine bakıyorum.

*****

Gemilerin karadan yürütülmesine karşı çıkanlara Fatih Sultan Mehmet, “İmkânın sınırını görmek için imkansızı denemek lazım” demiş ve denemiştir.

*****

Halkın organizasyonuna devlet; sözde liderlerin halka dayattığı organizasyona, megalomanlar saçmalığı ya da diğer adıyla zulüm denir.

 *****

DEVLET TAPINAĞI OLMAZ, OLAMAZ

Kabe, asla bir devletin tapınağı değil, dünyadaki tüm Müslüman halkın hac ibadetini yerine getirdiği kutsal bir yerdir. Camiler, asla bir devletin tapınağı değil, Müslüman halkın ibadet yaptığı kutsal yerlerdir.

SORU: Türkiye’de camilerin hiyerarşik bir yapı içinde organizasyonu ve işleyişi devletten aylık alan devlet memurları tarafından yapıldığı için, camiler devlet tapınağı haline getirilmiş midir, getirilmemiş midir? Tartışınız.

*****

GEÇMİŞ ÇAĞLARIN DEĞERLERİYLE ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİNİN ÜSTÜNE ÇIKILAMAZ

Geleneksel tutum, davranış, kural, yasak ve düşünce kalıplarıyla nasıl matbaayı, buhar makinasını, televizyonu, otomobili, Amerika’yı ve diğerlerini biz keşfedemediysek, aynı geleneksel çağ dışı kalıplarla yeni keşifleri de bizim yapamayacağımız açıktır. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıncaya kadar, bu günün gelişmiş ülkeleri nasıl yapılanmış ve yapılanmaktaysa, Türkiye’nin de aynen öyle yapılanması gerekmektedir. Gelişmiş ülkelerin eğitsel, kültürel, kurumsal, örgütsel, toplumsal, ekonomik ve teknolojik sistemleri, hiç taviz vermeden ülkemizde de aynen kurulup işletilmelidir. Nasıl Türkiye koşullarına göre uçak yapılıp işletilemezse. Türkiye koşullarına göre sistemler de kurulup işletilemez. Nedeni, Türkiye koşulları çağdaş değildir. Tam 150 yıl öncenin koşullarıdır. Geçmiş çağların değerleriyle düşünen Türk beyinleri, ne Atatürk’ün çağdaş uygarlık düzeyi hedefini anlayabilir, ne de her hangi bir çağdaş değer yaratabilir. Bazı ufak tefek istisnalar bu hükmü değiştirmez.

*****

EHVEN: Pek ucuz, daha az zararlı

ŞER: Kötülük, fenalık

EHVEN-İ ŞER: Ekmelettin İhsanoğlu

ÖNERENLER: En iyi olamayanlar

*****

MUSTAFA KEMAL, CUMHURİYETİ KURMAK İÇİN SAMSUN’DAN ERZURUM’A, SİVAS’A VE ANKARA’YA HANGİ KOŞULLARDA, HANGİ YOLLARDAN HANGİ ARAÇLARLA VE HANGİ İMKANLARLA GİTMİŞSE,  ONU TAKLİT EDENLER DE AYNISINI YAPSIN. HAKKANİYETE DAHA UYGUN OLUR.

*****

Türk eğitim ve sınav sistemi, bütünüyle ezber esaslı olduğu için öğrenciler, başarılı olmak için ezberledikleri bilgileri mecburen geçici belleklerine alırlar ve sınav bitince de doğal olarak silerler ve unuturlar.

“İnsan bir öz bilinçtir ve öz bilinç ancak, bir başka öz bilinç için var olduğu ölçüde vardır.” Hegel. Örneğin, ben ancak sizler için varsam varım.

*****

ADALET Mİ? HADİ CANIM SENDE!

37 masum insanı, batıl inançlarının (şeytanlarının) emriyle güpegündüz diri diri yakan canilerin olduğu ve suçluları kasten bulmayıp da suçu zaman aşımına uğratan yöneticilerin çoğunlukta olduğu bir ülke de ne insanlık, ne adalet, ne kalkınma ne de can güvenliği olur.

*****

İnsan, kendi bilincinde olması gereken tek varlıktır. Ülkemiz insanı, büyük oranda kendi bilincinin farkında olmadan başkalarına göre yaşar.

*****

BİR FELSEFE TERİMİ OLAN “TÖZ” KAVRAMI

Felsefe tarihinde Sokrates,  özne ve nesne ayrımını, başka değişle “ben” ve ben olmayan” ayrımını yapan ilk düşünürdür. Ben “özne” ben olmayan ise “nesne” olarak düşünülmelidir. Ben, nesneye anlam kazandıran varlıktır. Örneğin, seven bir kimse (özne), sevgilisine (nesneye) kendi tözüne (ruhuna) göre anlamlar yükler ve yücelttiği nesneyi (sevgilisini) bir başka türlü sever. Öznenin (insanın) insan dışındaki varlıkları yüceltmesi ve sevmesi, tözünün (ruhunun) farkında olmaması, bir bakıma maddeye tapması anlamına gelir. Öznenin kendi dışındaki varlıkları kavraması ve bu varlıklar içinden insanı çekip çıkartarak onu yüceltmesi, kendi tözünün farkında olması anlamına gelir.

Töz (ruh), özneden bağımsız olarak var olan değişmez gerçekliktir. İngiliz düşünürü John Locke, “Bir varlığı yalnız başına var eden ve her varlıkta kesinlikle var olan gerçeğe töz (ruh) adını verir.

 Fransız düşünürü Rene Descartes ise, “Tözü düşündüğüm zaman, var olmak için kendinden başka hiçbir varlığın varlığına muhtaç olmayan bir varlığı düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse, böyle olmayan yalnız Tanrı’dır” demiştir.

***********

Hollandalı Yahudi düşünür Baruh Sipinoza, “Töz sözcüğünden, kendiliğinden ve kendisi için var olanı anlıyorum. Bu kavramın meydana gelmesi için, başka bir kavrama ihtiyaç yoktur” ifadesini kullanmıştır.

*****

Dünyaca Ünlü Bilim Adamları Robert Kaplan ve David Norton’nun DENGELİ BAŞARI ÖLÇÜMÜ (BALANCED SCORECARD) SİSTEMİNİN TÜRKİYE’YE UYGULANMASI

  • Türkiye’nin finansal açıdan ölçülmesi
  • Türkiye’nin vatandaşların mutluluğu açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin hukukun üstünlüğü açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin üretim süreçlerinin verimliliği açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin değişen koşullara uyum yeteneği açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin büyüme açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin inançlara saygı açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin yaparak yaşayarak eğitim ve öğrenme açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin gelir dağılımı açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin güzel sanatların teşviki açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin kadın erkek eşitliği açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin insana saygı açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin doğal güzellikleri koruma çabası açısından ölçülmesi
  • Türkiye’nin katılımcı gerçek demokrasi açısından ölçülmesi

DEĞERLENDİRME: Eğer sıralanan 14 alanın on dördünde de ilerlenme sağlanmışsa, Türkiye kısa, orta ve uzun dönemde dengeli bir gidişe sahip demektir. Eğer Türkiye,14 alanın bazılarında başarılı bazılarında da başarısızsa,  denge bozulmuş ve Türkiye’nin geleceği tehlikeye sokulmuş demektir.

******

İstisnasız herkesin bir hikayesi vardır. Kimisi hikayesini yazar, kimisi anlatır, kimisi de içinde taşır. Bazı insanlar için ise, hikaye yazılır.

*****

HİZMETLERİN ÖZELLİKLERİ

  • Hizmetlerin fiziki varlıkları yoktur
  • Hizmetlerin çıktısı değişkendir
  • Hizmetler müşterilerle karşılıklı doğrudan ilişki içinde üretilirler
  • Hizmetler depolanamazlar
  • Hizmetleri sunanlar ile hizmetleri alanlar ve hizmetler birbirlerinden ayrı olarak düşünülemezler
  • Hizmetler yerel, coğrafi veya küresel boyutta örgütlenmelerle yürütülürler
  • Hizmetler mallara oranla daha sık tüketilirler
  • Hizmetlerin benzerlerini veya daha iyilerini tasarlayıp yapmak, mallara oranla daha kolaydır
  • Az gelişmiş ülkelerin hizmetleri, gelişmiş ülkelerin hizmetlerine oranla ya hiç yada çok az tüketici tatmini sağlarlar

GÖZLEM: Başta adalet, trafik, eğitim/öğretim, sağlık ve benzerleri olmak üzere Türkiye’de halka sunulan hizmetler, bir taraftan uzun kuyruklar oluştururken, diğer taraftan da hizmetlerin kalitesizliği, halkı canından bezdirmektedir.

*****

DEJAVU

Dejavu, kişinin “aynı olayı daha önce de yaşadım” demesidir.Türkiye de aynı olayları sık sık yaşar ama olaylardan ders almaz. Delirdi mi ne?

*****

SİSTEM ALT SİSTEMLERİNİN UYUMLU İŞLEYİŞ DEĞERİ (SİNERJİ)

Sistemin alt sistemleri (parçaları) sistemin amaçları doğrultusunda uyumlu işlerse, sistemin çıktı değeri, sistem girdilerinin toplam değerinden çok daha büyük olur. Buna, “uyumlu işleyiş değeri” veya “sinerji” denir. Sinerji kavramına göre bütün, parçalarının toplam değerinden daha fazla veya daha az bir değer üretir.

Sistemin alt sistemleri (parçaları)  uyumsuz işliyorsa, sistemin çıktı değeri, sistemin girdilerinin toplam değerinden daha az (zarar) olur. Sistemin alt sisteminin uyumlu ve bilinçli çalışmaları durumunda ise, çıktının değeri, girdilerin toplam değerinden büyük (kar) olur.

Matematikte (2X2) kesinlikle 4 olurken, sistem işleyişinde (2X2) bazen 4’ten büyük, bazen de küçük olur.  Sistem yöneticilerinin temel görevleri, sorumlu oldukları sistemleri, üst sistemin amaçlarını gerçekleştirecek biçimde uyumlu işleterek sinerji yaratmaktır.

GÖZLEM: Bir üst sistem olan Türkiye’nin alt sistem olan kurumları, birbirleriyle uyumlu olarak çalışmak şöyle dursun, birbirleriyle sürtüşmekte, çatışmakta, çelişmekte ve beklenen sinerjiyi elde edememektedir. Başka değişle, insanın “hiyerarşik Türkiye yapısında, en baş yöneticiden en alt yöneticiye kadar tüm yöneticiler, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindedir” diyesi geliyor.

*****

İnsanoğlu tanımadıklarından, sınavdan, geceden, ölümden başka değişle, karşısına ne gibi sürprizler çıkacağını bilmediği durumlardan korkar.

*****

HAYAL MÜHENDİSLİĞİ

İnsanoğlunun yaşamını kolaylaştıran her türlü mal, hizmet ve bilgi üretim süreçlerinin tasarlanması, sınırsız bir hayal gücüyle olur. Hayal gücüyle geliştirilen ürünler patente tabi olduğu için, pazarda tekel kurulmakta ve yüksek karlar elde edilmektedir. Küresel pazarlarda tekelleşme gereksinmesi, yepyeni bir uzmanlığın gündeme gelmesine yol açmıştır. Bu yeni uzmanlığa “Hayal Mühendisliği” adı verilmiştir.

Hayal mühendisliği, her türlü düşünceye saygılı olma, geleceği hayal etme, özgün ve yalın fikirler üretme, yenilik ve yaratıcılıkta rekabet üstü olma yönündeki gerçekçi ve ölçülü tasarım eğitimidir.

1801-1809 tarihleri arasında ABD başkanlığı yapan Thomas Jefferson, “siz önce kafanızı hayallerle doldurunuz, sonra o hayaller cebinizi parayla doldurur” demiştir.

GÖZLEM: Türkiye’de hayal kuranlara kötü anlamda “hayalperest” damgası vurulur. Aileler de genellikle çocuklarını hayalcilikten vaz geçirmeye çalışırlar.

YAKINMA: Vah ülkem vah! Gelişmiş ülkeler, gelişme adına ne yapıyorsa, ülkem gelişmemek için onların yaptığının tam tersini yapmakta inat ediyor.

*****

Türkiye’de öğrenciye, ölü bilgiler ezberletilir ve ezberleme yeteneğine bir not verilir. Batıda ise, “öğrenmeyi öğretme” ilkesi benimsenir.

*****

MEVCUDU KORUYAN İNSANLARA BAKIM ONARIMCI DENİR

Türkiye’de öğrenciler, kendilerine şu soruyu sorup yanıtlamak durumundadırlar: “Gelecekte ömrümü, mevcudu (statükoyu) koruyan bir “Bakım Onarımcı” olarak mı, yoksa mevcudu daha da iyiye doğru değiştiren bir “yenilikçi” olarak mı geçireceğim?”

NOT: Her iyinin kesinlikle daha iyisi vardır. Daha iyiyi arayıp bulma çabası göstermeyenlere, GERİCİ denir.

*****

Eğitim, kafaya işleme yeteneği kazandırma, hazır doğruları sorgulatma, gerçek doğruları buldurma çabasıdır. Belleğe saçmaları yükleme değil.

******

KENDİNİ İFADE ETME İHTİYACI

Her canlı, kendini ifade ihtiyacı duyar. İnsanlarda bu ihtiyaç, ana rahminde başlar, eser bırakmadan ölmüşse, mezar taşı yazılarında son bulur.

Cep telefonu, Facebook, Tweetter ve İnstagram, 2000’li yıllarda bireylerin duygularını, düşüncelerini, tutumlarını, becerilerini ve bilgilerini paylaşarak kendilerini ifade ettikleri ortamlardır.

Kendini ifade edemeyen ya da ifade etmekte güçlük çeken insanlar, psikolojik açıdan hasta sayılırlar. Çocukların, gençlerin, orta yaşlıların ve yaşlıların sanal ortamda kendilerini ifade etmeleri özendirilmelidir.

*****

MURPHY YASASI: “Kötüye doğru gitmekte olan bir gidişi kendi haline bırakırsanız, daha da kötüye gider.”

******

“Bana âşık olmayan bir adama biraz sonra ‘evet’ diyeceğimi mi sanıyorlar. Bunun adı intihar olur. Harika bir sözcük şu ‘hayır’ Kezban Şahin Taysun.

*****

m

HER 100 YILDA BİR DÜNYA YENİDEN KURULUR

1914 yılında Birinci Dünya Savaşı çıktı ve sonunda Koskoca Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde tam 23 ayrı devlet kuruldu. O savaşta Osmanlı yöneticileri hatalı kararlar vermemeyi başarabilselerdi, acaba dünya nasıl kurulurdu?

2014 ve izleyen günlerde dünya yeniden kurulmaktadır. Bugünün Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri, Türkiye’nin 100 yıl sonrasını çok iyi öngörerek (vizyonlayarak) çok doğru kararlar vermek durumundadırlar.

*****

Konuşurken ve yazarken “Şey” sözcüğünü kullananlar, yetersiz bilgi sahibidirler. “Şey”, boş kümedir. İçi doldurulmadıkça bir anlam taşımaz.

*****

Konuşurken ve yazarken aşama yerine nokta, girişim yerine adım diyenler, Osmanlıca, Türkçe ve yabancı dil yetersizliği çekenlerdir.

*****

BİLGİ SAHİBİ GERÇEK UYGAR ERKEKLER, KADINLARA NİÇİN SAYGI DUYARLAR VE ÖNCELİK VERİRLER?

Antropoloji, kültürel antropoloji, tarih, tıp, estetik ve diğer bilimler, Şeyh Bedreddin’in “Kadın nedir? Dünyanın ta kendisidir” sözünü haklı çıkarmaktadır. Gerçekten de, tüm bilimsel araştırmalar, erkeğin yalnızca kaba güç açısından kadından üstün olduğunu, diğer tüm alanlarda kadının erkekten bütünüyle farklı mükemmel bir güzellik olduğunu göstermektedir.

İşte bu gerçeği çok iyi bilen bilgi sahibi gerçek uygar erkekler, kadınlara içten bir saygı duyarlar ve öncelik verirler?

*****

Demagoji: Akılcı ve mantıklı çıkarım ve tartışmalardan ziyade, halkın isteklerine, önyargılarına ve korkularına dayalı olarak yapılan siyaset, oy avcılığı.

******

Herkes taraflı ise, tarafsız olduğunuza hiç kimseyi inandıramazsınız. Nedeni, tarafsızlar her zaman gerçeği ararlar ve gerçeğin tarafında olurlar.

*****

Doğru kolay kolay iktidar olamaz; yalana dayanan iktidar ise, gerçekler ortaya çıkmaya başlayınca önce sallanır, sonra şaşırır, daha sonra da yok olur gider.

****

YERYÜZÜNDEKİ DİN ADLARI

Tanrı’ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal kurumlara din adı verilir.

Yer yüzündeki başlıca din adları şu şekilde sıralanabilir: Hristiyanlık, İslam, Ateist, Budizm, Konfücyüscülük, Şinto, Shizm, Yahudilik, Japonizm, Bahailik, Kaodaizm, Çendoizm, Ekankar, Tenrikyo, Vika, Rastafaryanizm, Church of World Messianity, Üniteryan Üniversalizm, Scientology, Tengricilik, Zerdüştlik, Satanizm, Raelizm, Drudizm.

SORU: Yeryüzünde yaklaşık 1,5 milyar kişi İslam dinine inanıyor. Bunlardan El Kaide, IŞİD gibi katilleri ve hemen her yer, olay ve işlemde kul hakkı yiyenleri de çıkarırsak, varsayalım ki 800-900 milyon gerçek Müslüman kalsın. Dünya nüfusu yaklaşık 7 milyar olduğuna göre, acaba yalnızca 900 milyon kişi cennete, 6 milyar kişi Cehenneme mi gidecektir.

NOT: Vallahi kötü bir niyetim yoktur. Düşünülsün, sorgulansın, tartışılsın diye yazdım.

*****

Kalite, belirli gereksinmelerin karşılanmasına yönelik mal, hizmet ve bilgi özellikleri toplamıdır, Kaliteyi ancak rekabet artırır.

*****

ESTETİK FELSEFESİ

Felsefe başlıca üç temel konu üzerinde yükselir: (1) Mantık, (2) Ahlak ve (3) Estetik.

Mantık doğruluk üzerinde, ahlak iyilik üzerinde ve estetik de güzellik üzerinde yoğunlaşır.

Estetik, duyguları ve beğenileri yargılamaya çalışır.

Estetik kavramını, 1750 yılında Alman düşünür Alexander Gottlieb Baumgarten ele almıştır. Baumgarten’e göre estetik, duyusal yetkinliğin başka deyişle, güzel üzerinde yoğunlaşma sanatının bilimidir. Estetikçiler, güzel olanı arar ve güzeli doyumsamaya çalışırlar.

SORU: Orta öğretiminde ağırlıklı bir felsefe eğitimi almamış bireylerden oluşan bir ülkede, güzellikleri yoğun olarak görmek mümkün olabilir mi?

*****

DÖRT DÖRTLÜK GELİŞMİŞ İNSAN

(1) Fiziksel gelişim (insanın boyu, posu ve diğer organlarıyla oranlı, ölçülü ve sağlıklı olması)

(2) Bilişsel gelişim (İnsanın bir nesne, olay, olgu, yapı, işleyiş ve ilişkinin varlığı konusunda bilgili ve bilinçli olması)

(3) Ahlak gelişimi (İnsanın belirli bir toplum içinde geçerli olan davranış biçimlerine ve kurallarına uyması)

(4) Kişilik gelişimi (İnsanın, insana yakışan belirgin özelliklere, davranışlara ve ruhsal niteliklere sahip olması)

SORU: İnsanlık, sözü edilen dört gelişimin dördünde de, ileriye mi yoksa geriye mi gitmektedir? Geriye gitmekte ise, dünyada insanına hangi sıfatı yakıştırabilirsiniz?

*****

Her kötü niyete bir formül bulunur. Formül bulamayan; ABD’ye, İsrail’e, AB’ye, Rusya’ya, Birleşmiş Milletlere, Güvenlik Konseyi’ne başvursun.

******

Epikür (MÖ 341-270) açısından en temel ahlak (erdem) ilkesi: “Komşun ya da yakın çevren farkına vardığında, utanacağın bir davranışı yapma.”

*****

FIKRA

AN LATTIKLARINIZIN NERESİNİ DÜZELTEYİM Kİ?

Halkı aptal yerine koyan politikacı, geniş bir alanda söylevini bitirince, kalabalığın hayretle kendisine baktığını görür ve “Siz söylediklerimi anlamadınız galiba” der.

Halkın içinden birisi dayanamaz, biraz öne çıkar ve konuşmaya başlar, “Anlattığınızın neresini düzelteyim ki? Bana bir evlat ver diye dua eden Hazreti Davut değil, Hazreti İbrahim’dir. Kurban edilecek çocuk kız çocuğu değil, oğlan çocuğu olan Hazreti İsmail’dir. Gökten inen melek Azrail değil, Cebrail’dir. Kurban edilen hayvan da keçi değil koçtur!”

KISSADAN HİSSE:?

*****

MEGALOMAN: Kendisine gerçekle uyuşmayan üstün nitelikler yakıştıran, çok derin ruhsal sorunları ve büyüklük hezeyanları olan kişi. Megaloman kişilikler; yetenekleri, nitelikleri ve yaşantıları hakkında mantıksız inançlara sahiptirler.

İskender, Napolyon, Enver Paşa, Hitler, Nasır, Kenan Evren, Kaddafi, Saddam, Hüsnü Mübarek, Esat…. megaloman kişilik örnekleridir ve hepsinin de sonları felaket olmuştur.

TAVSİYE: Kendinizde megalomanca dürtüler hissediyorsanız, kesinlikle bir ruh doktoruna gidip tedavi olunuz. Yoksa sizin de sonunuz felaket olur.

*****

MİNİK TÜRBİN (Kaynak: National Geographic, Temmuz 2014, S.22.)

Elektrik Mühendisi J-C Chiao ve Smitha Rao, Teksas Üniversitesindeki ekipleriyle birlikte, gelecekte elektronik cihazlara entegre edilebilecek bir pirinç tanesinin yarısı kadar bir rüzgar türbini prototipi geliştirmiştir. Söz konusu rüzgar türbiniyle küçük elektronik cihazlar kendiliğinden şarj edilebilecektir.

SORU: 21.yüzyılın ilk çeyreğinde, Türkiye’nin gündemindeki en önemli konular ile gelişmiş ülkelerin gündemindeki en konularını sıralayınız.

İPUCU: Fatih Bizans Devletini ortadan kaldırırken, Bizans Devletinin gündeminde “Melekler dişi mi yoksa erkek mi?”  tartışmaları; Osmanlı Devletinin gündeminde ise, “Gemilerin karadan Haliç’e indirilip indirilemeyeceği” tartışmaları vardı.

*****

ÇELİŞEN GÜÇLER TEORİSİNİ BİLMEYEN DÖRT FARKLI BEYİN

Akümülatörü bitmiş bir otomobili, içinden inen ve iterek çalıştırıp yola devam etmek isteyen dört insandan birisi önden, birisi arkadan, birisi sağ yandan, birisi sol yandan aynı güç ile ittirmektedirler.

SORULAR:

(1)        Otomobili hangi ülkeye benzetebilirsiniz?

(2)        Otomobili sağ yandan ittirene sağcı, sol yandan ittirene solcu, arkadan ittirene ilerici, önden ittirene gerici diyebilir misiniz?

(3)        Otomobilin akümülatörü niçin bitmiş olabilir?

(4)        Otomobili yürütmeye çalışan insanlar kötü niyetli mi sayılmalı, yoksa cahil mi sayılmalıdırlar?

(5)        Otomobili ittirmeye çalışanlar, fizik bilimini gerçekten okuyup öğrenmiş olsalardı, hepsi birden otomobili ne tarafından ve nereye doğru ittirmeye çalışırlardı?

(6)        Otomobile yeni bir akümülatör takarak yola devam etmek isteseniz ve size en yakın satıcı da yalnızca şu iki markadan birisi olsa  (a) “Manevi Bilimler akümülatörü”, (b) “Pozitif Bilimler Akümülatörü” ve akümülatörlerin fiyatları da aynı olsa, hangi markayı tercih ederdiniz?

(7)        Aynı otomobille yola devam etmeye mecbur olan dört farklı beyin yapısındaki dört farklı insanın, yolda kavga etmemeleri, birbirlerine küfür etmemeleri, birbirlerini “Vatan Hainliği” ile suçlamamaları mümkün müdür?

(8)        Söz konusu dört insan, Mustafa Kemal Atatürk’ün Eğitim Birliği (Tevhit-i Tedrisat) ilkesine titizlikle bağlı bir Milli Eğitimden geçmiş olsalardı, diğer otomobillerin alay ederek hızlıca yanlarından geçip gitmeleri durumunda, otomobili önce ne tarafından ittirirler ve sonra da ilk fırsatta hiç tartışmadan otomobile hangi marka bir akümülatör takarlardı?

SON SORU: Pozitif bilim açısından “AMAÇ BİRLİĞİ” nasıl sağlanır?

******

SORU: Kendi özel amaçlarına ulaşmak için bilerek,isteyerek, kasıtlı olarak yalan söyleyen bir kimse “Mürtet=İslamdan dönme” sayılır mı? Sayılmaz mı? Nedenleriyle birlikte açıklayınız.

*****

İNSANLAR YUNUS EMRE’Yİ NİÇİN SEVERLER?

Yunus Emre’ye tüm insanlar sevgi, saygı ve hayranlık duyarlar. Nedeni, Yunus Emre insanları hiçbir ayrım, dışlama, horlama gözetmeksizin birbirine bağlar, kırılmış gönülleri tek tek toplar, birleştirir ve bir potada eriterek yeniden var eder. Yunus Emre’de insanlar kendi iç dünyalarını okur, kendi gizli değerlerini keşfeder, kendi özlerine ulaşırlar. Maldan mülkten vazgeçerek, ölmeden önce ölürler, kendi kefenlerini kendileri biçer, kendileri giyer, kendi kendilerini soğuk su ile yıkayıp, kendi kendilerini ebedi aleme gönderirler. Yaratılmışı, yaratandan ötürü sözde değil özde severler.

*****

II. ABDÜLHAMİT’İN SİYONİZM’İN KURUCUSU THEODOR HERZL’E YANITI

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti, 1990’lı yıllarda başta İngiltere olmak üzere zengin devletlere çok borçlanmış ve borçlarını ödeme açısından çok zor duruma düşmüştü. Bu durumdan yararlanmak isteyen Yahudi bankerler ve zenginler, Filistin’de Yahudi Devleti kurmak için, II. Abdülhamit’e Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’i göndererek, Filistin’e yerleşmelerine izin verilmesi karşılığında, Osmanlı Devleti’ne milyonlarca altın yardım edeceklerini bütün dünya Yahudileri adına teklif etmişlerdir.

 II. Abdülhamit kendilerine şu yanıtı vermiştir:

 “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam; zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz”.

SONUÇ: Gerçekten de, İttihat ve Terakki Partisinin megalomanları olan Enver, Talat ve Cemal Paşaların affedilmez çok büyük hataları ve megalomanileri yüzünden “Toprakları ne ile aldıysak onunla geri verdik”. Tarih hata affetmez.

******

KADİR (AZAMET VE ŞEREF) GECESİ

Kadir Gecesi, Kur’an’ın Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed’e cümleler halinde bildirilmeye başlandığı gecedir. İlk bildirilen cümleler:

“Yaratan Rabi’nin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabi’n sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir.”

Hz. Muhammed, Nur dağındaki Hira mağarasında inzivada olduğu bir sırada, Cebrail’den bu cümleleri duyduktan sonra korku içinde hızla evine gelir ve eşi Hz. Hatice’ye,  “Beni örtün, çabuk beni örtün” der. Bir müddet dinlendikten sonra, yaşadıklarını eşine anlatır ve “Korkuyorum Hatice, bana bir zararın gelmesinden korkuyorum”, der.

Hz. Hatice, Hz. Muhammed’i şu sözlerle teselli eder: “Öyle deme. Allah’a yemin ederim ki, Yüce Allah, hiç bir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen, akrabanı gözetirsin. İşini görmekten aciz kimselerin işlerini yüklenirsin, Fakirlere yardım edersin. Misafirleri ağırlarsın.”

Hz.Hatice, eşi Hz. Muhammed’i; İncili, Tevrat’ı, İbrani dilini ve eski dinleri çok iyi bilen Varaka bin Nevfel adlı akrabasına götürür. Varaka, Hz. Muhammed’i dinledikten sonra: “Müjde sana Ey Muhammed, Allah’a yemin ederim ki sen İsa’nın haber verdiği son Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce Yüce Allah’ın Musa ve İsa’ya göndermiş olduğu Ruhu’l-Kudüs’tür. Keşke genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan çıkaracağı günlerde sana yardımcı olabilseydim… Hiç bir Peygamber yoktur ki, kavmi tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet görmesin”  der.

Kadir Gecesini, Kuran şöyle tanımlar:

“Şüphesiz ki Biz Kuran’ı Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Cebrail ve melekler o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler de inerler. O gece, tanyerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” (Kadir Suresi).

MŞ DUASI: ALLAH, BU GECE YERYÜZÜNE GÖNDERECEĞİ CEBRAİL VE MELEKLERE, İSLAM DÜNYASININ BOZUK VE ÇOK KÖTÜ İŞLERİNİ DÜZELTME EMRİNİ VERMİŞ OLSUN!

TÜM İSLAM DÜNYASININ KADİR GECESİNİ KUTLARIM

*****

İster canlı ister cansız olsun, aynısını veya daha iyisini yapamayacağın sistemi haksız yere bozuyor isen, sen cahilsin, canisin, vahşisin.

*****

DOĞAL DÜZEN (NATURE ORDER)

Doğal düzen kavramı, Merkantilistlere karşıt olarak ilk kez Fizyokratlar tarafından ortaya atılmış ve Adam Smith tarafından geliştirilmiştir. Kavram, “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar, dünya kendi kendine döner” şeklinde formüle edilmiştir. Bu formüle göre, dünya ekonomisinde değerler serbestçe dolaşabilmeli, insanlar dilediği ekonomik faaliyeti yapabilmelidirler. Evrende, dünyanın kendi kendine dönmesi örneğinde olduğu gibi işleyen bir doğal düzen vardır. Bireylerin çıkarları, toplumun ortak çıkarları ile özdeştir. Doğal düzen kavramına göre, devlet müdahalesinin olduğu hemen her yerde, kesinlikle kayırma, kargaşa, karmaşa, kaos, rüşvet, usulsüzlük, verimsizlik ve mutsuzluk vardır.

*****

POZİTİF BİLİMDEKİ BAŞLICA ZEKA TÜRLERİ

1.         Sözel-Dilsel Zeka

2.         Mantıksal-Matematiksel Zeka

3.         Görsel-Mekansal Zeka

4.         Bedensel-Kinestetik Zeka

5.         Müzikal-Ritmik Zeka

6.         Kişilerarası (Dış-Sosyal) Zeka

7.         İçsel (İç-Sosyal) Zeka

8.         Naturalist Zeka (Doğa Zekası)

9.         Varoluşsal Zeka

YUKARIDAKİ İLERİ ÜLKELERİN TANIMLADIĞI ZEKA TÜRLERİNE TÜRKLER DE ŞU ZEKA TÜRLERİNİ EKLEMİŞLERDİR:

Ek-1) AK Zeka

Ek-2) CHP Zekası

Ek-3) MHP Zekası

EK-4) HADEP Zekası

Ek-5) EKMELETTİN Zekası

Ek-6) ASKER Zekası

Ek-7) AYDIN Zekası

Ek-8) CAHİL Zekası

Ek-9) DİNDAR Zekası

Ek-10) ÜÇ KAĞITÇI Zekası

Ek-11) ÖĞRENCİ Zekası

Ek-12) ÖĞRETMEN Zekası

Ek-13) HUKUKÇU Zekası

EK-14) POLİS Zekası

OFFFFF BEEEE! BİTECEK GİBİ DEĞİL! SİZ DE TÜRKİYE’DE GÖZLEMLEDİĞİNİZ DİĞER BAŞKA ZEKALARI EKLEYEBİLİRSİNİZ.

******

Kesinliği kanıtlanmamış geçici yargıya veya önermeye varsayım denir. “Çatı adayı kazanır” önermesi gibi. Ya kazanmazsa? Hani bilimsel kanıt?

******

İnsanlar arasında din, dil, ırk, soy, sop, renk, boy, pos gibi üstünlük iddiasında bulunanlar, aslına insan bile değildirler.  Üstünlük takvadadır.

At arabalarının arka ve önünü, özek çivisi birleştir. Çivi çıkınca ön bir tarafa arka bir tarafa gider. Türkiye’nin özek çivisini çıkardılar.

*****

HADİ AYIKLAYIN PİRİNCİN TAŞINI BAKALIM

Gözaltına alınan polislere ifadeleri alınırken, “Sayın Başbakanı niye dinlediniz?” diye sorunca, polisler “Hani o ses kayıtları montajdı?” diye yanıt vermişler.

******

“Tencere dibin kara.” Tencerenin yanıtı, “Seninki benden kara.” Türkiye’deki bürokratların ve politikacıların dipleri kap kara. Ah Türkiyem!

*****

KRİPTO: Gizlilik taşıyan belge. Şeffaflık ve yeniden yapılanma çağında Türkiye, gizli belgeler ambarı. Çağdaşlığı 2023’te mi yakalayacaksınız?

*****

RAMAZAN BAYRAMI

Ramazan bayramı, diğer eşdeğer adıyla Şeker bayramı, tüm günleri oruçlu geçirilen Ramazan ayından sonra gelen Şevval ayının ilk üç günde kutlanır.

Bayramın Osmanlı döneminde adı, “IYD-I FITIR” bugünkü anlamıyla “ŞÜKÜR BARAMI” olarak bilinirdi. Ancak “Şükür” sözcüğü, zamanla “Şeker” sözcüğüne dönüştüğü için, Müslüman halkın bir kısmı bayrama “Ramazan Bayramı”, diğer bir kısmı da “Şeker Bayramı” der.

Ay takvimi, güneş takvimden 11-12 gün daha kısa olduğu için, ramazan bayramı 33 yılda bir aynı miladi günlere denk gelir.

Mekke Döneminde kutlanmayan bayram, Hicret‘in ikinci yılından sonra Medine Döneminde kutlanmaya başlanmıştır. Ramazan bayramı töreninin nasıl yapılacağını ümmetine, bizzat Hz. Muhammet göstermiştir.

Bayram, yalnızca erkeklerin kıldığı bayram namazıyla başlar; eş, dost, akraba ziyaretleri ve bu ziyaretlerde misafirlere kolonya, şekerleme ve tatlı ikram edilmesiyle devam eder. Müslümanlar için farz kılınan “Zekat” genellikle bu bayramda verilir.

Bayramda evlerin temiz olması, en yeni giysilerin giyilmesi, büyüklerin ellerinin öpülmesi, gruplar halinde kapı kapı dolaşan çocuklara para veya çeşitli hediyeler verilmesi büyük önem taşır.

BÜTÜN DİN KARDEŞLERİMİN RAMAZAN BAYRAMINI KUTLAR, İSLAM DÜNYASININ HURAFELERDEN VE SİYASETTEN ARINMIŞ GERÇEK İSLAMİYETİ YAŞAMASINI DİLERİM

*****

Bilimsellik, hiç sorulmamış sorular ve bu sorulara geçerli yanıtlar bulan beyinler gerektirir. Umarım Türkiye’de artık beyinler harcanmazlar.

*****

İKİLEM İLKESİ VE RUH BEDEN BAĞIMLILIĞI

Felsefede karşıtların birliğine, ikilem (Dualite) ilkesi denir. İkilem ilkesi, evreni dengede tutar. Dalga ve parçacık ikilemi, ruhsal yapı ile fiziksel yapı arasındaki ilişkiyi de belirtir.

Oluş, karşıtların savaşından kaynaklanır. Karşıtlar arasındaki savaş olmasaydı, varlık olmazdı. Evren iyinin, kötünün; doğrunun, yanlışın; adaletin, adaletsizliğin ve tüm bilinenlerin zıtlığı ve zıtların birbiriyle savaşı ile vardır. Gerçekten de iyiliğin var olması için kötülüğün, ışığın var olması için karanlığın, tokluğun var olması için açlığın olması gerekir.  Adaletsizlik olmasaydı adaletin, hastalık olmasaydı sağlığın, açlık olmasaydı tokluğun, yorgunluk olmasaydı dinlenmenin adı bilinmezdi.

İkilem ilkesi açısından insan bedeninin (nefsinin) istekleri ile insan ruhunun istekleri de birbiriyle savaşır. Savaşın kesin galibi beden olursa, insan bir anlamda vahşi bir hayvan durumuna gelir ve kendi felaketini hazırlamış olur. Savaşın kesin galibi insan ruhu olursa, bu kez de insan maddi dünya ile tüm ilişkilerini kesmiş olarak kendi nefsine işkence yapar duruma gelir. Bilge insan, nefsinin istekleri ile ruhunun isteklerini dengeleyebilen insandır.

******

İnsan şu iki seçenekten birine daha çok önem verir. “Hümanizm” ve “Paranizm.” Paraya önem verenler hem satar hem satılır hem de satın alınır

*****

Mutluluk bedensel hazlardan değil, gerçeği bilip gerçeğe uygun yaşamaktan kaynaklanır. Gerçek, gizleyenlerin vicdanlarını sızlatmayı sever.

******

EVRENİN YASALARI

Bilinen bilinmeyen tüm varlıklar, evrenin yasalarına göre hareket etmek durumundadırlar. Güneş, dünya, ay, diğer gezegenler, tüm canlı ve cansız varlıklar, kendilerine verilen ölçüler içinde doğar, gelişir ve dönüşürler. Tüm değişimleri gerçekleştiren evren yasaları, aslında insan yasalarına da kaynaklık ederler. Ancak, bilge olmayan insanlar, bu gerçeği kolay kolay anlayamazlar. Örneğin bazı insanlar, evren yasalarına aykırı olarak sel yataklarına konut yaparlar ve evlerini subaşınca da kendilerini değil, kaderi suçlarlar.

Bilge olmayan insanlar; görmeden, işitmeden, dokunmadan, koklamadan ve tatmadan önce de sonra da yapıyı, işleyişi, var oluşu ve gerçeği anlamazlar. İşin garibi bilge kimseler, her varlığın kendi doğasına göre nasıl dönüştüğünü söyleseler, yazsalar, çizseler bile bazı insanlar, uykudayken ne yaptığını unutanlar gibi, bazı insanlar da uyanıkken ne yaptıklarının farkında olmayanlar gibi davranırlar. Hatta daha da ileri giderek, bilge kişiliklerle alay etme kolaycılığına kaçarlar.

*****

“İnsana Ne Kadar Toprak Lazım?” Tolstoy.

*****

BİLİMSEL SORULAR

Bilimsel Yöntemde soru, araştırmanın temelini oluşturur ve gözlem ile varsayım aşamaları arasında bağlantı kurar. Örneğin, İngiliz fizikçi Isaac Newton, “Ağacından kopan elma niçin yukarı tarafa, gökyüzüne doğru düşmez?” bilimsel sorusunu ilk soran bilim adamıdır. Newton, doğru soruyu sormuş ve yaptığı bilimsel gözlem ve araştırmalar sonunda, “Yer Çekimi” yasasını bulmuş ve sorusuna, “Yerin belirli bir formüle göre cisimleri çektiği” yanıtını vermiştir.

En masum ve en doğru soruları, yeni konuşmaya başlayan çocuklar sorarlar. Çocukların bitmez tükenmez sorularına, yine bitmez tükenmez sabırla doğru yanıtlar verilebilirse, Türkiye’de de kafası işleyen insan sayısı artabilir. Türkiye’de genellikle çocukların soru sorması özendirilmez, tam tersine, çocuklar soru sormaktan çekinir duruma getirilir.

*****

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” Ya canavarlarla aynı evrende yaşamamanın bir yolunu bulmalı ya da artık çocuk yapmamalıdır.

*****

MEHMET ŞAHİN’İN AYNEN YAŞANMIŞ İLGİNÇ BİR ANISI

Araştırma görevlisi olarak atanalı daha birkaç gün olmuştu. Birlikte çalışacağım Profesör, birkaç şehirdeki fakültelerde aynı dersi veriyordu ve yüklüce bir yolluk ve ders ücreti alıyordu. Beni odasına çağırdı ve “Mehmet, ben yarın İstanbul’da bir jüri toplantısına katılacağım için, Ankara Cebeci’deki dersimi sen yapacaksın” deyip elime bir 50 lira ve bir de kitap verdi. Daha sonra emirlerini arka arkaya ekledi;

“- Otobüsle git gel. Ankara otogarından bir taksiye binerek Cebeci’ye git. Gündüz üç saat dersimde, sana verdiğim kitabın şu sayfalarını aynen öğrencilere yazdır. Sonra, bir güzel kebap ye. Ankara’yı gez. Aynı yerdeki gece dersimi de aynı şekilde yap ve Eskişehir’e dön. Hem derse gelen gündüz öğrencilerinin hem de gece öğrencilerinin adlarını ve numaralarını yaz ve bana getir. Tamam mı?”

“- Tamam hocam”

Bilet almak için otogara gittim. Gidiş geliş 50 lira tutmuştu. Hoca, acaba benimle dalga mı geçti diye düşündüm. Ancak, bu düşünceyi kafamdan atıp belirtilen gün, yer ve saatte derse girdim. Sınıfta yaklaşık yüz öğrenci ve yüzünün de elinde hocanın bana verdiği aynı kitap vardı.

Öğrencilere kendimi tanıttıktan sonra, “Arkadaşlar, hocanızın İstanbul’da bir jüri toplantısı varmış. Bu nedenle, size beni gönderdi ve kitabın şu sayfalarını aynen yazdırmamı emretti” dedim. Öğrenciler önce gülüştüler, sonra ön sırada oturan bir kız öğrenci ayağa kalktı ve “Hocam siz yenisiniz sanırım. Biz hocamızı, yalnızca ilk iki hafta görürüz. İlk hafta kitabını kesinlikle alıp, ikinci hafta derse yanımızda getirmemizi söyler. İkinci hafta ise, yoklama yapar ve kitabını satın alıp derse getirmeyen öğrencilerin adını ve numarasını defterine kaydeder. Korkudan hemen hepimiz şu oldukça pahalı kitabı satın alır derse yanımızda getiririz. Daha sonraki haftalarda, dersimize hep sizin gibi farklı araştırma görevlileri gelir ve bize kitaptan okuduklarını yazmamızı söylerler. Biz de yazma zahmetine katlanmaz, okunanların aynısının altını kitaplarımızda çizeriz.”

Öğrenci sözlerini bitirince, sınıfta bir süre daha gülüşmeler oldu. Bu abes durumdan kurtulmanın bir çıkar yolunu bulmalıydım. Kafamda hem öğrencileri hem de kendimi kurtaracak bir çözüm belirdi.

“- Arkadaşlar, sanırım bundan sonra da hoca size beni gönderecek. Nedeni, birlikte çalışmak üzere beni hocaya araştırma görevlisi olarak bağladılar. Gelin sizinle bir gizli anlaşma yapalım. Hoca bana “Belirttiğim yerleri aynen yazdırdın mı? diye sorunca, ben de “Evet hocam aynen yazdırdım” diye yanıt vereyim. Ben derse katılanların adını ve numarasını alıp hocaya vereyim. Dersleri eğlenceli kılmak için de her ders, arkadaşlar kendi seçtikleri ilginç bir konuyu sınıfa anlatsın.”

Öğrencilerden birisi, “Hocam, başımızdan geçen ilginç bir olayı ya da birlikte dinleyip güleceğimiz örneğin bir Aziz Nesin hikayesini de sınıfa sunabilir miyiz?” diye sorunca;

“- Aramızda kalması koşuluyla evet” dedim.

Bir hafta sonraki derste her öğrencinin sunacağı konuyu bana yazılı olarak vermesi konusunda anlaştık. Dersi, Türkiye’nin gündemdeki konularını tartışarak tamamladık.

Ben ne kebap yedim, ne de Ankara’yı gezdim. Yakındaki bir halk kahvesinde simit yedim, çay içtim ve vakit gelince gece dersime gittim. Gece öğrencileriyle de aynı şekilde anlaştık.

Ertesi gün hocanın odasına giderek, sınıfa gelenlerin listesini verdim. Hoca, “Aynen sana dediğim gibi yaptın, değil mi?” dedi. Ben de “Evet hocam, taksi tutarak otogardan gidip otogara gelme ve kebap yeme” dışında dediklerinizin aynısını yaptım. Öğrenciler kitaptan okuduğumu aynen defterlerine yazdılar” dedim. Hoca gülümseyerek, “Aferin, seninle iyi anlaşacağız” diyerek sırtımı sıvazladı.

Dersleri neşe içinde işleyerek dönemin sonuna geldik. Hocanın hazırladığı soruları sorarak, dönem sonu sınavlarını da ben yaptım ve öğrencilerin yanıt kağıtlarını hocaya teslim ettim. Hoca birkaç saat sonra beni odasına çağırarak, “ Ya Mehmet, bu öğrenciler benimle dalga geçmişler. Benim sorularımın tümüne, Aziz Nesin’in “Yaşar ne Yaşar Ne Yaşamaz” eserini yanıt olarak yazmışlar. Ben onların tümünü sınıfta bırakmasını bilirim ama, bir daha da bana ders vermezler. Sen bu kağıtları al, odana götür kimisine 50, kimisine 60, kimisine 70, kimisine 80 puan ver ve gidip kağıtları teslim et” dedi.

Ben de aynen öyle yaptım.

MŞ ANISI-2

Üniversitesinin bir fakültesinde dekanlık görevim sırasında, bir gün mesai bitimine yaklaşık bir saat kala rektör telefon etti;

“- Mehmet, YÖK denetçisi üniversitemizin tüm birimlerini denetlemiş, bir tek seninki kalmış. Biraz önce bana telefon etti. Afyon Sandıklı hamamlarındaymış. Biraz gecikecekmiş. Fakülteden ayrılmamanı, kendisini beklemeni rica etti. Senin fakülteyi de denetleyip Ankara’ya dönecekmiş.

“- Peki hocam beklerim.”

Fakültedeki odamda YÖK denetçisini beklemeye başladım. Saat 17, 18, 19, 20 ve 21 oldu hala YÖK denetçisi yok. Artık gelmez deyip, evime gittim.

Saat 23:30 civarı, evimin kapı zili çaldı. Açtım. Karşımda rektörün şoförü ;

“- Hocam, rektör bana, sizi üniversitenin Mavi Hastanesine götürmemi emretti.”

“- Hayır ola, ne var ne oldu, ne işim var benim mavi Hastanede?”

“Hocam onu ben bilmiyorum. Mavi Hastanenin Baştabibi sizi bekliyor. Belki o size bir açıklama yapar.”

Hemen giyindim ve rektörün makam arabasıyla Mavi Hastaneye vardım. Odasında beni bekleyen baştabip gülerek;

“Hocam siz trafik kazası geçirdiniz. Kırılan bir ayağınızı ve kolunuzu alçıya alacağız. Yüzünüzün bazı yerlerine de pamuklar ve sargı bezleri yapıştıracağız.”

“- Sayın doktorum. Meraktan çatlıyorum. Bana, lütfen bir açıklama yapar mısınız?”

“- Hocam, saat 22 gibi YÖK denetçisi fakültenize gelmiş. Sizi bulamamış. Telefonla rektörü arayıp sitem etmiş. Dekandan beklemesi için rica etmiştim. Ama tenezzül edip beni beklememiş” demiş.

Rektör, hemen o anda denetçiye;

 “-Sayın denetçi, sormayın başımıza neler geldi. Dekan arabası ile Afyon yolunda sizi karşılamak için yola çıkmış. Ancak, yolda trafik kazası geçirmiş. Bacağı, kolu kırılmış, yüzü yaralanmış. Kendisini Mavi Hastaneye kaldırdık. Doktorlar kırıklarını hemen alçıya aldılar. Size yağcılık yapayım derken neredeyse canından oluyordu. Be adam, otursana oturduğun yerde” şeklinde yanıt vermiş.

Baştabip devamlı gülüyor, bir taraftan da konuşuyordu;

“- YÖK denetçisi bu duruma çok üzülmüş. Yarın saat 10 gibi hastanemizde seni ziyaret geleceğini söylemiş. Biz de rektörün emriyle seni trafik kazası geçirmiş bir duruma sokacağız şimdi.”

Sol bacağımı ve sağ kolumu alçıya alıp, her ikisini de yatağa paralel bir durumda askıya aldılar. Yüzüme de gerekli bandajları yapıştırdılar. O durumda, biraz uyur biraz uyanık sabahı beklemeye başladım.

Sabah saat 10 gibi, elinde bir buket gül ile YÖK denetçisi ziyaretime geldi. Üzgün olduğu her halinden belliydi.

“- Vah hocam vah! Benim hamam keyfim yüzünden başınıza neler gelmiş. Büyük geçmiş olsun. Siz bize lazımsınız. Allah acil şifa versin. Fakültenizi denetleme gereği duymuyorum artık. Tüm gece sizin için üzüldüm. Zaten fakülteniz için olumlu raporumu gece yatmadan önce yazdım. Buradan doğruca Ankara’ya hareket edeceğim. Siz yorulmayın açıklama yapmak için. Rektör bana kazanın nasıl olduğunu anlattı. Tekrar geçmiş olsun!”

YÖK denetçisi gittikten sonra, hastane görevlileri beni tekrar sağlam duruma getirdiler. Fırça yememek için, yaklaşık bir ay rektörden köşe bucak kaçtım, kendisine hiç görünmedim. Bir ay sonra da üniversitenin daha büyük yeni problemlerini çözerken benim küçücük kabahatimi affedeceğini, eski deneyimlerimden biliyordum zaten.

Herkes rektör olabilir, ama hiç kimse, Sayın Prof. Dr. Yılmaz BÜYÜKERŞEN kadar büyük Rektör olamaz.

******

MŞ ANISI-3

AÖF 1982-1983 döneminde eğitime ve öğretime başlamıştı. Rektör, 1982 yılının ekim ayında, İİBF’den henüz profesör unvanı taşımayan en genç10 öğretim elemanını bir salona davet etmiş ve onların meraklarını gidermeye çalışıyordu;

“- Arkadaşlar, büyük bir yükün altına girdik. Ne bütçemiz, ne paramız, ne elemanımız, ne başka olanaklarımız var. Üstelik, üniversitemizin profesörleri, doçentleri ve diğer öğretim elemanları, Açık Öğretim yapmamıza şiddetle karşıdırlar. Bize içte ve dışta her türlü engelin çıkarılacağından eminim. Ancak, bu görevi başarmak zorundayız. Türk gençlerinin üniversite önünde yığılmaları, her geçen gün geometrik olarak artıyor ve artacaktır. Açık öğretim fakültesi, bir ölçüde de olsa üniversiteler önündeki yığılmaya kısmi bir çözüm olacaktır. Ayrıca, Açık öğretim, gelecekte üniversitemizi hem maddi, hem manevi, hem de imkanlar açısından, herkesin özendiği bir duruma getirecektir. Diğer öğretim üyesi arkadaşlarım bana hiçbir projemde destek vermediler, hep engel çıkardılar. Bu projede de her türlü güçlüğü önüme koyacaklardır. Sizi, bana inanan 10 genç olduğunuzu tahmin ettiğim için özel olarak seçtim. Diğerleri, unvan sahibidirler ya, şimdi sizin ve benim bu zor görevi asla başaramayacağımızı, ele güne karşı mahcup olacağımızı düşünecekler ve fırsat buldukça hemen her yerde bizi engelleyecekler ve eleştireceklerdir. Ama göreceksiniz, biz bu işi başaracağız. Şimdi bize karşı olanlar, külfete katılmıyorlar, ama nimetler yağmaya başlayınca da, herkesten önce sistemin içine girmeye ve nemalanmaya çalışacaklardır. Açık öğretimde ilk yıl 10 ders okutulacaktır. Her birinizi, tek bir bilim dalının her açıdan sorumlusu tayin ettim. İlk iki yıl, benden hiçbir maddi yardım beklemeyin. Nedeni, ben de rektör olarak aynen sizin gibi hiçbir olanağa sahip değilim. Şimdilik ne bütçemiz, ne paramız, ne de yetişmiş elemanımız var. Ancak, her birinizin rektör yetkileriyle, başka değişle benim yetkilerimle mücehhez olduğunuzu tüm öğretim elemanlarına ve tüm birimlere yazılı olarak bildireceğim. Şu anda üniversitemizin benimle birlikte 11 rektörü oldu. Herkes,YÖK yasasını açıp okusun. Rektörün yetkileri ve yaptırım gücü, YÖK başkanında bile yoktur. Hiçbir korku ya da endişe duymayınız. Ben rektör kaldığım sürece, akademik kariyerde ilerlemenize hiç kimse engeller koyamayacaktır. Hepiniz, zamanı gelince, kendi bilim gücünüzle, kendi bilimsel çalışmalarınızla doçent ve profesör olacaksınız. Bana da size de kolay gelsin arkadaşlar.”

Rektör; İşletme, muhasebe, matematik, sosyoloji, hukuk, maliye, İktisat,  Atatürk ilkeleri, İngilizce ve Türkçe dersleri için birer arkadaş tayin etti. Ben de İşletme bilim dalından tam yetkili olarak görevlendirildim.

İİBF İşletme Anabilim dalı öğretim üyelerinden ve araştırma görevlilerinden, defalarca arz etmeme rağmen hiçbir yardım görmüyordum. Hocalarım, hem bana hem de Açık Öğretime, ilke olarak karşıydılar. Henüz profesör bile değilken, işletme derslerinde yazılacak üniteleri, ünite yazarlarını, çekim senaryolarını, çekimlerde görev alacakları, kısacası dersle ilgili tüm kararları benim almamı hoş bulmadıkları için bana karşıydılar. Yeni sistemin kendilerine ek yük getireceği,  üniversitenin tüm olanaklarını kullanacağı, örgün öğretimi aksatacağı için de Açık Öğretime karşıydılar.

Gece gündüz çalışıyordum. Bazen günde 25 saat çalıştığım, başka değişle hiç uyumadan 25 saati çalışarak geçirdiğim oluyordu. Hocalarım ve diğer işletme elemanları yardımcı olmadıkları için, üniteleri, çekim senaryolarını ve çekimleri kendim yapmak durumundaydım. Öğretim çok acele bir şekilde hemen başladığı için, her hafta, bir hafta sonra işlenecek ünitenin matbaaya, TV çekiminin de TRT’ye gönderilmesi gerekiyordu. Zamanla yarışıyordum.

Bir gün çok sıkıştım ve İİBF bölüm sekreterinden el yazımla yazdığım üniteyi, matbaaya gidecek şekilde daktilo etmesin rica ettim. Kızcağız, “Tabi hocam” diyerek memnuniyetle yazmaya başladı. Ben de, AÖF stüdyolarının bulunduğu binadaki odama diğer işlerim yapmak için gittim. Yaklaşık yarım saat sonra, yazılarımı verdiğim sekreter hanım telefonda bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da bana bir olumsuzluğu anlatıyordu.

“- Hocam, özür dilerim. Bağlı olduğum hoca sizin yazılarınızı yazdığımı görünce, çok sinirledi, beni azarladı ve yazınızı yazmamı yasakladı.”

Çok sinirlenmiştim. Hemen kalkıp, hızla İİBF işletme bölümüne gittim. Hocanın kapısını tıklatıp içeri girdim;

“- Hocam, biliyorsunuz, Açık Öğretimin tüm işlerinin tam zamanında yerine getirilmesi gerekiyor. Çok sıkıştığım için, şu anda önemli bir işi olmayan sekreter hanımdan yardım rica ettim. O da sağ olsun kabul etti. Ancak, siz mani olmuşsunuz. Neden hocam, neden bana biraz yardımcı olmuyorsunuz?”

“- Sen kim oluyorsun da bizim sekreterimize iş yüklüyorsun? Git yazını Açık Öğretim binasında yazdır. Bir daha da bu fakülteye ayak basma sakın.”

“- Öyle mi hocam? Ben kim mi oluyorum? Sanırım size yazısı gelmiştir. Ben şu anda rektör yetkileriyle mücehhez olduğumu size anımsatıyorum ve sizi şu anda görevden alıyorum. Yarın da resmi yazısı elinize ulaşmış olur.”

Hocamı asker selamı ile selamlayarak, sakin adımlarla kapıdan çıktım ve rektörlüğe gittim. Özel kalem müdürüne çok önemli bir konu için rektörle görüşmek istediğim söyledim. İsteğim anında kabul gördü ve kendimi rektörün yanında buldum. Gösterilen yere oturdum. Sakin bir dille olanları aynen anlattım.

“- Mehmet, şimdi seninle bir senaryo yazalım ve sahneye koyalım. Seninle şimdi birlikte yazacağımız senaryoyu öyle güzel oynayalım ki, kısa zamanda herkes tarafından öğrenilsin ve hem benim, hem senin, hem de diğer arkadaşların işini kolaylaştırsın. Ben hocanı, yarın münasip bir zamanda telefonla arayacağım. Daha önce resmi yazı yazdığımı, seni ve diğer arkadaşları kendi yetkilerimle donatmış olduğumu anımsatacağım. Senin kendisini görevden aldığına göre, kararın resmiyete döküleceğini, seninle görüşüp bir çözüm bulmaya çalışmasını, yoksa kendisini açığa alacağımı münasip bir dille söyleyeceğim. Eğer ben hocanı tanıyorsam sana gelecektir. Sana gelince de, sen zaten ne yapacağını bilirsin.”

Ertesi gün öğleden sonra, sevgili hocam odamın kapısını tıklatıp içeri girince, hemen yerimden fırladım ve hocama yerimi gösterip;

“- Hocam, çok özür dilerim. Ne olur beni affedin. İşlerimi yetiştiremediğim için, dün sinirlerim çok bozuktu. Siz hocama karşı o terbiyesizliği yaptığım için, tüm gece boyunca üzüldüm. Biraz sonra size gelip özür dileyecektim, ama siz geldiniz ve büyüklük gösterdiniz.”

“- Boş ver Mehmet, bizim meslekte böyle olaylar bazen olur. Ama, biz hocalar tatlıya bağlamasını da biliriz. Ben de zaten tatsız olaydan dolayı dün çok üzülmüştüm ve sana üzüntülerimi bildirmeye gelmiştim. Söyle bakalım çaylarımızı da içelim.”

Başlangıçta sisteme kökten karşı olan sevgili hocam, iki yıl sonra sistem üniversiteye para yağdırmaya başlayınca, yüklüce bir makam ücreti ve maaşının iki katı tutarında bir AÖF döner sermaye payı ile Açık Öğretim Fakültesine dekan tayin edilmişti.

*****

MŞ ANISI-4: ÜÇÜNCÜ GÖZ

1983 yılında, AÖF TV Çekiminde işleyeceğim konu, “Yeni Ürün Tasarımı” idi. Çekimi, stüdyoda öğrencilerden oluşturduğum küçük bir sınıfta, soru-yanıt şeklinde işliyordum. Bir ara kafamda bir düşünce oluştu ve karşımdaki öğrencilere;

“- Arkadaşlar, beynimizin görme merkezine, gerçek gözümüz gibi görecek üçüncü bir göz monte etmenin mümkün olduğunu, dünyanın önde gelen tıpçıları açıklamış olsunlar. Montaj masraflarınızı karşılayacak paranızı devlet verse, bu üçüncü gözü nerenize taktırırsınız?”

Öğrencilerden bazısı alnına, bazısı kafasının arkasına, bazısı ensesine, bazısı sağ omuzuna, bazısı sol omuzuna, bazısı da çenesine monte ettireceğini söyledi. Bu yanıtlar, yaratıcılık ve işlevsellik açısından hiç hoşuma gitmemişti.

“- Arkadaşlar, üçüncü gözü niçin sağ elinizin işaret parmağına taktırmıyorsunuz? Parmağınızı, sağa, sola veya arkaya doğru çevirerek istediğiniz yönü görebilirsiniz. Ayrıca, sınavda parmağınızı çalışkan arkadaşınızın yanıt kağıdına tutarak kolayca kopya çekebilirsiniz. Bazen de merak ettiğiniz ceplerin içlerinde neler olduğunu cep sahibine çaktırmadan anlayabilirsiniz. Hatta daha da ileri giderek, belediye otobüslerinde ve minibüslerde mini eteklerin altına tutarak meraklarınızı giderebilirsiniz.”

Bu açıklamalarıma, stüdyodaki öğrenciler, kameramanlar, ışıkçılar, yönetmen ve diğer görevliler gülüştüler. Neşe içinde çekimi tamamladık ve zamanı gelince yayınlanmak üzere TRT’ye gönderdik.

Aradan on veya on beş gün geçmişti. Bir gece saat 1 gibi evimin kapı zili acı acı çaldı. O saatte kapıya gelinmesi hayra alamet olmayacağı için kapıyı korkuyla açtım. Karşımda rektörün şoförü Mustafa duruyordu.

“- Hayrola Mustafa, bu saatte gelişin beni korkuttu. Ne oldu, niçin geldin?”

“- Hocam rektör makamında çalışıyor. Seni alıp yanına getirmemi emretti.”

“- Peki biraz izin ver, giyineyim de gidelim.”

Rektörün gece, gündüz, erken, geç sürekli olarak üniversitenin işleri için çalıştığını bildiğim için, hakkımda verdiği güzel bir kararı bana hemen o anda bildirmek için beni çağırdığını ümit ediyordum.

Daha yeni rektörlük binası yapılmamıştı. Rektörlük, şimdi hukuk fakültesi olan binanın batı tarafındaydı ve giriş kapısı da sinema ve konferans salonunun tam karşısındaydı. O kapıdan içeri girip tam merdivenlerden yukarı çıkarken beni gören rektör, bütün avazı ile beni biraz da küfür karışık azarlamaya başlamıştı. Ben kendisine yaklaştıkça sesinin şiddeti daha da artıyordu. Odasına girdim, tam karşısında dikildim ve susmasını beklemeye başladım. Öfkeden yüzü kıp kırmızı olmuştu. Nihayet yoruldu ve sustu.

“- Hocam ne oldu? Benim işlediğim suç nedir ki, sizi bu kadar öfkelendirdi?”

“- Daha ne olsun? Biz Açık öğretimi Türkiye’de oturtmaya çalışıyoruz, siz baltalıyorsunuz. Nedir benim sizden çektiğim? Bir işi doğru dürüst yapamıyorsunuz. Yüzünüze gözünüze bulaştırıyorsunuz.”

“- Hocam hangi işi doğru dürüst yapmamışım?”

“- Ulan bir parmağın varmış, her yere sokup çıkarıyormuşsun.”

“- Hocam hangi parmağımı nereye sokup çıkarıyormuşum?”

Rektör, daha pek çok olumsuz cümlelerle beni azarladıktan sonra, biraz sakinleşmiş ve öfkesi azalmıştı.

“- Biliyorsun, Açık Öğretim yasasını Kenan evren çıkardı. Öğretimin iyi gidip gitmediğini, sürekli olarak takip ediyor.  TV çekimlerimizi izliyor. Bu akşam, senin bir programını izlemiş ve çok sinirlenmiş. Hemen YÖK başkanı İhsan Doğramacı’yı aramış ve benimle derhal görüşmesini, üniversitemde öğrencilerine parmaklarını mini eteklerin altına tutmalarını tavsiye eden Mehmet Şahin adında sapık bir hoca olduğunu, o sapık hakkında soruşturma açmamı ve soruşturma sonunda da üniversiteden atmamı emretmiş.”

Kenan Paşayı çileden çıkaran TV çekimini ve o çekimdeki orijinal örneğimi anımsamıştım.

“- Hocam, TV çekimimi stüdyoda öğrencilerden oluşturduğum sınıfta soru yanıt şeklinde yaptım. Konumuz yeni ürün tasarımı idi. Tıp bilimi, üçüncü bir gözün beynimizdeki görme merkezine sinirlerle bağlanmasının mümkün olduğunu söylese, bu gözü vücutlarında nereye taktıracaklarını sordum. Hiç biri tatmin edici bir yanıt vermeyince, işaret parmaklarına taktırmanın üçüncü göz için en işlevsel yer olduğunu örneklerle açıkladım. Bu arada, espri olsun diye, göz monte edilen işaret parmağınızı, bazen mini eteğin altına da tutabilirsiniz” dedim.

Rektör hafifçe gülümsedikten sonra;

“- Fena örnek de değilmiş ya. Asker milleti bu! Lafı bazen tersinden anlarlar. Biz hocalar, pedagojik açıdan öğrenciye nasıl yaklaşılacağını biliriz, ama askerler, olaya katı disiplin açısından bakarlar ve yalnızca sert emirler vermesini bilirler.”

Rektör bir müddet düşündükten sonra;

“- Ben senin sapık olmadığını biliyorum. Yıllardır bu üniversitedeyiz. Benim istihbaratım güçlüdür. Bir sapıklığın olsa, herkesten önce ben duyardım. Şimdi bunları boş verelim de, seni nasıl kurtaracağız onu düşünelim. Sen yarın kütüphane müdürüne git. Benim selamımı söyle. Telefonla çeşitli kütüphanelerdeki arkadaşlarından yardım alsın. Amerika’da olan, ama Türkiye’de kesinlikle olmayan bir işletme kitabı bulsun ve kitabın yazarını, adını, yayın yerini ve yayın tarihini sana bildirsin. Rektör yardımcım, ifadeni almak için seni çağırdığında, sen ifade tutanağına, o örneği kendinin geliştirmediğini, Amerikalı yazarın kitabından aynen aldığını yaz. Gerisini bana bırak.”

İfademi rektörün önerdiği gibi yaptım. Rektör, YÖK başkanına ifademi göndermiş, ayrıca telefonla da gerekli araştırmayı yaptığını, gerçekten de söz konusu üçüncü göz örneğinin belirtilen kitapta aynen yazılı olduğunu söylemiş. YÖK Başkanı rahmetli İhsan Doğramacı, Kenan Evren Paşanın huzuruna çıkmış;

“- Paşam, rektör  TV çekimindeki o olay hakkında gerekli soruşturmayı bizzat kendisi yapmış. O örneği hocanın bir Amerikalı bilim adamının eserinden aynen aldığını, kendisinin geliştirmediğini tespit edip rapora bağlamış.”

“- Ha, hoca örneği yabancı kaynaklardan aldıysa o zaman bir sakınca yok.”

Evren paşanın bana en acı gelen hükmü, “Ha, hoca örneği yabancı kaynaklardan aldıysa o zaman bir sakınca yok.” demesiydi. Bir Türk’ün geliştirdiği örnek meslekten atılma nedeni oluyor, ama aynı örnek bir Amerikalının kitabından alınırsa hiçbir sakıncası olmuyordu.

Herkes rektör olabilir, ama hiç kimse, Sayın Prof. Dr. Yılmaz BÜYÜKERŞEN kadar büyük Rektör olamaz.

******

MŞ ANISI-5: SAKAL TÖRENİ

Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Darbe Lideri Orgeneral Kenan Evren tarafından rektör atanalı birkaç ay olmuştu. O günlerde, Türkiye üniversitelerindeki öğretim üyelerinde, sakal bırakma modası vardı ve sakal bırakan hocalar, derslere sakallı olarak girerlerdi. Anadolu Üniversitesi hocalarının bir kısmı da, bu modaya uymuştu. Bunlardan biri de, Prof. Dr. İnal Cem Aşkun hoca idi.

Kenan paşa bir gün Türkiye televizyonunda, hocaların sakallarını kestirmelerini, sakallı olarak derslere girmemeleri gerektiğini söyledi. Ertesi gün, bütün ulusal gazeteler, üniversite hocalarının sakallarını kestirmek zorunda olduklarını yazdılar.

Bir ulusal gazete, Prof. Dr. İnal Cem Aşkun hoca ile söyleşi yaparak, sakalını kestirip kestirmeyeceğini sordu. Hoca aynen, “Sakal benim kişiliğimin bir parçasıdır. Kişiliğimi mi kestireceğim? Hayır, neye mal olursa olsun sakalımı kestirmeyeceğim” diye yanıt verdi.

Türkiye gazetelerinin tümünde, hocanın sakallı görüntüsü ve gazeteciye verdiği yanıt, manşetten verildi. Hocanın sakallı görüntüsü ve demeci, Türkiye’de gündem yarattı. Özellikle akademik çevrelerde, Prof. Dr. İnal Cem Aşkun hoca, kahraman muamelesi gördü. Tüm sakallı öğretim üyeleri, İnal hocanın cesurluğunu ve kararlılığını öven demeçler verdiler.  Türkiye’de aydın geçinen hemen herkes, hocanın tutumunu, insan hakları açısından değerlendirdi ve hocayı tebrik ve takdir eden cümleler kullandılar.

Bir gün sonra saat 15 gibi, Rektör Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, beni makamına çağırdı.

“Mehmet, İnal hoca bugün evinden hiç çıkmamış. Senin hoca ile aran iyidir. Evine git ve seni benim gönderdiğimi, Kenan Paşa’nın bana telefon ederek, yarın sabah bütün gazetecileri, hocayı ve bir erkek kuaförünü rektörlüğe çağırmamı, hocanın sakalının basının ve halkın gözü önünde kesilmesini ve kesilirken hem fotoğrafının hem de TV çekiminin yapılmasını ve tıraş görüntülerin kendisine göndermemi istedi de.”

İnal hocanın evi, Eskişehir’in Yediler semtindeydi. Hemen gittim. Çaldığım kapıyı, hoca kendisi açtı. Sanırım, başına gelecekleri tahmin ettiği için, kendini olabileceklere hazırlamıştı. Kenan Paşanın rektörden istediklerini söyledikten sonra;

“Hocam, Kenan paşa, olumlu ya da olumsuz yanıtınızı bekliyormuş rektörden. Rektöre yanıtınızı götürmekle görevliyim. Yarın gelip basının önünde sakalınızı kestirecek misiniz?”

“Geliriz ve kestiririz.”

Ertesi gün saat 11 gibi, eski rektörlüğün merdivenlerinde tıraş sabunu, sıcak su teşkilatı, fırça, ustura ve beyaz havlusu ile erkek kuaförü yerini almıştı. TV çekim kameraları ve foto muhabirleri de en iyi görüntüyü almak üzere organize olmuşlardı. Rektör ve meraklı öğretim üyeleri de hazırdı.

Nihayet, İnal hoca zoraki bir gülümsemeyle arabasından indi. Sağa sola selam vererek ilerledi. Sakalının kesileceği sandalyeye oturdu. Kuaför, işini yavaş yavaş yaparken, TV kameramanları ve basın fotoğrafçıları en güzel görüntüleri almaya çalışıyorlardı.

Bir gün önce, ulusal gazetelerdeki sakallı görüntüsü ve cesur söylemi ile karizması tavan yapan İnal hocanın, bir gün sonra aynı gazetelerde sakalı kesilirken çekilen fotoğrafları manşetten verilince, karizması yerle bir olmuştu.

İzleyen günlerde, Türkiye’deki tüm sakallı öğretim üyeleri, kendi yüzlerini usturayla kazıtmışlar ve artık Türkiye üniversitelerinde sakallı hoca kalmamıştı.

*****

*****

MŞ ANISI-7: YARIM KALAN DERS

1970’li yılların ikinci yarısı, Türkiye için her açıdan zor yıllardı. Enflasyon yüzde yüz, ekonomide kıtlıklar, kurumlarda ve sokaklarda anarşi ve terör, gençler solcu ve sağcı olarak tam ortadan ikiye bölünmüş ve her fırsatta yaralamalı veya ölümlü kavgaya tutuşur durumdalar, yaklaşık altı ayda bir başbakan ve bakanlar ya da iktidarlar değişir, yarının ne olacağı bilinmezdi. Özellikle 1980 yılında Türkiye’de ortalama 15-20 faili meçhul cinayet işlendiği için, hiçbir ilde can ve mal güvenliği kalmamıştı.

Eskişehir İktisadi ve İdari Bilimler Akademisinde Yönetim Ekonomisi dersini, Prof. Dr. Rıdvan Karalar adında bir hoca veriyordu. Ülkücü öğrencilerin iddiasına göre, güya hoca solcu öğrencilere geçer not, sağcı öğrencilere ise geçmez not verirmiş. Birkaç yıldır Yönetim Ekonomisi sınavında başarısız olan sağcı öğrenciler,  Rıdvan Hocayı bir şekilde öldürme kararı almışlar. Eskişehir Emniyet Müdürlüğü, durumdan Akademi Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’i bilgilendirmiş.

Büyükerşen, Rıdvan Karalar hocayla görüşerek, kendisine Akademi Misafirhanesinde yatıp kalkma, yeme içme olanağı sağladı. Hoca kendi evine, 12 Eylül 1980 darbesi oluncaya kadar hiç gidemedi. Büyükerşen’in aldığı bu tedbir, muhtemel bir suikast olayını da önlenmiş oldu.

Akademi profesörler kurulunda, Rıdvan Hocanın yarım bıraktığı Yönetim Ekonomisi dersini kimin vereceği tartışılmış, ancak hiçbir hoca sağcı damgası yeme riskine girmek istememiş. Bunun üzerine Başkan Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, “Yönetim Ekonomisi bir işletme dersi olduğuna göre, yarım kalan dersi kimin tamamlayacağına, bilim dalı başkanı Prof. Dr. İlhan Cemalcılar karar versin deyip” işin içinden çıkmış.

Beni odasına çağıran İlhan Cemalcılar Hoca;

“Mehmet, Rıdvan hocanın yarım bıraktığı Yönetim Ekonomisi dersini senin tamamlamanı uygun buldum.”

“- Hocam nasıl olur? Size bağlı en az 6 hoca var. Neden onlardan biri değil de ille de ben?”

“- Büyükerşen, bu işi benim çözmemi söyleyip, işin içinden sıyrıldı. Diğer hocaların hiç birisine sözümü geçiremedim. Hiç kimse bu dersi tamamlamak istemiyor. Ancak, senin beni kırmayacağını tahmin ediyorum.”

“- Hocam, ben yarım kalan bu dersi yürütme işini üstlenirsem, bu kez de solcu öğrenciler benim sağcı bir hoca olduğumu ileri sürecekler ve benim icabıma bakma yoluna gideceklerdir. Ayrıca, kendisini çok iyi tanıdığım Rıdvan hoca, bu durumu hoş karşılamaz. İleride doçentlik sınavıma jüri üyesi olur ve bana kesinlikle olumsuz rapor verir.”

“- Ben hayatta olduğum sürece, Rıdvan Hoca sana bir olumsuzluk yapamaz.”

Bu aşamadan sonra, ya istifa edecektim ya da kuzu kuzu derse girecektim. Kuzu kuzu derse girmeyi tercih ettim. Sınıfın yapılacağı Anfi-1, ağzına kadar dolmuştu. Öğrencilerin tümü, bana sanki uzaydan gelmişim gibi meraklı gözlerle bakıyorlardı. Kendine güvenen, ciddi ve kararlı bir vücut dili takındım. Davudi sesimle;

“Arkadaşlar, öğrencinin ve öğretim üyesinin sağcısı solcusu olmaz. Çalışkanı ve tembeli olur. Ben sizin çalışkan mı yoksa tembel mi olduğunuzu ölçmek için yarım kalan bu dersinizi tamamlamak için geldim. Eğer sınıfta herhangi bir öğrenci veya öğrenci grubu, sağcı veya solcu olduğunu bana hissettirme yoluna giderse, o öğrencilerle savaşırım. Ölümü göze alarak buraya geldiğimi sakın unutmayınız. Aynı şekilde, herhangi biriniz söz ve davranışlarımdan benim sağcı veya solcu olduğumu hisseder ve ispatlayabilirse, hem bu meslekten hem de Türkiye’den anında çıkar, sağcı ve solcunun değil, yalnızca insana saygılı insanların olduğu bir ülkeye giderim.”

Hiçbir önemli olay çıkmadan, dersleri tamamladık. Sınavda şu üç soruyu sordum. (1) Adınızı ve soyadınızı, yanıt kağıdınızın en sağ üst köşesine yazınız. Doğru yanıt 25 puan, (2) Numaranızı, yanıt kağıdınızın en sol üst köşesine yazınız. Doğru yanıt 25 puan, (3) Mehmet Şahin’in ders işleme yöntemini eleştiriniz. Yanıt 50 Puan.

Yanıt kağıdının en sağ üst ve en sol üst köşesini bulamayan öğrenciler, 50 puan alarak sınıfı geçtiler.  Bulabilenler ise, 100 puan alarak sınıfı geçtiler.

Bir yıl sonra, doçentlik jürime ikisi İstanbul’dan, ikisi Ankara’dan, birisi de Eskişehir’den beş Profesör seçildi. Bir ret oyuna karşın dört olumlu oyla doçent oldum. Ret oyunu, Prof. Dr. Rıdvan Karalar Hoca vermişti.

“Ben hayatta olduğum sürece, Rıdvan Hoca sana bir olumsuzluk yapamaz” diye söz veren Prof. Dr. İlhan Cemalcılar Hoca ise, hala sağdı.

******

DOĞRUSAL BAKIŞ (LİNEER VİEW) VE YATAY BAKIŞ (HORİZONTAL VİEW)

“Her olayın bir nedeni vardır” kesin yargısına sahip olan insanlar, olaylara doğrusal ya da at gözlüğü ile baksın diye şartlandırılmış zavallı cahil insanlardır.

“Her olay, sonsuza yakın nedenin kümülatif etkisiyle olur” yargısına sahip insanlar ise, özgür ya da bağımsız düşünen aydın insanlardır.

Geri bırakılmış ülkelerde, kendi çıkarlarını sürekli kılmak isteyen egemen güçler, “halk doğrusal düşünsün, doğrusal hareket etsin ve yönetimi kolay olsun” ağırlıklı eğitim sistemini yürürlükte tutma çabasında bulunurlar.

Çok ileri gitmiş ülkelerde, halkın ve halkın organizasyonu olan devletin çıkarlarını sürekli kılmak isteyen egemen güçler, “halk yatay düşünsün, akılcı hareket etsin ve yenilik/yaratıcılık daha kolay olsun” ağırlıklı eğitim sistemini yürürlükte tutma çabasında bulunurlar.

Türkiye’nin eğitim sistemi, giderek artan bir oranda, olaylara at gözlüğü ile bakan dikey insanlar yetiştirme yönünde gelişmektedir.

******

Oyun bilmeyen gelin, “Yerim dar” dermiş. Yerini genişletince de “Yenim dar” dermiş.(YEN:Giysi kolu) Ya da yenilen pehlivan güreşe doymazmış.

******

REKABET ÜSTÜ (SUR COMPETİTİON) OLMA STRATEJİSİ

Rekabet, üstünlük sağlama amacı ile rakiplere karşı yürütülen yarışma etkinliklerinin bütünüdür. Bu terim işletmecilik, iktisat, siyaset çevrebilim, spor ve sanat dallarını da içeren alanlarda sıkça kullanılır. Rekabet iki ya da daha çok güç, siyasi parti, kuruluş, işletme, sistem, birey, ya da grup arasında yapılır.

Rakiplerin üstün yönlerini esas alarak ya da rakiplerin üstün yönlerini taklit ederek üstünlük yarışması etkinlikleri yapanlar, kesin üstünlük sağlayamazlar ancak, bir süre daha pazardaki yerlerini ya da paylarını korumuş olurlar.

Bir kişinin, grubun, siyasi partinin, kurumun ve işletmenin yalnızca kendisiyle rekabet yapmasına ise, “Rekabet Üstü Olma Stratejisi” denir. Rekabet üstü olma stratejisi izleyenler; hedef pazara yeni projeler, yeni yöntemler, yeni fikirler, yeni amaçlar, yeni ürünler, yeni yapılar, yeni işleyişler, yeni umutlar, yeni mutluluklar sunarak, pazarda kesin üstünlük sağlarlar ve bu üstünlüklerini de sürekli kılmış olurlar.

*****

Çok güzel okuma yerine kendisi de şiir yazabilseydi ya da kendisi de özgün bir sanat eseri yaratabilseydi sanata ve sanatçıya düşman olmazdı

MŞ’NİN ANAYASANIN 26.MADDESİNİN YÜRÜRLÜKTE OLDUĞUNA GÜVENEREK YAPTIĞI ŞİİR DENEMESİ

Benim oğlum bina okur,
Döner döner yine okur,
Tek mum var kafasında,
Kendisini aydın sanır; 
Gözleri de miyop!
El yordamıyla gider alaca karanlıkta,
Çağdaş uygarlık değerlerini yıka yıka.

Gelmiş geçmiş her düşünürden bir mum aydınlatsa yolunu,
Ampule, yakın fara, uzak fara, projektöre ne gerek?
O zaman kendin yol olursun,
Nur içinde nur gibi,
Tüm düşünürleri, düşünceleri bilen;
Filozof olursun,
Ve asla dayatmaz, 
Tüm dayatmalara karşı çıkarsın,
Adam olursun.

******

TIPKI ”YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ” GİBİ, PAŞA “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ NE VAR NE YOK” DEMENİN YOLUNU NE GÜZEL BULMUŞ!

MADDE 26 – İFADE HÜRRİYETİ

İfade hürriyeti
Madde 26- (1) Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Bu hürriyet, resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ya da verme serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.
(2) Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.
(3) Bu hak ve hürriyetlerin kullanılması; millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlâkın, başkalarının şöhret veya haklarının, özel veya aile hayatının korunması, suçların önlenmesi, devlet sırrı olarak usûlünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının sağlanması, savaş kışkırtıcılığının engellenmesi, her türlü ayrımcılık, düşmanlık veya kin ve nefret savunuculuğunun önlenmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

Madde 26’yı iyice bir okuyan akıllı bir kimse “Türkiye’de İfade özgürlüğü vardır” diyebilir mi?

Maddeye göre, her ifade zülfü yâre dokununca (Zülfü yâre dokunmak: Söylediği bir söz ya da yaptığı bir davranışla güçlü ve hatırlı kimseleri, büyük yöneticileri gücendirmek, kırmak.) yasaklanabiliyor.

Herkesi aptal terine koyduğun için, cezan sağ iken verildi zaten! Yaşasın İlahi Adalet!

*****

BAŞARI, şaşırtıcı bir sonuç almaktır. Son seçimde AKP, HDP ve CHP, şaşırtıcı sonuç almışlardır. Ancak CHP, yandaşlarını bir kez daha şaşırtmıştır.

******

KİM OLURSA OLSUN, AYNI HATAYI İKİNCİ KEZ YAPANLAR APTAL, SÜREKLİ YAPANLAR İSE, TESCİLLİ APTALDIRLAR. APTALIN PEŞİNDEN GİDEN DE ZIR APTALDIR.

*****

 

MERDİ KIPTİ ŞECEAT ARZEDERKEN SİRKATİN SÖYLER (Mert kıpti, yiğitlik taslarken, suçlarını tek tek sayar)

CHP Genel Başkanı, Sayın Emine ÜlkerTarhan ve diğer beş muhalifi, kendisinin Millet Vekili yaptığını ve bunun en büyük hatası olduğunu söyledi.

Merak etmeyiniz. Zamanı gelince diğer hatalarını da sayar döker ama, hiçbir zaman aklanamaz.

******

MŞ ANISI-8: PEDAGOJİK TAVSİYE

1980 yılının ilk yarısında Türkiye; doğudan batıya, güneyden kuzeye, tamamen anarşi ve terör içinde çalkalanıyor ve sağlı/sollu faili meçhul cinayetlerle, hemen ger gün onlarca vatandaş ölüyordu.

Solcu öğrenciler, düzenli kuyruklar oluşturarak, hep birlikte toplu olarak caddenin sol tarafından, sağcı öğrenciler de onlardan biraz önce veya sonra, yine uzun kuyruklar halinde caddenin sağ tarafından yürüyerek bugünkü Yunus Emre kampüsüne gelirlerdi. Bu arada, her fırsatta sağ ve sol grup öğrenciler; taşı sopalı, bıçaklı tabancalı olarak kavgaya tutuşurlardı. Polisler de sağcı ve solcu olmak üzere iki gruba ayrılmışlardı. Sağcı polisler sağcıları, solcu polisler de solcuları korur, gözetirlerdi. Vatandaşlarda hiç kimseye güven kalmamış, can ve mal güvenliği açısından herkes, kendi başının çaresine bakar duruma gelmişti.

İktisadi ve İdari Bilimler Akademisinde, tıpkı bugünkü gibi, aynı öğretim üyelerinin yürüttüğü aynı derslerden, gece ve gündüz olarak ikili öğretim yapılıyordu.

Devrim Tarihi dersini yürüten profesör hoca, bir nedenle naklini Bursa’ya yaptırıp gidince, dersi benim bağlı olduğum bir profesör yürütmek durumda kalmıştı. Profesörüm önde ben arkasında, ilk dersimizi yapmak üzere sınıfa girdik.

Hocam, arka arkaya 40’ar dakikadan tam üç saat, öyle bir ders anlattı, öyle bir ders anlattı ki, öğrencilerin tümü, her vurgulu cümlesinden sonra kendisini coşkuyla alkışladılar. Ne yalan söyleyelim, hocamın anlattıkları beni de çok etkilemişti ve ben de öğrencilerle birlikte alkış tutmuştum.

Gündüz dersinin akşamı, hocamla gece dersini anlatmak için sınıfa girdik. O da ne? Hocam, gündüz ne dediyse, ne söylediyse, nasıl bir tavır takındıysa, bu kez, onların tam tersini diyor, tam tersini söylüyor, tam tersi bir tavır takınıyordu.

İşin tuhafı, hocayı dinleyen öğrencilerin tümü, yine her vurgulu cümlesi sonunda kendisini coşkuyla alkışlıyor, coştukça coşuyorlardı. Ancak, bu kez sınıfta hocayı alkışlamayan tek kişi bendim.

Ders bitince, hoca önde ben arkasında, hocanın odasına gitmiştik.

“Mehmet, seni gördüm. Gündüz dersinde beni sık sık alkışladın, ama gece hiç alkışlamadın. Bak, sana hocan olarak bir pedagojik tavsiyede bulunayım. İlerde sen de derslere gireceksin. Bu tavsiyemi dikkate alırsan çok rahat edersin. Derse girmeden önce yaptığım kısa bir araştırmada, gündüz öğrencilerinin sağcı olduklarını, gece öğrencilerinin de solcu olduklarını tespit ettim. O zaman işim çok kolaylaştı. Gündüz öğrencilerine, Atatürk ilkelerini, onların hoşuna gideceği şekilde sağa çarpıtarak anlattım. Gece öğrencilerine de, aynı Atatürk ilkelerini, yine onların hoşuna gideceği gibi sola çarpıtarak anlattım. Fena mı oldu, her iki gruptan da alkış aldım.”

“İyi de hocam, bizim görevimiz, hiç yan tutmadan doğrusu ne ise onu anlatmak değil mi?”

“Sen orasını karıştırma. Önemli olan, bu anarşik ortamda g.tü kurtarabilmektir.”

*****

FIKRA

Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Birleşmiş Partiler Çatısını yerle bir eden AKP yöneticilerinin tek tek ellerini sıkarken, Sayın Recep Tayyip Erdoğan, kalabalığın arasından şöyle bir söz duyar:

 “-Mahalle mahalle, ev ev biz dolaştık, çileyi biz çektik, ama övgüyü baştaki beş on kişi alıyor.”

“- Doğru” der başbakan ve devam eder, “Ama seçimi kaybetseydik, seçmenler ve AKP örgütü sizi değil beni suçlayacaktı ve ben söz verdiğim için şimdi istifa etmiş olacaktım.” 

KISSADAN HİSSE: Ekmeleddin İhsanoğlu projesi tutmadı ve  Kılıçdaroğlu ile Bahçeli tarihin en büyük siyasi hatasını yaptılar. Liderlik risk almak ve kaybedince de Yıldırım Bayezit gibi intihar edip onuruyla tarihe geçmektir.

Ey Kılıçtaroğlu ve Bahçeli, seçmen size intihar edin demiyor; istifa ederek onurunuzu koruyun diyor.

**

MŞ ANISI-9: MALİYE BAKANLARI ÇOK UTANMIŞLARDI

Türkiye’de, başbakanların ve bakanların çok kısa aralarla değiştiği yıllardı. Siyasi ve ekonomik krizler halkı bezdirmiş, enflasyon almış başını gitmiş, kurumların bütçe tahsisatlarının harcanması, daha yılın ortalarında kısıtlanır duruma gelmişti.

Rektörlük, Maliye bakanının sabah 10 gibi Anadolu Üniversitesini ziyarete geleceğini, bakanın tüm öğretim üyelerince karşılanacağını, belirtilen saatte kampüs giriş kapısında hazır bulunulması gerektiğini duyurmuştu.

Ertesi sabah saat 10’a yaklaşırken, hayretler içinde giriş kapısı önünde toplanmıştık. Güvenlikten başlayarak İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi yönünde, yolun sağına arka arkaya sıralanmış plakasız açık arabalar, otomobiller, minibüsler, pikaplar görmüş ve şaşırmıştık. Yaklaşık 50-60 vasıta, Yunus Emre heykelinden rektörlük önüne kadar bomboş bekliyordu.

Maliye bakanı, beklenen saatte siyah makam arabasından indi. Rektör ve yardımcıları, “Hoş geldiniz sayın bakanım” dediler ve yarı eğilmiş vaziyette elini sıktılar. Rektör;

“Sayın bakanım, belki öğretim üyelerimize birkaç sözünüz olur düşüncesiyle şu kürsüyü hazırladık” dedi.

Kürsü, sanki bakanın sıralanmış vasıtaları kolayca görebilmesi ve merak edip sorması için özel bir yere kurulmuştu.

Bakanın, öğretim üyelerinin kendisini karşılanmasından çok hoşlandığı; yüzünden, yürüyüşünden, kürsüye çıkışından ve yaptığı sıcak konuşmasından açıkça anlaşılıyordu. Konuşması bitince bakan, hafifçe sağına döndü ve merakını gidermek için rektöre sordu;

“Sayın rektörüm, bu plakasız arabaların çokluğu dikkatimi çekti. Bunlar nedir, niçin sıralanmış, niçin plakasız ve niçin buradalar?

“Sayın bakanım, biliyorsunuz üniversitemiz son yıllarda çok büyüdü ve devletin birçok işlevini üstlendi. Bunların içinde bizi en çok zorlayanı, Açık Öğretim sınavlarını Türkiye’nin her ilinde yapıyor olmamız ve bunun için çeşitli türde vasıtalara ihtiyaç duymamızdır. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizler nedeniyle, genel bütçeden ihtiyaçlarımızı karşılayacak tahsisatı alamıyoruz. Sizden önceki maliye bakanımıza durumu arz etmiştik. Eksik olmasınlar, üniversitemize bir miktar tahsisat ayırdılar ve gördüğünüz vasıtaları üniversitemize kazandırdık. Bu vasıtaları kullanacak şoför kadrolarını da vermek üzereydi ki, biliyorsunuz hükümet düştü ve siz bakan oldunuz. Sürücüsü olmayan bu arabaları koyacak başka bir yerimiz olmadığı için, buraya sıraladık. Yaklaşık bir yıldır burada yağmurun, karın altında bomboş beklemekte ve hatta gördüğünüz gibi de yavaş yavaş çürümektedirler.”

Bakan, bu durumdan devlet adına çok üzüldüğünü belirten bir eda ve tavırla, solunda bekleyen özel kalem müdürüne;

“Not al ve Ankara’ya varır varmaz bana hatırlat. Çok ayıp etmişiz. Vasıta verilir de vasıtaları kullanacak şoför verilmez mi?”

Sonra, sağında dikilen rektöre dönerek;

“- Devlet adına sizlerden özür dilerim. Sık sık hükümet krizlerinin olması, böyle abesliklere yol açıyor. Sayın rektör, ihtiyacınız olan şoför vasıf ve miktarını, gerekçelendirerek ve usulüne uygun olarak en kısa zamanda bakanlığıma ulaştırınız. Gereğini öncelikle yapacağıma, arkadaşlarınız huzurunda söz veriyorum.”

Bakan üniversiteden ayrıldıktan sonra, üniversite teknisyenleri, plakalarını takarak vasıtaları, Eskişehir’de rektörü çok seven ve rektörün ricasını emir telakki eden sahiplerine tek tek teslim etmişlerdi.

Yaklaşık üç ay sonra, yeteri kadar şoför kadrosu verilmiş, şoför alım prosedürü tamamlanmış ve işe alınan şoförler, rektörlük binasının girişindeki şoförler odasında, kullanacakları vasıta olmadığı için bomboş beklemekteydiler.

Bir süre sonra hükümet düşmüş ve yerine kurulan hükümetin maliye bakanının üniversiteyi ziyaret edeceği duyurulmuştu. Ancak, bu kez bakanı, geçen seneki bakanın karşılandığı yerde değil, rektörlük binasının girişinde karşılamamız rica edilmişti.

Belirtilen saatte belirtilen yere gelirken, yine hayretler içinde kalmıştık. Şoförler odasının kapısından sinema salonuna kadar, özel olarak diktirilmiş giysilerinden şoför oldukları kolayca anlaşılan yaklaşık 50-60 personel, yan yana dizilmiş olarak bakanın gelmesini bekliyorlardı.

Bakan geldi. Konuşmasını yaptı ve tam kürsüden inmek üzereyken, rektör söz aldı;

“- Sayın bakanım, sizden defalarca özür dileyerek, bir durumu arz etmek durumundayım. Biliyorsunuz üniversitemiz son yıllarda çok büyüdü ve devletin birçok işlevini üstlendi. Bunların içinde bizi en çok zorlayanı, Açık Öğretim sınavlarını Türkiye’nin her ilinde yapıyor olmamız ve bunun için çeşitli türde vasıtaya ve bunları kullanacak şoföre ihtiyaç duymamızdır. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizler nedeniyle, genel bütçeden ihtiyaçlarımızı karşılayacak tahsisatı alamıyoruz. Sizden önceki maliye bakanımıza durumu arz etmiştik. Eksik olmasınlar üniversitemize, yeteri kadar şoför kadrosu verdiler. Sizin de dikkatinizi çeken şu 60 arkadaşı işe aldık. Ancak, selefiniz olan bakan, şoför arkadaşların kullanacakları vasıtaları satın almamız için gerekli tahsisat emrini vermek üzereyken, bildiğiniz gibi hükümet düştü ve siz bakan oldunuz. Şurada görmekte olduğunuz şoförler, şoförlükten başka bir iş bilmedikleri için, kendilerinden başka işlerde de yararlanamıyoruz. Daracık bir şoförler odasında bomboş oturuyorlar. Sizden, üniversitemizin bu sorununa yardımcı olmanızı istirham ediyoruz.”

Bakan, bu durumdan devlet adına çok üzüldüğünü belirten bir eda ve tavırla, solunda bekleyen özel kalem müdürüne;

“Not al ve Ankara’ya varır varmaz bana hatırlat. Çok ayıp etmişiz. Şoför verilir de kullanacakları vasıtalar verilmez mi?”

Sonra, sağında dikilen rektöre dönerek;

“- Devlet adına sizlerden özür dilerim. Sık sık hükümet krizlerinin olması, böyle abesliklere yol açıyor. Sayın rektör, ihtiyacınız olan vasıta cins ve miktarını, gerekçelendirerek ve usulüne uygun olarak en kısa zamanda bakanlığıma ulaştırınız. Gereğini öncelikle yapacağıma, arkadaşlarınız huzurunda söz veriyorum.”

Böylece, Anadolu üniversitesi, ihtiyacı olan vasıtalara ve onları kullanacak şoförlere kavuşmuş oldu.

*****

İnsanlık değerlerinin önemsenmesine ve bu değerlere uygun davranılmasına, küresel ahlak denir. Küresel olaylara bakın! Kürede ahlak var mı?

*****

BENİM AÇIMDAN ZAFER BAYRAMI

1922 tarihinde rahmetli dedem 63 yaşında, rahmetli babam 16 yaşında, rahmetli annem 14 yaşında ve çalılıklarla kaplı bir meydanda Yunan ordusunun bir müfrezesinin esiri durumundalar. Hiçbir can, mal ve özgürlük umutlarının olmadığı bir anda, yunan müfrezesinin çevredeki bütün evleri ateşe vererek hızla kaçmasına şahit olurlar. Çok kısa bir süre sonra da Türk süvarilerinin, hızla kaçan yunan askerlerinin ardından gitmekte olduklarını görürler ve sevinçlerinden hüngür hüngür ağlarken, bir taraftan da “Yaşasın Mustafa Kemal Paşa ve askerleri, Yaşasın Mustafa Kemal Paşa ve askerleri” diye bağırırlar.

2014 YAZININ SON GÜNÜ

Bu gün, yazın son gününü yaşıyorum ve Pazar. Bu şansı, güzellik üreterek değerlendirmeliyim. “Ne yapsam, ne yapsam! Tarihi mekanları mı gezsem? Dilenmeyi onuruna yediremeyen bir insan mı arayıp bulsam? Doğayla bütünleşip piknik mi yapsam?” Sahi ya, yazın son gününde güzellik adına ne yapılabilir?

******

HER DEVRİM KARGAŞA YARATIR

İnsanlar yeryüzünde görünmeye başladığı günden bu güne, istisnasız her devrim kargaşa yaratır. Kargaşada ne istediğini iyi bilenler, kesinlikle istediğini elde ederler. Osmanlı’daki devrimleri ve yarattığı kargaşadan çıkar sağlayanları bir tarafa bırakın. Cumhuriyet devriminin kargaşası, ne istediğini iyi bilen Merhum Vehbi Koç’u Türkiye’nin en büyük zengini yapmıştır. “Yeter Söz Milletin” sloganıyla yapılan demokrasi devrimi, “Her Mahallede Bir Milyoner” yaratmıştır. 27 Mayıs 1960 Devrimi, Subay sınıfına özgü zenginlik, iyi mekanlarda lojmanlar, evler ve vesayet yaratmıştır. 12 Eylül 1980 Devrimi, ne istediğini çok iyi bilen generallere ve din tüccarlarına hayal bile edemeyecekleri fırsatlar sunmuştur. Sayın Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e Anayasa Kitabını fırlatmasıyla başlayan devrim, ne istediğini çok iyi bilen AK partililere 2002’de iktidar ve bu iktidar döneminde nice milyarderler ve nice Reza Sarraf’lar yaratmıştır.

*****

MŞ ANISI-10: MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞININ VERİMLİLİĞİNİ ARTIRMA PROJESİ

1989 yılında, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğüne Milli Eğitim Bakanından bir reorganizasyon önerisi gelir. Anadolu üniversitesinden, Milli Eğitim bakanlığının Ankara Milli Eğitim Bakanlığı dahil bütün illerdeki eğitim/öğretim birimlerini, bilimsel bir yaklaşımla incelemesi ve eğitim/öğretim verimliliğini artıracak bir proje hazırlanması istenir. Üniversitenin bu projeyi hazırlarken hiçbir masraftan kaçınmaması, proje için gerekli tutarın bakanlığa bildirilmesi durumunda, paranın Anadolu Üniversitesi Döner Sermaye İşletmesine yatırılacağı, resmi bir yazı ile bildirilir.

Üniversite rektörü, Türkiye’de açılan ilk fen fakültesini birincilikle kazanan ve birincilikle bitiren, Ankara Fen Fakültesini birincilikle kazan ve birincilikle bitiren, sonra da bütün akademik kariyerini birincilikle tamamlayarak profesör olan bir öğretim üyesini makamına çağırır.

“- Milli Eğitim Bakanı dün üniversitemizi ziyaret ederek, Türkiye’nin eğitim/öğretim verimliliğini artıracak bir proje hazırlamamızı istedi. Bu bilimsel araştırma için bir bütçe sınırlaması yok. Ne kadar para istersek verecekler. Şimdi sana, döner sermayeden masrafların için yeterli bir avans verilecek. Ankara’ya git ve bir ön araştırma yaparak, bu işin olabilirliği konusunda bana bir rapor hazırla gel.”

“- Peki hocam.”

Görevlendirilen öğretim üyesi, Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığında, odacısından bakanına kadar ne kadar insan varsa hepsiyle saatlerce tek tek görüşür ve raporunu hazırlayıp Rektöre sunar.

Rapor, aynen şöyledir:

Anadolu Üniversitesi Rektörlüğüne

Milli Eğitim Bakanlığının eğitim/öğretim verimliliğinin artırılabilmesi için, Milli Eğitim Bakanlığı Bütçesinden maaş alan müstahdem, memur, öğretmen, müdür, müdür yardımcısı, şube başkanı, şube başkan yardımcısı, genel müdür, müsteşar daha ne kadar insan varsa istisnasız tümünün Türkiye’den bir daha asla dönmemek üzere başka bir ülkeye, örneğin Sibirya’ya gönderilmesi gerekir. Nedeni, bu insanların tümü, işlerini en mükemmel şekilde yaptıklarına inanıyorlar. Atomu parçalamak bile, bu insanların kafasını değiştirmekten daha kolaydır.

Rektör, bu raporu, aynen Milli Eğitim Bakanına verir ve Bakanlıktan bir ücret talep etmez.

Çağın örgütleme ilkelerine göre örgütlenmiş bin insanın gücü, doğaçlama yöntemiyle örgütlenmiş 1 milyon insanın gücüne eşittir. CHP okusun.

Doğanın yapı ve işleyişini örnek alarak yaşayan insan, asla yanılmaz. Doğaya ters düşen insan ise ömrünü yanlışlar içinde çırpınarak bitirir

Akıllı insan, düşüncelerinde yanıldığını anlar ve düşüncelerini daha iyileriyle değiştirir; aptal insan ise, ne düşüncelerinin yanlış olduğunu anlayabilir ne de o düşüncelerden ayrılabilir.

Bazı konuları bilmediğimi söylemekten asla utanmam. Örneğin, politikayı hiç bilmem. Bilmek de istemem. Nedeni, yalancılıkla bilgin olunmaz.

********

Sesli dil kullanmaksızın söylenmek istenen bir düşünceyi, görünen organların duruşu, tavrı, biçimi ve davranışlarıyla anlatmaya beden dili denir.

**********

Kaliteyi, yalnız ve yalnızca rekabet artırır. Muhalefetin rekabet gücü artmadıkça, Türkiye’nin yönetim kalitesi asla artmaz. Muhalefet kazanda su dövüyor.

******

Haklı isteklerini verdiklerim nankör; haksız isteklerini vermediklerim düşmanım oldular. Ben ise üzülmemeyi öğrendim.

******

Ezilmiş asansör boşluğunda kanlar içinde yamyassı duruyor,

Daha çok zenginlik uğruna ya Rap ne yoksullar ölüyor!

******

Vali “on şehidimiz var” dedi. Bu şehit ifadesi, işçilerimizi şehit eden düşmanlarımız var demektir. Mahkeme düşmanlarımızı serbest bırakmış!

******

ÇAĞIMIZDA “KAZA” PARADİGMASI GEÇERLİLİĞİNİ YİTİRMİŞTİR

“6 Sigma” ya da diğer adıyla “Sıfır Hata” bilimsel kurallarının hiç taviz verilmeden uygulanması durumunda, kesinlikle “KAZA” olmaz. İlk gerçek Müslümanlar bunu, “Deveni sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a tevekkül et” şeklinde ifade etmişlerdir. Ne trafikte, ne sağlıkta, ne mahkemede, ne inşaata, ne de herhangi başka bir yerde, kurallara uyulması kesin bir şekilde denetlenmediği için, feci kazalar olmakta ve çok acı çan ve mal kayıpları gerçekleşmektedir. Devlet ve diğer devlet kurumları, ya kurallar koymamalı ya da konulan kurallara kesinlikle uyulmasını sağlamalıdır.

Türkiye’deki feci kazalarda insanların canını kaybetmesi cinayetlerinden devlet yöneticileri, belediye yöneticileri, kurum yöneticileri, holding yöneticileri, şirket yöneticileri ve diğer kural uygulatma görevini savsaklayan bütün görevliler, Allah indinde müteselsil olarak sorumludurlar ve inşallah hem bu dünyada, hem de öteki dünyada layıklarını bulacaklardır.

Sanat, deha düzeyindeki zekaların hayal güçlerinin somutlaştırılmış şekli olduğu için, gerçek sanat ve sanatçıyı anlayanların sayısı az olur

*****

Gideceği yeri bilmeyen kaptana, hiçbir rüzgar fayda sağlamaz. Kılıçtaroğlu’ndan kaptan, Bekaroğlu’ndan rüzgar olursa, gemiyi arada bul artık

DEVLET

Devlet, halkın organize edilmiş biçimi ya da en genel anlamıyla, vatandaşların en üst yönetim organıdır.

Kurumlar, uzmanlar, iç ve dış güvenlik güçleri, maliye ve mahkemeler, devletin olmazsa olmazlarıdır.

Devletin en başta gelen birincil görevi, hiçbir ayırım yapmaksızın tek tek her vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlamak, adalet ihtiyacını ivedilikle (en acele olarak) gerçekleştirmektir.

SORU: Sizin devletiniz, vatandaşlar arasında hiçbir ayrım yapmadan; önce can, sonra mal ve sonra da adalet ihtiyacınızı, birincil görev olarak ivedilikle sağlamakta mıdır; yoksa önceliği bazı vatandaşlara ve bazı ikincil işlere mi vermektedir? ( (NOT: sakın inanmadığınız yanıtı vermeyiniz!)

*******

SAKIN DİPLOMALARA İNANMAYINIZ

Diploma, üzerinde yazan anabilim dalının bilindiğini göstermez. Diploma sahibinin, bazı dersleri sanki almış ve başarmış gibi olduğunu gösterir.  Zaten Türkiye’de her ne varsa tümü, …mış gibidir. Adalet varmış, can ve mal güvenliği varmış, sağlık sistemi varmış, eğitim varmış, trafik varmış, yönetim varmış, denetim varmış, önlem varmış ve ……mış, mış, mış… gibidir.

İddia ediyorum, Türkiye’de diploma sahibi olmak, sürücü belgesi sahibi olmaktan daha kolaydır. Bir okula veya fakülteye başlayanın, diploma sahibi olmaması mümkün değildir. Başlayan, bir yolunu bulur ve kesinlikle bitirir. Ancak, 20 yaşına kadar sayısız Türkçe dersi alan üniversite mezunları, kurallarına uygun Türkçeyi, asla yazamaz ve konuşamaz. Hemen her eğitim aşamasında İngilizce dersi alan mezunlar, çat pat bile İngilizce yazamaz ve konuşamaz. Matematik diploması olan üniversite mezunları 1’i tanımlayamaz. İnşaat fakültesi mezunlarının yaptıkları binalar veya köprüler ilk darbede yıkılır. Tıp fakültesi mezunlarına gelen hastaların ömrü varsa yaşarlar, yoksa ölürler. Hukuk fakültesi mezunlarının dağıttığı adalet, mizah konusu olur. Diplomalı siyasetçilerin oluşturduğu TBMM, mutlu azınlık için yasa çıkartmaktan başka bir işe yaramaz.

ÇÖZÜM: İleri ülkelerin akreditasyon kurumları, Türkiye’deki bütün öğretmenlerin ve öğretim üyelerinin yeterliliğini ölçmeli, yeterlileri tekrar atamalı, yetersizleri kesinlikle eğitim ve öğretim kurumlarından uzaklaştırmalıdır.

Yapılan tüm araştırmalar, bütün sorunların eğitimle çözümleneceğini, eğitim sorununun ise, ancak eğitenler arasında haklı rekabetle çözümleneceğini vurgulamaktadır.

******

Varoluşçuluk (egzistansiyalizm) felsefesine göre, iyi bir insandan değil, diğerlerine göre daha iyi bir insandan söz edilebilir.

Felsefi açıdan devinim, bir ruh durumundan başka bir ruh durumuna geçiş ya da zaman içinde bir düşünceyi başka birisiyle değiştirme demektir. Devininiz.

*****

BİR MUCİZE OLSA

Bir mucize olsa, Fatih Sultan Mehmet mezarından kalksa, coğrafi açıdan Karadeniz ile Marmara denizini birleştiren Boğaz hariç, hiçbir yeri tanımazdı.

Bir mucize olsa, Mustafa Kemal Atatürk mezarından kalksa, perişan Türk Halkını arkasına alır, yeniden tam bağımsızlık mücadelesi başlatırdı.

**********

Hiçbir maddi karşılık beklemeden bilgisini verene alim, malını verene zengin, canını verene de aşık denir.

*****

Türkiye’deki makam ve mevki sahiplerinin yürüyüşlerine bakınca, kibirlerinden duburlarının yarıldığını görüyorum ve çok üzülüyorum. (Dubur=Anüs)

******

Kıtlık olmasaydı iktisat olmazdı. İktisat, kıtlıkta seçenekler geliştirmek, birbiriyle karşılaştırmak ve amaca uygun olanını tercih etmektir

*****

ABD’den Türkiye’ye yapılan ve yapılacak hiçbir eleştiriye, övgüye veya öneriye asla inanmamak gerekir. Nedeni, aşırı pragmatist bir ülkedir.

******

Tarih; adalet, doğruluk ve dürüstlüğün her zaman, her yerde ve her koşulda, en geçerli ve en başarılı politika olduğunu sürekli göstermiştir.

*********

Akıl karşılaştırma yeteneği; zeka koşullara uyma yeteneği; akıl ve zekanın birlikte işlemesi dengeli davranış; dengeli davranış huzur sayılır

*****

Vazgeçmek, kazanmaktır. Akla aykırı tercihlerinden, tutkularından, hayallerinden ve sahte dostlarından vazgeçen insanların tümü kazanmıştır.

*******

Sıradanlar değil, farklılar kitap yazar. Türkiye’de kitap okuyanların oranı binde 2’den fazla olsaydı, ülkemiz sıradan insan yığını olmazdı.

******

Görünen gerçek değildir. Keşke Türk halkı da gerçekleri, İbrahim gibi, Muhammed gibi, Galileo gibi kendisi arayıp kendisi bulsaydı.

*****

KEÇECİZADE FUAT PAŞA, 3.NAPOLYON’A “SİZ DIŞARIDAN BİZ İÇERİDEN BU DEVLETİ YIKAMADIK” YANITINI VERMESİ

Fransa İmparatoru 3. Napolyon, Dışişleri Bakanı Keçecizade Fuat Paşa’ya “Süveyş Kanalı açılmalı, Girit, Osmanlılardan alınıp Yunanistan’a verilmeli, Kudüs’teki kutsal yerlerin Katoliklere ait olanların yönetimi Fransızlarda olmalı…” gibi isteklerini sıralayınca, Fuat Paşa şu yanıtı verir: “Haşmetmemeab, üç yüz yıldır biz içeriden siz dışarıdan bu devleti yıkamadık. Tarihte bana böyle bir başka devlet daha gösterebilir misiniz?”

******

TÜM KAMU YÖNETİCİLERİ, MEMURLAR, SİYASİLER, SANAYİCİ VE İŞ ADAMLARI DERNEĞİNE ÜYE OLANLAR, ALES SINAVINA TABİ TUTULMALI, SINAVDA 70’İN ÜZERİNDE NOT ALAMAYANLARIN TÜM YETKİLERİ VE VARLIKLARI, ALABİLENLERE VERİLMELİ! HADİ CANIM SEN DE MEHMET! BÖYLE ÖNERİ Mİ OLUR? GERÇİ TÜRKİYE GELİŞİR AMA, O ZAMAN DA YETENEKSİZLER TURNUSOL KAĞIDI GİBİ ORTAYA ÇIKARLAR! BÖYLE BİR SINAVA RAZI OLURLAR MI SANIYORSUN?

******

PARANOYA, kişinin mantıksız kurgu ve kuruntular geliştirerek, sık sık aşırı endişe veya korkular duyması halidir. Halk paranoyaklaşıyor gibi

******

SİSTEMİN ÖZELLİKLERİ

1.           Her sistemin çevresi vardır. Çevresi, sistemi olumlu ve olumsuz olarak etkiler.

2.           Her sistem, daha büyük bir sistemin alt sistemidir. Bu nedenle alt sistem, üst sistemin koyduğu kurallara göre işlemek durumundadır.

3.           Her sistemin temel amaçları ve ikincil amaçları vardır. Alt sistemin amaçlarının üst sistemin amaçlarıyla çelişmemesi gerekir.

4.           Her sistemin bir sınırı (büyüklüğü) vardır. Doğal sistemlerin büyüklüğünü doğa, yapay sistemlerin büyüklüğünü sistemi kuranlar belirler.

5.           Her sistem kendi amaçlarını gerçekleştirebilecek bileşene, ilişkiye, çabaya ve işleve sahip olmalıdır.

********

Zenginlik, güç, makam ve mevki geçicidir ve bu dünyada kalır. İyilik, doğruluk, erdem ve adalet kalıcıdır ve seninle beraber ebediyete gider

*****

Mal, hizmet ve bilgi üretiminde uygulanan yöntemler değil, yöneticinin olaylara ve sorunlara bakışı ve onları doğru algılaması önemlidir.

*****

KARAR ALMA

Karar alma, sorunun varlığını algılamak, değişik kaynaklardan bilgiler toplayarak sorunu tanımlamak, sorunun değişik çözümlerini seçenekler biçiminde ortaya koymak, seçenekleri birbiriyle karşılaştırarak amaca uygun olanını seçmek ve böylece bir uygulama planı elde etmektir.

SORUN: Karşılanmayan ihtiyaca sorun denir. Örneğin, iş güvenliği ihtiyacı karşılanmıyorsa sorun vardır.

*****

İnsanların çok büyük bir kısmı, asıl amacının kendi hayatını yönetmek olduğunu bilmez ve başkalarının hayatını yönetme ukalalığını yapar.

*****

Reklamcılıkta En Sık Kullanılan 10 Sözcük:

Büyük, yeni, bedava, garantili, onaylı, güvenli, fırsat, sadece, kazan, keşfet.

“Reklama inanan eşektir.” Rösle.

Eşek olmamak için, Yeni Türkiye, Büyük Türkiye, Güvenli Türkiye vb…reklamlara inanmıyorum.

*****

ALMANLAR KAZANACAK VARSAYIMI İLE GİRİLEN BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SONUNDA TOPRAKLARIMIZ ÜZERİNDE TAM 23 DEVLET KURULDU. MUSTAFA KEMAL VİZYONU OLMASAYDI ŞİMDİ BİZİM BİR DEVLETİMİZ OLMAYACAKTI. NEDENİ BAŞKENTİMİZ TESLİM ALINMIŞ PADİŞAHIMIZ ESİR DÜŞMÜŞTÜ.

İttihat ve Terakki Partisinin tek karar alıcısı durumundaki Enver paşanın, hiç kimseye danışmadan Birinci Dünya savaşına girilmesine karar vermesi, Türkiye’nin tarihten ders çıkarmasına yeter de artar bile.

*****

Dış politikada, sorunların barışçıl yöntemler ve müzakereler yoluyla çözülmesine diplomasi, bu süreçte yer alan kişilere ise diplomat denir

******

Nedeni ne olursa olsun, bir devletin askerini, jandarmasını, polisini ve diğer kolluk güçlerini taşlayanlar hoş karşılanıyorsa, devlet bitmiştir.

*****

OYUN KURAMI

Postmodern devlet yönetimi, küresel alanda ve küresel diplomasi yöntemiyle yapılır. Dolayısıyla, alınacak her kararda diğer devletlerin koşulları göz önünde bulundurulur. Tıpkı bir spor karşılaşmasında olduğu gibi, diğer devletlerin strateji ve taktiklerini tahmin edip, onlara göre strateji ve taktikler geliştirmek gerekir.

Yönetimde, rakiplerin strateji ve taktiklerine karşı strateji ve taktikler geliştirmeye, OYUN KURAMI ya da OYUN MODELİ adı verilir. En geçerli strateji ve taktik planına, “Kazan Kazan (Win Win) modeli denir.

*****

YENİLİKÇİ GİRİŞİMCİ

Küresel ölçekte hemen herkesin yaptığını yapan girişimciye, taklitçi girişimci denir. Buna karşılık, kimsenin yapmadığı katma değeri çok yüksek mal, hizmet ve bilgi üreten girişimciye, yenilikçi girişimci denir.

Her ilde en az bir üniversitesi olan Türkiye’nin yüksek öğretim sistemi, öğretim üyesi açısından yetersiz olduğu için, eğitim açısından ezbere dayandığı için ve ilk ve orta öğretim sistemi de üniversiteleri destekleyecek öğrenci gönderemediği için, bizde yenilikçi girişimci görmek şimdilik imkansız gibi görünmektedir.

Türkiye’nin bugünkü Milli Geliri 800 milyar dolar, özel girişimcilerin dış borcu 166 milyar dolardır. Milli gelirin yüzde 21 olan dış borcu azaltmanın tek yolu, Türkiye’de yenilikçi girişimci yetiştirecek iyi bir eğitim ve öğretim sistemini gerçekleştirmektir.

Türkiye, orta öğretimde ve yüksek öğretimde başörtüsü sorununu çözmekle meşgul.

Rakip devletler gider ilerisine, Türkiye yönetimi gider gerisine! İsterseniz okullarımızdaki kız öğrencilerimizin tümünü, yalnızca gözleri görünecek şekilde örtünüz. Daha da geriye hem de çok geriye gidersiniz. Dünya uzayda üretim yapmaya başlar, siz Orta Doğudaki bedevilerle kan gölü içinde yaşar durursunuz.

*****

TEKEL TÜRLERİ

Belirli bazı maddi ve manevi varlıkların tek satıcısı olması durumuna tekel denir. Başlıca tekel türleri şöyle sıralanabilir:

1.Yasal tekeller: İktidar rantı sağlar.

2. Coğrafi tekeller: Yer rantı sağlar.

3. Doğal tekeller: Büyüklük rantı sağlar.

4. Kartel tekeller: Birleşme/bütünleşme rantı sağlar.

5. Bilgi tekelleri (Knowhow): Araştırma/geliştirme rantı sağlar.

6. Din tekelleri: Oy rantı sağlar.

*******

İHTİYAÇ: İnsan organizmasının doğduğu andan itibaren eksikliğini hissettiği su, hava, gıda, giysi ve sevgi gibi yaşamın devamını sağlayan olmazsa olmazlar.

İSTEK: İnsana eksikliğini ailesinin, arkadaşlarının ve toplumun sonradan öğrettiği bisiklet, araba, bilgisayar, mobilya gibi olmasa da olurlar.

ARZU: İnsanda işletmecilerin, pazarlamacıların ve reklamcıların yarattığı rolex saat, versace giysi, Ferrari araba, Macallan viski, Tripleks villa gibi şiddetli istek.

******

İLERİCİ PADİŞAHLAR

GENÇ OSMAN: 1622 de korkunç bir gerici darbe ile hayatını kaybetmiştir. Eğer istediği devrimleri gerçekleştirebilseydi, yükselme dönemi devam edecekti. Belki de Rönesans hareketini Avrupa’ya Türkler yayacaktı.

III.AHMET: 1727’de İbrahim Müteferrika ile arkadaşı Yirmisekizçelebi-zade Said Efendi’ye, İstanbul’da ilk Müslüman Türk matbaasını bu padişah açtırdı. 1718-1730 Lale devri, Türk tarihinin “Rönesans” dönemidir. Gericilerin lideri Patrona Halil İsyanı, bu ilerici padişahın devrimlerini sona erdirmiştir.

II.MAHMUT: 1826 da Yeniçeri Ocağını kaldırdı. 1829’da Türk tarihinde yenileşme hareketlerinde bir dönüm noktası olan kıyafet kanununu yayınlayınca, gericiler kendisine “gavur padişah” lakabını taktı. Batı musikisi, piyano, bando, orkestra, tiyatro, opera ve operet kesin şekilde Osmanlı İmparatorluğu’na girdi. Birçok memur için Fransızca öğrenimi mecburiyeti kondu ve Bab-ı Ali’de kurslar açıldı. Tercümeler yapıldı, kitaplar basıldı. Okullar açıldı. Bugünkü Harbiye ve Tıbbiye kuruldu. II.Mahmut’un yenilikçilik hareketleri, daha sonra 1839 da Tanzimat Fermanının okunmasına yol açmıştır.

 II.Mahmud’un devrimleri, ondan sonra gelecek olan Sultan Abdülmecid ve Sultan II.Abdulhamit devirlerinde de devam ettirilmiştir. Ancak, bütün ilerici, devrimci, çağdaş uygarlık hareketleri, gerici zihniyetler tarafından akamete uğratıldığı için, Osmanlı İmparatorluğu yıkılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlığa yönelik devrimleri de, ne yazık ki her fırsatta tek tek ortadan kaldırılmaktadır. Orta öğretimde kız öğrencilere başörtüsü teşviki, bu gerici hareketinin en son örneğidir.

*****

BU DÜNYADA PARA VE GÜNAHLAR BIRAKARAK GİTMEK İSTEYENLER, KONUT YAPSINLAR, EV ARAÇ GEREÇLERİ ÜRETSİNLER; ASLA BİLİMSEL FAALİYETTE BULUNMASINLAR

12 yıl önce Türkiye’deki hane sayısı 16 bin 500, bugün ise 21 bin 500. Konut üret, mobilya üret, tava üret, çanak üret, perde üret, kısaca her türlü ev gereksinmelerini üret yüksek fiyatla sat. Talep sıkıntısı çekmez, çok zengin olur, zenginliğine zenginlik katarsın. Üstelik sayılan üretimleri yapmak için okullarda, fakültelerde, enstitülerde dirsek çürütmeye, en az 20 yıllar harcamana hiç gerek yoktur.

12 yıl önce bir profesör ayda 2100 dolar maaş alırken, bugün de ayda 2100 dolar maaş almaktadırlar. Oysa, ihtiyaç çeşitleri ve enflasyon aynı kalmamış artmıştır. Diğer taraftan, elini sallasan profesör, ben yaptım oldu türünden. Yani, profesör arzı arttığı için maaşları düşmüş,, hem itibarları azalmış, hem de işe yarar araştırmaları ve bulguları yok denecek duruma gelmiştir.

STRES ATMA ODASI

İsmi lazım değil Japonya’da çok büyük bir şirket, büyükçe bir salonun içine, şirketteki yöneticilerin maketlerini belirli aralıklarla yerleştirmiş. Her maketin yanına da, kolay kolay kırılmayacak türde sopalar konmuş. Salonun dışarıdan veya içeriden görünmemesi için de her türlü önlem alınmış.

Yöneticisinin veya yöneticilerinin insancıl olmayan davranışlarına maruz kalarak strese giren çalışanlar, tek olarak söz konusu salona girip kapıyı içerden kilitledikten sonra, hangi yönetici veya yöneticiler kendilerini strese soktu ise, sopayı ellerine alıyor ve öfkesi geçinceye kadar var gücü ile pataklıyorlarmış. Sonra salondan çıkıp rahatlamış olarak işlerinin başlarına dönüyorlarmış.

Şirketin uzmanları, her ay salona girip maketlerin yıpranma oranlarını yukarıdan aşağıya doğru sıralayarak, raporlarını şirketin yönetim kuruluna sunuyorlarmış. Yönetim kurulu üyeleri, maketleri en çok hırpalanan yöneticilerin görevlerine son veriyorlarmış.

Bu uygulamadan birkaç ay sonra, salonda maketi hırpalanan yönetici sayısı yok denecek kadar azalmış, buna karşılık şirketin verimliliği % 25 oranında artmıştır.

ÖNERİ: Türkiye’deki genel verimliliği artırmak için, devlet yöneticileri için Ankara’da, diğer yöneticiler içinde de kendi iş yerlerinde, benzer uygulamalar derhal yürürlüğe konulmalıdır.
Öğrenciler için de okullarında ve fakültelerinde hocalarının maketleri konulmalı ve strese giren öğrenciler, hocalarını pataklayarak stres atabilmelidirler. :))

*****

MUTLU OLMA YÖNTEMLERİ-1

Dünyaya geldiğinizde, sizi sevenlerin dışında hiçbir varlığınız yoktu. Dünyadan giderken de, sizi sevenler dışında hiçbir varlığınız olmayacaktır. Dünyadan giderken, ömür denilen aradaki sürede, bütün stres faktörlerini kendinize kendiniz yüklemiş olduğunuzu üzülerek anlarsınız. Çok geç kalmadan atın tümünü üzerinizden, tek amacınız insanlara kendinizi sevdirmek olsun. Böylece dünyaya geldiğiniz gibi gitmeye çalışınız. O zaman her iki dünyada da huzur bulursunuz. Peygamberler, ermişler, evliyalar, filozoflar ve erdem sahibi insanlar, dünyadan giderken geride sevgiden başka bir varlık bırakmamışlardır.

*****

BENİ KENDİ MAĞARALARINIZDAN DEĞİL, EVRENİN YAPI VE İŞLEYİŞİNE KARINCA KADERİNCE KATKI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİNİZ LÜTFEN. HAKARETLERİNİZE DE BEĞENİLERİNİZE DE AÇIĞIM. NEDENİ SİZİ ANLAYABİLİYORUM.

Hiçbir ayrım yapmaksızın bütün fikirleri dinler ve okurum. Onları ve kendi fikirlerimi barışa, iyiliğe, doğruluğa, dürüstlüğe ve adalete katkıları açısından değerlendiririm. evrenin yapı ve işleyişine katkıda bulunacağına inandıklarımı paylaşırım. Hiçbir kişiye, kuruma, görüşe, partiye, kulübe, derneğe veya benzerlerine bağlı değilim. Görüşlerimi özgürce söyleyip paylaşabilmek için, ömrüm boyunca hep özgür kaldım, özgür yaşadım ve özgür yaşamaya devam edeceğim.

*****

YEDİ SEKİZ HASAN PAŞA (1831-1905)

Yedi Sekiz Hasan Paşa, Osmanlı Ordusu’nda erlikten mareşalliğe kadar yükselebilen tek insandır. Okuma ve yazması olmadığı için imzasını, Arapça yedi (٧) ve sekiz (٨) rakamlarıyla atmış, bu nedenle de isminin başına halk, “Yedi Sekiz” lakabını takmıştır.

“Mareşal paşa” terimi bugünkü Türkçede “orgeneral mareşal” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi, 78 yaşında sadrazam olan Köprülü Mehmet Paşa da, okuma yazma bilmeyen bir baş yöneticiydi.

1905 yılında ölen Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın torunları, bugün Başıbüyük soyadıyla Çorum ilinde yaşamaktadırlar.

Peki, düğün değil bayram değil ben bu yukarıdaki yazıyı niçin paylaştım?

YANIT: Bu gece rüyamda Yedi Sekiz Hasan Paşayı gördüm. Bana, “Benim yaşadığım günlerde Osmanlı’da adam kalmadığı için okuma yazma bile bilmeyen beni bulup paşa yapmışlardı. Türkiye’de de adam kalmadıysa, okuma yazma bilmeyen gözü pek bir adam bulun paşa yapın” dedi. Hayır olur inşallah.

*****

Küresel dünyada devletler marjinaldir. Ancak yeni beyinler, yeni teknolojiler, yeni yazılımlar ve yeni sanatçılar üretenler ayakta kalırlar.

******

Nasıl dar, çarpık, yanlış ayakkabılar ayakları nasırlaştırırsa; ezberci, çarpık, yobaz, yanlış eğitim sistemleri de beyinleri nasırlaştırır.

*****

İnsan organizması, mimarlık açısından ufacık bir yapıya (vücut) sahiptir. Ancak, bütün bilimlerin temsil edildiği, harika bir doğal düzendir.

******

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770- 1831) ALMAN FİLOZOFU

Hegel’in kurduğu sisteme ‘diyalektik mantık’ denilir. Buna göre bir fikir (yani tez), karşısındaki başka bir tezle (yani anti-tez) karşılaşır ve bu ikilemden yeni bir anlayış (yani sentez) doğar

TEZ-ANTİTEZ-SENTEZ ÖRNEKLERİ:

Varlık-ölüm-oluş

Erkek-kadın-çocuk

Artı elektrik-eksi elektrik- ısı, ışık, hareket

Hoca- öğrenci-öğrenim

Saldırı-savunma-barış

Gece-gündüz-gün

Bu dünya-öbür dünya-ilahi adalet

Muhalefet-iktidar-demokrasi

Ve

İlericilik-gericilik-Türkiye

*******

Ölüm, insanları EŞİTLEYEN tek adalet sağlayıcıdır. İyi ki var! yoksa insanlık, sömürgen zenginlerden ve politikacılardan nasıl kurtulurdu?

*****

SDÜ’DEKİ BÜYÜK YOLSUZLUK! YA DİĞERLERİNDE!

SDÜ’de zimmet yoluyla yolsuzluğa konu olan para miktarının 14 Milyon TL’yi bulacağı ifade edilmiştir. (http://www.memurlar.net/haber/484966)

Devlet, her gün dişimizden tırnağımızdan artırdığımız paralarla yaptığımız alışverişlerimizden ödediğimiz Katma Değer Vergilerini ve diğer tüm vergileri liyakatsiz, beceriksiz, namussuz, dinsiz, imansız, hırsız kadrolara çarçur et diye vermemelidir.

Yolsuzluklar sadece akçeli işlerde değil, hemen her alda kitabına uydurularak yapılmaktadır. Alın size üniversitelerde uygulanagelen bir hülle yöntemi:

Bilindiği gibi, fakültelere alınacak akademik personelin belli bir yabancı dil bilgi düzeyi olması gerekir. Bu şartı sağlayamayan niteliksiz elemanlar, yabancı dil şartı olmayan yüksekokullara alınıp oradan da 13/B yani rektör oluruyla fakültelere geçirilir. Üniversiteler, bu tür liyakatsiz ve yetersiz öğretim üyeleriyle doludur. İnanmıyorsanız bir araştırınız lütfen.

*****

MELEKLER DİŞİ Mİ ERKEK Mİ TARTŞMASI

Fatih İstanbul’u alırken Bizans’ta, “Melekler dişi mi yoksa erkek mi?” tartışmaları yapıldığı söylenir. Bugün Türkiye’de neler tartışılıyor?

******

VAHİY YOLUYLA YÖNETİM

Başlıca yönetim türleri şu şekilde sıralanabilir:

  1. Teokratik yönetim
  2. Otokratik yönetim
  3. Oligarşik yönetim
  4. Demokratik yönetim
  5. Merkezden yönetim
  6. Yerinden yönetim
  7. Katılımlı yönetim
  8. Bilimsel yönetim
  9. Ve son zamanlarda Literatüre Türkiye baş yöneticilerinin eklemiş olduğu VAHİY YOLUYLA YÖNETİM.

(NOT-1: İslami terminolojide vahiy, emir veya fikirlerin Allah tarafından Cebrail aracılığı ile bildirilmesidir.)

(NOT-2: Türkiye’nin baş yöneticileri, “cep telefonu aslında nedir?”, “Türkiye markası nasıl olmalıdır?”, “Orta öğretimde çocuklar başını nasıl örtmelidir?”, “Üniversitelerde dersler nasıl verilmelidir?”, “Gazali ve Hegel rüyalarda herkese hocalık yaparak yol göstermelidir” gibi hemen her gün kendilerine gelen vahiyleri, televizyonlarda halka söylemektedirler.)

*****

 “Bizi örteceğinize kendi nefsinizi terbiye edin öküzler!”  Sezen AKSU. Demek ki neymiş? Her tezin anti tezi varmış.

*****

BİLİMSEL GERÇEKLİK VE BİR BİLİMSEL ARAŞTIRMAYA DAYANMAYAN KANAAT 

BİLİMSEL GERÇEKLİK: Matematik, fizik, kimya, biyoloji ve benzeri dersler, tüm evrende ve tüm dünyada geçerli olan yapı ve işleyişleri tanımlar ve formüllere bağlarlar. Eğer bu derslerin formüllerine inanmayanlar olursa, onlara formüllerin ispatını yapabilecekleri yöntemleri de verirler.  Dolayısıyla bilimselliğe inanmış insanlar, söz konusu dersler için “doğrudur, yanlıştır, eksiktir, iyidir, kötüdür” diye üzerinde asla tartışılmazlar.

BİR BİLİMSEL ARAŞTIRMAYA DAYANMAYAN KANNAT ÖRNEĞİ: “ ….O ülkeler matematik, fizik, kimya dersleri zorunlu olarak okutulamaz diye bir tartışma yapıyorlar mı? Ama AİHM,  din Kültürü dersi zorunlu olarak okutulmasın diye karar almış. Din kültürü dersi okutulursa, gençler uyuşturucu batağına saplanmazlar….”  İki gün önce, Sayın Cumhurbaşkanımız, aşağı yukarı bu anlamda bir kanaatini televizyonlarda beyan etmiştir.

BİLİMSEL BULGU: Olaya bilimsellik açısından değil de kanaatler veya inançlar açısından bakılırsa, dünyada ne kadar insan varsa o kadar doğru vardır. Olaylara ve inançlara insanların bakışı ve görüşü farklıdır. Dinler de öyledir. Ne kadar din varsa, o kadar da çok semavi tartışma vardır. Tarih boyu din ve din kültürü “doğru, eksik, yanlış, saçma” diye tartışılmıştır. Tartışmalar 30 yıl savaşları, haçlı seferleri, mezhep savaşları ve benzeri acı sonuçlara yol açmıştır. En son örneği, dünyanın güncel sorunu olan IŞİD ve diğer medeniyetler çatışmasıdır.

SONUÇ: Herkesin inancı farklı olduğu için ve Din Kültürü dersinin bilimsel formülleri olmadığı için, Din Kültürü Dersi “zorunlu mu olsun seçmeli mi olsun” diye tartışılır. AİHM, hangi gerekçe ileri sürülürse sürülsün, davaya İnsan Hakları açısından bakarak o zorunluluğu kaldırır. Din ve din kültürü dersi ve içerikleri tekel altına alınamaz. İnançlara saygı, uygar insanın en belirgin özelliğidir.

*****

TEŞEKKÜR

1 Ekime rastlayan doğum yıl dönümümü, gerçek duygu ve sevgi içerikli nazik mesajlarıyla kutlayan öğrencilerim ve diğer dostlarım, yaşam sevincime sevinç kattılar. Tüm arkadaşlarıma teşekkür eder, yaşamlarında sağlık, huzur ve üstün başarılar dilerim.

******

Evrende, dolayısıyla yer kürede hiçbir geometrik şekil yoktur. Ayrıca, birbirinin tıpa tıp aynısı varlık da yoktur. Ama, Türkler aynı kafada

*****

BETERİN DE BETERİ VAR

Şeyh Sadi, çakıl taşları ve dikenlerle kaplı bir çöl yolunda yürüyerek bir şehirden diğerine giderken, delik çarıklarına batan taşlar ve dikenler kendisini isyana yöneltmiş ve “Allah’ım başkalarına hanlar, hamamlar, bağlar, bahçeler verirsin de bana bir sağlam çarığı çok görürsün” demiş. Biraz sonra, karşıdan bacakları kesik olduğu için dizleri ve elleriyle emekleyerek kendisine doğru gelen bir adamı görünce, ellerini semaya doğru açmış ve  “Anladım Allah’ım anladım, tövbe, bin kere tövbe!” demiş.

******

BETERİN DE BETERİ VAR FIKRASI

Adamın birisi, bir apartmanın kapısındaki cenaze arabasına bir tabutun polisler nezaretinde konmakta olduğunu görünce, orada toplanan kalabalıktan birisine,

 “- Ne olmuş?” diye sormuş.

 “- Karşı apartmanın üçüncü katındaki dairede bir adam, gece karısını öldürmüş.”

“- Niçin öldürmüş?”

“- Kadının kocası, dört gün sürecek bir iş için başka bir şehre gitmiş. Ancak, işi erken bitince çok sevdiği karısına bir an önce kavuşmak için, evine bir gün erken bu gece dönmüş. Anahtarı ile kapıyı açıp evine girince, yatak odasında karısının bir adamla çırılçıplak uyuduğunu görmüş. Kan beynine sıçramış. Karısının yanında yatan adamı öldürmüş”

“- Beterin beteri var.”

“- Git başımdan be adam, bundan beter daha ne olur? Biri katil, biri mevta, biri de o biçim olmuş işte!”

“- Öyle deme, gerçekten beterin beteri var.”

“- Söyle bakalım bundan beter ne olabilir?”

“- Bundan beter şu olabilirdi: “Eğer kadının kocası bu gece değil de dün gece evine dönseydi, şimdi o tabutun içinde ben olacaktım.”

******

İstisnasız hepimiz, ayıplarımızın, görev ihmallerimizin, küfürlerimizin ve yalanlarımızın canlı şahidi durumundayız. Eee o halde kim dürüst?

ÖZÜR

Kurban bayramını da içeren günlerde yurt dışında olduğum için, elektronik ortamdan uzaktım. Yurda dönünce pek çok değerli arkadaşımın, öğrencimin, dostumun ve yakınımın bayramımı kutlamalarına anında yanıt veremediğim için özür dilerim.

Telefon, e-posta, whats App, facebook ve twitter ile bayramımı kutlayan tüm eş, dost, öğrenci ve arkadaşlarımın geçmiş kurban bayramlarını kutlar, esenlikler dilerim.

******

UYGARLIĞI GÖRDÜM

Marsilya, Cannes, Nice, Monaco ve Monte Carlo sahilleri ile istisnasız bütün binalar arasında en az 350 metre mesafe; tamamen halk için hazırlanmış. Halk, olağanüstü donatılmış geniş kaldırım ve caddelerde çok rahat olarak yürümekte, sahilin ve denizin tadını çıkarmakta, hemen her yerde denize girmektedir.

Türkiye sahilleri ise, istisnasız olarak binalara tahsis edilmiş, halk binaların arkasına atılmış, halkın sahilden ve denizden yararlanmasını engellemek için ne gerekiyorsa yapılmıştır.

Fransız kültürü halka öncelik verirken, Türk kültürü neden önceliği seçkinlere veriyor diye düşündüm ve yanıtını bulamadım.

*****

Keynes,” İnsanların para kazanmasına izin verin ve o parayı tüketmesini sağlayın” diyerek, paranın sahiplerinin değişmemesinin yolunu göstermiştir.

DÜNYAYININ FARKLI IRKLARIN BİRLİKTE YAŞADIĞI 100 NÜFUSLU BİR KÖY OLARAK DÜŞÜNÜRSENİZ

Bu köyün gelirinin % 16’sını bir ABD’linin, % 5,82’sin bir Japon’un, % 3,61’ini bir Almanın, % 2,92’sini bir Fransız’ın, %2,21’ini bir İtalyan’ın, % 2,06’sını bir İngiliz’in, % 1,93’ünü bir Rus’un, % 0,86’sını bir Türk’ün aldığını görürsünüz.

Dünya Bankasından alınan bu gerçek verilere göre, 100 kişilik köyde köy gelirinin % 36’sını 8 kişi, yüzde 64’ünü de geriye kalan 92 kişi almaktadır. Muhteşem Süleyman’ın torunu bir Türk köy gelirinin % 0,86’sına razı olurken, Muhteşem Süleyman çağında keşfedilen ABD’nin torunu köy gelirinin % 16’ını bal gibi dayatarak almaktadır.

AH ECDADIM AH, NE DİYEYİM TORUNUNU CAHİL VE YOZ BIRAKMAKTA DİRENDİĞİN İÇİN BİLMEM Kİ!

*****

UYGARLIĞI GÖRDÜM-2

“Gavur veya kafir” diye nitelendirdiğimiz Fransa’da istisnasız tüm sürücüler, trafikte önceliği yayalara veriyor. Türkiye’de ise trafikte öncelik,  ruhsuz araçlarda ve onların insana saygısız sürücülerindedir.

Fransız kültürü insana öncelik verirken, Türk kültürü neden önceliği ruhsuz araçlara ve onların insana saygısız sürücülerine veriyor diye düşündüm ve yanıtını bulamadım.

******

UYGARLIK DIŞI SAĞLIĞA AYKIRI TEKNOLOJİYİ GÖRDÜM

Fransız klozetlerinin arkasında tazyikli su fışkırtan delik olmadığı için, silme ihtiyacı rulo kağıtlarla gideriliyor. Kağıtla sile sile mübarek yerim yara oldu.

Taharete öncelik veren Türk kültürü, klozetlerin arkasından su fışkırtan teknolojiyi geliştirmişken, Fransız kültürü, neden önceliği nasırsız mübarek yerlere vermiyor diye düşündüm ve yanıtını bulamadım.

******

Türk Eğitim Sisteminin anlamsız amacı, gereksiz bilgiler hamalı gençler yetiştirmektir. Öğrettiği tüm ölü bilgilere tıklama ile ulaşılıyor.

*****

BENİM ADIM AŞK

TEK HECE

Var mı beni içinizde tanıyan? 
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim. 
Kalmasa da şöhretimi duymayan, 
Kimliğimi tarif etmek zor benim… 

Bülbül benim lisanımla ötüştü. 
Bir gül için can evinden tutuştu. 
Yüreğine Toroslar’dan çığ düştü. 
Yangınımı söndürmedi kar benim… 

Niceler sultandı, kraldı, şahtı. 
Benimle değişti talihi bahtı, 
Yerle bir eylerim tac ile tahtı, 
Akıl almaz hünerlerim var benim… 

Kamil iken cahil ettim alimi, 
Vahşi iken yahşi ettim zalimi, 
Yavuz iken zebun ettim Selim’i, 
Her oyunu bozan gizli zor benim… 

Yeryüzünde ben ürettim veremi. 
Lokman Hekim bulamadı çaremi. 
Aslı için kül eyledim Kerem’i. 
İbrahim’in atıldığı kor benim… 

Sebep bazı Leyla, bazı Şirin’di. 
Hatrım için yüce dağlar delindi. 
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi. 
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim… 

İlahimle Mevlana’yı döndürdüm. 
Yunus’umla öfkeleri dindirdim. 
Günahımla çok ocaklar söndürdüm. 
Mevla’danım, hayır benim, şer benim… 

Kimsesizim hısmım da yok, hasmım da 
Görünmezim cismim de yok, resmim de 
Dil üzmezim, tek hece var ismimde 
Barınağım gönül denen yer benim 

Benim için yaratıldı Muhammed 
Benim için yağdırıldı o rahmet 
Evliyanın sözündeki muhabbet 
Embiyanın yüzündeki nur benim

CEMAL SAFİ

******

ÖZGÜRLÜK MÜ AŞK MI?  Aşkım için canımı, özgürlük için aşkımı harcarım. Nedeni, aşkın kendisi, acısı, hazzı ve vuslatı özgürlük varsa vardır.

*****

ESTETİK YAŞANTIYI GÖRDÜM

Estetik Yaşantı, birbirini tamamlayan şu iki estetik nesnenin aynı anda hissedilmesidir.


Birinci Estetik Nesne; duyularla görülür, işitilir, zihinde canlandırılır ve insana haz verir.


İkinci Estetik Nesne; üzerinde düşünülen, seyrine dalınan, bir anlam içeren, bir değer taşıyan güzelliktir.

Marsilya, Cannes, Nice, Monaco ve Monte Carlo’da estetik yaşantıyı gördüm. Kaldırımlar, caddeler, sokaklar, binalar, dükkanlar, lokantalar, sahiller, heykeller, çarşılar, pazarlar ve trafik dahil her ne varsa bütün nesneler, estetik yaşantıya birinci öncelik verilerek tasarlanmış ve yapılmıştır.

Türkiye’mde ise tüm nesnelerin, bazı kesimlerin çıkarlarına öncelik verilerek tasarlandığını ve yapıldığını görüyorum. Felsefe açısından çıkarın olduğu yerde kesinlikle estetik olmaz. Örneğin Alman filozofu Kant’a göre estetik yaşantının ayırt edici özelliği, “çıkarsız” oluşudur.

Fransız kültürü estetik yaşantıya öncelik verirken, Türk kültürü neden önceliği seçkinlerin çıkarına veriyor diye düşündüm ve yanıtını bulamadım.

******

Delilik, aynı davranışları sürekli olarak tekrar edip farklı sonuçlar beklemektir. Türkiye, aynı yanlış davranışlarla nereye gidebilir ki?

******

Yaklaşık 80 milyon nüfuslu Türkiye’nin bir tek Nobel ödülü var. 15 milyonluk Hollanda’nın ise, değişik dalda 12 Nobel ödülü var.

****

175 YILLIK BİR ZAMAN DİLİMİNDE TÜRKİYE-JAPONYA KARŞILAŞTIRMASI

1839 Yılında Tazminat Fermanı okunurken Osmanlı Devleti, Japonya’dan çok ileri durumdaydı. İki ülke de bu tarihte yenileşme hareketlerine başladı. Bugün Japonya ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisidir. Türkiye bugün yaşam kalitesi açısından dünyanın 80.ülkesidir. Rakip ülkeler, son yıllarda bilim ve teknoloji alanında ışık hızıyla ilerlemektedir. Türkiye ise, futbol dahil hemen her alanda gerilemektedir. Türk eğitim sistemi, hiçbir işe yaramaz durumdadır. Türkiye dünyada yayın yapan en çok TV kanalına sahiptir. Ancak söz konusu kanallarda gerilemeyi daha da tetikleyen başlıca şu yayınlar yapılmaktadır:

  1. Sanat değeri düşük, evrensel düzeyin çok altında müzik
  2. Sözde alim görüntüsünde, aslında ortaçağ kafasında, kerameti kendinden menkul bazı adamların dini alandaki kısır tartışmaları ve izleyenlere bol bol hurafe pompalamaları
  3. Atatürk’ten sonra içi boşaltılmış “ulusal onur” tartışmaları
  4. Eş arayan insanları buluşturan acayip programlar
  5. Hiç kimsenin dinlemediği dinlese de öğrenemediği AÖF ve TRT okul programları
  6. İzleyicilerin duygusal güdülerinden yararlanarak, onları sömürme amaçlı sahte bal, kocakarı ilacı, cinsel güç ilacı ve benzeri satış aldatmacaları
  7. Politik güncel olayları tartışamayarak izleyenleri çileden çıkaran açık oturumlar
  8. Spordan anlarmış görüntüsüne bürünen bazı adamların, spor adına havanda su dövdüğü atmasyon programlar
  9. Çağdaş tanı yöntemlerini boş vererek, telefonla tanı ve tedavi yapan sözde sağlık programları
  10. Gerçekte hiç yaşanmamış ve yaşanması da asla mümkün olmayan, insanların kafasını karıştıran, insanları yoldan çıkarmaya yönelik sözde diziler
  11. Karnını doyurmakta güçlük çeken fakir izleyicilerin ağzının suyunu akıtan yemek pişirme programları
  12. “Kısa bir ara” diye başlayıp, uzun mu uzun süren ve izleyicileri aptal yerine koyan abartılı reklamlar

OH YETER YA! DÜŞÜNDÜM DÜŞÜNDÜM DE ÇAĞIN GERÇEKLERİNE UYGUN, İLERLEMEYE OLUMLU KATKIDA BULUNAN BİR TANE OLSUN TV YAYINI BULAMADIM.

UMARIM SİZ BULUR VE BENİMLE PAYLAŞIRSINIZ.

******

İlk, orta, yeni ve yakın çağların değerlerini savunan insanlar; bilgi, bilişim ve ileri teknolojisi çağının değerlerini benimsemiş insanları anlayamazlar.

*******

DÜNYA ÖLÇEĞİNDE DİN İKİYE AYRILIR

  • KURUMSAL DİN: Kiliseler, sinagoglar, camiler ve diğer tapınaklar; papalar, papazlar, hahamlar, diyanet işleri başkanları, müftüler, vaizler, imamlar ve diğer hiyerarşik dizilişler: iş bölümleri, organizasyonlar, ibadet şekilleri, ritüeller veya törenler,  insanlar tarafından sistemleştirilmiş birer devlet kurumlarıdırlar ve kurumsal dinin gereklerini yerine getirirler.

DOĞAL DİN: Kainatın her bir yerinin, dolayısıyla kainatın ufacık bir öğesi olan dünyanın her bir yerinin ibadethane veya tapınak sayıldığı, kainatın oluşumuna olumlu katkıda (iyi amel) bulunan insanların davranışlarının ibadet sayıldığı; kan dökmeyenlere, barışı savunanlara, kul hakkı yemeyenlere, zina yapmayanlara; faizden sakınanlara, zulüme  karşı duranlara, yoksulu, yetimi, garibi, yolda kalmışı koruyanlara, anneye, babaya, yakınlarına ve tüm insanlara merhamet, sevgi ve saygı gösterenlere, insanlığa hizmet edenlere, emeğin ve alın terinin hakkını verenlere, insanların huzuru için düzenlenmiş trafik kurallarına ve diğer kurallara uyanlara, yerlere tükürmeyenlere, çevrelerini kirletmeyenlere, insanları sömürme amacıyla tuzaklar, hileler, kurnazlıklar düşünmeyenlere, tüm dillere ve kültürlere eşit mesafede bulunanlara, her alanda farklı fikirlerin  ve çoğulculuğun olmasını savunanlara, kısacası hangi ırktan olursa olsun, bu dünyada dürüst, doğru, iyi, güzel ve ahlaklı davranışta bulunanlara,

**********

İLERİ ÜLKELERDE HALKIN YAŞAMINI KOLAYLAŞTIRAN YENİLİK OLARAK NE VARSA, BÜTÜN ENGELLEMELERE RAĞMEN, ER VEYA GEÇ TÜMÜ ÜLKEMİZE GELMİŞTİR. KEŞKE ENGELLENMESEYDİ DE HENÜZ MODASI GEÇMEMİŞKEN GELSEYDİ!

Geleneksel koşullanmalar, paradigmalar, ahlak anlayışları ve diğer sosyal değerler, yeni kuşakların gereksinmelerini karşılayamaz duruma geldiği için, hemen her yerde çalkantılar, karmaşalar, krizler, iç ve dış çatışmalar, fırsatlar, riskler ve belirsizlikler, giderek artan oranda tüm insanların huzurunu kaçırmaktadır.

Yeni arayışlar, dün doğru olarak bilinen ne varsa, bugün onların tümünü sorgulamaktadır. Örneğin, Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi, Komünizm, sosyalizm, kapitalizm, liberalizm, krallık, demokrasi, kültür, sanat, eğitim, dil, din, evlilik, aile, adalet, sağlık ve istisnasız diğer kavram, kurum ve kuruluşlar temelden sorgulanmaktadır.

TÜRKİYE’DE ÇAĞDIŞI KALMIŞ KOŞULLANMALARI SORGULAYAN BEYİNLER VATAN HAİNİ, DİNSİZ, İMANSIZ, İÇ VE DIŞ DÜŞMANLARIN MAŞASI, BOZGUNCU, SATILMIŞ, ATEİST GİBİ ETİKETLERLE DIŞLANMAKTADIRLAR.  MATBAA VE DİĞER YENİLİKLERİN ÜLKEYE KAZANDIRILMASINI İLER SÜRENLERE DE AYNI SIFATLARLA SALDIRILMIŞTI.

NEDEN HALK, YENİLİKLERİN ÇIKARLARINI BOZACAK OLAN GERİCİLERİN YALANLARINA VE PROPAGANDALARINA KOLAYCA İNANARAK ONLARIN PEŞİNDEN GİDER VE HER SEFERİNDE BÜYÜK FATURALARI ÖDER?

*****

Türkiye’nin en başta gelen temel sorunu, alanındaki tüm kaynakları incelerek özgün fikirler üreten bağımsız aydın sayısının azlığıdır.

ÜRETİM GİRDİLERİNİ GELİRE DÖNÜŞTÜRME SÜRECİ TÜRLERİ

  • Fiziksel dönüşüm süreci- Örneğin, endüstri işletmelerinde olduğu gibi
  • Yersel dönüşüm süreç- Örneğin, taşıma ve depolama işlemlerinde olduğu gibi
  • Değişim dönüşüm süreci- Örneğin, perakende işlemlerinde olduğu gibi
  • Fizyolojik dönüşüm süreci- Örneğin, sağlık işlemlerinde olduğu gibi
  • Psikolojik dönüşüm süreci- Örneğin, eğlence işlemlerinde olduğu gibi
  • Bilgisel dönüşüm süreci- Örneğin, iletişim işlemlerinde olduğu gibi

******

YANITI ÇOK ZOR OLAN BİR SORU

Rüyamda uzaylılar kendi dev insan taşıma araçlarıyla Türkiye’ye ve İngiltere’ye inmişler. Hem Türkiye’ye inenler hem de İngiltere’ye inenler, hiçbir maddi varlığa dokunmamışlar, ancak genç -yaşlı, çoluk- çocuk, kadın-erkek ne kadar insan varsa istisnasız tümünü, aynı anda uzay araçlarına bindirmişler ve İngilizleri Türkiye’ye, Türkleri de İngiltere’ye indirmişler. Uzay gemilerinden indirdikleri tek tek her insana birer elektronik çip taktıktan sonra kendilerine “eğer taktığımız çipleri çıkarmaya çalışırsanız veya bir yolunu bulup sizi getirdiğimiz ülkeye geri dönmeye kalkarsanız, elektronik cipler otomatik olarak sizi öldürecektir.”

Uzaylıların başkomutanı bana, “şimdi gideceğiz ve 50 yıl sonra tekrar geleceğiz. Geldiğimizde İngilizler Türkiye’yi alt yapısıyla, metrosuyla, trafiğiyle, yasalarıyla, şehir planlamasıyla, çevre düzenlemesiyle, caddeleriyle, sokaklarıyla, kısacası bütün varlıklarıyla bu günkü İngiltere gibi yapamamışlarsa, istisnasız tümünü yok edeceğiz. Aynı şekilde 50 yıl sonra tekrar geldiğimizde, eğer Türkler İngiltere’yi  Türkiye’nin bugünkü karmaşık ve çileli haline dönüştürmüşlerse, istisnasız tümünü yok edeceğiz.”

SORU: Yukarıdaki koşullarda uzaylılar 50 yıl sonra geldiklerinde, Türkleri mi yok ederler, İngilizleri mi yok ederler, iki milleti de mi sağ bırakırlar, yoksa her iki milleti de mi yok ederler? Gerekçeleriyle birlikte açıklayınız.

******

TÜRK MAL, HİZMET VE BİLGİ ÜRETİMİ YÖNETİCİLERİNİN ÇELİŞKİSİ

Üretimin amacı, tüketicilerin gereksinmelerini gidererek onları mutlu etmektir. O halde üretimin amacı, insanı mutlu etmektir. Diğer taraftan üretim insanla yapılır. O halde üretimin aracı insandır.

Türk Mal, Hizmet ve Bilgi Üretimi Yöneticileri, tüketirken insanları mutlu etmeye odaklanırken, üretirken insanları mutlu etmeyi göz ardı eder, onları çalışmaktan nefret ettirirler. Bu bir çelişkidir. Nedeni, üretimin amacı da aracı da insandır. O halde, insanı hem üretirken hem de tüketirken mutlu etmeli ve yönetici geçinenleri küçülten bu çok çirkin çelişkiye düşmemelidir.

ÖNERİ: Ey Türk Mal, Hizmet ve Bilgi Üretimi Yöneticileri, biraz beşeri ilişkiler (insancıl ilişkiler) bilimi öğreniniz de, şu zavallı modern köleleri (emrinizdeki çalışanları) üretirken, azıcık da olsa mutlu etmeye çalışınız!

Kurum veya kuruluşun verimliliğini olumsuz etkileyen birimleri kapatarak elde edilen etkinliğe, KÜÇÜLEREK BÜYÜME denir. Rusya öyle yapmıştır

*****

YAPAH ZEKALAR

İnsan yaşamında giderek artan bir oranda doğallığın yerini yapaylık almaktadır. Gerçek insan dostlar yerine, kendileriyle dertleşilen yapay zeka dostlar, arkadaşlar ve sevgililer gündemdedir.  Dahası, yapay zeka aktör ve aktrisler, gerçek insan oyuncuların yerini almıştır bile.

İnsanlar zor ve tehlikeli işlerini yapay zekalara yaptırmaya başlamıştır.  Sıfır hata ile ameliyatlar mümkün hale gelmiştir.  Maden aramalar, zehirli atıkları arıtmalar, deprem, yangın, su baskını gibi afetlerde can kurtarmalar, terörist bombalarını imha etmeler, uzay araştırmaları ve benzerleri, bu amaçla geliştirilen yazılımlar yüklü yapay zekalar tarafından yapılır duruma gelmiştir.

Büyük Türk şirketlerinin işe aldığı yeni nesil Türk gençleri, yapay zeka yazılımlarında çok başarılı sonuçlar almaktadırlar.

*****

Cisimlerden yayılan “terahertz /T-ışını” adlı dalgaları yakalayan akıllı kamera, giyinik bir insanı çırılçıplak gösterebilmektedir.

Beyin ve kalp, yaşamın olmazsa olmazıdırlar. Ancak beyin, kalbe hükmetmek ister. İnsanlar buna izin verirlerse bir gün kesin pişman olurlar.

*******

Kişilik gelişir ama asla değişmez. Kişilikle uğraşmayınız, kişinin içinde bulunduğu koşulları iyileştirirseniz onu bir süre yönetebilirsiniz

DEĞERSİZ SANDIĞIMIZ İŞ İŞLEM, OLAY VE GÖRÜNTÜLER ASLINDA YAŞAMIN TA KENDİSİDİR

Sevgiyle bakan bir çift göz, susamlı simit ve tam yağlı beyaz peynir eşliğinde tavşankanı çay, pencereden giren güneş ışığı ile uyanma, yeşil yapraklar arasında daldan dala konan kuşlar ve cıvıltıları, küçük göle düşen yağmur ve kar taneleri,  bahar sabahlarında kekik kokan kırlarda yürüme, sevgilinin elini ilk kez tutma, kardan adam yapma, aç bir köpeği veya kediyi doyurma, yatakta tedavi gören bir yakını ziyaret etme, bir iş veya istek için gelen çekingen insanı güler yüz ve tatlı dille karşılama, ilkokul bahçelerinde koşuşturan çocukların çıkardığı gürültüyü dinleme, çaresiz kalmış bir yoksula yardım etme, yağlıca bir yemeğin ardından buz gibi bir bardak su içme, güneşin bulutlar arasından batışını seyretme,  sıkıntılı anlarda dua etme, sevgiliye sürprizler yapma, kaymaklı ekmek kadayıf yeme, grip hastalığını atlatma, balık tutma, fotoğraf çekme, Facebook’ta görüş paylaşma…………..

SONUÇ: Öz yalınlıkta gizlidir. Özü kaybettiğin zaman ne kadar değerli olduğunu anlarsın ama ne çare!

******

HERKES YARATICI OLABİLİR

İstisnasız herkes yaratıcı olabilir. Ne yaparsan yap, eğer keyifle yapıyorsan, sevgiyle yapıyorsan, yapmanın tek nedeni maddiyat değilse, yaparken içinde bazı ruhi ya da kutsal gelişmelerin olduğunu hissediyorsan, aslında farkında olarak veya olmayarak yaratıyorsun demektir.

Yaratıcılığın belirli bir etkinlikle ilgisi yoktur. Her etkinlikte yaratıcı olunabilir. Yaratıcılık, yaptığı etkinliğe kişinin getirdiği bir niteliktir. Yaratıcılık, kişiye özgü bir tavırdır. Örneğin Buda, Bodhi ağacının altında, hiçbir eylemde bulunmadan öylece oturarak bir tavır koymuş ve dünyanın tanıdığı en büyük yaratıcılardan birisi olmayı başarmıştır. Yaratıcı bir şekilde yemek pişiriyorsan,  evinin içini değişik bir yaklaşımla düzenleyebiliyorsan,  yapmakla mükellef olduğun işini her gün daha da kolay ve güzel hale getirebiliyorsan, bildiğin tüm doğruları (-1) ile çarpıp tersini ortaya koyabiliyorsan, “yer çekimi” terimini (-1) ile çarpıp karşıtı olarak  “gök çekimi” diyebiliyorsan,  Nasrettin  Hoca örneği eşeğine ters binebiliyorsan, inan ki sen yaratıcısın.

Çocukları yakından izlersen, her çocuğun doğuştan yaratıcı olduğunu görürsün.  Ancak Türk gelenekleri, görenekleri ve eğitim sistemi, zamanla Türk insanının yaratıcılığını yok eder. Yaşamı bazı dar kalıplara, hurafe etkinliklere, saçma inançlara, estetiği günaha dönüştüren korkulara, hazır ezber bilgilere mahkum eder. Yozlaşmış Türk kültürü ve eğitimi, insanları giderek sahtekar siyasetçi, vicdansız hakim/savcı/ avukat, sahtekar dindar, vahşi kapitalist, şımarık zengin, acımasız yönetici asla yakalanmaz hırsız durumuna getirir. Hırsın girdiği yerde yaratıcılık yok olur.

“Var Olmak” ve “Yaratıcı Olmak” eş anlamlıdır. Var olup da yaratıcı olmamak imkansızdır. Ama Türkiye, imkansızı başarılmıştır.  Bütün yaratıcı kaynaklar kurutulmuş, engellenmiş ve yok edilmiştir. Türk insanının doğuştan gelen yaratıcılığı, enerjisi ve aklı, meşru veya gayri meşru yoldan çok, daha çok, olağanüstü çok para getireceğine inandığı etkinliklere yönlendirilmiştir. Artık Türk insanını bütün tavrı, paraya dayalıdır. Para ise, yaratıcılığı hiç olmayan, kazanılması ve harcanması günaha girmeye çok daha yakın olan, kirli bir araçtan başka değildir.

SONUÇ:  yaratıcı insan, kendi özünün, kendi doğasının, kendi fiziksek ve ruhi varlığının sahibidir. İster kirli paranın sahibi olunuz; ister gerçek aşktan ya da ilahi aşktan kaynaklanan kendi yaratıcı varlığınızın sahibi olun. Gerçek yaratıcılar hiç ölmezler, hep yaşarlar. Nedeni kainatın oluşumuna olumlu katkıda bulunmuşlardır. Kirli paralarına sımsıkı sahip olanlar bir b.k makinesi olarak yaşarlar ve önce leş, sonra kirli kokan bir toprak, en sonunda da ebedi bir ateşe dönüşürler.

******

BENİM KALBİMDEKİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

(1) Osman Bey ailesi dışındaki tüm halkın kul sayıldığı bir devlet yönetimi biçimine son vermiştir. (Bu tür devlet yönetimi İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(2) Babadan bazen akıllı, bazen deli, bazen keyfine düşkün, bazen sarhoş, bazen uçkuruna düşkün oğullara geçen padişahlığa ya da tek kişi yönetimine son vermiştir. (Bu tür devlet yönetimi İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(3) Kendi saltanatlarının devamı için kendi çocuklarını acımasızca öldüren katil padişahlar rejimine son vermiştir. (Bu tür devlet yönetimi İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(5) “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini koyarak, başka ülkelerin işgaline son vermiştir. (Hangi nedenle olursa olsun başka bir ülkeyi işgal etmek, İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(6) Yoksul halktan zorla topladığı vergilerle kendilerine saraylar, yalılar, konaklar yapan padişah ve yandaşları saltanatına son vermiştir. (Vergileri kendi çıkarları için harcayan devlet büyükleri yönetimi, İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(7) Ukrayna’dan, Romanya’dan ve diğer işgal ettiği ülkelerden zorla getirdiği kızları, harem denen yere hapseden ve evlenmeksizin her gece canının istediği birisiyle yatan padişah zinalarına son vermiştir. (Bu tür cinsel ilişki İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(8) Yüce İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in ölümüyle son bulmasına rağmen, icat bir kavram olan halifeliğe son vermiştir. (Halifelik, İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(9) İşgal ettiği ülkelerden topladığı çocukların beyinlerini yıkayarak dilini, dinini, aslını unutturan “devşirme” uygulamasına son vermiştir. (Zorla devşirdiği çocuklara annelerini, babalarını, aslını unutturmak, İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(10) Yüce İslam dinini, saltanatlarını sürdürebilmek için bir araç olarak kullanmaktan hiç çekinmeyen bir zihniyete son vermiştir.(Dini ve dini inançları, kendi amaçları ya da çıkarları için kullanmak, İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(11) Hurafelerin ve uydurma uygulamaların odağı haline gelen şeyhliğe, şıhlığa, dervişliğe tekkeciliğe, takkeciliğe, tesbihçiliğe, üfürükçülüğe, kadılığa, medreseciliğe ve benzerlerine son vermiştir. (Dinden geçinmek, dinden ekmek yemek, dinden maaş almak, İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(12) Yaptığı mucize evrim ve devrimlerle çağdışılığa ve cahilliğe son vermiştir.(Okumayı ve çağa uygunluğu engellemek, İslam dininde kesin yasaklardandır.)

(13) Kayserili bir esnafın oğlu sayın Abdullah Gül’ün ve Rizeli bir tekne kaptanının oğlu olan Sayın recep Tayyip Erdoğan’ın halkın seçimiyle Cumhurbaşkanı olmasını sağlamıştır. (Seçim yoluyla en layık olanı iş başına getirmek, İslam dininde kesin emirlerdendir.)

BANA BU YAZIYI YAZABİLECEĞİM ÖZGÜRLÜĞÜ VEREN, BENİ PADİŞAHIN KULU/KÖLESİ OLMAKTAN KURTARAN YÜCE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, ALLAH SENDEN RAZI OLSUN! BİLİYORUM, HİÇ DIŞ DÜŞMANIN YOKTUR. AMA TAKİYECİ İÇ DÜŞMANLARININ OLDUĞUNU ÇOK İYİ BİLİYORUM. ALLAH ONLARI KENDİ YARATTIKLARI CEHENNEMDE YOK ETSİN, KAHRETSİN!)

Gerçeklerle yüzleşmekten kaçındığımız için, daha çok ulusalcıyız, daha çok etnik milliyetçiyiz, daha çok Müslümanız ve daha çok yalancıyız.

******

Dini siyasete alet ederek iktidara gelmek ve iktidarda kalmak amacı taşıyan partiler, Allah’ı devlet tanrısı yapma gayreti içinde olurlar.

*******

TEMEL YETENEK (CORE COMPETENCE)

Bir aileyi, bir işletmeyi, bir kurumu ya da bir devleti diğerlerinden ayıran ve rakipler tarafından kolay kolay taklit edilemeyen öze, kurum kültürüne, vizyona, bilgi birikimine, markaya, imaja ve beceriye, “Temel Yetenek” denir. Küresel dünyada üstünlük kazanabilmek için, bir temel yeteneğin olması ve bu yetenek üzerine odaklanılması şarttır. Temel bir yeteneği olmayan ya da var olan bir temel yeteneği güncelleyip geliştiremeyenler, temel yeteneğe sahip rakipler tarafından sömürülmeye mahkumdurlar.

SORU: Türkiye’nin rekabet üstünlüğü sağlayan bir temel yeteneği var mıdır?

******

ORTAKLIK İLİŞKİSİ (PARTNERSHIP) DIŞ KAYNAKLARDAN YARARLANMA (OUTSOURCING)

Dünyanın farklı yerlerindeki şirket, kurum, kuruluş ve devletlerin bir ürünün üretiminin değişik aşamalarında, birbirini tamamlayıcı şekilde sürekli olarak işbirliği yapmalarına “ortaklık ilişkisi” veya  “partnersip”  denir.

Dünyanın farklı yerlerindeki şirket, kurum, kuruluş ve devletlerin, bir ürünün üretiminde temel yetenek sahibi olduğu işleri kendilerinin yapmalarına, temel yetenek sahibi olmadıkları işleri, sürekli ilişki içinde oldukları diğer temel yetenek sahibi ortaklarından almalarına “dış kaynaklardan yararlanma” veya “outsourcing” denir.

Ortaklık ilişkisi ve dış kaynaklardan yararlanma, küresel ortamda kurumların kendi tedarikçilerini bir ortak olarak görmelerini ve yakın işbirliği içinde rekabet üstünlüğü yaratan kaliteli ürün üretmelerini sağlar.

Fason üretim veya taşeron kullanma, ortaklık ilişkisi ve dış kaynaklardan yararlanmaya verilebilecek en güzel örnektir.

*******

HAZRETİ MUHAMMED’İN TEK ODALI, TAHTA SEDİRLİ, TOPRAK DAMLI KÜÇÜCÜK EVİ ÇOK İTİBARLIYDI

İTİBAR: Saygı görme, değerli olma, güvenilir olma, saygınlık, prestij

İslam peygamberi Hazreti Muhammed’in içinde yaşayıp, içinde öldüğü evi, toprak damlı küçücük bir odadan ibaretti. İçinde de birkaç değersiz eşya ve tahtadan bir sedir vardı.

Yüce Peygamberimiz, o günkü İslam aleminde ve o günkü devletler gözünde çok itibarlı bir kişilikti.

******

“Bed-asla necabet mi verir hiç uniforma. Zer-dûz palan ursan eşek yine eşektir. (Hiç üniforma insana itibar mı sağlar? Gümüşten semer vursan bile eşek yine eşek kalır.)  Ziya Paşa.

*****

SEVMEK NEYMİŞ BİR GÜN ANLARSIN

Uykuların kaçar geceleri
Bir türlü sabah olmayı bilmez
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya
Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
Ne çarşaf halden anlar, ne yastık
Girmez pencerelerden beklediğin aydınlık
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın
Onun unutamadığın hayali
Sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine
Sevmek neymiş bir gün anlarsın

Bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu
Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin
Gün gelir de sesini bir kerecik duymak için
Vurursun başını soğuk taş duvarlara
Büyür gitgide incinmişliğin, kırılmışlığın
Duyarsın ta derinden acısını çaresiz kalmışlığın
Sevmek neymiş bir gün anlarsın

Bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin
Niçin yaratıldığını
Bu iğrenç dünyaya neden geldiğini
Uzun uzun seyredersin de aynalarda güzelliğini
Boşuna geçip giden yıllarına yanarsın
Dolar gözlerin için burkulur
Sevmek neymiş bir gün anlarsın

Bir gün anlarsın sevilen dudakların
Sevilen gözlerin erişilmezliğini
O hiç beklenmeyen saat geldi mi
Düşer saçların önüne ama bembeyaz
Uzanır gökyüzüne ellerin
Ama çaresiz, ama yorgun, ama bitkin
Bir zaman geçmiş günlerin uykusuna dalarsın
Sonra dizilir birbiri ardınca gerçekler acı
Sevmek neymiş bir gün anlarsın

Bir gün anlarsın hayal kurmayı
Beklemeyi
Ümit etmeyi
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi
Lanet edersin yaşadığına
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın
O zaman bir çiçek büyür kabrimde kendiliğinden
Bir gün seni sevdiğimi anlarsın

Ümit Yaşar OĞUZCAN

******

TÜRKÇE DERSLERİ TÜRKÇE ÖĞRETMEZ

Kreş, anaokulu, ilkokul, orta okul, lise ve üniversite olmak üzere yaklaşık 18 yıl, öğretim kurumlarında Türkçe dersi verilir. Türkçe dersi, okullarda en çok ders saati olan derslerin en başında gelir. Ancak, hemen hiç kimse, Türkçeyi doğru konuşup doğru yazamaz. 18 yılda öğrenilemeyen Türkçe, çok zor bil dilse, kolayca öğrenilecek bir dil mi seçelim?

Hayır, aslında Türkçe çok kolay ve çok güzel bir dildir. Ancak, Türkçe öğretmenlerinin Türkçe öğretme yöntemleri, temelden yanlıştır. İsimin, ismin hallerinin, sıfatın, zamirin, fiilin ve fiil çekimlerinin tanımlarını ezberleterek Türkçe öğretmek mümkün değildir.

Türkçe, Türkçeyi çok iyi bilenlerin yazdıkları ders kitaplarını, öykülerini, romanlarını ve diğer yapıtlarını okuyarak öğrenilir. Türk eğitim sistemi, kitap okutmaktan uzaklaştığı, bunun yerine öğrencileri test sorusu seçeneklerini ezberletmeye dönüştüğü için, hiç kimse Türkçeyi doğru okuyup doğru yazar durumda değildir.

SONUÇ; Hiçbir yararı olmayan Türkçe dersi saatleri azaltılarak, yerine sanat tarihi, felsefe, mantık ve benzeri dersler konularak, hiç olmaz ise, öğrencilerin kültürü, tutarlılığı ve çağdaşlığı artırılmaya çalışılmalıdır.

******

Mutluluğu engelleyen adet, gelenek ve görenekler atom gibi parçalanacak ve Türk insanı, sonsuz  özgürlük ve olanak. alanlarına kavuşacaktır.

******

SANAT TARİHİNDE GOTİK DÖNEM

Kendine özgü bir anlayış olan gotik akım, 12.yüzyılın ikinci yarısında Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmış ve Orta Çağı kapatarak Rönesans’ı başlatmıştır.

GOTİK MİMARİ ÖRNEKLERİ: Paris’teki Notre Dame Katedrali, Chartres Katedrali, Reims Katedrali ve Strasbourg Katedrali; Danimarka’daki Roskilde Katedrali;İngiltere’deki Salisbury Katedrali ve İtalya’daki Milano Katedrali’dir.

GOTİK HEYKEL ÖENEKLER: Katedral ve kilise gibi dini yapıların girişlerinde ve duvarlarında yer alan heykeller.

GOTİK RESİMLERİN ÖZELLİKLERİ:  (1) Resimlerde dini konuların gösterilmesi, (2) Resimlerde doğal gösterim yerine, düzenleme ve oranların öncelik taşıması, (3) Resimlerin dini anlamına göre renk kullanılması, (4) Fresklere derinlik ve özel yüz ifadesi verilmesi, (5) Ayinlerle ilgili minyatürlerin gelişmesi.

*****

Güzellik için geçerli olan bütün koşullar, aslında kendisini güzelliği sunmaya adamış sanatçıların ifade tarzı için de geçerlidir. Sanat yoktur, yalnızca sanatçılar vardır.

*****

İnsanoğlu; anne, baba ve kardeşlerini sever, ancak kendi çocuklarını ve aşkını daha çok sever ve önceliği kendi çocuklarına ve aşkına verir

*******

İnsanın  fiziki ve ruhi yapısı sağlıklı, iç dünyası ve vicdanı zengin olmadıkça çevresine, ailesine, ülkesine ve insanlığa bir yararı olamaz.

*****

“Üzerindeki hırka hariç her varlığını, fakir fukaraya sadaka olarak ver (infak et) öyle gel, yoksa beni anlayamazsın.” Hz. İsa.

******

SANAT TARİHİNDE BAROK DÖNEM

Genel özellikleri 14. ve 15. Yüzyıllar arasında şekillenmeye başlayan Barok Sanat Akımı, özellikle İtalya’da kilisenin etkisinde kendisini göstermiş ve tüm Avrupa’ya yayılmıştır.

Barok sanat; mimarlık, müzik, resim, heykel ve edebiyatı, etkileyici temalar altında birleştirmek amacını taşır. Dolayısıyla barok sanatın özünde abartılı bir hareket duygusu ve net ayrıntılar vardır. Yoğun bir etki bırakan bu anlatım biçimi, sanatın hemen her alanında etkisini göstermiş ve günümüze kadar gelmiştir.

Mimarlıkta Versailles Sarayı; resimde Caravaggio, Rembrandt, Rubens, Vermeer’in eserleri; heykelcilikte Gianlorenzo Bernini’nin yontuları; müzikte Johann Sebastian Bach, Antonio Vivaldi, Domenico Scarlatti, Georg Friedrich Handel, Georg Philipp Telemann ve günümüzde de ünlü gitar virtüözü Yngwie J. Malmsteen’in eserleri, barok sanatın en tipik örneklerindendir.

******

İnsanoğlunun mutluluğu veya mutsuzluğu, yönetimden kaynaklanır. Hemen her alanda iyi yönetim insanı mutlu, kötü yönetim ise mutsuz yapar.

*****

Aşk, sen ve ben özgürlüğünü yitirerek biz duygusuna ulaşmak; evlilik ise, sen ve ben özgürlüğüne saygı duyarak biz duygusuyla yaşamaktır.

*****

Sanatçılar ve halk, güçlerinin tam bilincine varmışlarsa ve kültür düzeyi sanatçı ile zanaatçıyı ayırabiliyorsa, o ülke kesinlikle uygardır.

*****

Kişilerin bilgi düzeyleri, uygar dünyanın kabul edebileceği tanım veya tanımlar yapabilme güçleri kadardır. Einstein’in  E=mxc2 tanımı gibi

******

ÇELİŞKİLER ÜLKESİ: BİR YANDA YIRTIK LASTİK AYAKKABILI HALK, BİR YANDA 915 ULTRA ZENGİN

Wealth X ve UBS’nin yayınladığı 2014 yılı Dünya Ultra Zenginler Listesi’ne göre Türkiye’de serveti 30 milyon dolar olan ultra zengin sayısı, 2013’e göre yüzde 1.7 artışla 900’den 915’e yükseldi. Türkiye’nin 1 trilyon 230 milyar dolar olarak hesaplanan toplam servetinin yüzde 9.8’ini elinde tutan 915 kişinin toplam mal varlığı ise, 15 milyar dolar artarak 120 milyar dolar oldu.

2013’e göre yüzde 14.3’lük bu artış, Türkiye’yi Avrupa’da ultra zenginlerin servetinin en çok arttığı 6. ülke konumuna getirmiştir.

*****

Gelişmiş ülkelerde kartellere göz yuman iktidarlar düşer. Gelişmekte olan ülkelerde karteller iktidara getirdiği için varlığını sürdürür.

.

Yönetici sınıf, yargı sınıfı, din sınıfı ve zengin sınıf, birbirlerinin çıkarlarını dengeler duruma gelince, halk perişan olur.

*****

Öldürülürken bile fikirlerinden taviz vermeyen insanlar, tarih sahnesinde saygıyla anılırlar. Sokrates, Deniz Gezmiş, Galileo…

****

Her yemeği hazmeden miden, yaşına göre sağlığın, özgür fikirlerin, huyuna ve boyuna göre sevgilin varsa, daha ne istersin be doyumsuz adam?

******

Sloganlarla yönetilen ve yalan söylemeyi çok iyi becerenleri baş tacı eden toplumlar aslında ABD Pragmatizm’ine hizmet ettiklerini bilmezler

*******

İNGİLİZ VE ABD’NİN BÖL, PARÇALA VE YÖNET STRATEJİSİ

Önce Osmanlı İmparatorluğunu 23 ayrı devlete böldüler. Sonra birçok yapay devletler kurdular. Bugünlerde de eyalet devletler kurma ve kurdurma stratejisi ve taktikleri uygulamaktadırlar.

1.Dünya Savaşı’nda 50 olan devlet sayısı, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra 100’e, bugün ise 200’e çıkmıştır.

1900’lü yıllarda ABD’nin en kapitalist zengini olan ROCKEFELLER, bir konuşmasında, “Dünyada devlet sayısını önce 500’e, sonra 1000’e ve en sonra da 5000’e çıkaracağız demişti.

ABD’nin “Böl, parçala ve yönet” stratejisinin esası, milli devletleri aşiret ve şehir devletlerine kadar küçültüp, sonra birbirlerini etnik, dini ve mezhep odaklı kışkırtmalarla savaştırmak ve böylece dünyayı istediği gibi yönetip, kendi dışındaki dünya insanlarını iliklerine kadar sömürmektir.

Klasik işgal ederek sömürü, sermaye vererek sömürü, firavun karakterli insanları iktidara getirerek ve onların iktidarlarını sürdürerek sömürü, yönetsel sömürü, küreselleşme yoluyla sömürü yöntemleri yanına, artık yüzlerce, binlerce yapay devleti birbirleriyle savaştırarak sömürmeyi de eklemişlerdir.

En geç 5 yıl içinde İran, Irak ve Suriye, küçük küçük devletlere bölünecektir. Daha sonra sıra, tüm Orta Doğu’yu, Güney Asya’yı ve aklını başına toplamazsa Türkiye’yi paramparça etmeye gelecektir.

YANILMAYI ÇOK İSTERİM AMA, SÖYLEDİKLERİMİN DOĞRU OLDUĞUNU BİLİYORUM.

******

Hiçbir İngiltere kralı, kendine Versailles yaptıracak kadar çok miktarda parayı bir araya getirememiştir. Halkın tepkisinden çekinmişlerdir.

******

Adaletten giderek uzaklaşan ya da yalnızca güçlüler için var olan Türkiye’de yaşamak, ölmekten daha büyük cesaret ister duruma gelmiştir.

*******

VERSAY SARAYI YA DA VERSAİLLES SARAYI  (FRANSIZCA: LE CHÂTEAU DE VERSAİLLES)

Versay Sarayı, yapımına 1661’de başlanan tarihi bir Fransız şatosudur. Roma İmparatorluğu’ndan sonra ilk kez böyle büyük bir arazide, böyle çok büyük bir saray yapılmıştır

Sarayın yapımında tuvalet veya banyo düşünülmemiştir. Bunun nedeni, o günkü Fransa’daki “asillik” anlayışıdır. Asiller, istedikleri her yerde, küçük veya büyük abdest ihtiyaçlarını giderirlerdi. Hizmetçiler, asillerin dışkılarını lazımlıklara koyarak sarayın pencerelerinden dışarıya fırlattıkları için, genellikle sarayın etrafını pis kokular sarardı. Halk, sarayın çevresinden burunlarını elleriyle tıkayarak ve saraydakilere lanet ederek geçerdi.

Şimdi ben bu yazıyı niçin yazdım ve paylaştım? Burnuma Türkiye’den giderek artan oranda çok pis kokular geliyor da ondan yazdım gibi geliyor bana. Siz ne dersiniz?

******

SÜLEYMAN ŞAH

Süleyman Şah ya da Süleyman Şah Kaya Alpoğlu (Büyük olasılıkla 1178 – 1227), Kaya Alp‘in oğlu, Ertuğrul Gazi‘nin babası, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi‘nin dedesidir.

Süleyman Şah, Oğuzların Kayı boyunun reisidir. Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın Orta Asya’yı ele geçirmesi üzerine, 50.000 kişiyle Kuzey Kafkasya üzerinden Doğu Anadolu‘ya gelerek, 1214’te Erzincan ve Ahlat taraflarına, aynı boya mensup bazı aşiretler de Diyarbakır, Mardin ve Urfa‘ya yerleşmişlerdir.

Süleyman Şah, birkaç kayı boyu beyi ile Caber’e giderken Fırat Nehri‘nde boğulmuştur. Mezarı Caber Kalesi‘nin Fırat nehri hizasında bugünkü Türkiye’nin yaklaşık 30 kilometre güneyindeki bir kümbettedir.

Mezarın bulunduğu bölge, I. Dünya Savaşı sonrasında Suriye Osmanlı Devletinden ayrılınca, Fransız Suriye Mandası sınırları içerisinde kalmıştır. Ancak, Süleyman Şah Türbesi,  Ankara Anlaşması ve Lozan Antlaşması‘na göre Türkiye’nin toprağı sayılmıştır. O günden bugüne, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah‘ın mezarının yanında bulunan Süleyman Şah Türbesi’nde, Türk askeri şerefle nöbet tutmaktadır.

ANKARA VE LOZAN ANLAŞMASINI YAPAN MUSTAFA KEMAL, O ZOR GÜNLERDE, AZILI DÜŞMANLARA DAYATARAK ECDADA SAYGININ SÖZDE DEĞİL ÖZDE NASIL GÖSTERİLEBİLECEĞİNE TARİHİ BİR ÖRNEK BIRAKMIŞTIR. MUSTAFA KEMALİN ESERLERİNE DARBE VURANLAR HİÇ UTANMAZLAR MI? HAYIR.

******

FRANCİSCO GOYA VE ÇIBLAK KADIN TABLOSU

 

Goya (1746-1828) Romantizm Akımının en başında gelen bir İspanyol ressamıdır. Bu ünlü ressam, sanatındaki yaratıcı ve yıkıcı öğeler ve cesur resimleriyle kendisinden sonra gelen Manet, Picasso ve Francis Bacon gibi isimleri çok derinden etkilemiştir.

Ressamın eserlerinin büyük bir kısmı, Madrid‘de Museo del Prado‘da sergilenmektedir. İspanyol engizisyonunun çıplak kadın resimlerinin yapılmasını yasakladığı bir dönemde, o günkü İspanya başbakanı Manuel de Godoy‘un isteği üzerine yaptığı “Çıplak Maya” ya da diğer adıyla “Çıplak Kadın” resmini, bizzat Madrid de kendi gözlerimle gördüm.

Goya bu çalışmasında, üzerinde yastıklar olan yatakta uzanmış çıplak bir kadını betimlemiştir. Bu tablo, on dokuzuncu yüzyıl romantizmindeki erotik imgelemin ilk örneği sayılır.

Müzenin en sonunda çıkış kapısının hemen yakınında sergilenmiş olan çırılçıplak kadının gözlerimin ta içine bakması, çıplaklığın ayıp ve yasak sayıldığı bir ülkeden gelmiş olan zatımı, çok derinden etkilemiştir.

Goya, bu ve benzer resimleriyle kadına cinsel açıdan kolay erişilebilir bir imaj kazandırmıştır. İnsan resme bakınca, çıplak kadının gerçekçi vücut yapısı üzerinde ister istemez odaklanıyor ve kadını yaratan Yüce Allah’ın ne büyük bir ressam, ne büyük bir mimar, ne büyük bir yaratıcı güç olduğunu düşünüyor.

Goya’nın Çıplak Kadın Tablosunu gördükten sonra, insan vücuduna bambaşka bir gözle bakmaya ve Allah’ın yaratıcı gücünü bambaşka bir hayranlıkla düşünmeye başladım.

*****

FITRATA AYKIRI=EŞYANIN TABİATINA AYKIRI=VARLIĞIN DOĞASINA AYKIRI=DOĞAYA AYKIRI=ALLAH’IN YASALARINA AYKIRI

KÂR: Allah’ın yasalarına (fıtrata) aykırıdır. Nedeni, kâr bir Vergi ve muhasebe tanımıdır ve insanoğlu icadıdır. Yapaydır. Kâr doğadaki varlıklara (ağaçlara, insanlara, madenlere, denizlere, sulara ve benzerlerine) zarar vererek elde edilen ve tüm halkla eşit olarak paylaşılmayan bir haksız kazançtır. Allah, doğadaki varlıklara zarar vermemeyi emreder.

KAPİTALİZM: Allah’ın yasalarına (fıtrata) aykırıdır. Kapital (sermaye) sahipleri, varlıklarının kendi ihtiyaçlarından fazlasını halkla paylaşmadıkları için, Allah’ın emirlerine ya da iradesine aykırı hareket etmektedirler. Kuran’da Karun örneğiyle kapitalistler yerin dibine batırılırlar.

KIREDİ KARTLARI: Allah’ın yasalarına (fıtrata) aykırıdır. Nedeni, kredi kartları halkı çok yüksek faizlerle borçlandırmaktadır. Tıpkı Mekke kapitalistlerinin yaptığı gibi, önce halkı borçlandırmakta, borçlarını ödemekten aciz olanların tüm varlıklarına el koydurmakta, çocuklarını, çoluklarını perişan etmektedir. Mekke yasalarına göre, borçlarını ödeyemeyen zavallı erkekler borç veren zenginin kölesi, kadınları ve kızları ise, borç veren zenginin cariyeleri olurdu. Bu nedenle, zavallı Mekke fakirleri, ileride cariye olmasın (geneleve düşmesin) diye, kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kur’an, bu uygulamayı kesin olarak yasaklamıştır. Bu nedenle, kredi karlarına izin veren Devlet Yöneticileri, fıtrata aykırı davranarak çok büyük günah işlemektedirler.

BANKALAR: Allah’ın yasalarına (fıtrata) aykırıdır. Allah, bankaları değil, tam tersine beytülmâl” denilen ortak hazineyi irade buyurmuştur. Allah’ın iradesine göre, ortak hazineden ihtiyaç sahipleri eşit, adil ve faizsiz olarak yararlandırılmalıdır. Bu nedenle, kapitalistlerin köleleştirme yöntemi olan bankalara izin veren Devlet Yöneticileri, fıtrata aykırı davranarak çok büyük günah işlemektedirler.

İSTERSENİZ TÜRKİYE’DE FITRATA AYKIRI BİNLERCE UYGULAMA SAYABİLİRİM.

PEKİ, BEN BU YAZIYI NİÇİN YAZDIM VE PAYLAŞTIM? “Sayın Cumhurbaşkanımız, “Kadın erkek eşitliği fıtrata aykırıdır.” dedi. Ben de daha pek çok uygulamanın fıtrata aykırı olduğunu belirtmek ve karınca kararınca gündeme sokmak istedim de ondan. 

*****

“Âleme verir talkını kendi yutar salkımı.” Anlamı:  Aklına geleni doğru sanıp halka öğüt verirken, aslında kendi yobazlığını sergileyen kişi.

*****

ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLAMASI

  • Önce, beni öğretmeni olarak yüceltip, bu günümü kutlayan tüm arkadaşlarıma ve dostlarıma teşekkür ederim.
  • Ek ders ödemesiyle, çok ders ödemesiyle, hiç ders ödemesiyle Türkiye’deki öğretmenlerin ortalama maaşı, ayda 2500-3500 liradır.
  • Parmak kaldırmak veya kaldırmamak dışında hangi fikri, hangi projeyi ve hangi hizmeti yaptıklarını hiç anlayamadığım 550 Milletvekilinin ortalama maaşı, 40.000-43.000 liradır.
  •  Milletvekilleri, kendilerini yetiştiren, öğreten ve meslek sahibi olmalarını sağlayan öğretmenlerinden her ay (43.000/3.500=12,3) 12,5 kat daha fazla maaş almaktadırlar. Milletvekillerinin diğer olağanüstü gelirleri ve avantajları bu hesaba dahil değildir.
  • Bu fark, Mustafa Kemal Atatürk döneminde 12,5 kat değil, yaklaşık 2 kat idi.
  • Hesaplamalarda öğretim üyeleri de öğretmen olarak varsayılmıştır.
  • BEN ATATÜRKÜ, DEVRİMLERİNİ, UYGULAMALARINI ADALET ANLAYIŞINI, ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM. KEŞKE KURDUĞU PARTİNİN ADI CHP değil de “Adalet ve Kalkınma Partisi” olsaydı. Nedeni, Atatürk hiç yalan söylememiştir. Cumhuriyetçi ise cumhuriyetçi, halkçı ise halkçı olmuştur.

******

EKONOMİK DEĞER YARATMA AŞAMALARI

(1) GELENEKSEL ZİNCİR: Tedarikçi-Üretici-Toptancı-distribüter-Perakendeci-Hane halkı

(2) ARACISIZLAŞTIRMA ZİNCİRİ: Üretici-Tüketici

******

JOHN RAWLS (1921-2002) ABD’Lİ LİBERALİZM, ADALET VE SİYASET FİLOZOFU

John Bordley Rawls’un en temel eseri, “A Theory of Justice – Bir Adalet Kuramı” dır. Yazarın bütün eserlerinde, toplumsal adalet ya da adaletin eşit dağılımı sorunlarıyla uğraşmış olduğu görülür.  Filozof, Amerika Birleşik Devletlerinin geleneksel faydacı ahlak felsefesini temelden sarsıcı şekilde eleştirerek, toplumsal bir adalet felsefesi oluşturmaya çalışmıştır.

Rawls’ın adalet kuramı şu iki ilkeye dayanır:

(1) Özgürlükler konusunda tam eşitlik.

(2) Toplumsal eşitsizlikler, alt ve orta gelir düzeyindekilerin yararı gözetilerek çözümlenmelidir.

Örüldüğü gibi Rawls, çoğulcu ve eşitlikçi bir siyasal liberalizm anlayışı içinde, hakka ve hakkaniyete dayalı bir adaleti ön plana çıkarmıştır.

******

REKABETTE ÖNCELİK SEÇENEKLERİ

1. Maliyete öncelik vererek rekabet seçeneği

2. Kaliteye öncelik vererek rekabet seçeneği

3. Çevirim hızına (müşteriyi gerekirse “an” denebilecek bir sürede tatmin etme hızına) öncelik vererek rekabet seçeneği

4. Esnekliğe (ürün tasarımında, üretim kapasitesinde ve ürün karmasında değişen koşullara uyum gösterme yeteneğine) öncelik vererek rekabet seçeneği

******

“Made in” den sonra gelen ad, o ülkenin kalite ahlakını gösterir. Kalite, bir devletin veya bir kurumun namusudur. Türk kurumları ve namus

*******

DEYİM: “SUÇLUNUN TELAŞI İÇİNDE OLMAK”

Watergate skandalı, 19721974 Amerika Birleşik Devletleri‘nin başkentinde gelişen ve Başkan Richard Nixon‘ın istifa etmesiyle sonuçlanan siyasi bir skandaldır. Watergate, Washington’da bulunan bir otel ve iş merkezinin adıdır. 17 Haziran 1972 günü gerçekleşen bir hırsızlık olayının failleri sorgulanınca, başkanlık seçimlerinden önce, Nixon‘ın partisi olan Cumhuriyetçi Parti, adı geçen iş merkezine, Demokratik Parti’nin telefonlarını gizlice dinlemek için mikrofonlar yerleştirdiği iddia edildi.

Başkan Richard Nixon, bu olayı aydınlatmak için görevlendirdiği Adalet Bakanı Elliot Richardson‘ı görevlendirdi. Richardson, Archibald Cox isimli bir savcıyı bu göreve atadı. Cox, Beyaz Saray‘da başkanın bütün konuşmaların teybe alındığını öğrenerek bu bant kayıtlarının kendisine verilmesini istedi. Richard Nixon bu isteği kesinlikle reddetti ve Cox’un görevden alınmasını emretti. Adalet Bakanı Cox’u görevden almayı reddedince Richard Nixon Richardson’ın işine son verdi. Olaylar gitgide çorap söküğü gibi gelişmeye başladı.

Başkan Richard Nixon, “suçlunun telaşı içinde” daha birçok entrikalar çevirdi, yalanlar söyledi. Telaş içinde yasak üzerine yasaklar koydu. Ama hiçbir çabası sonuç vermedi ve en sonunda da, 8 Ağustos 1974 tarihinde televizyonda yaptığı bir konuşmayla ertesi gün istifa edeceğini açıkladı. Yerine Başkan yardımcısı Gerald Ford başkan oldu. Böylece Richard Nixon, ABD tarihinde başkanlıktan istifa eden ilk ve tek başkan oldu.

******

ZİYA PAŞA: “ÂYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ.”

Ziya Paşa, (18251880)  19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin en önemli devlet adamlarından birisidir ve en çok eser veren Tanzimat çağı yazarlarındandır.

Devlet adamları halka nutuk çekerken, gelmiş geçmiş ne kadar kutsal değer, doğru ve güzel söz varsa, konuşmalarında bunların tümünü yeri geldikçe kullanarak, sanki kendisinde o değerler varmış ya da kendisi o değerlerin tümüne inanıyormuş ve uyguluyormuş gibi görünmek ve böylece halkı kandırmak istemeleri karşısında;

“Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” gerçeğini dile getirmiştir. Bu güzel özdeyişin anlamı şudur:

Kişin aynası, söylediği sözler değil, bu sözlere sakın inanma, kişinin uygulamalarına, yaptıklarına, davranışlarına bak. Yoksa seni “sulu dereye götürür ve susuzmuş diye geri getirir. Sakın demagojiye, laf ebeliğine inanma!

******

Demokrasi, kurumların ve kuralların şeffaflığı ilkesine dayanır. Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasına yayın yasağı konulması, bu suçun işlendiğine karine olur.

********

KARİNE: Karışık bir iş veya sorunun anlaşılmasına, çözümlenmesine yarayan durum, ipucu, belirtidir.

*******

Görünen gerçek değildir. Görmeyi öğrenmek gerekir. Görmeyi öğrenmenin tekniği, varlıkların dışına değil tüm duylarla özüne odaklanmaktır.

*****

İnsanoğlu, bütün çirkinliklerini (kötü iş ve işlemlerini) başkalarına göstermemenin bir yolunu bulur, ancak kendi vicdanından asla kaçamaz.

*****

1960’lı yıllarda lisedeki fizik dersi hocamızın lakabı “HALBUKİSİ”  idi. Bir gün hocamız sınıfa girip yerini aldıktan sonra bize;

“- Arkadaşlar bana halbukisi adını takmışsınız, halbukisi ben hiç halbukisi demem” dedi.

******

PERSPEKTİF

En, boy ve yükseklikten oluşan nesne boyutlarını iki boyuta indirgeyerek, nesnelerin gözlemciye göre durumunun ve uzaklığının esas alınarak gösterilmesine yarayan iz düşümüne perspektif denir. Bu teknik, gözlemcide biçim ve orantı bakımından, renklerden bağımsız üç boyutlu bir gerçeklik

Üç boyutlu bir nesneyi, iki boyutlu bir yüzey üzerinde gösterme tekniğine uzay perspektifi denir.

Nesnelerin boyut ve şekillerini bulundukları uzaklığa göre aynen göstermeye ise, çizgi perspektifi denir.

Bir nesnenin perspektif görünümünü elde etmek için yararlanılan arçlara da, perspektograf denir.

*******

DÜZENSİZLIK (ENTROPİ)-ÇÜRÜME (CORRUPTİON)- KOKUŞMA (PUTREFACTİON)

Düzensizlik, çürüme ve kokuşma kavramları, sağlıklı yapı ve işleyişin tam zıttı olan durumlardır. Bir ailede, bir işletmede, bir kurumda ya da en geniş anlamıyla bir devlette, söz konusu çirkin durumlar yaygın olarak görülmeye başlamışsa, “bu durumlar niçin meydana geldi, bu durumlara kim sebep oldu, bu durumlardan hangi siyasi parti sorumludur?” gibi tartışmalar anlamsızdır.

Cenaze ortada dururken, bu tür tartışmaları yapmak, cenazenin tüm halkın sağlığını bozacak bir duruma gelmesine yol açar ve tüm halkın sağlığını tehdit eder duruma gelir. Bu nedenle, tüm millet ele ele verip önce cenazeyi ortadan kaldırarak yerin dibine gömmeli, sonra bir daha düzensizlik, çürüme ve kokuşmaya yol açmayacak bir yapı ve işleyişi tartışıp, çağdaş ileri ülkeleri örnek alarak gerçekleştirmelidir.

Dünkü Fenerbahçe ve Eskişehirspor maçını izleyenler, Türkiye’de artık hakemlerin de bozulduğu, çürüdüğü ve kokuştuğu gerçeğini apaçık görürler.

Ne yazık ki hakemler ve hakimler de artık insafını yitirmiştir. Halk şöyle demeye başlarsa, “Annemi şeyden kadı, kime şikayet edeyim ki?”, herkes kendi kendisinin hakemi ve hakimi olmaya başlar. Allah böyle bir durum göstermesin, hepimiz perişan oluruz. Çünkü aynı havuzda yüzen balıklar veya alıklarız.

******

Tarzda, giyinişte, söyleyişte, dilde, düşünüşte, toplumun gülünç ve aykırı saydığı yapmacıklara ve aşırılıklara kaçan insanlara ZÜPPE denir.

******

Bir kimse dünya, sanat, bilim, siyaset ve insan hakkında her ayrıntıyı bildiğini ileri sürüyorsa ZÜPPE sayılır. Hiçbiri tümden bilinemez.

*****

DIŞAVURUMCULUK (İFADECİLİK=EXPRESSİONİSM)

Dışavurumculuk (İfadecilik veya Ekspresyonizm), Sanatçının iç dünyasının ve duygularının renk, çizgi, düzlem ve kütle aracılığıyla dışa vurulduğu 20.yüzyıi sanat akımıdır. Bu akımda sanatçı, doğayı olduğu gibi gösterme yerine, duygularını daha iyi yansıtabilmek için geleneksel kuralların dışına çıkarak gerçeğin biçimini bozma yöntemini kullanır. Böylece, kendine özgü duygularını dışa vurmuş olur.

Dışavurumcu bir sanat eserini yorumlarken çizgilerin ve renklerin kullanımına dikkat edilmelidir. Sivri keskin çizgiler, kırmızı ve kırmızının tonları, öfkeyi ön plana çıkarır. Dairesel oluşumlar, mavi ve mavinin tonları ise, daha çok sakinliği vurgular.

Dışavurumculuk resim, heykelcilik, mimarlık, edebiyat, tiyatro, müzik, film gibi çeşitli sanat türlerini kapsar.

Bazı dışavurumcu ressamlar:  Edward Munch, Kirchner, James Ensor ve Oscar Kokoschka.

Dışavurumcu mimarlık örnekleri: Bruno Taut‘un Köln‘deki “Cam Pavyon”u, Erich Mendelsohn‘un Potsdam‘daki  “Einstein Kulesi”,  Hans Poelzig‘in Berlin‘deki “Grosse Schauspielhaus” tiyatrosunun iç dekorasyonu ve 1960’larda yapılan Sydney Opera Binası.

 

Bazı dışavurumcu heykeltıraşlar: Ernst Barlach ve Erich Heckel .

Önemli dışavurumcu tiyatro yazarları: Oskar Kokoschka, Georg Kaiser, Ernst Toller, Reinhard Sorge, Walter Hasenclever, Hans Henny Jahnn ve Arnolt Bronnen.

Bazı dışavurumcu edebiyatçı ve şairler: Franz Kafka, Georg Trakl, Georg Heym, Ernst Stadler, Gottfried Benn ve August Stramm.

 

Dışavurumcu müzikçiler: Arnold Schoenberg, Anton Webern, Alban Berg, Schoenberg ve Alban Berg.

Dışavurumcu film: Bu filmlerin temel özellikleri gerçek dışı ve çoğunlukla absürt dekorlar, çarpıtılmış perspektifler, ışığın ve gölgelerin abartılı kullanımıdır. Robert Weine‘nin “Dr. Caligari’nin Muayenehanesi” filmi, Paul Wegener ve Carl Boese’nin “Golem Dünyaya nasıl geldi” filmi, F.W.Murnau‘nun Bir Dehşet Senfonisi filmi, dışavurumcu filim örnekleridirler.

*******

İnsan mutluluğunun önündeki en büyük engel, içinde bulunduğu toplumun yüklediği önyargıların ve alışkanlıkların kolay kolay aşılamamasıdır

*****

1 Ocak 2015 den itibaren sözleşme şartlarını değiştireceğini ilan eden ;
Facebook’un yeni kullanım koşullarına cevaben, tarafıma ait her tür kişisel bilgi, görsel, karikatür, resim, fotoğraf ve videonun telif hakkının (Berner Konvansiyonu uyarınca) bana ait olduğunu beyan ederim. Bunların ticari kullanımı için daima benim onayım gerekli olacaktır!
Bu yazıyı kopyalayıp Facebook duvarınıza yapıştırabilirsiniz. Bu, haklarınızı telif hakkı kanunları uyarınca koruma altına alacakt…

*****

YİYİN İÇİN AMA İSRAF ETMEYİN (Kur’an Ayeti)

En uzun süren Roma imparatorluğunda, borcunu ödeyemediği için köle sınıfına geçen halkın oranı hızla artarken, asiller kölelerin yaptıkları görkemli saraylarda yiyor, içiyor, eğleniyor, coşuyor israf ediyorlardı. En sonunda, adaletsizlik ve israf koca Roma imparatorluğunun yıkılmasının en başta gelen nedenlerinden birisi olmuştur.

Emevi ve Abbasi dönemlerinde, borcunu ödeyemediği için köle sınıfına geçen halkın oranı hızla artarken, yönetici sınıf, kölelerin yaptıkları görkemli saraylarda yiyor, içiyor, eğleniyor, coşuyor israf ediyorlardı. En sonunda, adaletsizlik ve israf koca İslam devletinin yıkılmasının en başta gelen nedenlerinden birisi olmuştur.

Büyük Selçuklu İmparatorluğunda, borcunu ödeyemediği için giderek yoksullaşan halkın oranı hızla artarken, yönetici sınıf, yoksul halkın yaptığı görkemli saraylarda yiyor, içiyor, eğleniyor, coşuyor israf ediyorlardı. En sonunda, adaletsizlik ve israf koca Selçuklu imparatorluğunun yıkılmasının en başta gelen nedenlerinden birisi olmuştur.

Anadolu Selçuklu İmparatorluğunda, borcunu ödeyemediği için giderek yoksullaşan halkın oranı hızla artarken, yönetici sınıf, yoksul halkın yaptığı görkemli saraylarda yiyor, içiyor, eğleniyor, coşuyor israf ediyorlardı. En sonunda, adaletsizlik ve israf koca Anadolu Selçuklu imparatorluğunun yıkılmasının en başta gelen nedenlerinden birisi olmuştur.

Çadırlarda yaşayan Osmanlı İmparatorluğu kurucuları ve ilk yedi padişahı, yine çadırlarda yaşamaya devam etmiş, yememiş, içmemiş, eğlenmemiş, israf etmemiş ülkesini ve ülkesinin itibarını yükselttikçe yükseltmiştir. Sonra gelen padişahlar ise, giderek yoksullaşan halkın vergileriyle yaptırdıkları görkemli saraylarda yiyor, içiyor, eğleniyor, coşuyor israf ediyorlardı. En sonunda, adaletsizlik ve israf koca Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasının en başta gelen nedenlerinden birisi olmuştur.

1789 yılından önceki Fransa’da, 1990 yılından önce Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinde ve daha nice gelmiş geçmiş devletlerde, yönetici sınıf, halkı sömürerek yaptıkları görkemli saraylarda yemiş, içmiş, eğlenmiş, coşmuş ve israf etmiş, ülkelerini paramparça etmişlerdir.

SONUÇ: Tarih ve tek tanrılı dinler tarihi, itibarın saraylarla, görkemli yapılarla ve görkemli yaşantılarla değil, tam tersine adaletle kazanıldığını defalarca göstermiştir ve göstermektedir.

ATA SÖZÜ: “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.”

******

FİRAVUNLAR: “Ey Mısır halkı! Biz piramitler yaptırdık, ama piramitler yine Mısır halkınındır.

ÇİN İMPARATORLARI: “Ey Çin halkı! Biz Çin Setti yaptırdık, ama Çin Setti yine Çin halkınındır.

YEDİNCİDEN SONRA GELEN OSMANLI PADİŞLAHLARI: “Ey Osmanlı halkı! Biz saraylar yaptırdık, ama saraylar yine Osmanlı halkınındır.

SONUÇ: Tarih dikkatle incelendiğinde, yönetici sınıf, yaptıkları görkemli minarelerini, hep benzer sözlerle kılıfa sokmayı başarmışlardır.

*****

Sözü kimin söylediği değil, kimin ne söylediği önemlidir. Sözler, uygar ölçüler içinde söylenmeli ve en güzel ve en doğrusuna uyulmalıdır.

******

GEORGE ORWELL (1902-1950) İNGİLİZ EDEBİYATÇISI

George Orwell, “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı romanda yarattığı “Big Brother (Büyük Birader)” kavramı ile ün kazanmıştır. Eserlerinde sosyal adaletsizliğe ve Totalitarizme (tüm yetkilerin merkezîleştirildiği, devlete mutlak itaatin istendiği, özgürlüklere asla iznin verilmediği diktatörlük yönetimi) şiddetle karşı çıkmıştır.

Aksaray’da kendisine ödül veren Sayın Cumhur Başkanımıza Alev Alatlı, “Eğer sağ olsaydı George Orwell sizi ayakta alkışlardı” demiştir.

KEL  ALAKA (Fransızcada quell, “ne?” analamına gelir): DAM ÜSTÜNDE SAKSAĞAN VUR BELİNE KAZMAYI

******

TÜRK KADINLARININ KADIN HAKLARI GÜNÜNÜ SAYGIYLA KUTLARIM

Cinsiyet, bir bireyin sahip olduğu fizyolojik, biyolojik ve genetik özellikleridir. Bilim açısından bu özellikler, insanlar arasında asla eşitsizlik yaratan faktörler değildir.

Biyolojik anlamda, kadın ve erkek olarak iki cinsiyet vardır. Kadın ve erkeğin üreme sistemleri, cinsiyetin tanımlanmasına yarayan tek özelliktir. Toplumsal, ekonomik, psikolojik, cinsel yaşamda ve diğer tüm alanlarda, üreme organları dışında kadın ve erkek mutlak anlamda eşittir.

İnsanlığın ulaştığı teknolojik düzey, erkeği kadına oranla üstünmüş gibi gösteren fiziki kaba gücü ortadan kaldırmıştır. Robotlar, yapay zekâlar ve diğer elektronik sistemler, fiziki güç açısından kadın ve erkeği eşitlemiştir. İster ağır ister hafif olsun bütün işler, yalnızca bir söz, bir el hareketi veya bir tıklama ile yapılabilmektedir.

Robotlardan önce H. FORT, “Ne zaman iki kol istesem, yanında bir de insan geliyor.” demişti. Bugün ise, “Kollara ne gerek var bize insan lazım.” denilmektedir.

“KADIN ERKEK FITRATEN EŞİT DEĞİLDİR” DİYENLER, LÜTFEN UZMANLIK ALANI OLMAYAN KONULARDA HÜKÜM VERMESİNLER. GERÇEK POZİTİF BİLİM ADAMLARI, BU TÜR HADDİNİ AŞAN SÖZ SAHİPLERİNİ, “BİLİME SAYGISIZ İNSAN” OLARAK NİTELENDİRİRLER. ALLAH RAHMET EYLESİN BÜYÜK ATATÜRK, “EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR” DEMİŞTİR.

******

BAZI TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANLARININ EN BELİRGİN ÖZELLİKLRİ

İSMET İNÖNÜ: Yeri geldikçe, zafer kazanmış komutan davranışları sergiledi.

CALAL BAYAR: Zaman zaman, Osmanlı dönemindeki “Komitacılık” alışkanlığı ön plana çıktı.

ADNAN MENDERES: Geleneksel toprak ağası gibi davranışlar gösterdi.

SÜLEYMAN DEMİREL: Türkiye siyasetine “Demagojik Yönetim” yeteneği kazandırdı.

TURGUT ÖZAL: “Benim memurum işini bilir” sloganını ortaya atarak, memurlara zengin olmanın yolunu gösterdi.

TANSU ÇİLLER: Erkek gibi davranan bir kadın başbakanın, Türkiye’de başbakanlık yapamayacağını ispatladı.

MESUT YILMAZ: Poker masalarında kumar oynayarak da, başbakanlık yapılabileceğini gösterdi.

BÜLENT ECEVİT: Züğürt kalabilen bir başbakanın, ölünce “namuslu başbakan” olarak anılacağını gösterdi.

TAYYİP ERDOĞAN: Siyasetin bütün ince yollarını kullanarak, sözde Kemalistlerin ve cumhuriyetçilerin gerçek yüzlerinin görünmesini sağladı.

AHMET DAVUTOĞLU: Türkiye’yi yönetmenin üniversitede ders vermek olduğunu sanıyor ve mikrofonu her eline aldığında, çok sinirli ve çok şiddetli azarlamalarla ve çok acayip yüksek bir sesle Dünyaya ve Türkiye’ye, “Ortaçağdaki Alimlerin Ünlü Sözleri ve Ortaçağdaki İslami Değerler”  adlı bir ders vermekle meşgul.

BÜYÜK ESERLER, GELENEKÇİ KURALLARA KARŞI ÇIKARAK YARATILMIŞLARDIR

Bilimde, sanatta, teknolojide ve hemen her halanda büyük eserler, atılımcı cesur insanların kuralları ve gelenekleri çiğnemeleri, düşünme ve yapmada yeni tarzlar oluşturmaları sayesinde gerçekleşmiştir. Örneğin Van Gogh, Picasso, Beethoven, Pasteur, Freud, Eintein, Mustafa Kemal Atatürk ve diğerleri öyle yapmıştır.

******

İş, fizikte kuvvet X yol; insan yaşamında ise, gelir elde etmek için yapılan eylemlerdir. İşini kalitesiz yapan insanların işine son verilir

*******

ATASÖZLERİ:  (1) “İflas eden Yahudi eski defterleri karıştırırmış.”  (2) “Eskiye itibar (rağbet) olsaydı bitpazarına nur yağardı. “ Mevlana: “Dün dünde kaldı cancazım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.”

******

Tarih, insanlığın asla geriye gitmediğini, sadece bazı gericilerin geçmişin kirli sularına dalıp bir daha çıkamadıklarını gösterir.

******

YARISI FIKRA YARISI GERÇEK

Din felsefesini, tek tanrılı dinleri ve kitaplarını derinlemesine inceleyen ve Latince, Arapça, Fransızca, İngilizce ve Almancayı çok iyi okuyup yazan ve anlayan bir filozof, Kuranı bir kez daha ayrıntılı olarak irdeledikten sonra Müslüman olmaya karar vermiş. Müftülüye başvurmuş.

Filozofu önce sünnet etmişler, sonra da kendisine sesli olarak hem Arapça hem de Osmanlıca,  “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlü”  yani “Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka hiçbir İlâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed, O’nun kulu ve elçisidir.” dedirtmişler.

Filozof, Müslüman olduktan sonra Türkiye vatandaşı olmuş ve İstanbul’da yaşamaya ve diğer Müslüman dindaşlarını yakından gözlemeye, incelemeye ve onların davranışlarını Kuran’daki esaslarla karşılaştırmaya başlamış.

“Müslümanım, ben çok daha Müslümanım, hayır ben hepinizden çok daha en Müslümanım…….” diyenlerin yaptıklarına, ettiklerine bakmış, bakmış ve bir anlam verememiş. Sonraki günlerde de Türkiye’yi baştanbaşa gezerek, “Acaba Türkiye’de Kuranın tanımladığı gibi Müslümanlar var mıdır?” araştırması yapmış.

Zavallı Filozof, yüzde 99’u Müslüman olarak bilinen Türkiye’deki insanların yalancılıklarını, hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, kul hakkına tecavüzlerini, çocuk istismarlarını, adaletsizliklerini, yoksullara davranışlarını, rüşvetlerini, rüşvetle makam sahibi olmalarını, fuhuşlarını, zinalarını, çocuk gelinlerini, cinayetlerini, kadınlara davranışlarını, doğayı ve çevrelerini kirletmelerini, pejmürde kılıklarını, pis kokularını, diğer Müslümanları yerinden yurdundan sürmelerini, birbirlerine ağza alınmayacak küfürlerini ve hakaretlerini ve daha daha bütün çirkinliklerini görünce;

“-Eyvah, ben yanlış din seçmişim! Böyle dindaşların arasında kalmam mümkün değil” diyerek Müslümanlıktan çıkmak istemiş. Kendisine;

“- Hayır, asla Müslümanlıktan çıkamazsın. Eğer çıkarsan, mürtet olursun ve o zaman da bizim mürtetlerin kafanı kesmemiz icap eder” demişler. Zavallı filozof, hayretler içinde semaya bakıp şöyle söylenmiş;

“- Yahu bu ne biçim din? Girerken alttan, çıkarken üstten kesiyorlar!”

IŞIK GÖRÜNTÜYÜ FARKLILAŞTIRAN TEK UNSURDUR

Okunan her farklı kitap, kafayı aydınlatan bir muma dönüşür. Kafasında yanan mum sayısı çok olan kişilere AYDIN, az olan kişilere YARI CAHİL, hiç olan kişilere KARA CAHİL denir. Okunan kitap sayısı arttıkça kafa, giderek nura (ruhsal ışığa) dönüşür. Ruhsal ışık, görüntüyü farklılaştıran ya da gerçeği gösteren tek unsurdur.

*******

Atatürk’ün kurduğu çağdaş ülke dengesine ilk darbe 27 Mayıs 1960, sonrakiler 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 yıllarında vuruldu.

*****

İnsanoğlu; Allah’a güvenir, vicdanının sesini dinler, insanların kardeşçe yaşaması görüşünü savunur ve gereğini yaparsa, huzur içinde yaşar.

******

DEĞİŞİM (CHANGE)

Herakleitos (M.Ö 535-475) 2500 yıl önce Efes’te, “Değişmeyen tek gerçek, değişimin kendisidir.” demiştir.

Başta devlet olmak üzere bütün kurumlar, 2000’li yıllarda başarıyı (performansı) bütçe denkliğiyle, ihracatla, ödemeler bilançosuyla, istihdam düzeyiyle, satışla, kârla ve benzeri geleneksel ölçütlerle ölçmemektedirler. Son yıllarda başarı, “geçen yıla göre bu yıl kurum neyi ne kadar değiştirdi?”, “hangi hızla değiştirdi?”, “yeterli hızla değiştirebildi mi?”, “gelecek dönemde neleri değiştirmeyi planladı?” gibi sorulara verilen yanıtlarla ölçülmektedir.

21.yüzyılın ilk çeyreğinde değişim hızı, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönme hızına eşit duruma gelmiştir. Bu nedenle; kurumlardaki her iş, her işlem, her ilişki, her yöntem, her aşama, her süreç, her usul, her prosedür, kısacası her ne varsa hepsinin sürekli olarak daha iyisiyle değiştirilmesi gerekir. Bunu yapabilenler ayakta kalır, diğerleri yok olur giderler.

Bu çok hızlı değişme gerçeği, insanlar için de aynen geçerlidir. Yılanlar yaklaşık 6 ayda bir derilerini değiştirmezlerse ölürler. Değişime direnen insanlar ise, belki ölmezler ama, hem kendilerine hem de çevrelerine zulüm yapmış olurlar.

*****

Başına gelen felaketler yüzünden başkasını suçlayan kişilere cahil denir. Bilge insan, felaketin nedenini kendi tercihlerinde arar ve bulur.

*****

Devletin ilk görevi adaleti ve eşitliği sağlamak değilse, o devletin vatandaşlarının en az % 50’si, zulüm altında yaşamaya mahkum edilmiştir

*******

“Kurallar,  insan için bir hapis hanedir. Nedeni, insanı hapseder ve insanın özgürlüğünü elinden alır.” Epikuros (MÖ 341-270).

******

“DOST VEYA DÜŞMAN NE DER DEME”, GÖNLÜNDEN GEÇENİ YAP, SÖYLE VE KENDİN OL

Sussan “susmuş”, konuşsan “geveze”, çalışsan “yazık”, yatsan “tembel”, harcasan “müsrif”, harcamasan “cimri”, giysen “süslü”, giymesen “rüküş”, sevsen “aşık”, sevmesen “ruhsuz” derler. Mademki insanlar ne yapsan, ne etsen, ne söylesen bir kulp takıyor, o halde “DOST VEYA DÜŞMAN NE DER” DEME, GÖNLÜNDEN GEÇENİ YAP, SÖYLE, KENDİN GİBİ OL VE ÖZGÜRCE YAŞA

******

DEVLETSİZLİK

Eylül başları 1921. Yunan ordusu Eskişehir’i işgal etmiş Polatlı’ya doğru ilerliyor. Karavana pişirmek için Yunan askerleri bir koyun sürüsüne sahip çıkmak isterken, sürünün başındaki çoban engel olmak istiyor. Yunan askerlerinden birisi, tüfeğinin ucundaki süngüyü çobanın kalbine saplayarak zavallı çobanı öldürüyor.

1980 yılının ilk yarısında Türkiye’de anarşi ve terör olaylarında her gün ortalama 30-40 vatandaş ölürken, Rahmetli Babam bana başlarından geçen yukarıdaki gerçek olayı anlattı ve şöyle dedi:

“ Sürümüzün tümü elimizden alınınca ve çobanımız öldürülünce, şikayet edebileceğimiz hiçbir makam bulamadık. Şimdi ise, bir sonuç alınamasa da ve katiller bulunamasa da, vatandaşların gidip şikayet edebilecekleri, dertlerini anlatabilecekleri, ümit bağlayabilecekleri karakolları, kaymakamları, valileri, mahkemeleri ve en önemlisi de bir DEVLETLERİ var. Biz geldik gidiyoruz. Siz devletinizin kıymetini bilin ve bizim çocukken yaşadığımız devletsizliği yaşamayın. Allah başımıza Mustafa Kemal gibi bir paşayı vermeseydi, halimiz ne olurdu bilmem.”

*****

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLET YÖNETİMİNDE YOLSUZLUK VE HIRSIZLIK İDDİALARI

(1) Mustafa Kemal döneminde devlet yöneticilerinin yolsuzluk ve hırsızlık yaptıklarına dair hiçbir kaynakta hiçbir iddiaya rastlamadım.

(2) 1938-1950 İsmet İnönü döneminde devlet yöneticilerinin yolsuzluk ve hırsızlık yaptıklarına dair hiçbir kaynakta hiçbir iddiaya rastlamadım.

(3) 1950-1960 Adnan Menderes döneminde hiçbir yolsuzluk ve hırsızlığın yapılmadığı Yassı Ada Mahkemeleri sonunda anlaşılmıştır.

(4) 1961-1964 döneminde Başbakan olan İsmet İnönü ABD başkanı ile görüşmeye gidince, görüşme randevusundan bir gün önce Süleyman Demirel TBMM’de güven oylaması yaptırarak İsmet İnönü’yü başbakanlıktan düşürmüştür. İsmet İnönü Türkiye’ye dönünce başbakanlıktaki odasındaki şahsi eşyalarını topladıktan sonra, aybaşında kendisine peşin ödenen aylığının bir miktarını masaya şu notla bırakmıştır: “Bu ay 17 gün başbakanlık yaptım. Aybaşında bana peşin olarak ödenen aylığın 13 günlük tutarını hak etmediğim için buraya bırakıyorum.”

(5) Süleyman Demirel döneminde, ilk yolsuzluk ve hırsızlık iddiaları ortaya atılmaya başlamış ve Süleyman Demirel’in yeğenlerinin başta hayali ihracat olmak üzere çeşitli yolsuzluk ve hırsızlık yaptıkları iddiaları, Türkiye gündeminin yıllarca tartışma konusu olmuştur.

(6) Bülent Ecevit dönemlerinde halk, “Bülent Ecevit çok dürüst ama bakanları öyle değil” gibi söylemlerde bulunmuştur.

(7) Kenan Evren döneminde çeşitli yolsuzluk ve hırsızlık iddiaları ortaya atılmış, özellikle Mili Güvenlik Konseyi üyesi Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın yolsuzlukları ve hırsızlıkları hemen her yerde konuşulmuştur.

(8) Turgut Özal döneminde de çeşitli yolsuzluk ve hırsızlık iddiaları gündemden hiç düşmemiş ve bizzat Turgut Özal’ın kendisi, “Benim memurum işini bilir” demiştir.

(9) Mesut Yılmaz döneminde de çeşitli yolsuzluk ve hırsızlık iddiaları ve Yüce Divan davaları olmuştur.

(10) Tansu Çiller döneminde de çeşitli yolsuzluk ve hırsızlık iddialarında bulunulmuştur.

(11) Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan döneminde yolsuzluk ve hırsızlık iddiaları dünya gündemine de girmiş, dört bakan bu iddialar üzerine istifa etmiş, bu gün TBMM’de Yüce Divana gidip gitmeyecekleri tartışılacaktır.

SON SÖZ: ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya ve diğer ileri demokrasilerde de yolsuzluk ve hırsızlık iddiaları olur. Haklarında yolsuzluk ve hırsızlık iddialarında bulunulan devlet adamları hemen istifa ederler veya intihar ederler. O devletlerin insan haklarına saygılı mahkemeleri, yolsuzluk ve hırsızlık iddialarını çok kısa sürede sonuçlandırır ve kamuoyunun gündeminden çıkarırlar.

******

Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, İslam’a girdiklerinde zengin tüccarlar olmasına rağmen, öldüklerinde hiç varlıkları kalmamıştı. Böyle örnekler çok

******

GERÇEK LİDER KİME DENİR?

Kurumlarda kaçınılmaz ve önlenemez olan başlıca farklılıklar:

Kişilik farkları, amaç farkları, ideoloji farkları, cinsiyet farkları, politika farkları, değer farkları, algı farkları, inanç farkları, mezhep farkları, etnik farklar, gelir farkları, kültür farkları, dil farkları, tanım farkları, sanat farkları ve diğerleri.

Farkları yöneten kişiye gerçek LİDER denir.

Yalnızca kendisindekine benzeyen farkları yöneten kişiye BÖLÜCÜ LİDER denir.

Bölücü liderler, kurumlarda amaç birliğini sağlayamazlar; kurum içi ve kurum dışı çatışmalar yaratarak bütünleşik huzuru, mutluluğu, güveni, adaleti ve fırsat eşitliğini daha da bozarlar. Yalnızca kendine benzeyenlere bazı çıkarlar sağlayarak, kurumlarındaki dalkavuk ve yalaka sayısının çoğalmasına yol açarlar.

*****

Herhangi bir görüş, temelini sağlam bir araştırmaya, özenli ve ayrıntılı bir çözümlemeye dayandırmadıkça fikir sayılmaz. Palavra ve atmadır.

******

ÇİFTLER KISIR DEĞİLSE DOĞUM KONTROLÜ YAPARLAR

Bu ülkede yıllarca bir doğum kontrolü ihaneti yaptılar ve neslimizi kurutma yoluna gittiler. Neslin önemi, gücü ekonomide olduğu gibi manen de çok önemli” Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan. 22 12.204 Nikah Töreni. WOW İstanbul Hotel.

Evli çiftler, ilkel yöntemlerle, geri çekilme yöntemiyle, takvim yöntemiyle ya da daha bilimsel tıbbi yöntemlerle az veya çok, ama mutlaka doğum kontrolü yapmışlardır. Eğer her hangi bir yöntemle doğum kontrolü yapmadıklarını iddia ediyorlarsa, o zaman kesinlikle eşleriyle her beş yılda bir tek cinsel ilişkide bulunmuşlardır. Buna, Cumhurbaşkanımızın kendisi ve çocukları da dahildir.

*****

MONARŞİ- OTOKRASİ-DEMOKRASİ

MONARŞİ: Kendisine kral, padişah, hükümdar, imparator, şah, prens, emir, kağan, hakan gibi adlar verilen, devlet başkanlığı yetkisini yaşam boyu elinde bulunduran, ölünce yerine varsa oğlu yoksa kardeşi geçen tek kişi yönetimidir. Monarşinin diğer adı saltanattır.

OTOKRASİ: Devlet başkanlığının aynı soydan gelenler tarafından değil, başka bir yolla gelen bir kişi tarafından ele geçirilmesidir. Aslında otokrasi, monarşinin bir başka türüdür. Otokrat (buyurgan) yönetici, bütün siyasî yetkileri tek başında elinde bulundurur ve halka kendince iyi, doğru ve güzel olanları dayatır.

DEMOKRASİ: Devlet başkanlarının ve halk temsilcilerinin seçimle belirli bir süre için iş başına geldiği; anayasa, parlamento, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, kolluk kuvvetleri gibi araçları olan; yasama, yürütme ve yargı olarak birbirinden bağımsız güçler ayrılığı ile iktidarın tek elde toplanmasını engelleyen söz konusu üç devlet kurumunun birbirini denetlediği yönetim biçimidir.

Demokrasi ile yönetilen devletlerin temel özelliği, halkın kendisi için iyi, doğru ve güzel olanlara temsilcileri (milletvekilleri) aracılığıyla karar vermesi, sorunlarının çözümlerini kendisinin üretmesi, yönetimlerin de bu çözümlerin hayata geçirilmesi için engelleri ortadan kaldırmasıdır.

******

ÖLÜ DOĞA (NATURMORT) VE ÖLÜ LİDER (LIFELESS LEADER)

17.yüzyıldaki ölü doğa resimleri ile 21.yüzyıldaki ölü liderler karşılaştırılırsa, ikisinde de bir bayağılık, düzlük, bayatlık, soğukluk, eskilik, ruhsuzluk ve eskimişe dönüklük görülür.

Natürmort ressamlar, resmetmek istedikleri nesneleri kendi ölü ruhlarına uygun olarak seçiyor ve kendi kısır iç dünyalarına göre tablolara yerleştiriyorlardı.

Bugünün ölü liderleri (lifeless leaders) de izleyicilerini (followers) peşlerinden sürüklemek için, eskiye özlemli kendi ölü ruhlarına uygun olarak seçiyorlar ve kendi kısır iç dünyalarına göre biçimlendiriyorlar.

*****

Eğitim, “Einstein’ler, Vinci’ler, Picasso’lar, Mozart’lar, Atatürk’ler, Bill Gates’ler, Steve Jobs’lar nasıl düşünürlerdi?” yi öğretse yeter.

*******

TÜRKÇE BİLİM VE FELSEFE YAPMAYA EN UYGUN DİLLERDEN BİRİSİDİR

Nesnelerin adına “isim”, olayların adına “kavram”, nesne ve irade dışı oluşumların adına “olgu”, gözlem ve deneylerle bir olgunun sürekli olarak doğrulanmış açıklamasına “kuram” veya “teori” denir.

Osmanlıda ve Türkiye’de bazı nesneler, olaylar, olgular ve olgu açıklamaları bilinmediği için adları da yoktur. Bu durum Türkçe’nin yetersizliğinden değil, eğitim sisteminin saçmalığından ya da ezberciliğinden kaynaklanır. Örneğin, “computer” nesnesini Türkler icat etmediği için utanmadan “bilgisayar” demişler ve çok büyük ayıp ve cahillik etmişlerdir. Computer, bilgi saymaz. Aslında bilgiyi saymak mümkün olmadığı için, eğitimi ezberci olmayan ülkelerde bilgiye, “sayılamayan isim-mass noun veya uncountable noun” denir ve çoğulu yapılmaz. Bu nedenle cahil olmayan toplumlar, dünyanın her yerinde söz konusu nesneye, computer derler. Radyoya radya, telefona telefon, televizyona televizyon denildiği gibi. Yoğurdu Türkler icat ettiği için, dürüst ülkelerin tümünde yoğurda yoğurt denir.

Osmanlı halkı ve Türk halkı Mesneviyi Farsça yazan Mevlana felsefesini hiçbir zaman anlayamamıştır. Ama, aynı felsefeyi yapan ve öz Türkçe konuşup yazan Yunus Emre’yi Türkçe konuşan herkes bütünüyle anlayabilmiştir.

NOT: Kullanmayı hiç sevmem ama, ismimin başında tez ileri sürebileceğimin dünyaca geçerli kanıtı ve belgesi anlamına gelen “Prof. Dr.“ unvanı vardır. Türkiye’de sapla saman birbirine karıştığı için artık herkes, konusu olmayan konularda rahatça konuşup yazmakta ve sanki bilimmiş gibi tezler ileri sürebilmektedir.

*****

“Fikir, eski bilinenlerin yeni bir bileşimidir.” J. W. Young. Bazıları, aslında bilmediklerini, sanki biliyormuş gibi ifade ederek saçmalar.

*******

“Cahillerle tartışmaya girmeyin. Ben hiç yenemedim.” İmam GAZALİ. Nedeni cahil, bilimsel yöntem kullanmadığı için, kanaatlerini bilgi sanır.

******

YASAKLAR ÇAĞDAŞ STANDARTLARA UYGUN DEĞİLSE HİÇ BİR YARARI OLMAZ.

II. Abdülhamit, burnu büyük olduğu için, bu kelimenin gazetelerde kullanılmasını yasaklamıştır.

 II. Abdülhamit, tahtakurusu kelimesi okunurken “tahtı kurusun” olarak anlaşılabileceği için yasaklanmıştır.

II. Abdülhamit,  ne yaptığını, ne yazdığını ne söylediğini bildirsin diye, hemen her aydın kişinin peşine bir istihbaratçı takmış, bununla da yetinmeyerek, kendi tayin ettiği istihbaratçıları denetlesin diye de her istihbaratçının arkasına başka bir istihbaratçı tayin etmişti.

Bütün önlemlere rağmen, II. Abdülhamit 1909 tarihinde tahttan indirilmiştir.

SONUÇ: İnternet yasakları ve son İnternet yasası, çağdaş standartlarla çelişmektedir.

TEK TARAFLI İŞLERSE BENCİLLİK, KARŞILIKLI İŞLERSE MUTLULUK ÜRETEN SAYGI KAVRAMI

SAYGI: Değeri, üstünlüğü, kadınlığı, anneliği, babalığı, akrabalığı, bilgisi, gençliği, yaşlılığı, yararlılığı veya kutsallığı nedeniyle bir kimseye, bir makama, bir kuruma, bir varlığa karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranma, rahatsız etmekten çekinme, olumlu davranışta bulunma ve gereğini yapma isteği, içten gelen yüceltme duygusu.

KURAL: Saygı, sevgi ve nezaket karşılıklıdır.

YUNUS EMRE: “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”

ESKİDEN İLK ÖĞRETMDE HERGÜN TEKRARLANAN ANT: “Küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak….”

ATASÖZÜ: Sev beni seveyim seni.

ÖĞÜT: Devlet büyükleri ve resmi veya özel kurum amirleri, vatandaşlarınızı veya memurlarınızı sever ve onlara istisnasız olumlu davranışlarda bulunursanız, içten yapmacıksız, doğal bir saygı görür mutlu olursunuz.

******

Öğretilenleri  (-1) ile çarparsanız, yaratıcı ve sorgulayıcı bir kişilik kazanırsınız. Örneğin, yerçekiminin (-1) ile çarpımı gök çekimidir.

Bugünlerini gelecekteki uygarlık değerlerine göre yaşayanlar mı, yoksa bugünlerini eski çağların değerlerine göre yaşayanlar mı daha akıllı?

*****

MŞ ŞİİR DENEMESİ

Zaman gelir, aşk başlar;

Zaman durur, aşk büyür;

Kalp kaynar, kan yanar;

Bir tanrıça ya da tapınak;

Zaman başlar, zaman akar, zaman geçer;

Sisler dağılır, büyü bozulur;

Asıl çıkar ortaya, kendisi olur;

Ve zaman yeniden başlar.

******

71 yıllık ömrümde, Devlet adına konuşanların ve devlet yöneticilerinin söylediği istisnasız tüm sözlere asla inanmamak gerektiğini öğrendim.

******

“TANRIM, BİR DAHA BÖYLE BİR ZAFER VERME.” Pirus.

MÖ 280 – 279 yıllarında Grek kolonisi Tarentum Kralı Pirus, Roma’ya saldırır ve ne pahasına olursa olsun savaşı kazanmak için her şeyini feda eder. Sonunda savaşı kazanan Pirus, arkasını dönüp baktığında, koskoca ordudan kendisinden başka kimsenin kalmadığını görür. Bu durum üzerine Pirus, “Tanrım, bir daha böyle bir zafer verme” der. Pirus Zaferi, yenilmeye mahkûm galibiyetleri anlatmak için kullanılır.

SORU: Düğün değil bayram değil, şimdi bu örnek de niçin verildi ya?

KISSADAN HİSSE: ??????

******

Sanat; insanın içini doldurur, yüreğini besler, duyularını yönetir, zamanına tat verir, aklını aklar, kabalığını giderir, yaşamını yüceltir.

*****

İSTER İNAN İSTER İNANMA

Rivayete göre Kanuni Sultan Süleyman, mimarbaşı Mimar Sinan’ı Süleymaniye camisini yapması için görevlendirir. Caminin yeri için istiareye yatar. Rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Hz. Muhammed, Kanuni’ye caminin yerini ve şeklini tarif eder.

Ertesi sabah Kanuni, Mimar Sinan’ı rüyasında Hz. Muhammed’in kendisine gösterilen boş arsaya götürerek caminin oraya yapılmasını emreder. Mimar Sinan, hemen o anda yapacağı caminin planını Kanuni’ye anlatmaya başlar. Mimar Sinan’ın tarif ettiği cami, Kanuni’ye rüyasında peygamberin anlattığı caminin tıpatıp aynısıdır.

Kanuni, “Mimarbaşı, sanki önceden caminin planlarını hazırlamışsın gibi anlatıyorsun” der.

Mimar Sinan, “Evet Sultanım, Efendimiz size tarif ederken ben de arkanızdaydım…

*****

İlerlemeyi ve büyümeyi gerçekleştiren, ekonomiyi dengede tutan, kurumları ölümsüz kılan, yeni iş yerleri yaratan itici güç yeni fikirlerdir.

*******

Çağdaşlığın çıkarlarını bozacağını bilen politikacılar, yaşanmış acıları gizleyerek eskinin her yönüyle güzel olduğunu göstermeye çalışırlar

******

YENİ YIL DİLEKLERİ VE HALKIN MUTLULUK ÖZLEMİ

2015 yılı dilekleri yakından incelenirse, Türk halkının genellikle mutluluk özlemi çekmekte olduğu, acılardan bıktığı, kalıcı mutluluklar aradığı ve dilediği anlaşılır.

2015 ve sonraki yıllarda, vatandaşların bencilliklerinin azalmasını, paylaşımlarının çoğalmasını, politikacılarımızın bölmeye değil bütünleştirmeye çalışmasını, nimette ve külfette eşitlik sağlanmasını dilerim.

******

GÜZEL AHLAK ÖRNEĞİ HZ. MUHAMMED’İN1444’ÜNCÜ DOĞUM YILDÖNÜMÜ KUTLU OLSUN

Hz Muhammed, 20 Nisan 571 Pazartesi Mekke’de dünyaya geldi ve 8 Haziran 632 Pazartesi Medine’de vefat etti.

Güzel ahlakın emsalsiz örneği olan Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in, son nefesini vermeden önce, namaza dikkat edilmesini, kadın haklarının korunmasını, yönetim altındakilere iyi davranılmasını, emanetlerin yerlerine ulaştırılmasını ve kul haklarına dikkat edilmesini istediği konusunda fikir birliği vardır.

“Müslümanım” diyenler,  Peygamberimizin yalnızca bu son isteklerini yerine getirseler, daha yaşanılabilir bir İslam dünyası oluşturmak işten bile değildir.

1943 YILINDA ÖLEN DEDEMDEN RİVAYET EDİLEN BİR HADİS: “1400’de kalkmam 1500 yatmam.” Hz. Muhammed.

Hadis doğruysa, sonun tam ortalarındayız.

*****

İSMET İNÖNÜ’NÜN ÇETİN ALTANA YANITI

Çetin Altan, “Paşam anlamakta güçlük çekiyorum. Beş para bile etmez bazı değersiz insanlara niçin bazı imkanlar veriyorsunuz?”

 İsmet İnönü, “Çetin, insanlara biraz vermezsen niçin peşinden gelsinler ve sana oy versinler?”

********

Ruhunu kaybeden bir insan, bütün dünyayı kazansa da hiç doymayacak ve açlıktan kıvranan karnı, hiç beklemediği bir anda toprakla dolacaktır.

******

POSTMODERN EKONOMİK SONUÇLAR

1.Seçenek bolluğu

2.Pazar genişlemesi

3.Arzın talepten fazla olması

4.İletişim maliyetlerinin sıfırlanması

5.Küresel ölçekte tam rekabet koşulları

6.İmaj ve ilgi çekme yarışı

7.Gerçek zamanlı işletmecilik (İşletme kararlarının an denen dönemde verilmesi)

*****

Her yeni teknoloji, kendi yaşam koşullarını dayatır ve insanlar başta direnseler bile, en sonunda alışırlar ve kullanmak durumunda kalırlar.

********

BİREYSEL VE TOPLUMSAL HUZUR KARŞILAŞTIRMASI

HUZUR: Endişeden, kederden, korkudan, gelecek korkusundan, karamsarlıktan, üzüntüden uzak olma halidir. Huzur, aslında mutluluktan da önce gelen bir dinginlik kavramıdır.

Bir ülkede huzurlu insan oranı yüksek ise, o ülkeye “huzurlu ülke” denir. Bu nedenle, başarılı bir ülke yönetiminin en temel göstergesi,  o ülkede bireysel ve toplumsal huzurun olmasıdır.

2015 yılı esas alındığında Türkiye’nin huzur açısından durumu:

İktidar huzursuz, muhalefet huzursuz, yargı huzursuz, yürütme huzursuz, yoksullar huzursuz, varlıklılar huzursuz, emniyet güçleri huzursuz, öğretmenler huzursuz, öğrenciler huzursuz, çiftçiler huzursuz, girişimciler huzursuz, sıradan vatandaşlar huzursuz, seçkin vatandaşlar huzursuz, kadınlar huzursuz, erkekler huzursuz, yaşlılar huzursuz, gençler huzursuz, çocuklar huzursuz, evliler huzursuz, bekarlar huzursuz, dullar huzursuz

…………………….

SORU: Doğruca, dürüstçe, namusluca, yan tutmadan yanıt veriniz lütfen, Türkiye’nin 2015 yılında bu durumda olmasının sorumlusu kimdir?

******

Trafik polislerinin tuzak kurarak sürücülerin kural ihlali yapmasını beklemeleri ve ceza yazmaları çağdaş hukuk devleti ilkelerine aykırıdır

*****

Türkiye’de partiler üstü  kalabilen kişi ve kurumlar, ülke sorunlarına ilişkin fikirlerini özgürce söyleyip yazma erdemine sahiptirler.

******

Başka hiç kimsenin görmediği gibi görmedikçe ve başka hiç kimsenin düşünmediği gibi düşünmedikçe yaratıcı değil, sıradan insan olduğunu bil.

*******

BAKIŞ AÇISI TEK OLANLARDAN UZAK DURUNUZ

Einsten, madde ve enerji arasındaki ayırımın bakış açılarından kaynaklandığını kanıtlamıştır. Bir bakış açısından “dalga” olarak görünen varlık, diğer bakış açısından “parçacık”, bir diğer bakış açısından “alan”, diğer başka bir bakış açısından ise “yörünge” olarak görünür.

SONUÇ: Varlıklara, olaylara ve olgulara tek açıdan bakanlara “Kara Cahil” denir ve bu tür insanlar dünyanın en tehlikeli yaratıklarıdırlar. Kuru ağaç bile eğilir bükülürken, bu türler mezarlarına bile sabit fikirlerle girerler. Kara cahil yobazların mezarlarının üstünde asla güller bitmez, kendileri gibi can yakan dikenler biter.

Sanayi devrimi, mekanik üretimi egemen kılarak el sanatları geleneklerini yıkmış, dükkanın yerine fabrikayı geçirerek duygusallığı öldürmeye başlamıştır.

******

“Savunma amaçlı olmadıkça savaş cinayettir.” Mustafa Kemal Atatürk.

******

Çokbilmiş Türklere “Güzelliği mi tercih edersin yoksa aptallığı mı?” diye sormuşlar. Çokbilmişlerin yanıtı şöyle olmuş: “Güzellik geçicidir.”

******

İşte ruh birlikte eğlenebildiği ama birlikte acısını paylaşamadığı ruha karşı
soğur. İnsan, karşısındaki insanın kendisini ne
kadar sevdiğini verdiği hediyelerle ölçmez İşte ruh birlikte eğlenebildiği ama birlikte acısını paylaşamadığı ruha karşı
soğur. İnsan, karşısındaki insanın kendisini ne
kadar sevdiğini verdiği hediyelerle ölçmezSevildiğini sanan insan, derdini veya sıkıntısını sana söylemez. Dostu isen anlamanı bekler. Anlamamaların çoğalırsa, senden ümidini keser.

******

EKONOMİ BİLİMİNİN İKİ TEMEL BOYUTU VARDIR

(1)     İnsan kaynaklarının ve fiziksel kaynakların israfını önleyerek Milli Geliri sürekli büyütmek,

(2)    Büyümesini engellemeyecek şekilde Milli Geliri sosyal adalet ilkelerine göre dağıtmak.

******

Anlamını idrak etmiş gerçek âşıklar, her önüne gelene kolayca “Aşkım” demekten kaçınarak yalnızca bir tek kişiye “AŞKIM” diye hitap ederler.

******

KALP KIRILIRSA

Kimse kimseye mecbur değildir. Her insan ayrı bir ülkedir. İki ülke savaşa kolay kolay girmek istemez.  Ancak, şu veya bu nedenden savaş ya da tartışma başlamışsa, neden değil sonuç önem kazanır. Sonuç vazonun ya da kalbin kırılmasıdır. Savaş ya da tartışma tam başlamak üzereyken, ülkelerden birisi bu sonucu görebilse ve mantığını duygularının önüne geçirebilse, kalpler hiç kırılmasa!

*****

DEĞİŞEN GEÇMİŞ

Geçmişe dönük bilgiler, her zaman eksiklerle dolu kalacaktır. Yeni araştırmalar ve keşifler, geçmişe yönelik bilgileri, görüşleri, abartıları, cinayetleri,  zulümleri sürekli olarak değiştirecektir. Ortaya çıkarılmayı bekleyen yeni gerçekler daima var olacaktır.  Koyu karanlık geçmişin bir işe yaraması isteniyorsa, içinde kurnazca gizlenmiş gerçekler yansız olarak ortaya çıkarılmalıdır.

SORU: Bugünkü Türkiye koşullarında geçmişe yansız bakarak gerçekler ortaya çıkarılabilir mi?

*****

Devletlerin başarı veya başarısızlığı, en son teknolojiyi kendilerinin üretip üretmediklerine ve adaleti sağlayıp sağlamadıklarına bağlıdır.

*******

DOYUMSUZ KAPİTALİST ZİHNİYETİN KÖLESİ OLMUŞ ZAVALLI BİR BANKA ŞUBE MÜDÜRÜNE DERS VERMEK İSTEDİM.  AMA SANIRIM ANLAMADI VE BENİ DELİ BİRİSİ SANDI

19 Ocak 2014 Salı günü sat 14.00 de İstanbul’da bir banka şubesine girip 38 gişe numarasını aldım. Şubede 2 gişe 2 de bireysel danışman görev yapmaktaydı. Üst katta da şube müdürünün odası vardı. Gişenin birinin üstünde kırmızı olarak 03 diğerinde de 1014 yazıyordu. Şube baştan aşağıya müşterilerle doluydu. Oturacak bir yer kalmamış ayakta bekliyorduk. Saat 15.00 oldu, gişenin birinde 1043 diğerinde ise 1044 yazıyordu. Bazı insanlar bireysel danışmanların yanından çıkınca gişelerin üzerinde hemen dört rakamlı ışıklar yanıyordu ve o insanlar öncelikle gişe işlemlerini yaptırıyorlardı. Saat 16.00 oldu gişelerin birinde 1067 diğerinde 28 yazıyordu. Daha benim 38 numarama sıra 10 rakam sonra gelecekti. Bir orantı kurdum ve bana bu hızla sıranın yaklaşık saat 17.00 geleceğini anladım. Sabredemedim. Üst kata çıkıp kapısında Müdür yazan odanın kapısını araladım ve yarı açık kapıda öylece dikilerek Müdürün yüzüne uzun uzun, anlamlı anlamlı bir süre baktım. O bana ben ona belki bir dakika hiç konuşmadan bakıştık. Sessizliği Müdür bozdu:

“Ne istiyorsun?”

“Buranın yöneticisi siz misiniz?

“Evet”

“Yönetemiyorsunuz.”
“Neden?”

“İki nedeni var. Birincisi kuyrukta bekleme süresi en az 3 saat. İkincisi, bazı müşterilere öncelik vererek diğerlerinin hakkını yiyorsunuz. Hadi bana eyvallah.”

Kendisini yönetici sanan zavallının kapısını örtüm, hızla kaçar gibi aşağıya indim ve sokaktaki kalabalığa karıştım.

NOT: Söz konusu şube gişelerinin arkasındaki duvarda herkesin rahatça görebileceği şekilde yazılmış bir kuyruklu yalan yazı vardı:

            “BURASI SİZİN YERİNİZDİR.”

******

GÜNÜN ANLAM VE ÖNEMİ

 

“Kâfirlerin dünyada her istediğini yapabilir görünmeleri seni aldatmasın. Bu gelip geçici bir tatmindir; sonra varacakları yer cehennemdir. Ne berbat bir yerdir orası!” Al-i İmran Suresi:196-197.

******

Tek tek her insanın kendi özel değerlerinden, inançlarından, zihni modellerinden, bakış açılarından oluşan bilgi türüne ÖRTÜLÜ BİLGİ denir.

*****

YÖNETİM BİLİMİNDEKİ EN ÖNEMLİ İLKE: YETKİ VE SORUMLULUK EŞİT OLMALIDIR

Yetkisiz sorumluluk insafsızlıktır, acımasızlıktır, işkencedir, zulümdür.

Sorumsuz yetki ise hegemonyadır, diktatörlüktür, sahipliktir, gücü kötüye kullanmaktır, kanun benim demektir, emre itaat etmeyenleri ezmektir, adaletin yerlerde sürünmesidir, insan haklarının çiğnenmesidir.

Hz. AİŞE’YE YAPILAN İFTİRA KARŞISINDA Hz. MUHAMMED’İN TUTUMU

Hicretin 6. yılında, Hz. Muhammed’in, Müstalikoğullarına karşı düzenlediği seferden dönüş sırasında, konaklama yerinde unutulan Hz. Aişe’i uyurken bulan ordunun artçılarından Safvan b. Muattal ismindeki sahabe, Hz. Aişe’yi uyandırıp devesine bindirerek orduya yetiştirmiştir.

Hz. Aişe ile Safvan’ın yalnız geldiklerini gören münafıkların reisi Abdullah b. Übey ve adamları,  onlar hakkında çirkin dedikodular yapmışlar ve iftiralarını hızla etrafa yaymışlardır.

Bu iftira, Hz. Aişe’yi, Hz. Muhammed’i ve bütün diğer gerçek Müslümanları, çok derinden sarsmıştır.

Hz. Muhammed, bu konu hakkında Hz. Aişe’yi çok yakından tanıyan bütün insanlarla görüşmüştür. Görüştüğü Müslümanların tümü,  Hz. Aişe’nin asla böyle karakterde bir insan olmadığını, daha önceki dürüst yaşantısından örnekler vererek açıklamışlardır. Ancak Hz. Muhammed, “Şüyu vukuundan beter” ilkesi gereği, olayı örtbas etmemiş, çok sevgili eşini babası Hz. Ebubekir’in evine göndermiş ve olayın aydınlanmasını beklemiştir.

Söz konusu olaydan bir ay sonra Hz. Aişe’nin suçsuz olduğunu bildiren ayetler gelmiş ve yapılan dedikoduların bütünüyle asılsız bir iftira olduğu bildirilmiştir.

KANAATİM ODUR Kİ, DÖRT BAKANIN YÜCE DİVANA GİTMEMESİ KONUSUNDA OY VEREN MİLLETVEKİLLERİNE DE BAKANLARIN MASUM OLDUKLARI KONUSUNDA VAHİY GELMİŞTİR.

******

İnsanlık geriye ve kötüye gitmemiştir, gitmez, asla gitmeyecektir. Karanlık kalıcı olamaz. Ümitsiz olanlar, tarihe derinden bakamayanlardır.

*******

KURNAZLIK

Kurnazlık, doğru olmayanı doğruymuş gibi gösterme,  kendi adi çıkarı için dürüst insanları aldatma, aklı ve zekâyı kötü yönde kullanma becerisidir. Ancak kurnazlığın, giderek kendi kendisiyle çelişkilere düşmesi ve beklenmedik bir günde iflas etmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.

*****

Two things define us: Our patience when we have nothing and our attitude when we have everything. Varlıkta ve yoklukta aynılık karakterdir.

*******

GÖRGÜSÜZLER GÖRDÜKLERİNİ MÜKEMMEL SANIRLAR

İsveç’in ve Finlandiya’nın köylerini, kasabalarını ve şehirlerini görmeden, Türkiye’de dış mimar, mimar, iç mimar, mühendis, şehir planlamacısı, müteahhit, bina, köprü, demir yolu, terminal, istasyon, belediye, belediye başkanı, trafik, yol, sokak, cadde,  insana/hayvana/ağaca/bitkiye/doğaya saygı, dürüstlük, güvenlik, verimli kültür, temizlik, din ve vicdan özgürlüğü, huzur, barış, iyilik, güzellik var diyenlerin, kesinlikle mükemmeli görmeden işkembesinden atan görgüsüzler olduğuna namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.

******

DOĞRUSAL (LİNEAR) VE YATAY (HORİZONTAL) MANTIK

Her olayın bir tek nedeni vardır ve olay bu nedenin etkisiyle gerçekleşir diyenler doğrusal (linear) mantığa sahip olarak yaşayan sığ düşünceli insanlardır.

Her olayın sonsuza yakın nedeni vardır ve olay bu nedenlerin kümülatif (eklenerek artan) etkisiyle gerçekleşir diyenler ise, yatay (horizontal) mantığa sahip olarak yaşayan, derin ve ayrıntılı düşünceli insanlardır.

Olaylara doğrusal olarak bakan insanlarla asla tartışmayınız. Onların doğruları mezara kadar hiç değişmeden tek olarak kalır. Hemen her gün her varlık, olay, oluş ve olgu değiştiği halde, doğrusal düşünen insanların fikri daima sabit kalır.

TV ekranlarında hemen her gün açık oturumlarda tartışan ve birbirinin sözünü saygısızca keserek kendi fikrini dayatmaya çalışan sözde aydınların çok büyük bir kısmı, maalesef doğrusal mantığa sahiptirler.

*******

“Bir toplumda hurafeler varsa, o toplumda din yoktur.” Alija İzetbegović (1925- 2003) Bosna-Hersek’in ilk cumhurbaşkanı, Boşnak devlet adamı.

******

EKONOMİDE GRESHAM KANUNU: KÖTÜ PARA İYİ PARAYI PİYASADAN KOVAR

Kraliçe Elizabeth I’in danışmanı maliyeci ve tüccar Sir Thomas Gresham (1519-1579) Kraliçeye sunduğu bir raporda, kötü paranın iyi parayı piyasadan kovduğunu belirtmiştir. Bu gerçek ekonomi tarihine “Gresham Kanunu” olarak geçmiştir.

Eğer yasal olarak piyasada maden değeri çok yüksek altın para ve maden değeri daha düşük gümüş para geçerli ise, insanlar altın parayı kendileri için bir yerde saklarlar (tasarruf ederler) gümüş parayı da alış verişlerinde kullanarak piyasaya sürerler. İki altın ve gümüş paranın satın alma değeri aynı olmasına rağmen, maden değerleri farklı olduğu için, altın para elde tutulmakta, gümüş para piyasaya sürülmektedir.

Günümüzde ise, kağıt para kullanan insanlar alışverişlerini eskimiş, kirlenmiş, yıpranmış para ile yapmakta, daha yeni gıcır gıcır kağıt paralarını cüzdanlarında ya da kasalarında saklamaktadırlar.

SORU: Devlet yönetiminde de kötü insanlar iyi insanları, makam ve mevkilerden kovmuşlar mıdır ki? Başka değişle hemen her gün TV ekranlarında (piyasada) gördüklerimiz, göremediklerimizi piyasadan sürmüşlerdir denebilir mi?

******

Bir problemle karşılaşan insan, “Önceki yaşamımda, eğitimimde ya da işimde öğrendiklerimin hangisi bana yardımcı olur?” diye sorar. Eğitim?

**********

SAMİMİ İTİRAF: Şu yalan dünyada kalıcı olarak Allah’tan başka hiç kimseye yaranamadım. Özellikle dost bildiklerime ve yardımcı olduklarıma!”

*****

ÇEKİM ÖRNEKLERİ

Çiçek arıyı çeker, Güneş Dünyayı çeker, Dünya Ayı çeker, hastane hastayı çeker, toprak suyu çeker, yeni fikir dikkat çeker, yakışıklı erkek bekâr kızları çeker, güzel kız delikanlıları çeker, savaş barışı çeker, mıknatıs metali çeker, yerçekimi kütleyi çeker, polis silahını çeker, poker oyuncusu resti çeker, baca duman çeker, softa tespih çeker, açık araba yük çeker, yoksul çile çeker, Türk halkının yüzde 85’i geçim sıkıntısı çeker, , İstanbul’da yaşayan trafikte çeker, Suçlu karakolda çeker, davacı ve davacı mahkemede çeker, politikacı oy çeker……………………………

SİZDE FARKLI ÇEKİM ÖRNEKLERİ VERMEYE ÇELIŞARAK YARATICI OLMAYI DENEYİNİZ LÜTFEN.

*****

Aile yönetimi duygusallığa, devlet yönetimi strateji ve politikaya, profesyonel yönetim kârlılığa, dayatma yönetimi güç ve zorbalığa dayanır.

*******

TEMELİ, İNANDIRICILIĞI, KANITI VE AKLA UYGUNLUĞU OLMAYAN SÖZLER PALAVRADIR

 “CHP iktidarında, benim başbakanlığımda Ortadoğu’ya barış ve huzur gelecek. Hiç kimsenin burnu kanamayacak. Bütün dünyaya barış getireceğiz”     CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu.

BÜTÜN DÜNYAYA BARIŞI NASIL GETİRECEĞİN KONUSUNDA SEÇMENE İNANDIRICI BİR PROJE SUNMADIKÇA, BU TÜR SÖZLERE SEÇMEN İNANAMAZ VE BU TÜR SÖZLER HAVADA KALIR, BAŞARI OARNINIZ ASLA DEĞİŞMEZ.

******

İSRAF ÖRNEKLERİ

Aşırı su kullanmak israftır

Denizleri, ırmakları, gölleri, göletleri, suları kirletmek israftır

İş bulma olanağı olmayan üniversite mezunları yapmak israftır

Tarlaları boş bırakmak israftır

Nankörlüğe iyilik israftır

Trafiğin akışına engel olmak israftır

Bekâr bir insanın iki kişilik yatakta yatması israftır

Konken, tavla, okey, kumar ve diğerlerini oynamak israftır

Kapasitenin altında çalışmak israftır

Sekiz saatten fazla uyumak israftır

İş başında boş durmak ya da işte dalga geçmek israftır

Dedikodu yapmak israftır

SONUÇ-1:  Bir ülkede boş bekleyen ne varsa israftır, israf masraftır, masraf maliyet artışıdır, maliyet artışı fiyat artışıdır, fiyat artışı talep azalışıdır, talep azalışı gelir azalışıdır, gelir azalışı mutsuzluk artışıdır, mutsuzluk artışı, felakettir.

SONUÇ-2:  İktisat diğer deyişle ekonomi tasarruftur, tasarruf yatırımdır, yatırım, büyümedir, büyüme işsizliğin, mutsuzluğun azalması, ülkenin güçlenmesidir.

SONUÇ-3:  Bütün dinlerde “İsraf” en büyük günah ve en büyük kul hakkı yemektir. Bütün bilim dalları, israfın önlenmesini tasarrufun teşvik edilmesini vurgular.

*******

MAVİ SAKAL (LE BARBEBLEUE)

Mavi Sakal, Charles Perrault tarafından 1697‘de yayımlanan, zalim bir soylu ve meraklı karısını konu alan bir Fransız masalıdır.

Mavi Sakal, olağanüstü çirkinliği ve mavi sakalı yüzünden hemen herkesin çok korktuğu zengin bir Fransız soylusudur. Üç kere evlenmiştir, ancak kimse evlendiği kadınlara ne olduğunu bilmemektedir. Bölgede yaşayan bütün kızlar ondan çok korkarlar ve kaçarlar. Bir gün komşularından birini ziyaret eder ve üç kızından biriyle evlenmek istediğini bildirir. Kız kardeşler evlenmesi için birbirlerini öne sürerler ve sonunda Mavi Sakal ile evlenmek en küçük kardeşin üzerine kalır. Evlilik töreninden sonra Mavi Sakalın şatosunda mutlu bir şekilde yaşamaya başlarlar. Bir süre sonra Mavi Sakal, bir yolculuğa çıkacağını bildirir ve karısına şatodaki 40 kilitli odanın anahtarlarını verir. Yola çıkarken de karısına, “sakın kırkıncı odanın kapısını açma” diye sıkı bir uyarıda bulunur. Küçük kız, 39 odanın kapısını sırayla tek tek açarak içlerini görür. Kırkıncı odaya gelince birden bire durur, kocasının uyarısını anımsar ve ilk baştaki odasına geri döner. Ancak bir süre sonra, kendisini ziyarete gelen kız kardeşlerinin de ısrarlı kışkırtmalarıyla, kırkıncı kapıyı da açar.

Odada gördükleri onu dehşete düşürür. Yerler kanla kaplıdır ve duvarlarda Mavi Sakalın önceki eşlerinin cesetleri asılıdır. Üstelik kırkıncı kapının anahtarına da yerdeki kan bulaşmıştır. Küçük kızın, bulaşan kan lekesini çıkarmak için yaptığı uğraşmaların tümü sonuçsuz kalır.

Şatoya dönen Mavi Sakal daha eşini görür görmez durumu anlar ve onun kafasını keseceğine yemin eder.

SONUÇ-1: Masalın sonunu kendi istediğiniz şekilde bağlayabilirsiniz.

SONUÇ-2: Arkadaşlarınız, yakınlarınız, komşularınız, hatta kendi anneniz, babanız ve kardeşleriniz bile olsa, onların kendi güdülerini tatmin etmek için yaptıkları kışkırtmaların etkisiyle hareket etmeyiniz.

SONUÇ-3: Sırlara saygı duyarak onları açığa çıkarma çabasında bulunmayınız.

SONUÇ-4: Şu veya bu şekilde eşiniz olduktan sonra, artık ondan şüphelenmeyiniz, kuşku uyandıracak davranışlarda bulunmadıkça ona güveniniz.

SONUÇ-5: İnsanın başına ne gelirse meraktan geldiğini unutmayınız J

******

Yaşamı anlamlı kılan ve yaşama canlılık kazandıran duyguların, maddi bencil dünyanın karmaşası içinde kaybolup gitmesine izin verilmemelidir.

******

YÖNETİCİLER DIŞINDA SIRADAN TÜRK HALKI’NIN HUZUR DUYDUĞU BİR DÖNEM ARADIM VE BULAMADIM

  1. ORTA ASYA DÖNEMİ: Kağanlar, kağan savaşları, doğu hunlar-batı hunlar, Doğu Göktürkler-batı Göktürkler, Çin savaşları-Çin Setleri, kargaşalar, beylik savaşları, iç ve dış savaşlar………
  2. ÇÖÇLER: Göç yolları, sefaletler, bulaşıcı hastalıklar, göç yollarında ülkelerini savunan diğer ülkelerle savaşlar, zulümler, ölümler, yoksulluk, evsizlik, açlık, perişanlık, mezarsızlık…………
  3. BÜYÜK SELÇUKLULAR: Saltanat kavgaları, iç ve dış savaşlar, bölünmeler, sürülmeler, kargaşalar, sefaletler, zulümler, bulaşıcı hastalıklar, adaletsizlikler…….
  4. ANADOLU SELÇUKLULARI: Saltanat kavgaları, beylik savaşları, iç ve dış savaşlar, bölünmeler, sürülmeler, kargaşalar, sefaletler, zulümler, bulaşıcı hastalıklar, adaletsizlikler…….
  5. OSMANLILAR: Yıldırım Beyazıt-Timur husumeti, Ankara Savaşı yenilgisi, Timur’un Anadolu işgali, perişanlık, kargaşa, bölünmeler, Çelebi Mehmet’in tekrar birliği sağlamak için yaptığı yıllarca süren iç savaşlar, Fatih ve kardeşi Cem çatışmaları, Yavuz Sultan Selim’in doğuda Aleviliği kanlı şekilde önlemeye çalışması, Kanuni taraftarları ve oğlu Mustafa taraftarları arasındaki çatışmalar, idamlar, rüşvetlerin yaygınlaşması, adaletsizlikler, Celali isyanları, 2. Viyana bozgunu, Toprak kayıplar, Kuyucu Murat Paşa zalimlikleri, Kabakçı Mustafa İsyanı, Yitirilen Osmanlı topraklarındaki Türk halkının Anadolu’ya göçü,  II.Abdülhamit istihbaratı, Harekat Ordusu, Balkan bozgunu, Bulgar zulümleri, İttihatçılar-Hürriyetçiler çatışmaları, Birinci Dünya Savaşı, dört cephede Türk şehidi, Çanakkale şehitleri, Galiçya ve Yemen şehitleri, Sarıkamış Faciası, yüzbinlerce Türk şehidinin ailelerinin acısı, feryatları, Osmanlının yıkılışına yakın ortaya çıkan yerli ve yabancı çetelerin halkın canına, malına ve ırzına saldırıları, Yunan işgali, yenilen yunan ordusunun çekilirken yakıp yıkması, cana, mala ve ırza saldırıları………..
  6. MUSTAFA KEMAL DÖNEMİ: Çıkarı bozulanların isyanları, İstiklal mahkemeleri, İzmir Suikastı, Menemen olayı, Teğmen Kubilay’ın şehit düşmesi, birbiri ardına kurulan iki siyasi partinin eski düzene dönmek isteyenlerce yozlaşması ve kapatılması……….
  7. TEK PARTİ DÖNEMİ: 2.Dünya savaşına girme olasılığına karşı alınan önlemler, ekmeğin karneye bağlanması, askerliğin dört yıl sürmesi, insafsız vergileri toplayan devlet memurlarına halkın “Kapı Kıran” lakabını takması, yol vergileri, varlık vergileri, yolsuzluklar, adaletsizlikler, toprak reformuna direnmeler, halkın arpa ekmeyi yemek zorunda kalması, doktorsuzluk, sıtma ve verem hastalıklarından ölümlerin hızla artması, yoksulluk, çaresizlik, devlet memurlarının halka yaptığı zulümler, işkenceler, baskılar…….
  8. ÇOK PARTİLİ DÖNEME GEÇİŞ: Halkın siyasete alet edilmeye başlanması, açık oy kapalı sayımlı gülünç 1946 seçimi, halkın ikiye bölünmesi ve bu kargaşa içinde 1950 seçimi………
  9. DEMOKRAR PARTİ DÖNEMİ: Türk halkının tam ortadan “Halkçı” ve “Demokrat” olarak ikiye bölünmesi, kahvelerini ibadethanelerini ayırmaya başlamaları, anlamsız tartışma ve husumetlerin yaygınlaşması, 6-7 eylül olayları, mağazaların yağmalanması, üniversite hocalarının ve öğrencilerinin birbirlerine düşmesi, iktidar yanlılarının kayırılması, yolsuzluk, rüşvet, particilik ve diğer usulsüz uygulamaların yaygınlaşması, Tahkikat Komisyonlarının kurulması, doları 1 liradan 2,80 liraya çıkaran büyük devalüasyonun halkın birikimini yok etmesi ve geçimini zorlaştırması, IMF uygulamasının başlaması, İstanbul ve Ankara üniversitelerinin isyanları, İsmet İnönü’nün DP yöneticilerine “Sizi ben bile kurtaramam” demesi 1960 İhtilali………………
  10. MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ DÖNEMİ: Lise mezunlarında yedek subaylığın kaldırılması, Subay sınıfının özlük haklarının diğer memurlara oranla çok büyük ölçüde iyileştirilmesi, Ordu evlerinin kurulması, orduya büyük imkanların sağlanması, Atatürk’ün bizzat yazdığı 1924 anayasasının tümüyle değiştirilmesi, ordunun artık politikanın bir unsuru haline getirilmesi, Demokrat Partisi ileri gelenlerinin Yası Adada sözüm ona yargılanması, halkın yarısının taparcasına sevdiği başbakan Adnan Menderes ve iki arkadaşının idam edilmesi, Atatürk’ün son başbakanı ve 3.Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ve diğer 14 DP ileri gelenlerinin müebbet hapse mahkum edilmesi, halkın yarısının Türk Ordusuna küstürülmesi, husumete dayalı asılsız ihbarlarla halkın tutuklanması, adaletsizlikler, acılar, dargınlıklar, kırgınlıklar, işsizlik, 27 Mayıs’ın bayram ilan edilmesine rağmen halkın törenleri boykot etmesi, ihtilali yapan subayların ölünceye kadar senatör yapılması………..
  11. İSMET İNÖNÜ BAŞBAKANLIĞINDAKİ KOALİSYON DÖNEMİ:  Epeyce yaşlanmış İstiklal savaşı kahramanı İsmet İnönü, YTP ile koalisyon hükümeti kurdu. General Talat Aydemir iki kez darbe teşebbüsünde bulundu. Sonuncusunda yargılandı ve arkadaşlarıyla birlikte idam edildi. Rumlar, Kıbrıs Türklerine karşı katliamlar yapmaya başladılar, Kıbrıs semalarında Türk Jet uçakları ihtar uçuşu yaparken Türk Pilotu Cengiz Topel’in uçağını düşürdüler ve pilotu şehit ettiler. ABD başkanı NATO uçaklarını izinsiz kullandın gerekçesiyle Türkiye’ye ambargo koydu. Başbakan İnönü ABD başkanı ile görüşmek için Amerika’ya ayak basar basmaz, Adalet partisi genel başkanı Süleyman Demirel, kurnazca bir yaklaşımla TBMM’de güven oylaması yaptırdı ve hükümeti düşürdü.
  12. ADALET PARTİSİ DÖNEMİ: Süleyman Demirel tek başına iktidara geldi. Partici bir yönetim sergiledi. “27 Mayıs Anayasası Türkiye’ye bol geliyor” dedi. Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş gençlik hareketleri oldu. Türk halkı anarşik olaylar yaşamaya başladı. Generaller, 12 Mart Muhtırası verince, Demirel “Şapkasını aldı kaçtı.” CHP Genel Başkanı İnönü, partisinden Nihat Erim’i istifa ettirerek başbakan olmasını sağladı. Nihat erim beyin kabinesi kurdu, Mahir çayan, Ertuğrul Kürkçü ve diğer arkadaşları bir kulübede kurşun yağmuruna tutuldu, yalnızca nedense bir tek Ertuğrul Kürkçü sağ çıktı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları yargılandı ve idam edildi, Siyasi çalkantılar içinde halkın sorunları ikinci, üçüncü hatta son sıraya itildi. 1973 seçimleri oldu. Hiçbir siyasi parti hükümet kuracak sayıda millet vekili çıkaramadı.
  13. BÜLENT ECEVİT-NRCMEDDİN ERBAKAN DÖNEMİ: CHP lideri Bülend Ecevit ve Milli Selamet Partisi lideri Necmettin Erbakan, Bülend Ecevit başbakanlığında Koalisyon hükümeti kurdular, Kıbrıs Çıkarması yaptılar. Türk Ordusu jet uçakları, Yunan harp gemisi zannederek Ege denizinde Kıbrıs’a doğru ilerlemekte olan Türk harp gemisini batırdılar. 4 gün sonunda Türk ordusu büyük kayılar vererek ancak dördüncü günde Girne’ye çıkabildiler. Daha sonra Kıbrıs adasındaki bugünkü sınırlar çizildi. Koalisyon bozuldu. Halkın sorunlarına yine hiç değinilemedi.
  14. CEPHE HÜKÜMETLERİ DÖNEMİ: Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in icadı cephe hükümetleri kuruldu. Türkiye birbiriyle savaşan cephelere ayrıldı. Öğrenciler, öğretmenler, öğretim üyeleri, polisler ve diğer devlet memurları cepheleştiler. 1980 yılına girildiğinde Türkiye’de hemen her gün 10, 15, 20, 30, 40 faili meçhul cinayetler işlenir oldu. Türk halkı güneş battıktan sonra sokağa çıkamaz oldu. Hemen her gün birkaç yerde nedenini halkın anlamakta güçlük çektiği terör olayları gerçekleşti. Sıkı yönetim komutanları aciz kaldı. Halkta birazcık bile huzur kalmadı. Türk halkı kendi canının ve özellikle de çocuklarının canının derdine düştü.
  15. 1980 ASKERİ DARBESİ: 1960-1980 arası süren ve halkı bezdiren anarşi ve terör birden bire kesiliverdi. İdamlar ve yaşı büyütülerek yapılan gencin idamı, tutuklamalar ve işkenceler karşısında tüm anarşi ve terör odakları sindiler, kuytu köşelerine, inlerine çekildiler, kayboldular, yok oldular. YÖK diye bir kurum üniversiteleri darmadağın etti. Tam bir faşist anayasa uygulaması başladı. Darbe lideri acayip bir seçimle Cumhurbaşkanı yapıldı. Türk halkı faşist uygulamalar altında inim inim inledi. PKK olayları Türkiye’nin gündemini oluşturmaya başladı.
  16. ANAP DÖNEMİ: Babacan ANAP lideri Turgut Özal, generallerin partisini yenilgiye uğratarak tek başına iktidar oldu. Yapılamaz denilen devrim niteliğinde reformlar yaptı. Özellikle ekonomik reformları, Türk ekonomisine biraz olsun nefes aldırdı. General Cumhurbaşkanı Kenan evrenine rağmen demokratik özgürlük sınırlarını genişletti. Türk Halkına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine baş vurma imkanı sağladı ve Kenan Evren’den sonra Cumhurbaşkanı oldu. Yerine geçen kifayetsiz başbakanlar, Özal ile ters düştüler, adamı kahrettiler. Türkiye’nin hemen her yerinde PKK katliamları, adaletsizlikler, yolsuzluklar, ihale usulsüzlükleri aldı başını gitti.
  17. DOĞRU YOL PARTİSİ CHP KOALİSYONU DÖNEMİ: Doğru Yol Partisi lideri Demirel ile CHP lideri Erdal İnönü koalisyon hükümeti kurdular. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı tanımadıklarını ifade ettiler. Halkın sorunları yerine siyasi çekişmeler ile zaman harcadılar ve Turgut Özal, 1993 başlarında birden bire şaibeli olarak ölüverdi.

SONUÇ: Ne S. Demirel’in Cumhurbaşkanlığında, ne İlk Kadın başbakan Tansu Çiller’in başbakanlığında, ne Mesut Yılmaz başbakanlığında, ne Necmettin Erbakan başbakanlığında, ne Bülend Ecevit başbakanlığında halk huzurlu yaşamadı. PKK gelişti, büyüdü, uluslararasılaştı, siyasileşti, Türk ordusunun anlı şanlı generalleri mücadelede aciz kaldı. Masum Türk ve Kürt halkı çekti de çekti, şehit verdi de verdi. Halk her an bir yerde bomba patlayacak korkusuyla yaşadı. İşsizlik, yolsuzluk, ekonomik tükenmişlik Adalet ve Kalkınma Partisini ezici bir çoğunlukla iktidara getirdi. Aradan 13 yıl geçti ama hemen herkes görüyor ve yaşıyor işte. Halk yine güvene, huzura, adalete, tarafsızlığa ve diğer uygar standart değerlere muhtaç durumda.

DÜNYAYA 500 YIL SONRA GELMEK İSTERDİM AMA BU BENİM ELİMDE DEĞİLDİ!

*******

İstisnasız tüm ileri ve uygar ülkelerde temel ahlak ve görgü kralı: “The Ladies First= Önce Kadınlar.” Türk erkekleri  ahlaksız/görgüsüz.

*************

İnsanın, ” Bu güzel yurdu, biricik Türkiye’mizi: görgüsüz, basiretsiz, kültürsüz, dar kafalı Türk yöneticileri yönetmemeli” diyesi geliyor

*******

Başarılı yabancı futbolcular transfer edilirken, neden İngiltere’den, Japonya’dan, İskandinavya’dan devlet yöneticileri transfer edilmiyor?

*******

“Böl yönet politikası” uygularsanız,  % 50’yi yöneterek başarılı olduğunuzu sanırsınız, bölmeden yönetirseniz, Tarih size “Başarılıydı” der.

*******

GERÇEK AYDININ YÖNTEMİ

Gerçek aydın; her an, her gün, her fırsatta çevresini pozitif bilimler, uygar değerler, evrensel standartlar, çağdaş insan davranışları ve evrensel insan hakları konularında aydınlatıcı eylemlerde bulunur.

Her gerçek aydın böyle davranırsa çağ dışı gidiş, tutum, davranış, değer ve yaklaşımlar, orta ve uzun dönemde, M. Kemal Atatürk’ün gösterdiği yola yeniden girer ve Türk halkı da gelecekte çağdaş uygarlığın nimetlerinden yararlanmaya başlar.

*******

POZİTİF BİLİM

Bütün inanç sistemlerini kapsayacak biçimde genellemeler yapabilmek için, bilimsel çalışmalarda Allah “Kavramı” yerine “Doğa Kavramı” tercih edilir. Bu açıdan, Allah’ın bilimdeki ifadesi doğadır.

Müspet ya da pozitif bilim, fiziki doğal evrenin yapısının ve işleyişinin deney, akıl yürütme ve gözlem yöntemleriyle incelenmesi, sınıflandırılması, tanımlanması ve bilimsel yasalar şeklinde ifade edilmesidir.

Tüm bilim dallarının amacı, insan yaşamını daha da kolaylaştırmaktır. Bu nedenle, her bilim dalı, evrenin bir bölümünü kendine konu olarak seçer ve seçtiği konuya uygun bir bilimsel yöntem kullanarak gerçekliğe dayanan bilimsel yasalar çıkarır.

İspatlanabildiği için pozitif sayılan bilimin zıttı “Negatif Bilim” değildir. Pozitif bilimin dışında bir de sanat ve ilahiyat alanı vardır. Sanat dallarında ve ilahiyat alanlarında tüm insanlar için gerçekliği deney ve gözlemlerle ispat edilebilir bilimsel genellemeler ya da yasalar çıkarılamadığı için, sanat ve ilahiyat alanlarında bilimsel genellemeler ya da yasalar yerine, felsefi değerlemeler ve söylemler yapılır.

Sanat ve İlahiyatta tek genelleme vardır. O da “Sanat eserlerine ve inançlara saygı.”

******

Takiye, olduğundan farklı görünme uygulamasıdır. Türkiye’de dincilerin gerçek inançlarını veya düşüncelerini söylemeyip gizli tutma çabalarına takiye denir.

********

Diyanet, el ele tutuşmanın caiz olmadığını rahatça söyleyebilirken, gerçek dışı yalan reklamların caiz olmadığını acaba niçin söyleyemiyor?

********

FALKLAND SAVAŞI

Arjantin, 2 Nisan 1982’de egemenliği İngiltere’ye ait olan Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal etti. Adaların siyasi İngiliz saygınlığı dışında hiçbir ekonomik değeri veya başka bir önemi yoktu. Ancak İngiltere, olayı İngiltere’nin saygınlığına bir darbe olarak nitelendirdi ve Arjantin’e savaş açtı.

Ta İngiltere’den ta Arjantin’e doğru bir İngiliz savaş gemisi yola çıktı. 25-26 Nisan 1982 tarihlerinde İngiliz birlikleri Güney Georgia Adasını ele geçirdi. Falkland Adalarındaki Arjantin birlikleri komutanı teslim oldu. Altı hafta süren savaşın ardından Arjantin teslim olmuş ve işgal ettiği toprakları terk etmiştir.

Savaşın sonucunda, 258 İngiliz ve 649 Arjantinli ölmüş, adalar İngiltere kontrolünde kalmaya devam etmiş, İngiltere tüm dünyaya büyük bir ülke olduğunu kanıtlamıştır.

SONUÇ: Hiçççç….. bu gerçek tarihi olayı laf olsun diye yazdım.

*******

1980’li yılların başlarında Kenan Evren, Atatürk gibi giyinme ve Atatürk gibi eylemlerde bulunma taklitleri yaparak Türk halkına, kendisinin de Atatürk kadar büyük olduğunu yutturmaya çalışmıştı. Kısa süre sonra maskara oldu, müebbet hapse mahkum oldu, tarihe geçmeyi beklerken ölmeden yerin dibine geçti.

Atatürk dahil gerçek devlet adamları, asla taklit edilemez.

******

LOZAN ANTLAŞMASI İMZALANMASAYDI SEVR ANTLAŞMASI YÜRÜRLÜKTE OLACAKTI

9 Eylül 1922’de Türk Ordusu, Yunan Ordusunu Anadolu’dan kovunca, Türk halkının tüm maddi kaynakları tükenmişti. Başka değişle Türk ordusu, Yunan ordusunu bir mucize eseri denize dökmüştü. Ancak Birinci Dünya Savaşının galipleri olağanüstü donanımlı İngiltere, Amerika ve onların diğer müttefikleri ile yeni bir savaşa girmek ve kazanmak, kazanılan zaferi de tehlikeye atmak olurdu.

30 Ağustos 1922 zaferinden sonra barış görüşmeleri, yenilen Yunanistan ile yapılsaydı sorun yoktu. Oysa, Sevr antlaşmasını Osmanlı devletine dikte ettirip imzalatan diğer Birinci Dünya Savaşı galipleri dimdik ayakta beklemekteydi.

Uluslararası hukuku bilmeyen bazı insanlarımız, zafer kandığımız halde Lozan’da Musul ve Kerkük’ü kaybettik diyebilmektedirler. Biz yalnızca Yunan ordusuna karşı zafer kazanmış, ama Yunanistan’ın müttefiki olan diğer güçlü ülkelerin ordularına karşı zafer kazanmamıştık. Örneğin, 1974’de Kıbrıs’ta zafer kazanır gibi olmuştuk ancak bu zaferi, Londra ve Zürih antlaşmasının tarafları olan İngiltere ve Yunanistan ile savaşarak kazanmamıştık. Bu nedenle 41 yıldır taraflar arasında bir antlaşma imzalanamadığı için, Kıbrıs Türklerinin hala uluslararası düzeyde geçerli bir vatanları ve bir pasaportları yoktur. Aynı şekilde, taraflar arasında bir antlaşma imzalanamadığı için Filistin halkının da uluslararası düzeyde geçerli bir vatanları ve pasaportları yoktur.

24 Temmuz 1923’de Lozan antlaşması imzalanmasaydı, uluslararası düzeyde, 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr anlaşması geçerli olacaktı ve o anlaşma gereğince Türk halkının uluslararası düzeyde geçerli bir vatanı ve pasaportu olmayacaktı. Ya da olabilmesi için, Birinci Dünya Savaşı galibi ülkelerle savaşıp onlara karşı ezici bir zafer kazanıp, onları barışa zorlamamız gerekecekti.

Özet olarak, eğer Lozan antlaşması imzalanmamış olsaydı, Birinci Dünya Savaşının galip devletleri Sevr antlaşması gereği, sömürgeci devletler olarak, Trakya ve Anadolu topraklarında hak iddia etmeye devam edeceklerdi. Tıpkı Kuzey Afrika ve Orta Doğudaki diğer zavallı milletlere yaptıkları gibi.

Dünya üzerinde, uluslararası düzeyde geçerli bir vatanı ve pasaportu olmayan milletler perişan, çaresiz ve zavallıdırlar. Mustafa Kemal, diğer silah arkadaşları ve Türk halkı direndi, varını yoğunu harcadı, Lozan’da iki kez dayattı ve sonunda antlaşmayı imzalattı. Böylece, uluslararası düzeyde geçerli biricik tek vatanımız, kanla kazanılmış bir cumhuriyetimiz ve pasaportumuz oldu.

Türkiye Cumhuriyetinin temelleri çok sağlam atılmıştı. Ancak bu yapının temel taşları, 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980’de oynatılmıştır. Son didişmelerle ve öngörüsüzlüklerle daha da oynatılmaya devam edilirse, hepimizin altında kalacağımız kesindir.

*******

EVRENİN YAPI VE İŞLEYİŞİNDE İYİLİK VE KÖTÜLÜK SAVAŞI

Evrenin yapı ve işleyişine olumlu katkı iyilik, olumsuz katkı ise kötülük olarak tanımlanır.

İnsanların yeryüzünde görünmeye başladığı günlerden bu güne kadar, bazı insanlar iyilik yapmayı bazıları da kötülük yapmayı tercih etmişlerdir. Ancak, iyilik ve kötülük taraftarları arasındaki savaşı, en sonunda kesinlikle iyiler kazanmıştır.

İnsanlık, bazen kötüye gider gibi görünebilirse de, sürecin sonunda sağ duyu ve iyi niyet galip gelir. Eskiye oranla daha iyi yeni bir düzen kurulur. Bu düzen işlemeye başlar başlamaz bozulma (entropi) da başlar. İyilik ve kötülük savaşı devreye girer. Bu böyle evrenin sonuna kadar sürer gider.

*******

TÜRKİYE’DE EN ÇOK NE OLMAK ZORDUR?

  1. Türkiye’de en çok kadın olmak zordur.
  2. Türkiye’de en çok öğrenci olmak zordur.
  3. Türkiye’de en çok öğretici olmak zordur.
  4. Türkiye’de en çok anne olmak zordur.
  5. Türkiye’de en çok baba olmak zordur.
  6. Türkiye’de en çok yoksul olmak zordur.
  7. Türkiye’de en çok sıradan vatandaş olmak zordur.
  8. Türkiye’de en çok polis olmak zordur.
  9.  Türkiye’de en çok doktor olmak zordur.
  10.  Türkiye’de en çok köylü olmak zordur.
  11.  Türkiye’de en çok trafikte olmak zordur.
  12.  Türkiye’de en çok hasta olmak zordur.
  13.  Oooooohhhhhh yeter be!
  14. Türkiye’de olmak zordur.

*********

Tuna nehri akmam diyor,

Kenarını yıkmam diyor,

Şanı büyük Osman Paşa,

Plevne’den çıkmam diyor.

****

Kılıcımı vurdum taşa,

Taş yarıldı baştanbaşa,

Şanı büyük Osman Paşa,

Askerinle binler yaşa.

****

Olur mu böyle olur mu?

Süleyman Şah yerinde durur mu?

Ecdat, Selçuklu, Osmanlı diyenler;

Bu dünya size kalır mı?

*******

MUSTAFA KEMAL AÇISINDAN VİZYON-MİSYON-STRATEJİ

VİZYON: Gelecek (istikbal) göklerdedir.

MİSYON: Göklerde rekabet üstünlüğü sağlamak.

STRATEJİ: Göklerde rekabet üstünlüğü sağlayabilmek için, 1930’lu yıllardan başlayarak uçak endüstrisini kurmak ve geliştirmek.

SONRAKİ DEVLET YÖNETİCİLERİ AÇISINDAN VİZYON-MİSYON-STRATEJİ: Bilmiyorum! Şu olabilir mi acaba?

VİZYON: Gelecek ABD’dedir.

MİSYON: ABD’nin uydusu olmak.

STRATEJİ: ABD’yi memnun edebilmek içinYÖK dahil O’nun istediği tüm yapıları oluşturmak.

********